Çarşıdan Aldım Bir Tane Eve Geldim Bin Tane

Turgut Özakman’ın bir oyunu vardır: PARAMPARÇA [sonradan bu isimle bir film de (Refiğ) yapıldı -“oyun” ile ilgisi yok.] Başlığa yazdığım bilmeceyi hâlâ çocuklara/çocuklarına soranlar var mı bilemiyorum. Ama Ünal’ın filmine girişte gösterdiği nar’ın toparlanması çekimleri bin-in, nasıl daha öncesinde bir olduğunu gösteriyor. Nar, dört kişi arasında kapalı mekânda geçen bir film. Sokakların kısa kısa birbirini kestiği, önce dolmuşa, sonra otobüse binilerek metropolün önemli merkezlerinden birine ulaşılan bir semtte (eski adı mahalle idi değil mi?) açılıyor film.

Asuman bir falcı, “fala bakmayı” bilmediğini söyleyen bir falcı. Sadece gördüklerini, baktığı yerlerde gördüklerini, -bunun için telveli fincan bile gerekli değil- söyleyen biri. Hayatı paramparça. Kocası yatalak, evlendirdiği kızı doğum yapmış ama torunu -yanlış teşhis, tedavi sonucu- ölmüş, sorumluluk anne üzerine atılmış, bu onu bunalıma sokmuş, kocasını terk etmiş… Evinin duvarları giderek parçalanacak…

Deniz, bir oyuncu adayı, geç vakitlere kadar yatakta kalıyor, gitmeye hazırlanacağı çalışma (prova) ertelenince evde kalıyor -canına minnet-, yaşamının parçalanma süreci böylece başlıyor. Asuman kapıya dayanıp “Dr. Sema’ya geldim” deyince “Benim” diyor (1. hata mı?)

Kapıcı Mustafa, her geleni kapıda karşılayıp kime geldiğini soruyor (mu?) ve gelenleri gidecekleri yere yönlendiriyor! Günün ilerleyen saatlerinde -Asuman’ın gelişinden sonra- dahil olduğu Deniz’in (yoksa Dr. Sema’nın mı?) dairesinde, göğsüne çevrilmiş tabancadan -Asuman’ın elinde- korkmasına korkuyor da, parçalanması Asuman’ın söylediği bir takım anlamsız sözler… -Mustafa’yı yıllar öncesine, köylerindeki güzel, taş gibi köyün delisine götürüyor. Şimdilerde İstanbul’a gelmiş, evlenmiş, çocuğu olmuş, işi var: kapıcılık yapıyor. Köylerinde olanları belki de unuttu (hatırlamıyor ama bilinçaltı?)- Asuman’ın ne olduğunu bilmeden söylediği sözler, Mustafa’yı perişan ediyor.

Deniz’in parçalanması için Asuman’ın suçlamaları (Dr. Sema’yı) yetmez, Deniz, Deniz olarak direnecek ve Deniz olduğunu haykıracak, Dr. Sema’ya yöneltilen tüm suçlamaları uydurulmuş, komplo kabul edecek fakat bütün kalacaktır, taa ki Doktor’un gelip, Asuman ile anlaşmaya çalışması, aslında imzaladığı Deniz’in düzmece sandığı raporu elinden bırakmaması, Deniz’e yönelik dünyayı tanımama suçlaması, küçücük olduğunu açıklaması… [Deniz de, bacakları tutmaz halde (Asuman, kahvesine ilâç koymuştur) -çaresiz- koltukta otururken, bütün söyleyeceklerini söylemiş Asuman’a horozlanacak, aşağılayacak, küçücük olduğunu söyleyecektir]. İşte bunlar Deniz’i paramparça eden şeyler… Filmin (anlatının) başından beri evinde (Dr. Sema’nın evinde) çıplak ayakla dolaşan (bacakları tutmaz iken de) Deniz, çatışmaya/hesaplaşmaya/anlaşma ortamı aramaya çalışıldığı sırada her adımda, “her şeyi, karısı, kocası, hayatı… aşkı” olan Doktor Sema’yı tanımaya başlayınca, ayağına giydiği terlikleri (ve rengârenk sabahlığı -Dr. Sema’nın mı?) ile taşları ıslak rıhtım boyunca “hiç bir şey” aramadan, “ulaşacağı bir yer olmadan” yürüyüp gidecektir…

Ayva sarı nar kırmızı, sonbahar (Tarancı)

Deniz, artık eski Deniz değildir… (Aslında kahramanlarımızın dördü de eski kendileri değildirler.) Olaya, sonunda katılan Dr. Sema, Deniz’e karşı -belki- hiç aklına gelmemiş ama her zaman söylemeye hazır olduğu, kişiliğinin -hem evde hem iş’te- örtülü yüzünü, -içinde cin olan tüpün ağzının açılması sonucu her şeyin ortaya dökülmesi gibi- zapt edemeyerek Deniz’in -kendisine bakamayan yüzüne- söyleyecektir, ayakta durmasına rağmen, paramparçadır… nar kırmızı… (dışarıda yollarda, rıhtım taşlarında yağmur ıslaklığı, sonbahar başlıyor.)

Tüm bunlar olurken, Deniz, parlayarak Asuman’a yüklenmişken, Dr. Sema gelir ve Asuman ile anlaşmaya çalışırken Deniz’in karşı çıkması (isteği “polis” çağrılmasıdır) üzerine doktorun tepkisi kanaldan kanala geçerek farklı açılardan Deniz’e yönelirken, Asuman -çok az (kısa) fakat- altı çizilmiş “çekimlerinde” sadece gülümser… Gülümser, istediği olmuştur, doktorun teklifleri kabul edilebilir ama bazı şeylerin Deniz’e itiraf edilmesi… (aynı zamanda Deniz’in bilmediği konuların açıklanması) aralarındaki bağın koparılmasına varacak. (Gerçi Asuman bunları beklemiyordur ama bilinç altında belki de bekledikleri bunlardır)…

Nar, sinemamızın bilerek çok az yaptığı bir deneme, evet bir “oda sineması” denemesi ama hiç bir şekilde olumsuz bir anlama alınmamasını belirtmek gerek. Bir “oda sineması” filmin -hemen- tamamı bir dairede geçiyor. Dairenin girişi, merdivenleri de birlikte ele alınırsa, oda sineması süresi daha da uzar. Araya giren bölümler -hiç bir zaman- flach-back değil. (Oyuncunun, anlattığı/anlatmadığı şeylerin “görsel” karşılığı/ifadesi.) Finaldeki “ek” bölüm ise, adı üzerinde “ek-bölüm” olarak, filmin sonrasına ait. Film, Deniz, deniz kenarında, ıslak taşlarda koşarken biter; gerisi tamamen -sinemanın kendine has- anlatımlarıdır.

Ünal, bu filmi ile kendisine verilen ödüle tepki göstermekte son derece haklıdır. Büyük ödül verilmeyebilirdi (verilmedi de) ama filmin yamama bir ödüle hiç gereksinimi yoktu. Filmlere, ödülü gerçekte -bizim ülkemizin sinemasının gerçeklerinin de kendine özgü, “anlaşılmaz”, durumları vardır- zaman kazandırır.

*****

Doktor Sema’nın evinde (Deniz’in de evi) sehpa üzerinde bir tabak içinde nar-lar var. Sait Faik’in -yanılmıyorsam- Kumpanya adlı uzun öyküsünde kurulmak istenilen tiyatronun adı gülen ayva ağlayan nar olarak önerilir (Sait Faik bir romantiktir). Yıllar sonra Ali Poyrazoğlu (S. Faik’i mutlaka okumuştur) tiyatrosunun adını “Gülen Ayva Ağlayan Nar” koymak isteyince ilk Aziz Nesin karşı çıkmış (Poyrazoğlu TV.de anlattı). Aziz Nesin haklıdır, böyle tiyatro adı ancak öykülerde, -ille de sevgi dolu Sait Faik öykülerinde- bulunur.

(08 Ocak 2012)

Orhan Ünser

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir