Malatya Uluslararası Film Festivali Onur Ödülleri Belli Oldu

Malatya Valiliği’nin koordinasyonunda, Malatya Kayısı Araştırma-Geliştirme ve Tanıtma Vakfı tarafından bu yıl dördüncüsü düzenlenen Malatya Uluslararası Film Festivali ilk yılından başlayarak her yıl, sinemamıza büyük hizmetlerde bulunmuş isimlere Onur Ödülü vermeye devam ediyor. Sinemamızın en güzel profiline sahip olan kadın oyuncusu Muhterem Nur, babacanlığı ile bilinen Eşref Kolçak, Yeşilçam’ın unutulmaz jönü Murat Soydan ve Türk Sinemasının Avrupai yüzü Filiz Akın, 4. Malatya Uluslararası Film Festivali’nde Onur Ödülünün sahipleri oluyor.

  • Basın Bülteni
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Malatya Uluslararası Film Festivali Onur Ödülleri Belli Oldu yazısına devam et

    Tuncer Çetinkaya

    İlk denemeleri Kırkmerdiven, Şehir Işıkları, Kent ve Sanat gibi dergilerde yayınlandı, illüstrasyonlarından oluşan “Sanalçağa Eskizler” adlı bir dizi sergiye imza attı. 2007 yılında, “Altın Portakal gibi kökleri yarım yüzyıla uzanan bir çınarın gölgesinde, ülkemizin sinema kültürüne ‘küçük’ bir katkı koymak” hedefiyle yola çıkan Antalya merkezli Modern Zamanlar Sinema Dergisi’nin kurucuları arasında yer aldı (derginin editörlüğünü halen sürdürmektedir). Birgün, Yurt, Cumhuriyet (Akdeniz) gibi gazetelerde ve çeşitli bloglarda sinema yazıları kaleme alan Çetinkaya, televizyon için programlar hazırlamakta ve metin yazarlığı yapmaktadır. Yayına hazırladığı kitaplar şunlardır: “Veysel Atayman’ın Kaleminden Sinemamızın Komediyle İmtihanı”, “Sarayın Dalkavuğu Değil Halkın Soytarısı: İlyas Salman”, “Mizah, Muhalefet ve Demokrasi Ekseninde Komedinin Öyküsü”, “Yedinci Sanatın Şövalyesi: Rekin Teksoy” ve “Altın Portakal’ın Öyküsü”. Antalya Ticaret ve Sanayi Odası Güzel Sanatlar Lisesi’nde Resim / Sanat Tarihi grubu dersleri veren ve SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) üyesi olan yazar, evli ve iki çocuk babasıdır.

    Bir Ustadan Unutulmaz Üçleme

    Yönetmen Kaplanoğlu’nun sinema tarihinde de özel yeri olan “Yusuf Üçlemesi”nden “Yumurta”, “Süt” ve “Bal” başyapıt filmlerini sinemaseverlerle paylaşmak istedik. Elbette “Meleğin Düşüşü” filmini de unutmadan.

    Tarkovski ruhuyla buluşan 1963 İzmir doğumlu Semih Kaplanoğlu, sinemamızda özel yönetmenlerden. Yönetmen Nuri Bilge Ceylan gibi. 1990’larda filmleriyle bizi kendine bağlayan Reha Erdem ve Zeki Demirkubuz da öyle. Kaplanoğlu’yla, dönemler farklı olsa da İzmir’de aynı sinema okulunda okumak onur veriyor daima. Aynı hocalardan ders görmüş olmak da heyecanlandırıyor. Aynı okuldan Ümit Ünal, senaryolarıyla Yeşilçam’a girdi ve yolu açtı önce. Sinema okullarından çıkanlar O’na gerçekten minnettar. Kaplanoğlu usta, Radikal Gazetesi’nde yazılar yazıyordu önceleri. O’na sıcaklık duymamız mekânlara olan tutkusuydu. O yazılar değerliydi. Sonra filmler çekmeye başladı. İlk filmi 2001 yapımı “Herkes Kendi Evinde”yle bir türlü yolumuz buluşmadı. Hayatımızdaki boşluklardan biri olmayı sürdürüyor bu film. Ustanın “Yusuf Üçlemesi”nden 2007 yapımı “Yumurta”, 2008 yapımı “Süt” ve “Altın Ayı”lı 2010 yapımı “Bal” filmlerine saygı göndermek isterken, değerli “Meleğin Düşüşü” filmine de dokunmak istedik. “Meleğin Düşüşü” filminde, sinemamızda insanı gerçekten ürperten az görülür bir şiddet duygusu var. “Yusuf Üçlemesi”, sinemasevere heyecan veren deneyim de veriyor. Filmi, sondan başa doğru zihninizde kurgulayabiliyorsunuz. İstiyorsanız, her bir filmi bağımsız olarak değerlendirebiliyorsunuz. Üçlemelerin hikâyeleri, filmlerin çekildiği tarihlerde geçiyor, belirtelim.

    “Yumurta…”

    Yaratıcı yönetmenlerden Semih Kaplanoğlu’nun “Yusuf üçlemesi”, sinema adına heyecan verici bir deneyim. 2007 yapımı “Yumurta”, bu üçlemenin ilk filmi. “Yumurta” filmi, hikâyenin sonu. Yönetmen, bu üçlemesinde bir şairi anlatıyor. “Yumurta”da şairin olgunluk dönemi yansırken, “Süt”te gençliği ve son olarak “Bal”daysa çocukluğu yansıyor. Şairin dizelerini bilmesek de, görüntüler şairin iç dünyasıyla buluşuyor filmde. Yönetmen Kaplanoğlu’nun filmlerinde mekânlar, karakterler kadar önemli. Çünkü Kaplanoğlu’nun filmlerinde mekânların da ruhları var. Yaşanmışlıkları, anıları, acıları, hüzünleri, aşkları ve birçok şeyi, içinde yaşattığı insanlar gibi yaşamışlar bu mekânlar. Evler, sokaklar, şehirler, insanlar gibi yaşlanıyorlar. Şairin annesinin evinde “an”ları yaşayan seyirci kim bilir neler düşünecek!

    “Bal” adlı şiir kitabı yayımlanan şair Yusuf (Nejat İşler), İstanbul’da sahaflık yapıyor. Evi ve her şeyi bu sahaf dükkânı onun. Annesinin öldüğünü öğrenen şair, arabasıyla Tire’ye doğru yola çıkıyor. Çocukluğunun şehrinde ne kadar şey unuttuğunu da fark ediyor şair. Annesini kabristanda toprağa verdikten sonra hemen geri dönmeyi düşünen şair, hemen her şeyi geride bırakıp gidemiyor. Yola çıkmayı düşündüğünde hep bir şeyler çıkıyor ve istemeden gidişini erteliyor. Terk etmek kolay mı? Yunanlı büyük şair Kavafis, “Şehir” şiirinde şu dizeleri söylüyordu: “Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın/ bu şehir arkandan gelecektir./ Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın./ Aynı mahallede koşacaksın;/ aynı evlerde kır düşecek saçlarına…” Kaplanoğlu’nun şairi de böyle işte. Çocukluğunda hep nefret ettiği bu topraklar bırakmıyor şairi. Kâbusları da var şairin.

    Çocukluğunda babasıyla hep su kuyuları açmışlar tarlalarda. Kuyuya düşmüş Yusuf gibi görüyor kendini rüyalarında. Bir de hastalığı var şairin. Ne zaman ve nerede bulacağı belli olmayan sarası, kâbusları gibi hep onu izliyor. Bir de güzel Ayla (Saadet Işıl Aksoy) var. Üniversiteye girmek isteyen bu güzel kız, şairin öldüğünden bile haberi olmadığı dayısının torunu. Elektrikçi genç Haluk (Haluk Bayraktar), deliler gibi âşık Ayla’ya bir de. Şair bunu anlıyor. Şair, bu şehirde birçok şeyi unutsa da, anımsadığı birkaç şey var. Annesinin, ölen yakınları için saksıya diktiği çiçekler. Bir de, lisedeki aşkı Gül (Gülçin Santırcıoğlu).

    Şairin hayatından birkaç günü anlatan filmde, Tire ve çevresi de şiirsel gerçeklikle yansıyor perdeye. Dingin ve şiirsel anlatımlı bu filmde, her şey öyle abartısız ve yalın yansıyor perdeye. Filmin adının neden “Yumurta” olduğunu da az çok algılıyorsunuz filmi seyrederken. Nejat İşler ve Saadet Işıl Aksoy’un karşılıklı performansları yönetmenin anlatımına katkıda da buluyor. Yönetmen Kaplanoğlu, İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Sinema-Televizyon Bölümü’nden 1984 yılında mezun oldu. “Yumurta”, 44. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Film”, “En İyi Senaryo”, “En İyi Görüntü” dallarıyla beraber tam altı ödül kazandı. Kaplanoğlu, köpekli sahnede Tarkovski ustanın 1983 yapımı “Nostalghia-Nostalji” filminden ilham almış.

    Süt…

    Semih Kaplanoğlu, “Yusuf Üçlemesi”nin ikinci filmi “Süt”le şairin ilk gençlik dönemlerine dönüyor. Üniversiteyi kazanamayan Yusuf (Melih Selçuk), dul annesi Zehra’ya (Başak Köklükaya) yardımcı oluyor kasabanın dışındaki evlerinde. Annesi ineklerinin sütünden peynir ve çökelek yapıyor. Yusuf, motosikletiyle annesini de yanına alıp evde yaptıkları peynirleri satıyorlar pazarda. Üçlemenin ilk filmi “Yumurta” gibi “Süt” de Tire’de geçiyor. Kaplanoğlu, yaratıcı bir düşünüşle üçlemesini çocukluk, gençlik ve olgunluk diye sırasıyla anlatmıyor. Tam tersine, sondan başlayarak başa geliyor. Böyle anlatımlar birçok filmde var. Edebiyatta da sondan geriye doğru kurgulanmış hikâyeler var. Bunun yanında sinema tarihinde birçok üçleme de var. Hepsini düşününce yine de Kaplanoğlu’nun bu üçleme tarzına saygı duyuyorsunuz. Kaplanoğlu, yaratıcı ve özgün bir yönetmen. Tarkovski ruhunu da taşıyor. Filmlerinde Tarkovski hüzünleri var. Filmin senaryosunu yönetmen, Orçun Köksal beraber yazmış. Görüntülerse Özgür Eken’e ait.

    Yusuf, şiirler de yazıyor. “Düşler” adlı edebiyat dergisinde “Kuyu” adındaki şiiri yayımlanınca dünyalar onun oluyor. Ama, bir zaman sonra annesinin istasyon şefiyle ilişkisine tanık olunca düş kırıklıklarını da yaşıyor. Kaplanoğlu, simgesel anlatımlı bu filmini Yusuf’un dinginliğiyle buluşturmuş. Derinlikli görüntüler ve anlar öylesine şiirsel ki. Bu dinginliğin üzerine Rus hüznü düşmüş gibi. Kaplanoğlu’nun filmlerinde babalar ya yok ya da kötücül. Babalar düş kırıklığı yaratmıyor Kaplanoğlu’nun filmlerinde. Çünkü anne her şey onun filmlerinde. “Yumurta”da annenin ölümüyle “Süt”de annenin bir erkekle ilişkisi, şehre çökmüş kasvetli bir hüzün gibi. Belki de annenin bir erkeğe ilgi duyması doğal bir şey ama, çocuğun gözüyle bakınca koskaca bir düş kırıklığı. Bunun altında anneyi kaybetme, yalnız kalma, terk edilmişlik duygusu ve korku vardır belki de. Sara hastası olduğu için askere de gidemiyor Yusuf.

    Filmdeki süt, sadece peynir olup geçim sağlamıyor anneyle oğluna. Yılanları da yeniyor bu süt. Filmin girişi, son zamanlarda seyrettiğimiz filmler içinde en çarpıcı olanlarından biriydi. Köyde, Ali Hoca, yılan yutmuş genç kızın ağzından yılanı kaynamış sütün buharıyla çıkartıyordu dışarı. Filmde yılanlar, ölmüş balık, kuş avı, süt güçlü simgeler. İstasyon şefini motosikletiyle takip eden Yusuf, sazlıkta istasyon şefinin kuş avını dikizliyor. O sırada suda ölmek üzere olan bir büyük balığı yakalıyor ve eve götürüyor balığı. O anda bir düş kırıklığı daha yaşıyor Yusuf. Annesi, şefkat ve sevgiyle istasyon şefi sevgilisinin (Şerif Erol) avı kuşun tüylerini yolarken görüyor Yusuf. Büyümeye başlayan genç şair Yusuf, arada bir süt götürdüğü kendi gibi keşfedilmemiş şair gibi işçi oluyor son bölümde. Bu filmde insanı sinema yönünden etkileyen anlar o kadar çok ki. Aşkın şehri İzmir, sinemamızda en büyüleyici haliyle perdeye yansıyor filmde. Yusuf, askerlik muayenesi için gittiği İzmir’de bir görüşte vurulduğu Semra’yla (Saadet Işıl Aksoy) belki de hayatında bir daha yaşayamayacağı bir aşkı kısacık da olsa yaşıyor. Belki de hiç ulaşamayacağı güzeller güzeli Semra, şiirlerini ve şairliğini etkileyecek. Filmi seyrederken ilk film “Yumurta”yı da düşünmek gerekiyor. Şair, yalnız ve aşksız. Tarkovski’den etkilenen Nuri Bilge Ceylan ve Semih Kaplanoğlu filmlerinde, uzun-plân çekimlerle muhteşem derinlikli panaromik şiirsel görüntüler perdeye yansıyor. Kaplanoğlu’nun bu filminde de “Yumurta”daki gibi kamerayla şiir yazılmış. Kamera, sanki Kaplanoğlu’nun kalemi gibi.

    Sinemamızın iyi kadın oyuncularından Başak Köklükaya, annede gerçekten etkileyici bir performans ortaya koymuş. Nejat İşler’e bir hayli benzeyen genç oyuncu Melih Selçuk, sinemamıza iyi ki gelmiş. Elbette Saadet Işıl Aksoy. Filmde kısacık görünse de büyüsünü bırakıyor perdeye bu oyuncu. Diğer yan karakterler de filme gerçekten zenginlik katıyorlar. Tire de yer yer belgesel gibi yansımış filmde. İç ve dış mekânlar, ışık düzenlemeleri, çok az hareket eden kamera kullanımları filme ruh katmış. Semih Kaplanoğlu, filmleri özlemle yolu gözlenen yönetmenlerden.

    Bal…

    Bu film üçlemenin son filmiydi. Ama, hikâyenin de başıydı. “Bal” filmi, şair Yusuf’un çocukluğunu anlatıyor. Hikâye, 2009 sonbaharında Karadeniz dağlarında geçiyor. Yusuf’un (Bora Altaş) babası Yakup (Erdal Beşikçioğlu) bal toplayıcısı. Arılar terk etmeye, ölmeye başlıyor. İklim değişiyor. İlkokula yeni başlayan Yusuf, babasını çok seviyor, ama annesine (Tülin Özen) biraz uzak gibi. Onun için anne demek sevmediği süt demek. Yusuf’un sütle “aşkı” çok hoştu. Film, Yakup’un beyaz katırıyla ormana gelişiyle açılıyor. Yakup ağaca iple tırmanırken, ipin bağlı olduğu dal çatırdıyor ve sonra ön jenerik yazıları perdeden yansıyor. Filmin senaryosunu yönetmenle beraber Orçun Köksal yazmış. Dingin ve estetik fotoğraflarsa Barış Özbiçer’e ait. Filmde müzik yok. Filmde doğal sesler duyulur çoğunlukla. Hatta sessizliğin sesi de. “Bal” filmine perdede dokunamamanın eksikliğini de hissediyoruz. “Bal”ı yazarken zorlanmamızın nedeni bu olabilir.

    Film, Karadeniz’in muhteşem bir ahşap evinde hikâyesine başlıyor. Derinde baba Yakup uzanmış yatarken, küçük Yusuf da, atmacaya baktıktan sonra yeni öğrendiği okumayı sökmeye çabalıyor sonra. Hayali, sınıfta öğretmenine çalıştığı yeri okuyup o kırmızı kurdeleyi yakasına takabilmek. Filmi çoğu anda Yusuf’un gözleriyle izliyor film. Sınıf anları gerçekten insana huzur veriyor. Çocukluğunuzu düşünüyorsunuz. Gerçekten öyleydi birçok şey. Yönetmen, günlük doğal yaşamı da neredeyse belgesel gibi yansıtmış. Her şey ve her gün aynı akıp gidiyormuş gibi. Kaplanoğlu, filminde kamerayı sabit açıda kullanmış. Bu da filme bambaşka duygu veriyor. Hayatın ve mekânların dinginliğine şiirsel dokunma fırsatı buluyorsunuz adeta. Yusuf’un babasına yardım ettiği sahnelerde geleneksel balcılığın içine giriyorsunuz. Yakup’un malzemelerini hazırlayışı, tutkulu dokunuşu, insana yaptığı işe sevgisini ve saygısını gösteriyor. Onun iple ağaçlara tırmanıp tepedeki kovanlardan bal toplayışı az görülür keşif. Bunları, gerçekçi-toplumsal şiir gibi izliyorsunuz sanki. Şair Yusuf’un dizeleri nasıldı, diye de düşünmeye başlıyorsunuz. Bu filmde dini gelenekler de yansıyor. Yakup namaz da kılıyor maneviyat için. Bu anlarda, ülkemizin dini bir devlete dönüşemeyeceğini hissediyorsunuz. Anadolu bambaşka bir yer çünkü. Bu filmi izlerken, Anadolu’nun ruhuna dokunuyorsunuz. Yayladaki pazar-panayır yerleri de muhteşem. Karadeniz’in içinde dolaşıyorsunuz o anlarda. Sadece bu anlarda değil. Alpleri çağrıştıran zümrüt yeşili puslu dağlar da etkileyici fotoğraflarla yansıyor. Filmde çok özel bir an vardı: Yusuf’un teneffüste okul koridorlarında dolaştığı sahne gerçekten büyülüyor. Yusuf, üst sınıflardan birinden şiir okuyan bir kız öğrencinin sesini duyuyor. Bu hayatında duyduğu ilk şiir onun. Kız öğrenci, şair Rimbaud’nun “Özlem” şiirini okuyordu. Bir şairin doğuş anıydı bu belki de. Yusuf’un sara hastalığı babasından geçmiş. Bu onu sürekli takip ediyor.

    Yakup, yakınlardaki ağaçlarda bal olmayınca uzaklardaki ağaçlara gidiyor ve ondan haber alınamıyor. Küresel ısınma ve çevrenin bozulması arıların ölümüne ve oraları terk etmeye zorlamış. Evde annesiyle yalnız kalan Yusuf, süt de içmek zorunda kalıyor. Onu kurtaracak babası yanında yok. Çay bahçesinde çalışan annesiyle hiç konuşmuyor Yusuf. Çocuk ruhunda ona karşı sanki isyan var. Anne, her anne gibi şefkatli ve sığınılacak bir liman. Sınıfta son kırmızı kurdeleyi yakasına takan Yusuf, heyecanlı mutlulukla eve geldiğinde yasla karşılaşıyor. Anlıyor sanki. Ormana, babasına gitmek istiyor. Bu üçleme gerçekten çok özel ve yıllar geçtikçe değeri daha da çoğalacakmış gibi bir his veriyor. Usta, iyi ki bu üçlemeyi yapmış. Bora Altaş’a da selâm göndermek gerekiyor. Küçücük omuzlarında koca filmi alıp götürüyor. Yönetmen çoğu anda kamerayı onun bakış açısı hizasında tutuyor. Tülin Özen’e de saygı göndermeli. Oyunculuğuyla ilham veriyor sinemaya.

    Meleğin Düşüşü…

    İkinci filmi 2004 yapımı “Meleğin Düşüşü”yle kendi sinema dilini ve üslûbunu oluşturmaya başlayan Semih Kaplanoğlu, zihinsel anlamda sinemanın sınırlarını zorluyor. Kamerayı, Zeynep’in zihninde gezdiren yönetmen, genel anlamda birçok şeyi Zeynep’in iç dünyasıyla yansıtmış. Fonda duyulan senfoniler bile zihinde çalıp duran tınılar gibi. Mekânların yansıyışı ve o mekânlara düşen ışıklar, grenli görüntüler hepsi Zeynep’in bakışlarıyla, zihniyle yansıyor sanki. Zeynep ve babasının yaşadığı ev, tüm bitkinliği ve sakinliğiyle Zeynep’in iç dünyasıyla özdeşleşmiş. İlk filmi “Herkes Kendi Evinde”deyi mekânlara adayan Kaplanoğlu, İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV Bölümü’nden mezun olmuştu.

    Bir otelde oda hizmetlisi olarak çalışan Zeynep’le (Tülin Özen) ilgilenen bir ofisboy genç var ve Zeynep, bu gence soğuk davranıyor, kendinden uzaklaşmasını istiyor hep. Çünkü Zeynep’in onurunu ve kişiliğini hiçleyen bir şeyler oluyordur evde. Geceleri Zeynep için ölüm demek. Gecenin bir yerinde odasının kapısı açılıyor, iyice içmiş babası odaya giriyor, yatağın kenarına oturuyor ve uyuduğunu sandığı Zeynep’i okşayarak cinsel tacizde bulunuyor. Ön jenerik öncesinde ilk defa Zeynep’le, makaraya sarılı ipiyle ormanda yürürken karşılaşıyor seyirci. İpi, her kopuşunda yine ağaca bağlar genç kız. Belki de bu filmin ne olduğu bu anda saklıdır. Çünkü, makara ve iplik filmde önemli bir metafor. Zeynep’le babasının diyalogları birbirleriyle yok denecek kadar azdır. Babasının tacizleri kesilince bir baba-kız olabiliyorlar. Zeynep’in işten eve banliyö treniyle geliş gidişleri zihinsel anlamda bir kısır döngü. Hayatı, her günü hep aynı biçimde akıp gidiyor Zeynep’in. Belki oruç ayıdır diye iftar çadırına gidip yemek yemesi bile onun için bir daha kolay ele geçmez bir armağan gibi. Makaradaki ipliği boşaltarak hep dua ediyor Zeynep. Babasının kuşattığı günahlarından arınmak için belki de.

    Filmin bir anında, hikâyeye Selçuk da (Budak Akalın) giriveriyor evlerinden bir cenaze çıkarken. Hüzünlü ve yaslı anlar sürerken, Zeynep, Selçuk’un dairesine gelir ölünün bavula konmuş elbiselerini alır ve gider. Aralarında sorun olan karısı Funda (Yeşim Ceren), Selçuk’u ve evi terk eder sonra. Selçuk kendisiyle ilgilenmediği için soluyordur Funda. Funda, bu terk edişin ardından trafik kazası geçirir ve ölür. Elbiseler yine bavula konur ve Zeynep bavulu alır gider. Bu ikinci bavul Zeynep’in trajedisini de hazırlıyor. Selçuk, bir anlamda Zeynep’in kaderi oluyor. Ses teknisyeni Selçuk, üst üste gelen ölümlerden sonra ölmek istiyor, ama çok geçmeden gözlerini hastanede açıyor ve onun için hayat devam ediyor bir anlamda. Filmin final bölümünde, ofisboy gencin bekâr evinde geçen anlar Rus sineması tadı vermiş filme. Son jeneriğin hemen öncesinde Zeynep’in çırılçıplak balkona çıkıp şehre karşı duruşu (açık uçlu son olsa da), sanki Zeynep’in kendi zihninden dışarı çıkması gibi. Acaba “melek” aşağı düşüyor muydu? Her anlamda. Kaplanoğlu’nun filmi gerçekten özel ve psikanalitik açıdan da bakılmayı hak ediyor. 41. Antalya Film Festivali’nde tam altı dalda “Altın Portakal” ödülü alan filmde belki de en heyecan verici olay, Tülin Özen’in “En İyi Kadın Oyuncu” seçilmesiydi.

    (16 Ekim 2013)

    Ali Erden

    ailerden@hotmail.com

    Vodafone Freezone Kaçan Filmler Festivali

    Vodafone FreeZone, sene içinde ders ve sınav koşturması sebebiyle kaçırılan hit filmleri yeniden sinemalara getiriyor. Üstelik gençler, kendileri için hayata geçirilen bu festivalin programını kendileri belirliyor. Festivalde yer alması istenen filmler Vodafone FreeZone’un Facebook sayfasındaki Özgür Anket’te gençlerin seçimine sunuluyor. 07 – 09 Ekim 2013 tarihleri arasında oylamaya açılan Özgür Anket’in sonucuna göre belirlenen filmler 21 – 24 Ekim 2013 tarihleri arasında vizyona çıkacak. Festival  İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa ve Eskişehir’de 7 salonda gerçekleştirilecek.

  • Basın Bülteni
  • Vodafone Freezone Kaçan Filmler Festivali yazısına devam et

    Yabancıların Arzuları Üzerinden Şekillenen Hayatlar

    Dünya sinemasının en üretken yönetmenlerinden Woody Allen’ı izlemek her zaman keyiflidir. Hele hele edebiyatla haşır neşir olduğu çalışmalarında. Bunların şimdilik sonuncusu olan ‘Blue Jasmine’, Tennessee Williams’ın ünlü oyunu ‘Arzu Tramvayı / A Streetcar Named Desire’dan yola çıkmış. Ancak birebir uyarlama olmaktan ziyade, Williams’ın oyununun ölümsüz karakterleri ile benzerlikler içeren, olay örgüsüyle ince ince flört eden bir deneme bu. Aslına uygun koyu bir dram olmak yerine, Woody’nin mizahından nasibini almış yaman bir burjuva sınıfı eleştirisi. Tepetaklak bir düşüş öyküsünün ardında, çağdaş kapitalizmin güdüsünde gözü doymak bilmez insancıkların bitmez tükenmez statü ve lüks tutsaklığı üzerine hınzır bir taşlama.

    Kızkardeşi Ginger ile birlikte evlâtlık olarak yetiştirildiği orta sınıf ailenin gözbebeği olmuş çekici Jeannette, fiziksel özelliklerinin de yardımıyla kendisine sınıf atlatacak zengin bir koca bulmuş, alelâde ismini ‘Jasmine’ olarak değiştirdikten sonra, parlak ve gösterişli bir hayatın hanımefendisi oluvermiştir. Gün gelir, finansçı kocasının dolandırıcılığı ortaya çıktığında ise tüm ihtişam elinden kayıp gider.

    ‘Blue Jasmine’, Park Avenue’nün mağrur güzelinin San Fransisco’nun ücra mahallelerinde yeni bir hayat kurmak, daha ziyade kaybettiği görkemli yaşamı geri kazanmak üzerine verdiği savaşım üzerine. Williams’ın Blanche Dubois’sı gibi Jasmine’in hayatında da gerçeklere yer yoktur, mucizeler ve tatlı hayaller peşindedir. Kendini erkeği üzerinden var etmiş genç kadın, kaybetmiş olduğu rüya yaşamını statü sahibi başka erkekler üzerinden geri almayı deneyecektir.

    Tek bir karakterin bütüne egemen olduğu nadir Allen filmlerinden biri ‘Blue Jasmine’. Bu da daha önce Williams’ın oyununu sahnede Liv Ullmann yönetmenliğinde başarıyla sergilemiş olan Cate Blanchett’e müthiş bir performans sunma olanağı sağlamış. Kendi ayakları üzerinde duramayan mağrur Jasmine’in umutsuz mücadelesini ve derinleşen nevrozunu ustalıkla aktarıyor Avustralyalı mükemmel oyuncu. Herkesin defalarca yazdığı gibi, Blanchett isminin başta Oscarlar olarak bilinen Akademi Ödülleri olmak üzere önümüzdeki aylarda açıklanması beklenen ödül listelerinde sıkça geçeceğini tahmin ediyorum ben de. Yazımı noktalamadan, usta oyuncuya eşlik eden diğer mükemmel yorumculardan da söz etmek isterim. Oyunun özgün Stella’sına kıyasla daha sevecen ve insaflı kız kardeş Ginger’da yetenekli İngiliz oyuncu Sally Hawkins, yine oyunun buyurgan ve şiddet yüklü Stanley Kowalski’si yerine Andrew Dice Clay’in çok daha evcil ve sevimli Augie’si filmin önemli kozlarından. Henüz izlememiş olanlar için lezzetli bir bayram şekeri kıvamında ‘Blue Jasmine’. Kaçırmayın.

    (16 Ekim 2013)

    Ferhan Baran

    ferhan@ferhanbaran.com

    Onur (!) Ödülleri

    Ülkemizde yer yıl çeşitli film festivalleri yapılıyor. Bunların içinde, Antalya Altın Portakal gibi 50. yılını kutlayanlar da var, her yıl pıtırak gibi yeni başlayanlar da. Bu festivallerin en önde gelen ortak özelliği hepsinde Onur Ödülleri verilmesi. Kimlere veriliyor bu ödüller? Çoğunluğu -hepsi demekte mümkün- Yeşilçam döneminde bir takım filmlerde oynamış, son dönemde televizyonlara boy gösteren veya gösteremeyen, eski sinema oyuncularına… Çoğunu şimdiki zaman seyircisi (!) perdede (beyazperdede!) hiç görmemiş, bir çoğunun adı, genel seyirci için -unutulmuş demiyorum- hatırlanmayan fakat bazı festival kervanlarına (ne demekse) katılan eski kuşak sinemacılar. (“Yeni kuşak sinemacı” diye bir grup ortaklıkta yok… Her filmde yeni yeni isimler -içinde reklâmdan, televizyondan gelen de, yapımcının, yönetmenin akrabası olan da- ortaya çıkıyor.)

    Hollywood, Charlie Chaplin’e yıllarca ödül vermedi; filmleri hâlâ saygıdeğer, Hollywood’un ödül (Oscar) verdiği bir çok filmden daha çok… Chaplin, geri dönmemeye karar vererek A.B.D.’den ayrıldı, kökeni olan eski kıtaya, Avrupa’ya döndü. 20 yıl sonra Hollywood’a davet edilen Chaplin’e “bir özel Oscar” verildi, bu doğal ki bir onur ödülü idi.

    50. yılını kutlayan Altın Portakal, sinemamız tarihinde yerini almış kimi kişilere yapılan anma gecesinde onur ödülleri verdi. İlk “altın portakal”ı alan oyunculara (Türkân Şoray – İzzet Günay) ödülleri “tekrar” verildi. (Antalya Altın Portakal Festivali’nde bu yıla gelince kadar, ne filmlere, hangi oyunculara hangi filmleri ile ödüller verildiğine “kimse” değinmedi -gerek var mı idi?-)

    Yukarıda değindiğimiz gibi yapılan tüm festivallerde -eski Yeşilçam oyuncularına (yaşamda olanlara, filmlerine hiç bakılmadan)- ödüller veriliyor, hem de en az 3 – 4 kişiye. Yakında Yeşilçam filmlerinde şöyle veya böyle oynamış -başrol (!) ile sınırlı mı?- onur ödülü almamış oyuncu kalmayacak. Festivaller yine devam edecek. Onur ödülü alanlar kitaplara -konu olmak değil ama- girecek. Peki aklıma gelen soruyu sorayım, “onur ödülü” almak için, sinemada eski-miş olmak (veya eskiden bir kısım filmlerde oynamış olmak) yeterli mi? (Hele “onur ödülü” gecesinin festival başlamadan önce yapılması, törenle bu 3 – 4 kişiye “övgülerle (!)” ödüller verilmesi gelenek hale gelmişken bize ne kadar laf düşer?)

    [Bu gün gazetede okudum, 13.sü (?) yapılan Frankfurt Türk Film Festivali’nde (!?) de onur ödülleri verilecekmiş, Frankfurt Anakent Belediyesi ve Hessen Eyalet Başkanlığı tarafından. Bu kurumlar (ın temsilcileri), bizim son 10 – 15 yıldır film çekimine katılmayan, bu eski oyuncularımızı nereden biliyor-lar (tanıyorlar) da ödül veriyorlar.]

    (16 Ekim 2013)

    Orhan Ünser