Altyazı, If İstanbul’da Tartışıyor

Altyazı Aylık Sinema Dergisi, bu yıl 10. yaşını kutlayan If İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde etkinliklerine devam ediyor. Altyazı’nın izleyicilerle birlikte bir tartışma gerçekleştireceği film, W. R.: Organizmanın Sırları (W. R. – Misterije Organizma). Geçtiğimiz yıllarda seçilen O Lucky Man! ve I am Cuba filmlerinin ardından, bu yıl Yugoslav yönetmen Dusan Makavejev’in kült filmi Altyazı yazarları tarafından masaya yatırılacak. Tartışmanın, filmin esin kaynağı olan psikanalist Wilhelm Reich’ın teorilerinden, 68’le özdeşleşmiş diğer politik filmlere kadar uzanan geniş bir gündemi olacak.

  • Basın Bülteni
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü görsellere haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Altyazı, If İstanbul’da Tartışıyor yazısına devam et
  • Halit Refiğ’in Yeri Hiçbir Zaman Doldurulamayacak

    Halit Refiğ “Vicdan Sahibi Bir Aydın ve İnsandı”

    Halit Refiğ’i tek bir cümleyle özetlemek gerekirse “Vicdan sahibi bir aydın ve insandı.”

    1982’den bu yana tanıdığım ve birçok söyleşi yaptığım Halit Refiğ’i daha yakından tanımak isteyenlere özellikle şu kitapları hararetle tavsiye ederim: İbrahim Türk’ün “Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler”, Şengün Kılıç Hristidis’in “Sinemada Ulusal Tavır / Halit Refiğ Kitabı”, Irmak Zileli’nin “Doğruyu Aradım, Güzeli Sevdim”, Halit Refiğ’in “Tek Umut Türkiye”, Halit Refiğ’in “Şeytan Aldatması”, Halit Refiğ’in “Ulusal Sinema Kavgası”, Ömer Serim’in “Devlet Yapar Devlet Yakar: Yorgun Savaşçı Olayı”…

    Halit Refik Refiğ 5 Mart 1934 Pazartesi günü İzmir’de dünyaya geldi. Annesi İsmet Hanımla babası Cemil Refik Bey 1933’te evlenmişti. Baba tarafından ailesi Balkan Savaşı sırasında Selanik’in Yunanların eline geçmesi üzerine 1913’te İstanbul’a göç etmişti. Babasının babası Refik Bey İngiltere’deki Manchester’dan Selânik’e ilk dokuma tezgâhlarını getirten kişidir. Dedesi Refik Bey 1944’te vefat edince miras kavgaları ailedeki birliği ve düzeni bozar. Ailesi Halit Refiğ’den mühendis olmasını ister. O kendi yoluna gitmek amacıyla 18 yaşında baba evinden ayrılarak sinema ve senaryo yazarı, yönetmen olmak için bir mücadele içine atılır.

    Refiğ, tek amacı hoşça vakit geçirtmek olan filmler yapmayı hiçbir zaman istemedi. “Ben o tür filmleri yapmak istemiyorum. Onları yapan çok var zaten,” diyordu. Mümkün olduğu kadar kendi içine sinen, öncelikle kendini memnun eden filmler yapmaya çalıştı. Fatura ödemek, geçimini sağlamak, ailesinin temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için, seyirciye hoşça zaman geçirtmeyi amaçlayan pek çok film yapsa da, yapmak istediği filmler bunlar değildi. Yetmiş kadar filminden onbeşinin gerçekten yapmak istediği filmler olduğunu söylemiştir. Bu açıdan kendisini çok şanslı bir yönetmen olarak görüyordu. Kendi dünyasını en çok yansıttığı filmleri olarak, “Hanım”, “İki Yabancı” ve “Köpekler Adası”nı sayıyordu.

    Sonu olan hayatımız bir yangınsa, bu yangından kurtarabildiklerimiz, geride bıraktığımız dostlarımızın zihinlerinde kalan güzel anılar, çocuklarımız ve eserlerimizdir. Refiğ’in çocukları da geride bıraktığı eserleridir.

    Bu satırların yazarına göre en iyi filmleri, en başarılmış filmleri, en iyi eserleri, “Yorgun Savaşçı”, “Aşk-ı Memnu”, “Hanım”, “Haremde Dört Kadın”, “Gurbet Kuşları”, ”İhtiras Fırtınası”, ”Şafak Bekçileri”, “İki Yabancı”, “Köpekler Adası”, “Karılar Koğuşu”, “Teyzem” ve Gülşen Bubikoğlu ile Cüneyt Arkın’ın başrollerinde olduğu “Zirvedekiler”dir. Filmlerinin görüntü ve ses kaydı temizlenmiş DVD’lerinin en azından bundan sonra sinemaseverlere sunulmasını dilerim.

    Halit Refiğ’in en çok seyirci toplayan filmleri, “Adsız Cengaver”, “Leyla ile Mecnun”, “Beyaz Ölüm”, “Alev Alev”, “Şafak Bekçileri”, “Gurbet Kuşları”, “Karakolda Ayna Var”, “Kız Kolunda Damga Var”, “Teyzem”, ”Gençlik Hülyaları” ve “Fatma Bacı”dır. Bu filmlerin sayesinde diğer filmlerini yapabildiğini daima ifade etmiştir. Daima söylediği gibi Türk sinemasının tek kaynağı Türk halkının ödediği bilet paralarıydı.

    Tarih ve tarihimiz başlıca ilgi alanıydı. Avrupa’daki lider ülke olma mücadeleriyle ilgili tüm kaynak kitapları okumaya çalışıyordu. Avrupa liderliği için Osmanlı İmparatorluğu, Rusya, İspanya, Fransa, İngiltere ve Almanya arasındaki sıcak çatışmalar, çekişmeler ve diplomatik savaşlar hep ilgisini çekti. İlginç saptamalarından biri de Atatürk’ün sağlığında Montrö anlaşmasıyla Çanakkale ile İstanbul boğazlarının egemenliğinin Türkiye’ye geri kazandırılmasının ve Hatay’ın sınırlarımıza eklenmesinin İngiltere ile Fransa’nın Türkiye’yi yanına çekmek için verdiği ödünler olduğunu söylemesiydi.

    Ekip Ruhuna Hayatında Bir Kez Tanık Oldu

    Gülper Savaşçın Refiğ’in ısrarı ile 1977’de Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Wisconsin Televizyonu için, Wisconsin Üniversitesi Sinema Bölümü için yaptığı “The Intercessors – Arabulucular / Araya Girenler”in setindeki çalışma aşkına, çalışma tutkusuna hayatı boyunca bir daha hiçbir filminin setinde rastlamayacaktı. Halit Refiğ bu konuda aynen şunları söylemiştir: “Filmin kısmen öğrenci, kısmen amatör, kısmen profesyonel kadrosu, ne yazık ki Türkiye’de benim hiç rastlamadığım bir şevk ve sevgi ile işe giriştiler.”

    Yazımın başlığını açıklama zamanı geldi, geçiyor: “The Intercessors – Arabulucular / Araya Girenler”i çekerken Wisconsin Üniversitesi öğrencileri bu filmin ekibine Halitwood adını uygun bulmuştu. ”Gülperistan” ise Halit Refiğ’in Sapanca’da Gülper Savaşçın Refiğ’le yaşadığı eve taktığı isimdir. Halit Refiğ ile Gülper Savaşçın Refiğ doğanın içindeki bir huzur köşesi, bir kayıp cennet olan Gülperistan’da 1995 – 2009 arasında mutluluklarına mutluluk katmışlardır.

    Gerçekleşemeyen tasarıları

    Asıl yapmak istediği filmlerin çoğu uzak ve yakın tarihimiz üzerine filmlerdi. Bu tasarılar, “Haçlı Seferleri”nden “Hürrem Sultan”a kadar onlarcadır. Refiğ, Bunların yüzde doksanı için yapımcı / para bulamadı.

    * 1975’lerde Türkan Şoray’la Atatürk’le evlenen Latife Hanımı konu alan bir film yapmak istedi. ”Gazi ile Latife” adında bir senaryosu da var.

    * Aleksandr Puşkin’in Erzurum Yolculuğu üzerine “Puşkin Erzurum’da” adında bir senaryosu var.

    * Gerçek bir olaya dayanan “Haydar Kuyusu Cinayeti” de tasarılarından biridir.

    * 1890’da Japonya açıklarında batan ve 500 Türk denizcinin hayatını kaybettiği Ertuğrul deniz faciası’nın filmini çekmeyi istiyordu.

    * Süleyman Demirel belgeseli de yarım kalan çalışmalarındandır.

    * ”Elveda Burgaz” adında bir tasarısı vardı.

    * Sami Paşazade’nin “Sergüzeşt”, Yakup Kadri’nin “Yaban”, Attila İlhan’ın “Fena Halde Leman” adlı romanlarını sinemaya uyarlamayı çok istiyordu.

    * Mimar Sinan üzerine bir senaryosu vardı.

    * 1245’li yıllarda geçen başlıca karakterleri Selçuklular, Doğu Romalılar ve Haçlılar olan “Yaralı Kartal” adında bir projesi vardı.

    * Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı yenilgisinden sonra Malta adasına sürülen idarecilerimizi konu alan “Malta Sürgünleri” adında bir tasarısı vardı.

    Kara Sevda’nın Doğuşu ve Yükselişi

    1974’te, Türkiye nüfusu 40 milyona ulaştı ulaşmasına da, sendikalı işçi sayısı hâlâ bir milyonun altındaydı. Tarım sektörü sanayi sektörünün gerisine düşmek üzereydi. Aynı dönemde kent nüfusu köy nüfusunu aşmıştı. Petrol üreticisi ülkeler petrol fiyatını yükseltmeyi akıl etmişti. Bu nedenle Türkiye’nin ithalat giderleri rekor seviyelerde artış göstermişti. Bir taraftan Türkiye’de her eve siyah beyaz televizyon giriyordu, sinemaseverler özellikle bu nedenle artık sinema salonlarındaki renkli Türk filmlerine bile yüz vermiyordu, deyim yerindeyse insanlar evlerinde seyredebildikleri siyah beyaz filmleri evlerinin dışında ücret ödeyerek izleyebileceği renkli filmlere tercih etmişti. Bu konuda Refiğ, ”TV, Türkiye’de her eve girmeden önce Türkiye sinemalarında film seyredenler yetişkinler, aileler, gençler ve çocuklardı. TV evlere girdikten sonra aileler, yetişkinler sinema salonlarından çekildi” diyecekti. Türk filmlerinin aile seyircileri (özellikle kadınlar) artık evine kapanmıştı, sinemalar seks filmlerinin istilâsına uğramıştı, Kıbrıs’a asker çıkarmamıza kızan Amerikalılar da Türkiye’ye Amerikan filmi ve Amerikan silâhı ambargosu uygulamaya başlamıştı. İşte bu dönemde Cumhuriyet Halk Partisi ile Milli Selâmet Partisi, yani Bülent Ecevit ile Necmettin Erbakan koalisyonu kuruldu. Ecevit, TRT Genel Müdürlüğü’ne İsmail Cem’i getirince, İsmail Cem Türk sinemasının en değerli yönetmenlerinden Metin Erksan, Lütfi Akad ile Halit Refiğ’i TRT için Türk edebiyatının ölümsüz eserlerini uyarlamaya davet etti. Üstelik TRT bu üç yönetmenimize 35 milimetre sinema tekniğiyle çalışabilme olanağını sağladı. Tek eksiklik bu filmlerin renkli çekilmemesiydi… Bu karar (TRT – Türk filmciliği işbirliği) Türk televizyon tarihinin en güzel, en isabetli, en yerinde kararlarından biriydi. Beş bin kadar TRT çalışanıysa bu karardan hiç memnun kalmadı. Onlara göre yozlaşmış Yeşilçam’ın yozlaşmış mensupları bu kuruma adım bile atmamalıydı. TRT’ye sadece ve sadece TRT mensupları film yapabilmeliydi. Yeni TRT Genel Müdürü İsmail Cem, 500 Günlük döneminde, Atıf Yılmaz, Halit Refiğ, Metin Erksan ve Lütfi Akad’ın sinema filmlerini de TRT ekranına taşıdı. Bunlar arasında Halit Refiğ’in “Haremde Dört Kadın”ı da vardı. Halit Refiğ’in o dönemde TRT için gerçekleştirdiği, Türk edebiyatı uyarlamasıysa, mini dizi, siyah beyaz çekilen “Aşk-ı Memnu” oldu.

    “Aşk-ı Memnu”yu sinemaya uyarlamayı ilk düşünen sinema yazarı, tarihçisi ve film eleştirmeni Nijat Özön’dür. Memduh Ün’de aynı romanı modernize ederek uyarlamayı tasarlamıştı. Halit Ziya Uşaklıgil’den Halit Refiğ tarafından uyarlanan “Aşk-ı Memnu” dizisinin sanat yönetmeniyse Annie Pertan’dı. Dizi bir anda Müjde Ar’ı Türkiye’nin en iyi oyuncuları arasına katacaktı.

    CHP’li eski bakanlardan Cahit Kayra “38 Kuşağı” adlı anı kitabının 486. sayfasında “Aşk-ı Memnu”daki bazı diyaloglarda Alevilerin incitildiğini şu satırlarla anlatmıştır:

    “Aşk-ı Memnu”nun bir yerinde: “Kardeş, bunlar Kızılbaş mı nedir? Mum söndü geceleri yapıyorlar,” gibi bir söz geçmiş. Altındağ’daki Aleviler ayağa kalktılar. Kültür Bakanlığı’na yürüyüş yaptılar. Partinin de bu işe el koymasını istediler.”

    Halit Refiğ’in özel hayatında da “Aşk-ı Memnu” büyük bir iz bıraktı. Dizinin müzik danışmanı olan ve “Aşk-ı Memnu”daki piyano eserlerini seslendiren Gülper Savaşçın ile Eylül 1974’te başlayan aşkları Ocak 1975’te evliliğe dönüştü ve 35 yıl boyunca bu aşkın ateşi hiç sönmedi. Nikâh şahitleri Metin Erksan ve Oğuz Atay’dı. 2009 yılında Halit Refiğ’in beş ay boyunca yaşam mücadelesi vermesine tanık olan Gülper Hanım üzüntüden ne yazık ki 39 kiloya kadar düşecekti. Halit Refiğ, Müzik Tarihi Profesörü ve piyanist olan eşi Gülper Hanım için şunları söylemişti: “Beni ev adamı haline getirdi. Beni adam etti. En büyük şansım Gülper Savaşçın’dır. O benim için şansların en büyüğüdür. Genelde kendimi çok şanslı bir insan sayıyorum geçmişime dönüp baktığımda. Ama şansların en büyüğü bence Gülper oldu. Çünkü Gülper’le başka hiç kimseyle kurmayı başaramadığım, beceremediğim bir iletişim kurduk. Dünyaya bakışımız birbiriyle çok örtüşüyor. İlgilerimiz çok örtüşüyor ve hayatımda bana böylesine değer veren bir başka kimse olmadı. Bana değer verenler oldu ama Gülper’in verdiği değer ayrı… Ben ömrüm boyunca çocuk sahibi olmaktan çok korktum. Gülper ile evlendiğimiz zaman onun çocuk sahibi olma düşüncesi vardı. Çevresindekiler evlilik denilince çocuk olması gerektiğini düşünüyorlardı. Gülper’e, ‘İllâ bir çocuk sahibi olmak istiyorsan, tamam. Ama benim fikrimi sorarsan çok korkuyorum. Çünkü çok büyük sorumluluklar yükleyecektir bana ve bu sorumluluklar da kendim için düşündüğüm yolda yürümemi engelleyebilir’ dedim. Çok anlayışla karşıladı. Aradan 30 yıl geçtikten sonra kendi başımıza kalıp bir hayat muhasebesi yaptığımızda, bundan dolayı hiç pişmanlık duymadım, o da benim teklifime uymuş olmaktan dolayı pişmanlık duymadığını söylüyor. Tabii garip, bilinç dışı şeyler var. Ondaki analık, bendeki babalık duyusu gibi. Meselâ öğrencilerin gözlerine bakıyorum, biraz konuşuyorum ve diyorum ki, ‘Allahım iyi ki çocuk sahibi olmamışım. Ya bunun gibi bir çocuk sahibi olsaydım! Hayatım kararırdı.’ Bazılarını gördüğüm zaman da, böyle bir çocuğumun olmasının beni mutlu edeceği aklımdan geçiyor… Gülper ben öldükten sonra kedileriyle yalnız kalacak. ‘Hanım’ filmini yaparken Gülper benden sonra ne yapacak diye düşünmüştüm. ‘Hanım’ filmindeki kadın, yaşlanmış, eşi öldükten sonra yalnız başına kalmış ve kedisiyle birlikte yaşayan bir piyano öğretmenidir. Benim eşim Gülper de bir piyano öğretmeni. Ben öldükten sonra kedileriyle yalnız kalacak. Ve o filmi yaparken ‘Gülper benden sonra ne yapacak?’ diye düşünmüştüm.”

    Halit Refiğ ve Gülper Refiğ çiftinin aşkları “Romeo ile Jülyet”, “Kerem ile Aslı”, “Leyla ile Mecnun”, ”Nicholas ile Alexandra” ve “Ferhat ile Şirin” gibiydi.

    2004’te İsveç’teki Uppsala Üniversitesi’nin “Hanım” filminin gösterisi için yaptığı davet Gülper Savaşçın Refiğ’i, Halit Refik Refiğ’in 1968 – 72 yılları arasındaki eşi Eva Bender ile bir araya getirdi.

    Gülper Savaşçın Refiğ’in “Kediciklerim” ve “Ahmet Adnan Saygun ve Geçmişten Geleceğe Türk Musikisi” adlarında iki kitabı bulunuyor.

    Halit Refiğ Kedileri Anlatıyor:

    “Kedide insanı etkileyen özellikler kişiden kişiye göre değişir. Ben tüm hayvanları sevmekle birlikte en çok kediye yakınlık duyarım. Rastgele bir izahı mümkün değil, literatürde yazdığı gibi bağımsızlıklarına son derece düşkün olmaları beni en çok etkileyen yanlarıdır, taraflarıdır. Bilindiği gibi köpek, sahibine ölümüne bağlanır, her an gözleri sahibinde olur, ilgi göster diye, kedi insan için bu kadar çok fedakârlığa katlanmaz, talep göstermez. Karnı doysun ve güvenliği sağlansın başka bir şey istemez. İllâ beni sevmelisin, sevdiğini göstermelisin diye bir yük bindirmez insana. Kedi ile aranızda hem sevgi vardır, hem de bu sevgi zorunluluk getirmez. Ben sevginin mesafeli olanını tercih ettiğim için kedilerle çok iyi anlaşıyorum.”

    “’Hanım’ filminde oynayan, rol alan kedi, daha önce reklâm filmlerinde oynamış, kameraya alışkın artistik bir kediydi. Kediler, yönlendirildiklerini hissedince genelde karşı koyarlar ve genelde kedilerle çalışmak diğer hayvanlarla çalışmaktan daha zordur. Ama ‘Hanım’ filminde fazla bir zorluk yaşamadık. ‘Hanım’ ve ‘Karılar Koğuşu’ filmlerinde oynayan kediler, Gülper’in ‘Kediciklerim’ kitabında adı geçen Türkân Hanım’ın kedileriydi. Türkân Hanım onlarla öyle güzel bir iletişime girmiş ki, öyle güzel bir iletişim kurmuş ki kediler insanlarla birlikte çalışmayı, film çevirmeyi yadırgamıyorlardı.”

    “Kedi, öncelikle görsel olarak çok güzel bir canlıdır. Diğer hayvanlardan çok daha esnektir, vücudunu çok daha güzel kullanabilmektedir. Sanatçı için plâstik bir güzelliği vardır. Edebiyatta ve resimde de kedi konu edilir çokça. Bence kedi, fiziki olarak iyi bir malzeme daha ziyade. Ama edebiyatta insanla kurduğu yakın iletişim nedeniyle köpek daha iyi bir malzemedir. Örneğin, Jack London’un ‘Call of the Wild – Vahşetin Çağrısı’ romanında anlatılan St. Bernard köpeği ile insanın ilişkisi… Hayvanlar ile ilgili yazılmış en güzel hikâyelerin başında gelir.”

    “Filmlerimde iki şekilde hayvan kullandım. Bazıları filmin içinde fonksiyonel, dramatik rolleri olan hayvanlardı. ‘Hanım’ filminde oynayan Prenses ve ‘Karılar Koğuşu’nda oynayan kedi gibi. İkisinin de sahibi Türkân Hanım’dı. Kedileri her gün getirir götürür, sahibeleri olarak yanlarında durur, bekler, mama ve tuvalet ihtiyaçlarıyla ilgilenir, çekim aralarında onlarla oynardı. Böylece kediler tanımadıkları insanlar arasında ürkmez, rahat ederlerdi. ‘Köpekler Adası’ filmimdeki köpekler ise Tuzla’da onlarca köpeğe bakan Esin Hanım’ındı. Çekimlerin yapıldığı üç hafta boyunca Esin Hanım, köpekleriyle birlikte adaya geldi, gitti, onların her türlü bakımıyla, ihtiyacıyla ilgilendi. Hayvanların sahibi varsa, çekimler sırasında onun da sette bulunması hayvanlar açısından önemlidir.”

    “Bir de filmlerimde tesadüfen bulunan hayvanlar var. Yazılmış bir hayvan rolü olmadığı halde kendilerini beyazperdeye, beyazcama davet eden, davet ettiren hayvanlar… Örneğin, ‘Aşk-ı Memnu’ filminde çekimlerin yapıldığı boş yalıya bir kedi girmiş. Onu ortalıkta dolaşırken görünce karnını doyurduk, sevdik ve piyanonun üstüne bıraktık. Karnı doyunca orada uykuya daldı. Aslında senaryoda olmadığı halde çok güzel kedili bir sahne çektik. Bize çok güzel bir kedili sahne armağan etti kedicik. Birkaç gün daha bizimle çekimlere katıldı ama sonra geldiği gibi kendiliğinden çekti gitti. Filmlerde hayvan kullanılırken çok dikkatli ve hassas olmak gerekir. Geçmişte ve bugün ne yazık ki bazı filmlerde, dizilerde sahne gerçekçi ve sarsıcı olsun diye hayvanların öldürüldüğü durumlar oldu. Ben her zaman bu gibi sahneler de maket kullandım. Hayvanlara hiçbir zarar gelmemesi için gereken her neyse gereğini yaptım, her zaman.”

    Kemal Tahir Hayranıydı

    TRT – Türk sineması işbirliğini 1974’te başlatan Bülent Ecevit, İsmail Cem, Metin Erksan ve Halit Refiğ’in ortak bir tutkuları vardı: Kemal Tahir hayranlığı…

    Romancı Kemal Tahir’in kendisinin ve eserlerinin büyüsüne kapılmış filmciler arasında Halit Refiğ, Metin Erksan, Atıf Yılmaz, Ertem Eğilmez ve “Kurt Kanunu”nu sinemaya uyarlayan ve “Yorgun Savaşçı”da set fotoğrafçısı olarak çalışan Ersin Pertan ilk akla gelenlerdir. Refiğ en başarılı filmlerinden “Haremde Dört Kadın”, “Yorgun Savaşçı” ve “Karılar Koğuşu”nu Kemal Tahir’in yazdıklarına dayandırmışır. Refiğ, 1970 sonbaharında kanser ameliyatı, 1971’de kalp krizi geçiren, 1973’te bir başka kalp kriziyle ölen Kemal Tahir’le 1957’den itibaren 17 yıl boyunca yakın bir dostluk geliştirmişti. Kemal Tahir Refiğ’in çok kadınlı, bol kadınlı hayatını sürekli ve kıyasıya olarak eleştirmiştir. Kemal Tahir Halit Refiğ – Gülper Savaşçın Refiğ evliliğine ve aşkına şahit olabilseydi kuşkusuz çok mutlu olurdu.

    Kemal Tahir, Atatürk’ün daha hayatta iken, Nazım Hikmet ile birlikte Yavuz (eski adı: Goeben) Zırhlısı’nda bir Komünist ayaklanması girişimi tezgâhlamakla suçlanarak, 1938’de 15 yıl hapis cezası almış, Demokrat Parti’nin af çıkardığı 1950’ye kadar da 12 yılını cezaevinde geçirmek zoruna kalmıştı. Suçlanan ve 29 Mart 1938’de Harp Okulu Askeri Mahkemesi tarafından mahkûm edilen kişilerin, Çarlık Rusya’sı donanmasının gözbebeği olan dretnot Potemkin’de Haziran 1905’te çıkarılan isyanın bir benzerini plânladıkları iddia edilmiştir.

    Kemal Tahir’in cezaevi yılları beyazperdede: “Karılar Koğuşu”

    Hülya Koçyiğit: “Kadir İnanır’ın otuz – kırk yıllık sanat hayatı, yüz tane filmi vardır sanırım; bu filmlerin hepsi kendi başına önemli filmler elbet, ama bu filmdeki (“Karılar Koğuşu”) oyunculuğu bambaşkadır. Çok doğru bir yönetmenle, çok doğru bir senaryoyla olduğu için zannedersem. Halit Refiğ’in hayatında belki de en çok yapmak istediği filmlerden biriydi, “Karılar Koğuşu.”

    Halit Refiğ: “Kadir İnanır’ın hayatında gösterdiği en iyi oyunculuk performansı “Karılar Koğuşu”ndadır.”

    Halit Refiğ, açık yüreklilikle ifade etmiştir ki, Kemal Tahir’in en çok beğendiği Türk filmi, Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı”ydı. Çağının çok ötesinde olan birçok film gibi ”Haremde Dört Kadın”, “Muhsin Bey” ve “Züğürt Ağa”, ”Sevmek Zamanı”da sinema salonlarında gösterildiğinde seyirci bulamayan Türk filmlerinden biridir.

    Kemal Tahir Halit Refiğ’e “Bir Türke Gönül Verdim” adlı filmini hiç sevmediğini de söylemiştir.

    “Haremde Dört Kadın”

    Kadın eşcinselliği, çok erkekli kadınlar gibi temalara yer veren, 1899 yılını 1900 yılına bağlayan günlerde geçen ve senaryosunu Kemal Tahir ile Halit Refiğ’in birlikte yazdığı “Haremde Dört Kadın” hem seyirciden ilgi görmedi, hem de Antalya Film Festivali’ne gönderilen kopyası, “Türk ailesine hakaret ediliyor” gerekçesiyle sinemayı basan kişiler tarafından imha edilerek, Antalya Film Festivali jürisine gösterilemedi. Bu filmi gerçekleştirmesinde, Atıf Yılmaz’ın yapımcı bulması yanı sıra, “Şafak Bekçileri” ve “Gurbet Kuşları”nın seyirciden büyük ilgi görmesi büyük rol oynadı. Bu zamanının çok ötesindeki film (”Haremde Dört Kadın”) daha sonra TRT tarafından bile gösterilecekti.

    Halit Refiğ, Kemal Tahir’in 20 Nisan 1973 Cuma gecesi katıldığı yemeğe gitmesine neden olduğundan yaklaşık 36 yıldır acı çekiyordu. Olay şöyle gelişmişti. Mehmet Barlas’ın Şişli’deki evindeki yemeğe davet edilen ve bu yemeğe Mete Tunçay’da davetli olduğundan gitmek istemeyen Kemal Tahir’i bu geceye katılmaya ikna eden Halit Refiğ oldu. Yemekte Mete Tunçay’ın Kemal Tahir hakkındaki olumsuz ve kırıcı değerlendirmeleri romancının yeni bir kalp krizi geçirerek ölümüne neden olacaktı. O gece Mehmet Barlas’ın evindeki yemekte Ercan Arıklı’nın ağabeyi Tuncer Arıklı, İsmail Cem, Afşin Germen, Ali Sirmen ve eşleri de vardı. Mete Tunçay’ın Kemal Tahir’e söylediği “Siz tarihe sadakat göstermiyorsunuz, olayları, gerçekleri saptırıyorsunuz. Sizin eserlerinizi toplatmak lâzım. Kitaplarınızın toplatılmayı hak etmesinin nedeni, porno oluşları değil, tarihsel gerçeklerin iç yüzünü ancak birkaç yüz kişi ciddi kaynaklardan araştırabilecekken, sizin büyük bir sorumsuzlukla, sahici (gerçekten yaşamış) kişilere asla kendilerinin olamayacak görüşler yakıştırmanızdır,” tarzındaki sözleri 1971’de çok ağır bir kalp krizi geçiren, yüksek tansiyon sahibi, ağır bir kanser ameliyatı geçirmiş, sol akciğeri alınmış bulunan ve konuşmasında belli bir zorluk olan Kemal Tahir’in sonu olacaktı.

    Kemal Tahir’in fikrinden yola çıkan “Şeytan Aldatması”

    Halit Refiğ, 27 Mayıs 1960 darbesini yapanları destekleyen filmi “Şafak Bekçileri”nden sonra 27 Mayıs’ın perde arkasındaki güçleri öğrendikçe 27 Mayıs’a karşı bir tavır geliştirmiştir.

    Halit Refiğ, 30’a yakın kaynak kitabı inceledikten sonra, 27 Mayıs 1960 darbesinin Amerika Birleşik Devletleri’nin teşviki, kışkırtması ve desteğiyle gerçekleştiğine dair ipuçlarına ulaştığını söylüyordu. Adalet Partisi’nin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in Milliyet Gazetesi yazarı İsmail Cem’e söylediği “12 Mart 1971 askeri darbesinde Amerikan Gizli Servisi, İstihbarat Servisi CIA altımızı oydu, meğer işin başından beri içindeymişler,” sözlerini sürekli tekrarlıyordu.

    Halit Refiğ, Süleyman Demirel’in Mayıs 1995’te Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan “Batı Sevr’i istiyor” ifadesinin de çok önemli bir itiraf olduğunu her fırsatta tekrarlıyordu. Refiğ’e göre 10 Ağustos 1920’de imzaladığımız anlaşmayı Atatürk ve Türk milleti paramparça etse de Batı Dünyası onu yeniden bize imzalatmaya çalışıyordu.

    Refiğ’e göre 1950’lerin sonunda ABD Türkiye’nin sanayileşmiş bir ülke olması için gereken borç parayı Demokrat Parti Hükümeti’ne vermediği gibi, bu borç parayı Sovyetlerden istemeye hazırlanan Menderes hükümetini askeri darbe yaptırtarak alaşağı etmişti. Refiğ, Süleyman Demirel ve Adalet Partisi’nin Türkiye’nin sanayileşebilmesi için Sovyet kredisi kullanmasını takdir ediyordu ve 1975’te Türkiye’nin tarım toplumu olmaktan bir sanayi toplumu olmaya geçtiğini hatırlatıyordu. Yine Refiğ’e göre Amerika Kıbrıs’ın Yunan adası olması için çok çaba harcamıştı ve çok çaba harcamaya devam ediyordu.

    Halit Refiğ, Hülya Koçyiğit’in Berin Menderes’i canlandıracağı ve senaryosu 1994’te yazılan “Şeytan Aldatması”nda 27 Mayıs 1960 darbesini, cellâtlarını ve kurbanlarını konu aldı. Bu senaryosu Oliver Stone’un Kennedy Suikastinin perde arkasını konu alan “JFK” adlı filmiyle ufku ve gözleri açılanlara özellikle tavsiye edilebilir. Bu senaryosunda Demokrat Parti’nin seçim sandığında ve parlamentoda çoğunluğu elde etmesine rağmen iktidar olamadığını anlattı. Yılmaz Karakoyunlu’nun “Güz Sancısı” romanında da anlatıldığı gibi 6 – 7 Eylül yağmalarına dönüşen protesto gösterilerinde Demokrat Parti iktidarı olayların kontrolünü elinden kaçırarak sonunu hazırlamıştı. Varoş sakinleri de büyük bir zevkle kentin en zengin ve varlıklı mahallerinin altını üstüne getirmişti. Refiğ, bu eserinde İnönü – Bayar çekişmesinin, zıtlaşmasının Türkiye’yi felakete sürüklediğinin de altını çiziyordu. Senaryoda aksi, huysuz, hırçın bir ihtiyar olarak portresi çizilen Bayar uzlaşma değil, sertlik ve inatlaşma yanlısıydı. Bu olaydan bir 20 yıl sonra da Ecevit – Demirel çekişmesi, zıtlaşması ülkeyi iç savaşın eşiğine sürükleyecekti. 27 Mayısı hazırlayan etkenlerden birinin subayların maaşlarının düşüklüğü olduğuna da “Şeytan Aldatması”nda değinilir.

    “Şeytan Aldatması”nda Menderes’in opera sanatçısı Ayhan Aydan’la evlilik dışı ilişkisi de doğal olarak yer alıyordu. Senaryonun bir sahnesinde Berin Menderes Ayhan Aydan’ı telefonla arar ve kocasını sorar. Demokrat Parti ileri gelenlerinden Mükerrem Sarol’un kendinden çok genç kadınlara düşkünlüğü de senaryoda yer bulur.

    Senaryoda 27 Mayıs 1960 darbesinden hemen önce ölmese Demokrat Parti’ye destek verenlerden Saidi Nursi’nin Yassıada olağanüstü mahkemelerinde yargılanacağı da ima edilir. Yine senaryoda çok çarpıcı bir tarihi olaya da yer verilir. Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel, Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes’e bir mektup yazarak, Demokrat Parti’nin Celal Bayar’ı Çankaya’dan indirerek yola devam etmesini, onun yerine Adnan Menderes’in Cumhurbaşkanı olmasını tavsiye etmiştir.

    ”Şeytan Aldatması”nda 27 Mayıs’ın itici gücünün özellikle Profesörler, Akademisyenler olsa da iplerin alt kademedeki subaylarda olduğu da betimlenir. Radyoevinin ele geçirilmesiyle başlayan darbenin ilk anlarında Cemal Gürsel, Cumhuriyet Halk Partisi lideri İsmet İnönü’ye “Emrinizdeyiz,” diyecektir. Profesörlerin subaylara tavsiyesi de çok çarpıcıdır: “Hükümeti devirdiniz. Devirdiklerinizi asmazsanız onlar sizi asar.” Böylece İstiklal Mahkemeleri tarzı yeni bir yargılama sistemi uygulamaya sokulur. Menderes eğer “Ben bu olağanüstü ve hukuk dışı mahkemeyi, yargılamayı tanımıyorum, kabûl etmiyorum,” diyebilseydi, darbecilerin buna verebilecek çok tatmin edici bir cevaplarının olmadığı da bir başka gerçektir. Menderes darbeciler karşısında zayıf bir karakter göstermiş ve onlara direnmemiştir. Ayrıca sürekli ilâç verilen, sürekli iğne yapılan Menderes ruhen tamamen çökertilmiştir. Darbeci subaylar 20. Yüzyılın başında 2. Abdülhamit’i deviren subayların yaptığının aynısını yaparak Demokrat Parti ileri gelenlerinin her türlü kişisel parasına el koyar. Demokrat Parti ileri gelenlerinin ailelerine acıyan Cumhuriyet Halk Partisi üyesi, işadamı Vehbi Koç sahip olduğu Divan Oteli’nin kapılarını beş parasız ve çaresiz kalan Berin Menderes dahil Demokrat Partili kadın ve çocuklara açar. Yassıada tutsaklarına dayakta atılır. Dövülenler arasında Atatürk ile İnönü’ün Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın damadı, Bayar ile Menderes’in Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’da vardır. Berin Menderes ve Aydın Menderes’in Adnan Menderes’le görüşme hakkının ellerinden alındığı zamanlar olur. Yassıada’da Menderes’e 50 kelimeyi aşmayan mektup kısıtlaması ve ailesiyle en fazla yarım saat görüşme sınırlaması getirilir.

    İsmet İnönü bile Demokrat Parti yöneticilerine idam cezası verilmemesini Cemal Gürsel’den ister, Gürsel’de İnönü’yle aynı fikirdedir, ancak darbenin diğer önderleri illa idam cezası çıkarmaya kararlıdır. Ortalıkta Demokrat Parti taraftarlarının Sarayburnu’ndan Yassıadaya deniz altından tünel kazarak tutuklu Demokrat Parti liderlerini kaçıracaklarına ilişkin deli saçması dedikodular gezinmeye başlar. Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay’ın “İdam cezaları verilmezse orduda hoşnutsuzluklar olabilir,” dediği kulaktan kulağa yayılır. Yarbayların korgeneralleri azarladığı emir komuta zincirinin kalmadığı ve koptuğu bir süreçtir bu.

    “Şeytan Aldatması”nda Demokrat Parti’nin Yassıada olağanüstü mahkemesinde 15’i idam, 31’i ömür boyu hapis cezası alan önderlerinin iktidar süreleri olan 10 yılda Amerika’yla ilişkileri geliştirmek için çok büyük çaba sarf etmelerine rağmen Amerika’yı bir türlü memnun edemedikleri de belirtilir.

    “Şeytan Aldatması” adı da Kemal Tahir’in yazmayı tasarladığı, ama 63 yıllık kısa ömrüne sığdıramadığı, 27 Mayıs darbesi konulu romanının adıdır. Kemal Tahir’de Halit Refiğ’de yabancı devletlerin Türkiye’de 27 Mayısta ve sonrasında birçok kez kardeşi kardeşle savaştırmanın yollarını bulduğunu söylemiştir.

    “Yorgun Savaşçı” Faciası

    Filmin çekimlerinin ve her türlü işlemlerinin tamamlanmasına Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in tam desteği olmasına rağmen “Yorgun Savaşçı”nın yakılma sürecini İlhan Selçuk’un 3 ve 7 Ağustos 1979’da yayınlanan “TRT ‘Yorgun Savaşçı’yı çekmemelidir. Kemal Tahir ‘Yorgun Savaşçı’da milli mücadele tarihini saptırmıştır. Kemal Tahir, Atatürk düşmanıdır. Bir Atatürk düşmanının eseri TRT tarafından çekilmemelidir.” tarzındaki yazıları başlattı. Halit Refiğ, “İlhan Selçuk, Madanoğlu askeri cunta davasının altı numaralı sanığıydı,” diyordu.

    1965’te ilk defa edebiyatseverlere sunulan “Yorgun Savaşçı” romanı Cumhuriyet Gazetesi’nin Yunus Nadi Ödülü’nü kazanmasına rağmen “Yorgun Savaşçı”nın TRT için sekiz saatlik bir filme dönüştürülmesine en şiddetli itiraz Cumhuriyet Gazetesi’nden gelecekti. Bir süre sonra TRT’ye ve genelkurmaya gerçekte olmayan generallerden ve subaylardan ihbar ve şikâyet mektupları yağmaya başladı. Bir ara Can Gürzap’a suikast yapılacağı ihbarları bile geldi. ”Yorgun Savaşçı”nın sekiz saatlik bir film olarak gerçekleştirilmesini Bülent Ecevit başlatsa da, Süleyman Demirel’in başbakanlığı döneminde de filmin tamamlanması için her türlü kolaylık ve destek devam etti.

    Halit Refiğ, “Yorgun Savaşçı”nın yakılması için çaba harcayanlarla onların dolmuşuna binenlerin 1452 – 1498 yılları arasında yaşayan, sanat eseri ve kitap yaktırmasıyla meşhur Katolik din adamı Girolamo Savonarola’dan hiçbir farkları olmadığını hep söylemiştir.

    Şu sözler de Halit Refiğ’indir: “Defalarca belirtmeye çalıştım, ‘Yorgun Savaşçı’ olayının temel nedeni benim daha önce TRT’ye yaptığım ‘Aşk-ı Memnu’ dizisidir. TRT bürokrasisisi ve TRT’nin maaşlı kadroları 1974 yılında üç Türk sinema filmi yönetmenine (Metin Erksan, Lütfi Akad ve Halit Refiğ) o zamanki TRT Genel Müdürü İsmail Cem tarafından TRT’de film çekmek için iş verilmesini katiyen hazmedememişlerdir.”

    Halit Refiğ ve Kemal Tahir, 1960’ların ilk yarısında Güneydoğu Anadolu’da dağa çıkan bazı bireysel eşkıyalarla ilgili bir film tasarısı için 1965 başında bölgede incelemelerde bulundu. ”İnsan Avcıları” adlı bu tasarı gerçekleşmedi.

    Halit Refiğ’in Kemal Tahir’le birlikte geliştirdikleri Osmanlı İmpararatorluğu’nun kurucusu Osman Gazi üzerine bir tasarısı da vardı.

    Halit Refiğ’in Kemal Tahir’le birlikte üzerinde çalıştığı “Şeytanın Sarayı” adlı bir korku filmi senaryosu da vardı. Yapımcı Ertem Eğilmez olacaktı.

    Halit Refiğ, Kemal Tahir’in romanı “Devlet Ana”yı Başbakan Bülent Ecevit’in tam ve olağanüstü desteğine rağmen bürokratik engelleri aşıp filmleştiremedi.

    Adnan Saygun Hayranlığı

    Halit Refiğ ve Adnan Saygun, Türkiye’de değeri bilinmeyen yaratıcılarımızdan sadece iki tanesidir. Başka bir ülkede doğup büyüselerdi, yaşasalardı kuşkusuz el üstünde tutulurlardı. Dünya müzik otoriteleri tarafından, Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük besteci kabûl edilen Adnan Saygun’un ülkemizde müzik yaşamının bitirilmek istenmesi, hatta bakkallık yapmak zorunda kalması, ölümünden sonra da tüm arşivinin ve kitaplarının insan görünümündeki akbabalarca çalınması, tüm vicdan sahibi aydınlar gibi Halit Refiğ’i de çok incitmiştir.

    Adnan Saygun Halit Refiğ’in doğduğu yıl olan 1934’te Atatürk tarafından ilk Türk operası “Özsoy”u bestelemekle görevlendirilmişti. Halit Refiğ’e göre “’Özsoy’ inanılmaz güzellikte melodilerle örülmüştür. Ama gene inanılmaz bir ihmâl ve umursamazlığın kurbanı olarak bir kenarda adeta zorla unutturulmak istenmektedir.”

    9 Haziran 2007’de Aya İrini’de düzenlenen Adnan Saygun’un 100. Doğum yıldönümünü kutlama konserine Halit ve Gülper Refiğ çiftiyle birlikte gitmiştim. Refiğ, besteci Adnan Saygun’ın eserlerine hayranlığı her fırsatta dile getirirdi. ”Vurun Kahpeye” ve “Hanım”da Adnan Saygun’un eserlerini fon müziği olarak kullanmıştır. Adnan Saygun’a karşı Türkiye’de yapılan haksızlıklar Halit Refiğ’in canını çok acıtmıştı. Adnan Saygun’un, 1973’te “Vurun Kahpeye”de müziğinin kullanılmasına son derece bozulduğu da bir gerçektir. Eğer Halit Refiğ, Mimar Sinan üzerine filmini çekebilseydi Adnan Saygun fon müziğini besteleyecekti. Bu konuda Adnan Saygun’dan söz almıştı. 1975 ile 1991 arasında Adnan Saygun’la yoğun bir dostluk bağı geliştirmişti. Son derece mesafeli bir insan olan Adnan Saygun ve eşi en azından bu fanatik hayranlarıyla aralarındaki mesafeyi kaldırmıştı. Halit Refiğ’in eserlerini en çok sevdiği diğer besteciler Mahler, Wagner ve Bruckner’di.

    Halit Refiğ’in “Saygun ile Son Yıllar, Son Günler” yazısından iki bölüm şöyle:

    “(Adnan Saygun) Halit Refiğ’le vedalaşırken, ona Eflatun’un “Apologia”sının son paragrafını ezberden okudu:

    “Artık ayrılmak zamanı geldi. Yolumuza gidelim:
    Ben ölmeye, siz yaşamaya…
    Hangisi daha iyi?
    Bunu Tanrı’dan başka kimse bilemez.”
    (…)

    Halit Refiğ: “Saygun Hoca Çapa Hastahanesi’ndeydi. Hastahaneden eve dönerken ben heyecan ve şaşkınlıktan köprü yoluna saptım. Saygun Hoca arkada bitkin oturduğu yerde durumu fark etti. Bana yanlış yola girdiğimi söyledi. Kısmette meğerse Saygun’un İstanbul’a köprüden son bir defa bakması varmış.”

    Adnan Saygun 6 Ocak 1991’de pankreas kanserinden vefat edecekti.

    Refiğ vefatından kısa bir önce de Zincirlikuyu Kabristanı’nda Adnan Saygun’a çok yakın bir yere toprağa verilmeyi vasiyet etti ve bu vasiyeti yerine getirildi. Adnan Saygun ve Halit Refiğ’le ilgili ortak bir nokta daha vardır. Saygun, Halit Refiğ o dönemde beş bin kadar TRT mensubunun tüylerini diken diken ederek “Aşk-ı Memnu”yu çevirirken TRT’de yönetim kurulu üyesiydi. TRT mensuplarıysa Türk sinemasının en iyi yönetmenlerinin bile TRT için film çevirmesini istemiyorlardı.

    Akıllı ve Namuslu Olduğu İçin Çok Yalnız Bırakılan Aydın: Oğuz Atay

    Halit Refiğ’in, 43 yaşındayken, 1977’de beynindeki tümör nedeniyle vefat eden arkadaşı yazar Oğuz Atay için söyledikleri çok çarpıcıdır: “Oğuz Atay her şeyden önce olağanüstü dürüst bir insandı. Çok dürüst bir insandı. O kadar dürüsttü ki, bu dürüstlük ona çocuksu bir safiyet vermekteydi. O kadar zeki, o kadar bilgili bir kimse olmasına rağmen insanlardaki kötülük temayülü, kötülüğe yatkınlık onu çok şaşırtmaktaydı. İnsanlardaki dürüstlükten uzak her türlü harekete şaşırırdı. Tanıdığı bazı insanların kötülüğe, alçaklığa eğilimleri / ne kadar yatkın oldukları onu çok şaşırtıyordu.”

    Halit Refiğ, Oğuz Atay’ın “En değerli varlığımız beynimizdir,” sözünü hiç unutmadı. Oğuz Atay Halit Refiğ’in “Aşk-ı Memnu” adlı romanını uyarladığı Halid Ziya Uşaklıgil’in ailesi üzerine bir roman yazmaya da çalışmıştı.

    Halit Refiğ’in Hayatını Kolaylaştıran İnsanlar

    Halit Refiğ mesleğinin Mozart’ıysa, çevresi sadece Salieri’lerle kuşatılmış değildi. Atıf Yılmaz Halit Refiğ’in pek çok film tasarısına yapımcı bulunmasında çok önemli roller oynamış ve meslekdaşına son derece yardımcı olmuştur. ”Haremde Dört Kadın”, “Şehrazat”, ”Hanım”, “İki Yabancı” ve ”Bir Türke Gönül Verdim” de bunlardan beşidir. Halit Refiğ çeşitli tasarılarını filme dönüştürürken Memduh Ün, Türker İnanoğlu, Kadir İnanır, Müjde Ar, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Latif Erdoğan ile yine bu vakfın manevi başkanı Fethullah Gülen, Bülent Ecevit ve İsmail Cem’den de destek görmüştür. Diğer can dostları arasında Kemal Tahir, Mimar Sedad Hakkı Eldem, Adnan Saygun, Oğuz Atay, Metin Erksan, Lütfi Akad, Ersin ve Annie Pertan’da vardı. Halit Refiğ, Mimar Sedad Hakkı Eldem için de şunları söylemişti: “Mimar Sinan’dan sonraki en büyük mimarımız olmasına rağmen ne yazık ki en önemli eserleri (Yalova Termal Otel ve Taşlık Şark Kahvesi) bir bir yok ediliyor. Yazıklar olsun.”

    Halit Refiğ, Ersin Pertan’ın 23 Temmuz 2009’da erken yaşta vefat etmesine de çok üzülmüştü. Çok hasta olmasına rağmen 25 Temmuz’da Ersin Pertan’ın Zincirlikuyu Mezarlığı içindeki Camiden kaldırılan cenazesine katılmıştı.

    Halit Refiğ’in Kültürel Besin Kaynakları:

    Halit Refiğ katıldığı Moskova Festivali’nde dünya sinemasının en değerli ve en önemli iki yönetmeninden Fellini ile Visconti’nin yan yana gelmemek için özel çaba göstermesi gibi tarihi bir olaya tanık oldu. Visconti’nin “Senso – Günahkar Gönüller”ini Halit Refiğ 28 kere izlemişti. Sergei Eisenstein, Luchino Visconti, John Ford, İngmar Bergman Halit Refiğ’in en çok beğendiği film yaratıcılarıydı.

    Moskova’da Sovyet yönetmen, Nazım Hikmet’in arkadaşı, Mark Donksoy’un bir babanın oğluna yapabileceği tavsiyelerini hiç unutmadı. Donksoy, “Yönetmenliğin ilk on yılı zordur, ikinci on yılı daha zordur, üçüncü on yılı hepsinden çok daha zordur,” demişti. Visconti, Refiğ’le karşılaşmasında “Leopar” adlı filmini her gün bir kere izlediğini anlatacaktı. Refiğ sadece balo sahnesi 72 dakika süren bu filmin Türkiye’de ithalâtçısı tarafından kesilmesine ve meşhur balo sahnesinin Yeni Melek Sineması’nda yarım saatten daha kısa olarak gösterilmesine tanık olacaktı. Halit Refiğ, ilk gösterimi 1931’de gerçekleştirilen ve bugün 1914 – 1918 Dünya Savaşı üzerine yapılmış en müthiş filmlerden biri kabûl edilen, “Tell England – Anlat İngiltere” adlı ilk Çanakkale Savaşı filmine de, “Çanakkale Geçilmez” adıyla Türkiye sinemalarında gösterilirken, gereken saygıyı göstermediğimizi ve bu filme Türkiye’de çekilen bazı ek, yama sahneler montajlandığını da anlatmıştı. Kısaca söylemek gerekirse Halit Refiğ müthiş bir sinefildi.

    Halit Refiğ’in “Gazi ile Latife”sinden Zübeyde Hanım Fragmanı

    Türk Sineması’nın en iyi, en deneyimli senaryo yazarlarından ve yönetmenlerinden Halit Refiğ’in “Gazi ile Latife” adlı senaryosu Alfa Yayınları tarafından kitaplaştırıldı.

    Halit Refiğ’in “Gazi ile Latife” adlı senaryosunda Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanımla ilgili birçok bölüm var. Senaryodaki bölümlerden birinde Zübeyde Hanım Latife Hanım’ın Atatürk’le o tarihlerde henüz gerçekleşmemiş olan evliliğinin yürümeyeceğini öngörüyor. Zübeyde Hanıma göre Latife Hanım, Atatürk’ü mutsuz edecek bir kadın. Oğlu üzerinde çok etkili olan Zübeyde Hanım vefat etmeden önce oğlunu bizzat uyarabilseydi belki de bu evliliği engelleyebilirdi. Ancak bunu başarabilir miydi, başaramaz mıydı? Hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

    Zübeyde Hanım 1857 – 14 Ocak 1923 tarihleri arasında yaşadı. Zübeyde Hanım – Ali Rıza Bey evlilliğinin dördüncü çocuğu Mustafa Kemal Atatürk oldu. Atatürk doğduğunda Zübeyde Hanım 24 yaşındaydı. Zübeyde Hanım’ın bu evlilliğinden olan çocukları Fatma, Ömer, Ahmet ve Naciye erken yaşta vefat etti.

    Aşağıda Halit Refiğ’in “Gazi ile Latife” adlı senaryosundan Zübeyde Hanımla ilgili bazı bölümleri bulabilirsiniz.

    59 – ÇANKAYA KÖŞKÜ – ZÜBEYDE ODA (İç- Gündüz)
    (Kapı açılır. Mustafa Kemal arkasında Fikriye ile içeri girer. Zübeyde Hanım oğlunu görünce heyecanlanmıştır. Olduğu yerde doğrulmaya çalışır.)

    ZÜBEYDE: Oh benim Mustafa oğlum.

    (Mustafa Kemal annesinin kıpırdanmasına meydan vermeden onun yanına koşar.)

    M. KEMAL: Kıpırdanma anacığım biliyorsun ayakların ağrıyor.

    (Zübeyde Hanım sevgiyle oğlunun eline sarılır.)

    ZÜBEYDE: Öyleyse ver elcağızını öpeyim.

    (M. Kemal telaşla elini çeker.)

    M. KEMAL: Aman anacığım duymasınlar. Anasına elini öptürüyor derler vallahi.
    ZÜBEYDE: Ne derlerse desinler efendim. Sen bugün olmuşsun Paşa. Sen bugün olmuşsun milletin babası. Hem de bütün Müslümanların babası. Ben öperim elbette elcağızını, yanakcağızını.

    (Mustafa Kemal annesine sarılmıştır. Zübeyde Hanım onu sevgiyle öper.)

    M. KEMAL: Sen çok yaşa anacığım. Ağrıların nasıl?
    ZÜBEYDE: Off. Ağırır bütün gece bacaklarım. Toparlarım altıma olmaz, döşerim yatağa sızlar, bilmezler bu doktorlar benim hastalığımı.
    M. KEMAL: Ben geldim ya bir çare bulacağız inşallah.
    ZÜBEYDE: Aç mıdır karnın? Kursun Fikriye sana güzel bir sofra.
    M. KEMAL: İyi olur doğrusu.

    (M. Kemal kapının ağzında sesini çıkarmadan onlara bakan Fikriye’ye döner.)

    M. KEMAL: Fikriye sen yemekleri hazırla. Ben birazdan dönerim.
    FİKRİYE: Peki Paşam.

    (Fikriye sessizce odadan çıkar. Mustafa Kemal annesine döner.)

    M. KEMAL: Doktor Tevfik Rüştü Bey ile konuştum. Fikriye’nin halini beğenmiyor. Ciğerleri fena imiş.
    ZÜBEYDE: Sorsan kendisine “Yok bir şeyim, turp gibiyim” diyor.
    M. KEMAL: Böyle çocukluk olmaz. Artık İsviçre mi olur, Almanya mı bilmem, ama dışarıda uygun bir yerde tedaviye göndermek lazım.
    ZÜBEYDE: İstemez gitmek hiçbir yere. Çünkü duymuştur İzmir’e sen bulmuşsun bir Lütfiye.

    60 – ÇANKAYA – YEMEK SALONU (İç – Gece)
    (Mustafa Kemal Fikriye ile yemektedirler.)

    FİKRİYE: Ne olur Paşam beni bir yere gönderme. Vallahi hasta değilim ben. Hep düşmanlarımın uydurması. Ben olmayınca sana kim bakar? Sabah kahveni kim getirir? Esvaplarını kim ütüler?
    M. KEMAL: Merak etme, bunları yapacak birini buluruz. Önemli olan, senin en kısa zamanda sağlığına kavuşman. Ben seni karşımda canlı, yanakları al al görmek isterim.

    *****

    87 – ÇANKAYA – ZÜBEYDE’NİN ODASI (İç – Gündüz)
    (Zübeyde Hanım koltuğunda uyuklamaktadır. Açılan kapı ile uyanır.)

    ZÜBEYDE: Ah Mustafa Oğlum..

    (Mustafa Kemal anasının yanına gelir. Saygılıdır.)

    M. KEMAL: Doktorlar iyi olman için senin deniz kıyısında oturmanı tavsiye ediyorlar. Seni İzmir’e göndersem ne dersin?
    ZÜBEYDE: Yok öyle plaçka.. Mustafa’nın yanından bir yerciklere gitmem. O doktorlar gitsin İzmir’e efendim. Ben otururum Mustafa’mın yanında.

    (M. Kemal annesinin yanındaki koltuğa oturur.)

    M. KEMAL: İyi ama anacağım, hem beni “evlen” diye sıkıştırırsın, sonra seni gelini görmek için İzmir’e gönderecek olsam “Mustafa’mın yanından ayrılmam” diye tutturursun.

    (Evlenme sözünü duyunca Zübeyde Hanımın yüzü gülmüştür.)

    ZÜBEYDE: Abe doğru mu söylersin evlatçığım.. Lütfiye midir yoksa bu gelincik?

    (Mustafa Kemal gülümser.)

    M. KEMAL: Lütfiye değil, Latife. Bizim doktor Tevfik Rüştü Beyin akrabası olur. İzmir’e git bir gör bakalım. Doktor İzmir havasının sana iyi geleceği fikrinde…

    (Zübeyde Hanım bir an duraklar. Oğlunun kendisini İzmir’e göndermek için vesile yarattığından kuşkulanmıştır.)

    ZÜBEYDE: Bak Mustafa oğlum, beni İzmir’e göndermek için icat etmeyesin bir kolpa?

    (M. Kemal kendini tutamaz güler.)

    M. KEMAL: Anacığım bu işin şakası yok diyorum.. Kızı beğenirsen evleneceğim..

    *****

    89 – İZMİR – VAGON İÇİ (İç – Gündüz)
    (Zübeyde Hanım özel olarak hazırlanmış vagonda bir bambu koltukta oturmaktadır. Karşılayıcılar elini öperek, saygıyla selamlar. Latife ile Tevfik Rüştü girerler. Salih tanıştırır.

    V. ABDÜLHALİM: Hoş geldiniz Tevfik Rüştü Bey..
    TEVFİK RÜŞTÜ: Hoş bulduk efendim.

    (Latife Tevfik Rüştü Beyin boynuna sarılır.)

    LATİFE: Enişteciğim.
    T. RÜŞTÜ: Merhaba Latife.
    V. ABDÜLHALİM: Hanımefendi hazretleri rahat bir yolculuk geçirdiler mi?
    T. RÜŞTÜ: Maşallah.. Yorgunluğunu belli etmemeye çalışıyor.
    V. ABDÜLHALİM: Biz kendilerine şehir adına bir hoş geldiniz diyelim, hemen istirahatını sağlarız..

    (Yaver Salih erkana yol gösterir.)

    SALİH: Buyurun efendim.

    (Vali, belediye reisi ve askeri komandan vagona giderler.)

    SALİH: Bak anacığım.. Bu kızcağızdır Latife…

    (Latife heyecan içinde Zübeyde Hanımın elini öper.)

    LATİFE: Hoş geldiniz efendim.

    (Zübeyde onun yanaklarından öper.)

    ZÜBEYDE: Kızımız pek güzelmiş Salih oğlum.

    (Zübeyde Hanım resmi durumlarda kendini zorlayıp düzgün Türkçe ile konuşmaktadır.)

    ZÜBEYDE: Sizi istasyonda çok bekletmedik ya!
    LATİFE: Beklemenin sözü mü olur Hanımefendi. Olsa olsa size biran önce kavuşma heyecanı içindeydik..

    *****

    96 – MUAMMER BEY KÖŞK – SALON (İç – Gündüz)
    (Latife Zübeyde Hanımı tekerlekli iskemlesinde yemek salonuna getirir. Tevfik Rüştü Bey Zübeyde Hanım için hazırlanmış yemekleri kontrol etmektedir.)

    ZÜBEYDE: Kızcağızımızın sizinle hısım olduğu belli, Tevfik Rüştü oğlum… Neresinden mi? İyi adam idare etmesinden.
    TEVFİK RÜŞTÜ: Sizi şu perhiz yemeklerine de bir alıştırabilse, buna ben de inanacağım..

    (Zübeyde Hanım sofradaki yemeklere bakar, yüzünün buruşturur.)

    ZÜBEYDE: Gene mi bu tatsız tutsuz haşlamalar.. Abe Latife kızım yok mudur bana bir kemikçik pirzola, bir lokma fıstıklı tatlı?
    LATİFE: Vallahi benim bir suçum yok efendim.. Doktorunuz ne emrederse ben onu yapıyorum.

    (Yaver Salih ve Doktor Asım girerler.)

    ZÜBEYDE: Oooo hoş gelmişsiniz Salih oğlum… Var mıdır Mustafa’mdan bir haber?

    (Salih, Zübeyde Hanımın elini öper. Tevfik Rüştü Beyin elini sıkar. Latife ile selamlaşır. Doktor Asım da aynı şeyleri yapar.)

    SALİH: Hürmetleri vardır anneciğim. Mecliste çok meşgul olduğu için sizi ziyarete gelemiyorlar. Bugün kü toplantıda Saltanat’a son verildi.

    (Tevfik Rüştü irkilir…)

    TEVFİK RÜŞTÜ: Olacağı buydu zaten…

    (Zübeyde ile Latife de merak kesilmişlerdir.)

    ZÜBEYDE: Bitti mi koca Osmanlının hükmü?

    SALİH: Osmanlının hükmü İngilizlerin İstanbul’u aldığı gün bitmişti anacığım. Bundan sonra hüküm milletin…

    (Salih Tevfik Rüştü’ye döner.)

    SALİH: Gazi Hazretleri sizi de Ankara’ya bekliyorlar… Hanımefendinin sağlığı ile Doktor Asım Bey ilgilenecek…

    (Tevfik Rüştü Zübeyde Hanıma döner.)

    TEVFİK RÜŞTÜ: İzninizle ben ayrılayım efendim.

    (Tevfik Rüştü Zübeyde Hanımın elini öper.)

    ZÜBEYDE: Git git.. Mustafa’mı yalnız bırakma başı sıkıştığında..

    *****

    99 – MUAMMER BEY KÖŞK – ZÜBEYDE ODASI (İç – Gece)
    (Oda karanlıktır. Zübeyde Hanım yatırıldığı yatakta acılar içinde kıvranmakta, inlemektedir.)

    100 – MUAMMER BEY KÖŞK – ZÜBEYDE ODA ÖNÜ (İç – Gece)
    (Zübeyde Hanımın iniltileri odasının dışına kadar taşmaktadır. Onun karşısındaki odada yatan Latife hole çıkar. Yatak kıyafetlidir. Bir an Zübeyde Hanımın odasından gelen iniltilere kulak verir. Sonra kapıyı yumuşakça açarak odaya girer.)

    101 – MUAMMER BEY KÖŞK – ZÜBEYDE ODASI (İç – Gece)
    (Zübeyde Hanımı yatağında acılarla kıvranmaktadır. Latife yanına gelir. Başucu lambasını yakar.)

    LATİFE: Neyiniz var Hanımefendi?
    ZÜBEYDE: Öldürecek beni bu ağrılar.. Romatizma..
    LATİFE: Babamın romatizma ağrıları için Fransa’dan getirdiği bir ilaç var. İzin verirseniz onu bir deneyeyim.
    ZÜBEYDE: Aman uyandırmayalım doktor Asım’ı. Etmesin itiraz. Deneyelim babacığının ilâçcını.

    (Latife koşar adımlarla odadan çıkar.)

    102 – MUAMMER BEY KÖŞK – MUTFAK (İç – Gece)
    (Ateşte su kaynamaktadır. Latife bir ilacı şişesinden ölçüyle kaynayan suya atar. Sonra gene telaşlı hareketlerle büyük parçalar halinde hazırlanmış pamukları kaynayan suya bastırır.)

    103 – MUAMMER BEY KÖŞK – ZÜBEYDE ODASI (İç – Gece)
    (Zübeyde Hanım yatakta kıvranmaktadır. Latife elinde kâse ile gelir.)

    LATİFE: Bu ilâçlı pamukları ağrıyan yerlere saralım. Dizlerinizi sıcak tutar.

    (Zübeyde Hanım yattığı yerden doğrularak Latife’nin işini kolaylaştırmaya çalışır. Rumeli ağzı ile konuşmaktadır.)

    ZÜBEYDE: Nasıl da düşünür anacığını evlatçığım benim.. Saralım bre melaike kızcağızım.. O pamukları yapıştıralım ayacağızıma..

    (Latife sıcak pamukları sardıkça Zübeyde Hanım rahatlamaktadır.)

    ZÜBEYDE: Ohh.. Rahatladım billa.. Rabbim göndermiştir bu melaikeyi besbelli. Allah da seni rahatına ve muradına eriştirsin..

    (Latife Zübeyde Hanımın gönlünü alabildiği için çok memnundur. Tedavi şekli devam eder.)

    *****

    106 – MUAMMER BEY KÖŞK – ZÜBEYDE ODASI (İç – Gündüz)
    (Zübeyde Hanım koltuğunda oldukça solgun ve bitkin görülmektedir. Salih odaya girer. Zübeyde’nin şakacılığı da pek kalmamıştır.)

    ZÜBEYDE: Ooo Salih oğlum. Neredesin sen?
    SALİH: Merkez komutanlığındaydım anacığım. Telefonda Paşa Hazretleriyle konuştum.. Hürmetleri var. Sağlığınızı sordu.
    ZÜBEYDE: Son iki gündir hiç iyi değilim. Söyle Mustafa’ma aldırsın beni Ankara’ya.
    SALİH: Az önce doktorunuzla konuştum. Şu vaziyette yolculuk olmaz diyor… Latife Hanım yok mu?
    ZÜBEYDE: Gitmiştir ailecağızını karşılamaya… Dönerlermiş Fransa’dan..
    SALİH: Gördünüz mü? Şimdi gitmeye kalkarsanız, sanki onlardan kaçmış gibi olur.. Latife Hanım da çok üzülür..

    (Zübeyde Hanım zorlukla bir sır tevdi ediyormuş gibi konuşur.)

    ZÜBEYDE: Bak evlâtçığım, şimdi dinle beni.. Bu kızcağız iyidir, hoştur, fakat tutmamıştır gözüm bu işi.. Bu kızcağız da bilmez benim oğlumu sevmediğini. O sever Mustafa Kemal Paşa’yı. O sever Gazi Paşa’yı. O ister kurulsun Çankaya’da buyursun ona buna. İster olsun büyük hanımefendi.. Sevmez o benim Mustafa’mı. Evlatçığım sen beni tez elden götüresin Ankara’ya söyleyeyim Mustafa’ya “Bu iş olmaz”.

    (Zübeyde Hanımın düşünceleri Salih’i şaşırtmıştır. Bir an ne diyeceğini kestiremez.. Kapı açılır Latife içeri girer. Sevinç içindedir. Salih ile Zübeyde’deki durgunluğu fark etmez. Salih’i selamlar, Zübeyde Hanımın elini öper.)

    LATİFE: Ooo hoş gelmişsiniz Salih Bey. Siz nasılsınız bugün?
    ZÜBEYDE: Hamdolsun… Aileniz geldi mi?

    (Zübeyde Hanımın Rumeli ağzına alışmış olan Latife onun düzgün Türkçe’ye döndüğünü fark edince irkilir.)

    LATİFE: Geldiler efendim.. İzin verirseniz arzı hürmet etmek istiyorlar.
    ZÜBEYDE: İzin ne demek.. Ben evinizde misafirim. Lütfen buyursunlar, kendilerine teşekkür etmek isterim.

    (Latife koşar adımlarla çıkar. Salih bir an tedirgin Zübeyde Hanıma bakar. Zübeyde Hanım bir gayretle yüzündeki yorgun ve hasta ifadeyi bir Hanım sultan ifadesiyle örtmeye çalışır. Latife, babası, annesi ve iki kız kardeşini odaya alır. Hepsi de Fransa’dan geldikleri belli olacak şekilde, son derece şık ve saygılıdır.)

    (24 Şubat 2011)

    Hakan Sonok

    hakan.sonok@tr.net

    Engin Altan Düzyatan’dan Aşka Veda Cümlesi

    2011’in en iddialı filmleri arasında yer alan ve 11 Mart’ta izleyici karşısına çıkacak Bir Avuç Deniz; şu sıralar 300 sinema salonunda birden gösterilen fragmanıyla özellikle gençler arasında konuşulmaya başlandı. Fragmanda Zeynep Özder, sevgilisi rolündeki Engin Altan Düzyatan’ın ayrılık konusundaki kararsızlığı üzerine “Dilek git!, Dilek gitme! Ne bu? Git mi, gitme mi?” sorusuyla tepki veriyor. Engin Altan Düzyatan’ın, uzun süre sessiz kaldıktan sonra “Arabayı kullanabilecek misin?” sorusuyla verdiği yanıt, “sevgiliden ayrılmanın yeni cümlesi” olarak anılmaya başlandı.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Bağımsız Sinema Serüveni Yarın Başlıyor

    Bu sene 10. yaşını kutlayan If İstanbul AFM Uluslararasi Bağımsız Filmler Festivali, 17 Şubat’ta başlıyor. Festival, İstanbul’da 17 – 27 Şubat, Ankara’da ise 02 – 06 Mart tarihleri arasında düzenlenecek. Her zaman yenilikçi ve öncü bir sinema anlayışıyla hareket eden If İstanbul bu sene ilk defa izleyicilerini “canlı sinema” konsepti ile tanıştırıyor. Bu konsepti ilk uygulayanlardan yönetmen Sam Green, 4 Bölümde Ütopya adlı belgeselinde izleyicilerin önünde, müzisyenler eşliğinde imgelerle bir hikâye anlatıyor.

  • Basın Bülteni
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü görsellere haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Bağımsız Sinema Serüveni Yarın Başlıyor yazısına devam et