Sekans Sinema Grubu, e-sekans 2 ile Yola Devam Ediyor

Yakın zamanda dergisi Sekans’ı elektronik ortama da taşıyan Sekans Sinema Grubu ikinci e-sekans ile bir kez daha karşımıza çıkıyor. Dergide ilk anda göze çarpan başlıklar şunlar: Deli Deli Olma, İki Dil Bir Bavul, Üç Maymun ve Looking for Eric filmleri üzerine eleştiriler, bir Kuleshov biyografisi ve Yılmaz Güney Sineması’nda Batı Etkileri adlı yazı dizisinin ikinci bölümü. Sinema kitaplarının tanıtımları ve Sekans Sinema Grubu’nun gerçekleştirdiği sinema-seyirci eleştirisine dönük görüşleri de derginin diğer yazıları arasında yer alıyor.

Sekans Sinema Grubu, e-sekans 2 ile Yola Devam Ediyor yazısına devam et

Gaipten Gelen Ses Karanlığın İçinden Yükselecek, “Ses”, 05 Mart’ta Duyulacak

Son beş yıldır sinema kariyerine yurtdışında çevirdiği filmleriyle devam eden Mehmet Günsür, Ses adlı filmi ile sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. 05 Mart’ta vizyona girecek olan filmde Selma Ergeç ile başrol oynayan Mehmet Günsür, rolü gereği gökdelenin çatısında yürümesi gereken sahnede heyecan dolu anlar yaşandı. Maslaktaki bir gökdelenin teras katında, yerden yüz metre yükseklikteki, parmaklıklar üzerinde gerçekleştirilen çekimlerde Mehmet Günsür, dondurucu soğuk ve tehlikeli çekim şartlarına karşın dublör kullanmadı. Bütün gece süren çekimler, alınan önlemler ve ekip özverisi ile başarı ile tamamlandı.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Arthur: Maltazar’ın İntikamı

    Luc Besson’ın yönettiği ve Cem Yılmaz, Ozan Güven, Özkan Uğur ile Volkan Severcan’ın seslendirdiği animasyon film Arthur: Maltazar’ın İntikamı (Arthur et la Vengeance de Maltazard – Arthur and the Revenge of Maltazard), 19 Şubat 2010’da UIP Filmcilik dağıtımıyla TMC Film tarafından vizyona çıkarıldı.
    Luc Besson’ın yönettiği filmin orijinal seslendirmesi Reddie Highmore, Mia Farrow, Ronald Crawford Robert Stanton, Penny Balfour ve Fergie gibi dünya starları tarafından, Türkçe seslendirmesi ise Cem Yılmaz, Ozan Güven, Özkan Uğur, Volkan Severcan, Ziya Kürküt ve Müge Oruçkaptan tarafından gerçekleştirildi.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb
  • Ali Ulvi Uyanık Yazıyor
  • Diğer haberlere haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Arthur: Maltazar’ın İntikamı yazısına devam et
  • Anadolu’nun Yöresel Zenginliklerinden Horon “Yüreğine Sor” ile Yeniden İlgiye Kavuşacak

    Yusuf Kurçenli’nin yönettiği, Tuba Büyüküstün, Kenan Ece ve Hakan Eratik’in oynadığı Yüreğine Sor, 12 Mart’ta sinema seyircisiyle buluşacak. Sinemaseverler belki de ilk kez bu filmle klâsik sinema izleyicisi olmaktan çıkacak. Çünkü son yıllarda iyice unutulmaya yüz tutan Anadolu’nun en güzel yöresel zenginliklerinden biri olan horon, Yüreğine Sor ile hakettiği ilgi ve saygıya yeniden kavuşacak. Filmde 1800’lü yılların sonunda geçen yiğit bir aşk hikâyesinden yola çıkılıyor. Yiğitlik, aşk ve Karadeniz ile dopdolu olan filme, elbette ki horonun enerjisi, sıcaklığı, ateşi hakim.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Bulanık Sular

    Erik Poppe’nin yönettiği ve Pal Sverre Valheim Hagen, Ellen Dorri Petersen, Trine Dyrholm ile Trond Espen Seim’in oynadığı Bulanık Sular (DeUsynlige – Troubled Water), 12 Şubat 2010’da Tiglon Film dağıtımıyla Cinemateque Distribution tarafından vizyona çıkarıldı.
    Jan Thomas’ın hapishaneden çıkar, artık özgürdür ve her şeye yeniden başlamak için ikinci bir şansa sahiptir. Oslo kilisesinde bir iş bulur. Burada kısa sürede üstlerinin saygısını, rahibe Anna ve küçük oğlu Jen’in kalbini kazanmayı başarır. Ancak geçmişi yakasını bırakmaz, öğretmen Agnes onun, biricik oğlunu öldürmekten hüküm giymiş Jan Thomas olduğunu fark eder.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb
  • Diğer basın bültenlerine haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Bulanık Sular yazısına devam et
  • 19 Şubat 2010 Haftası

    “Arthur: Maltazar’ın İntikamı”nın adı, “Maltazar’ın İntikamı’na Giriş” olmalıydı; çünkü ‘arkası yarın’ tarzı bir seri başlamış bulunuyor. Oysa her bölüm kendi içinde ‘bir bütün’ olarak sunulmalı diye düşünüyorum. Bu ticari numara çocuk ve ergen seyircilerin hoşuna gitmeyebilir fakat canlı oyuncuların da yer aldığı, birkaç milimetre büyüklüğündeki ‘minimoy’larla böceklerin mikro dünyalarının renkleri içinde kaybolup, düşlerin şeker gibi lezzetini alacakları kesin gibi. Gerçek çekimlerle ağırlıklı olarak animasyonun birleştirildiği, çok küçük yaşlara ‘biraz büyük’ gelebilecek bir macera. Klasik – evrensel mesajı ise herkese uygun: Doğa (bitki örtüsü / hayvanlar dışında örneğin kayalar ve diğer cansızlar da…) hepimizin annesidir; onun her zerresiyle bütünleşip canını yakmamalıyız.

    “Aşk Dersi”, 60’lar İngiltere’sinin ‘tutucu’ sosyal – aile – eğitim yapısı içinde Oxford’a hazırlanırken düşlerinde ‘özgürlük’le eş anlamlı Paris’e gitmek, aklında kısa süre sonra 17 olduğunda kadınlığa geçme plânı olan ve yüreği pır pır eden akıllı genç kızın, otuzlarındaki bir adamın ‘hayat mektebi’nde eğitim alması üzerine kurulu. Yeniliğe, değişikliğe ve gökkuşağına kapalı bir ülkede / toplumda gediklerin mutlaka açılacağının garantisine dair ‘politik gibi gözükmeyen politik bakış’, aşk deneyiminin içine süper işlenmiş. Zaman – mekân uyumu mükemmel… Carey Mulligan, elinizi uzatıp dokunma isteği uyandıracak denli canlı, hakiki, güzel; Amerikalı oyuncu Peter Sarsgaard ise belli ki yönetmen tercihiyle bu İngiliz filminde… Ve tabii ki ona özgü olan yüzünde, yine güvenilmez çekicilikle romantik kırılganlığı birleştirmiş bulunuyor. Harika bir film ya: Bu eğitim, her kültür ve her yönetim biçimine dâhil insan için önemli veriler sunuyor.

    “Kan Arzusu”, arızalı yaratılmış insanlardan bir insanı, ahlâklı bir din adamını vampirliğe evirip arzuların günahlarıyla tanıştıran ve adına aşk denilen şefkatle acımanın ortasında cinayetlere savuran, cüretkâr bir çalışma. Her birine mizah şırınga ettiği türleri aynı öyküde kullanması, tam usta işi: Fantastik sinemanın korku türünde gerçekliğe prim verirken, “kara film’lerin, ‘polisiye’lerin ve Hitchcock Sineması’nın alanlarına giriyor. Kısa süreli zevklere karşılık, uzun süreli fiziksel ve ruhsal eziyetler çekmek için yaratıldığımıza dair de neredeyse tez sunuyor. Muhteşem bir yapım tasarımı da, hikâye dönüşüp değiştikçe, oldukça serbest esinlerle yeni boyut, doku ve renkler oluşturuyor. Bu yılın en ilginç deneyimlerinden. Benim gibi “İhtiyar Delikanlı – Oldboy” ile çok haşır neşir olmamışsanız da izleyin. Park Chan-wook, çok zor iki rolde, unutmanızın mümkün olmadığı iki oyuncu kullanmış ki meselâ, sinemada yönetmen – oyuncu etkileşimi böyle bir şey olsa gerek!

    “Kurt Adam”, “The Werewolf” (1913) adlı 18 dakikalık kısa filmden başlayarak 97 yıldır sinemada korkutmaya devam eden bu ‘canavarlaşmış insan’ öyküsünün son filmi olarak, dramın özünde yer alan temaya, yani asıl kötülüğün insan ruhunun karanlığında saklı olduğuna kusursuzca atıf yapıyor. Ve 19. yüzyıl sonlarında, İngiltere kırsalındaki ‘lânetlenmiş’ Talbot ailesinin soğuk, yalnız, donuk malikânesinde, karısı ve iki erkek evlâdının hayatlarını ‘söndüren’ baba karakteriyle sinemaya katıksız bir kötü daha armağan ediyor… Anthony Hopkins’in müthiş katkısıyla tabii!

    Sanki Kurt Adam rolünü oynamak için doğmuş gibi görünen bir tipe sahip Benicio Del Toro’dan, çevresine tekinsizlik yayan Scotland Yard Müfettişi Hugo Weaving’e ve ayrıntılı sanat yönetimine kadar her elemanın bu filmi izlemeniz için iyi birer neden olduğunu söyleyebiliriz. Sadece ama sadece… 1981’de “An American Werewolf in London”da bizzat başlattığı yenilikçi / gerçekçi makyaj etkilerinden bir tür geriye dönüş yaparak, yeni versiyonda temel alınan 1941 yapımı orijinal “The Wolf Man”deki makyaj uygulamalarına benzer bir yüz çalışması yapması, Rick Baker’ı (6 Oscar’lı) bu konudaki düş kırıklığının müsebbibi haline getiriyor! Tercihlerde son söz onun olmasa da, dijital etkilerle protezleri birleştiren tabii ki falsosuz- ama ‘eski’ bu uygulama, filmin zaafı olmuş. Yine de, örneğin büyük kıyım ve kargaşanın yaşandığı Londra sahnesi için bile görmeniz gerekli.

    “Percy Jackson & Olimposlular: Şimşek Hırsızı”, ‘cin fikirli’ yönetmen Chris Columbus, mitolojinin cazibesini günümüze taşıyarak ‘bir taşla iki kuş vurmuş’. Tanrıların insan formlarına dönüşerek yine insanlarla sevişmeleri sonucu doğan yarı-Tanrı çocuklarının, tehlikelere gebe ama bir yönüyle de üstün vasıflarından dolayı avantajlı ‘kaderleri’ üzerinden ebeveyn – çocuk ilişkilerine dair ailevi bir film, bir… Bu, baba ya da anneleri -mecburen- Olimpos’da ikâmet eden ergenlerin Tanrılar katında dönen entrikalar sonucu dünyayı savaşlara teslim etmemek için giriştikleri görkemli macera, iki. Zaten A sınıfı eğlence sineması da böyle bir şeydir işte. Görsel – işitsel zevklerden dört köşe olmuş vaziyette, hafif duygulanmış biçimde salondan mutlu çıkarsınız. Biz ‘snop’ film eleştirmenleri için de geriye, kavram sanatçılarının ve görsel etki sihirbazlarının muhteşem işleri kalır; yani şimdi Denizler Tanrısı Poseidon’un günümüz modern kentinde bir gece vakti denizden çıkmasının sinemasal anlamda da görkemi az şey midir?

    (16 Şubat 2010)

    Ali Ulvi Uyanık

    aliuyanik@superonline.com