Olmak İstediğim Yer

Paolo Sorrentino’nun yönettiği ve Sean Penn, Judd Hirsch, Eve Hewson ile Kerry Condon’un oynadığı Olmak İstediğim Yer (This Must Be The Place), 13 Temmuz 2012’de Tiglon Film dağıtımıyla Filma Ltd. tarafından vizyona çıkarıldı.
Cheyenne, 30 yıldan beri görüşmediği babasının ölümü üzerine, 2. Dünya Savaşı sırasında babasına Auschwitz toplama kampında işkence eden Nazi subayını bulmayı kendine görev edinir.
Sorrentino’nun hikâyesini seyrederken, Cheyenne’nin esprilerinin arkasındaki hüzne, günlük yaşamın içine gizlenmiş rastlantılara inanamayacaksınız.

  • Basın Bülteni: 1 / 2
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb
  • sadibey.com yazarlarının eleştirilerine haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Olmak İstediğim Yer yazısına devam et
  • Eyüp Halit Türkyazıcı

    Fuat Çelik’in Beyaz Yolculuk öyküsünü Hüseyin Kuzu ve Eyüp Halit Türkyazıcı senaryolaştırırlar ama önce ismini Ak Yolculuk’a, sonra da Katırcılar’a (Şerif Gören / 1987) dönüştürürler; film bu son değişiklikle çıkar: Katırcılar. Değişiklik burada kalmaz, öykü de epeyce değişikliğe uğrar. Önemli bir unsur, öykünün erkek kahramanı gazeteci, kadın’a dönüşür. Eyüp Halit Türkyazıcı, senaryonun yazılımına katılmakla kalmaz, filmdeki jandarma erlerinden birini de oynar. (Şimdi o filme ulaşanlar, Türkyazıcı’yı perdede hareket eder, konuşur halde de görebileceklerdir.) Ama ben kendisi ile tanıştım, görüştüm, gerçi üzerinden yıllar geçti ama bir zamanlar epey beraber zamanlarımız oldu. Bana, Çelik’in Beyaz Yolculuk öyküsünü de vermişti. Daktilo ile yazılmış öykü tamamlanamıyor (bendeki nüsna) ama filmde değişiklikleri hakkında bilgi veriyordu. Şimdi arasam o öyküyü bulabilir miyim acaba odamdaki evrak arasında.

    Türkyazıcı ile kısada olsa -bir kaç kelime- film hakkında konuşmuştuk, başka şeylerin yanında… Zaman zaman karşılaştığımız oldu ve araya uzun yıllar girdi, görüşemedik. Sema Fener’in kitabında Eyüp’e teşekkürü görünce sevindim izini bulacağım diye ama bir gece geç vakit, o gün cenazesinin kaldırıldığını öğrendiğimde geç kaldığı anladım. Hüseyin Kuzu ile görüşmemde, görüşmediğimiz yıllarda hastalandığını, bir zamandır hastalığının rahatsızlıklarını yaşadığını öğrendim, sadibey.com’dan akademik kariyer yaptığını… ama tüm bunlar -belirlenmiş bir yerde- karşılaşmamıza, el sıkışmamıza, -geçmiş önemli değil- gelecekte yapılacak işlerden konuşmamıza yetmedi, yetemedi…

    Şimdilerde, yönettiği Başkalarının Nefesi isimli uzun, Ateşle Yaklaşma isimli kısa metraj filmleri hakkında bilgi toplamaya kaldı iş. Toplanabilir, ulaşılabilir bilgiler (filmler!?) bunlar, toplanacakta… ama buz dağına benzeyen sinemamızın su altında kalan, çoğunluğun fark etmediği, farklı alanlarda çalışan bir emektarı daha, doğum tarihi yanına bir tarih daha yazılan-lar, -gittikçe kabaran- listesinde yerini aldı, acelen neydi “be”, sevgili Eyüp…

    (09 Temmuz 2012)

    Orhan Ünser

    Biz Bu Filmi Gerçekten Görmüş müydük?

    Sanırım fazla dolduruşa gelmişim. Tamam Sam Raimi’li Spider – Man’i çok sevmiştim. Özellikle de ilk filmi. Devam filmleri genelde hayal kırıklığı oluyor benim için, çoğunda ilkinden aldığım tadı alamıyorum. Belki de bu benim sorunum. Her neyse, bir de aşırı bağlanma problemimiz, duygusallığımız var ki en fenası. Aman efendim proje nasıl başka bir yönetmene verilirmiş, babyface Tobey Maguire’nin yerini o yeni yetme Andrew Garfiled nasıl alırmış. Falanmış da filânmış. Daha sonucu görmeden, (500) Days of Summer ile şahane bir iş çıkaran Marc Webb’e ön yargı zırhımızı kuşanmış hazır ol’da bekliyorduk. Bu durum bana bir kez daha gösterdi ki “ön yargı” ve “eski saplantısı” kötü bir şey.

    Nasıl anlatıp, nereden başlasam… Bir kere şunu söylemeliyim ki, The Amazing Spider – Man’i izlemekten korkmayın. Çok eğlenceli. Yönetmen ve oyuncuları ucuza getirdiğini tahmin ettiğim yapımcılar işin görsellik kısmına büyük para harcamışlar ve büyük oranda da başarıyı yakalamışlar.

    Biz bu filmi görmüştük, ne farkı var, diyebilirsiniz. Aslına bakarsanız çok farkı var. Bir kere çizgi romanı okuyanlar çok daha iyi bilirler ki, bu kez orijinal hikâyeye daha sadık kalınmış. Ayrıca yeni örümcek Andrew Garfield da tip olarak gerçeğe çok daha yakın bir yüz. Yapımcıların realistliği ile Marc Webb’in romantik kökenlerinden gelen duygusallığı da işin içine girince dengeli ve keyifle izlenebilir bir seyirlik çıkmış ortaya.

    Tamam pek çok klişe var yine. Bir başyapıttan söz etmiyoruz nihayetinde. Bir de zaten herkes biliyor ki bu film tarz gençlik filmleri teenage kitle için yapılıyor. Onları tavlayacak formüller belli. Koca koca adamları memnun etmek için bunca para harcamadı herhalde yapımcılar. Sistem tek bir kitle üzerine oynuyor. O da gençler. Müzik piyasasından, sinemaya her şey onlar için… Justin Bieber’ler, Twilight’lar onlar için yaratılmadı mı? Bende hepsini God Bless America filmindeki gibi pompalı tüfekle taramak istiyorum ama kabul etsek de etmesek de gerçek bu. O yüzden bir köşede huysuzca homurdanmak yerine keyfini çıkartmak da fayda var.

    (09 Temmuz 2012)

    Gizem Ertürk