Coco Chanel & Igor Stravinsky: Büyük Aşk

Jan Kounen’in yönettiği ve Mads Mikkelsen, Anna Mouglalis, Anatole Taubman ile Natacha Lindinger’ın oynadığı Coco Chanel & Igor Stravinsky: Büyük Aşk (Coco Chanel & Igor Stravinsky), 16 Ekim 2009’da Tiglon Film dağıtımıyla Bir Film tarafından vizyona çıkarıldı.
Kariyerinin henüz başında olan Coco Chanel bir akşam Igor Stravinsky adlı Rus bestecinin hazırladığı operanın ilk gösterimine gider ve Stravinsky’den çok etkilenir. Ancak ünlü besteci evlidir ve çocukları vardır. Coco, Fransa’da mülteci olarak yaşayan Stravinsky’ye ve ailesine evini açar, fırtınalı bir aşk yaşanmaya başlar.

02 Ekim 2009 Haftası

“Karanlıktakiler”, müstakil evinin kapısından dışarıya bir adım dahi atamayıp ‘panik atak’ nöbetleri geçiren, eski kentin soylu hanımefendisiyle onunla yaşamak zorunda olan ve ‘office boy’ olarak çalışan otuzlu yaşlarındaki oğlunun hikâyesi… Sinema için çok elverişli ama bir o kadar da zor bir malzeme. Ayrıntılar üzerinden ilerlemesi, oyuncuların son derece ince ayrımlı / yönetmenin denetiminden uzaklaşmadan oynaması ve en önemlisi ‘ruhsal derinliğin’ oluşturulması gerekir. Maalesef olmamış: İyi oyuncular, ya kendilerini tekrar etmişler ya da abartmışlar, inandırıcılık zayıflamış, ince ince dilimlenerek seyirciye servis edilmesi gereken psikolojik çalkantılarda da yüzeyin altına inilememiş. Üstelik ‘geriye dönüş’ bölümünde, ‘anımsayan kendini göremez’ diye -öyküleme anlamında tartışılır- bir savdan yola çıkılarak, olay silsilesi, mağdurun gözünden güya ‘trajikomik’ ama çok beceriksizce anlatılmış… Fikir iyi ama belli ki kimsenin yardımına ihtiyacı olmadığını düşünüp, ne senaryo ne de yönetim desteği alan ‘ortalama yönetmen’ Çağan Irmak’ın kapasitesini aşmış!

“Matrak Adamlar”, çok ünlü ‘stand-up’ komedyeninin, tedavisi zor bir kanser türüne yakalandığını öğrenmesiyle, tüm bir geçmişini gözden geçirmesini ve yapayalnız olduğunu hissettiği bu moral bozucu günlerde, ‘çaylak’ asistanı ile ‘savrulmaya’ çalışmasını anlatıyor. Belden aşağı esprilerden incelikle seçilmiş şarkılara, her sözcüğün, her plânın, her oyuncu performansının hikâyeye tam oturduğu ve her karesinin zevk verdiği güldürülerden…

“Oyuncu”, gelecekteki yeni bir eğlence türünü tanıtıyor: Sanal dünya ile gerçek yaşam arasındaki sınırların kalktığını ve zenginseniz, evinizdeki büyük ekranların karşısında oturarak paraya ihtiyacı olan insanları, ipleri elinizde olan kuklalar gibi ‘oyun alanları’nda yönettiğinizi düşünün. Tabii ki beyinsel bağlantılarla… Ve bir de, bu insanların kanlı çarpışmaların içinde oynattığınız idam mahkûmları olduklarını, yaşattığı heyecanı, yükselen adrenalinizi duyumsamaya çalışın. Film, tam da bu dünyanın, hızını, ahlâksızlığını, şiddetini, gürültüsünü, acımasızlığını, neredeyse bire bir deneyim duygusuyla aktarıyor. Bir mahkûm özgürlüğüne kaçarken, aksiyonun göbeğinde tüm bu sosyal kodların da bombardıman edilmesi önemli gözüktü bizlere. Öte yandan, yorucu bir film olduğu açık.

“Ölümcül Tuzak”, savaşmanın ahlâksızlığı ya da savaş politikaları ile ilgilenmiyor; direkt, keskin, tamamen gerçekçi biçimde üç kişilik bomba imha ekibinin yanı başında, bir işgâlin ortasına götürüp, savaş denilen tuhaf ‘erkek oyunu’nun anatomisine göz atıyor. İşgâl edenlerle edilenlerin kolay açıklanamaz ilişkilerinin psikolojik yansımalarını aktarıyor. En az altı adet çok gerilimli bölümle bu pis işin merkezinde yer almanızı sağlıyor. Yaman kadın Kathryn Bigelow yönetiminde harika oynayan üç genç oyuncunun yanı sıra üç de konuk var: Guy Pearce, David Morse ve Ralph Fiennes.
“Son Veda”, yaşam gibi ölümün de doğal olduğunu ve gerçekten de kısa hayatlarda bir baba, bir anne ve/veya bir evlât olarak şefkatli olmanın değerini, zarafetle anımsatan bir film. Ölümün yeni bir başlangıca giden geçiş süreci olduğuna inanan ve sevdiklerini bu yolculuğa son bir veda ritüeli ile uğurlayan bir toplumun insanlarının dünyanın her köşesindeki insanlara aynı duyguları hissettirdiği çok çok güçlü bir sinema örneği. Bu törende ölüleri en temiz ve güzel biçimde hazırlayan ‘tabutlayıcı’ bir genç adamın (aynı zamanda müzisyen), karısıyla birlikte doğduğu yere, acı anılarına dönüşüyle birlikte yüreğinizin en hassas noktaları sızlayacak. Acı gibi mizahın da en insani biçimde ipeksi dokunuşlarla işlendiği bu filmin hiç kusuru yok; sinemanın nasıl bir sanat olduğunun tam tanımı. En İyi Yabancı Film Oscar Ödülü en doğru filme gitmiş, tebrik etmek gerek Akademi üyelerini.

(30 Eylül 2009)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Cehennemin İçinden Gelen

Karanlıktakiler
Yönetmen-Senaryo: Çağan Irmak
Görüntü: Gökhan Tiryaki
Oyuncular: Erdem Akakçe (Egemen), Meral Çetinkaya (Gülseren), Rıza Akın (Ramiz), Derya Alabora (Umay)
Yapım: Most (2009)

“Karanlıktakiler”, bir trajedinin filmi. Hem annenin hem de oğlunun. Hikâyenin derinliğinde perdeyi yakan bu cehennemin lâvlarını hissediyorsunuz. Anne ve kadın takıntılı yönetmenin bu filmindeki öznel kamera karanlıktakileri perdeye çıkartıyor.

Çağan Irmak, “Issız Adam” filminin ardından “Karanlıktakiler”le geliyor. Bu film, gerçekten sinemamız adına şaşırtıcı ve etkileyici bir yapıt. Karakterlerin yansıyışı, mekân yansımaları, kurgusu ve kamera kullanımlarıyla sinemaseverleri heyecanlandıracak gibi. Film, Gülseren’le oğlu Egemen’in tuhaf hikâyesini anlatıyor. Bu tuhaflık filmin derinliğinde anlamlaşan gizemlere kadar sürüyor. Gülseren, kendisi gibi yaşlanmış ve yorgun köşkten dışarı çıkamıyor. Oğlu Egemen, reklâm şirketinde ofisboyluk yapıyor. Annesinin evde yarattığı cehennemden biraz olsun çıkabiliyor böylece. Egemen, patronu Umay’ın kendisine şefkatli yaklaşmasını da yanlış yorumluyor, ona aşık oluyor. Yönetmenin, yansıttığı tüm karakterlerin hayatta bir karşılığı var. Gülseren’i rahatsız eden mahalleli çocuklar bile sinemamızda az görülür biçimde hayatın içinden düşüyor perdeye. Reklâm şirketindeki toplantılar bile gerçekçi. Reklâmcıların halkın zihinlerini iğfâl eden o toplantıları işte böyle yapılıyor. Filmde hiçbir an ve karakter karikatürize edilmemiş. Hepsi hayatın içinden geliyor. Sonra hikâye gelişiyor. Hiçbir kadınla aşk yaşamamış Egemen, Umay’ı yanlış yorumlayınca boşluğa da düşüveriyor hemen. Hayat deneyimi de yok. İşten eve, evden işe gidip geliyor. Onun için iş belki de evdeki cehennemden kurtulmak için bir sığınak. Hayatta tek iletişim kurabildiği insan da hayatın kaybedenlerinden Ramiz. Onun da hayatına kadınlar pek uğramamış ve hayatı boyunca yalnız bir adam kalmış. Geceleri reklâm şirketinde bekçilik yapan Ramiz, hayatındaki anlamsızlıkları otlarla ve şaraplarla doldurmaya uğraşıyor. Bir kadınla olamamak trajedilerin en büyüğü belki de. Cehennemi hisseden seyirci, hikâyenin bir yerinde cehennemin geldiği yeri öğreniyor Bach’ın müzikleriyle. Annesine esrarlı sigara içiren Egemen, annesine geçmişiyle yüzleşme cesareti veriyor farkında olmadan. Seyirci için de karanlıktaki sırlar anlamlaşmaya başlıyor. Eski İstanbul hanımefendisi Gülseren, 1970’lerde vahşice dönüşüme uğrayan İstanbul’da başına gelebilecek en büyük trajediyi yaşıyor. Bu trajedi, Gülseren’in zihnini yakan cehennem alevlerine dönüşüyor yıllar boyunca. Gençliğinden bu yana hiç dışarı çıkamayan Gülseren, oğlu Egemen’i de yarattığı bu cehenneminde yakmış hep.

Bach ve Mozart önemli…

Yönetmen Irmak, fonda neredeyse müzik kullanmamış. Filmin final bölümlerinde Bach ve Mozart duyuluyor sadece. Ama, dış sesler müzikler kadar etkileyici. Radyodan müziği duyulan Johann Sebastian Bach (1685-1750), üvey kız kardeşinden cehennemi eziyetler görmüş ve aşağılanmış hep. Üvey kız kardeş, Bach’ın birçok bestesini yakmış. Bach’ın çok az bestesi geriye kalabilmiş. Yönetmenin Wolfgang Amadeus Mozart’ın (1756-1791) eserini kullanmasının nedeni, belki de Mozart’taki coşku ve hüzünden olmalı. Mozart’ın öncelikle keman ve piyano tınıları çığlık gibidir. İçindeki duygu kaosunu hissettirir dinleyenlere. Açık uçlu gibi görünen finali, Mozart’la buluşturabilirsiniz belki. Yönetmen Irmak’ın anne ve kadın takıntısı “Issız Adam” filmiyle fark edilmişti. Son filmi “Karanlıktakiler”le uç noktaya ulaşıyor bu. Kadınlar ruha acı veriyor. Boşluğa düşürüyor. Bilinmezlere sürüklüyor. Ama, bu düşünceleri sallayacak anlar da var “Karanlıktakiler”de. Gülseren’in gençliğinde yaşadığı derin trajediyi yönetmen öznel kamerayla yansıtıyor. Bu öznel kamera daha da acı verecek seyirciye. Bu sahneler, sinemada da az görülür irkilticilikte ve keder yüklü. Yönetmen, genç Gülseren’in yüzünü hiç göstermiyor ve her şeyi onun gözünden yansıtıyor perdeye. Bu filmdeki çarpıcı görsellik o kadar çok ki. Köşkte daha koyu, daha pastel renkler kullanan yönetmen, bazı anlarda balıkgözü objektife benzeyen görüntüler de oluşturmuş. Her şey daha soğuk ve dik yansıyor bu anlarda. Yönetmen, reklâm şirketindeki sahnelerdeyse, daha parlak ışık düzenlemeleri kullanmış ve daha açık renk tonuyla yansımış her şey. Aslında, Egemen’in mutsuz ve tedirgin olduğu her mekânda yönetmen renkleri koyu tonda kullanmış. Filmdeki deniz kenarındaki uçurum da önemli. Bu “uçurum”lar final bölümüyle daha da anlamlaşacak belki de. “Karanlıktakiler”in estetiğinin gerçeküstücülüğe daha yakın durduğunu belirtmeliyiz. Bu filmdeki sinemaskop görüntüler de heyecan verici.

1970 yılında İzmir’de doğan yönetmen Çağan Irmak, kısa filmlerinde bile ünlüleri oynatmış bir yönetmen. 1998 yapımı “Bana Old and Wise’ı Çal” adlı kısa filminde Derya Alabora ve Erkan Can’ı oynatmış. Irmak, adını televizyon dizilerinde duyurdu. 2000 yapımı “Çilekli Pasta” dizisinde Taner Barlas’a başrolü vermişti. Ama, bu büyük oyuncuyla sinemada yolları bir daha buluşmadı hiç. Irmak’ı üne kavuşturan 2002 yapımı “Asmalı Konak” adlı diziydi. 2004 yapımı “Çemberimde Gül Oya” da ününü çoğalttı. Aynı yıl, başrolünde Fikret Kuşkan’ın oynadığı “Mustafa Hakkında Her Şey” filmini çekti, olumlu eleştiriler aldı. Irmak, sadece DVD olarak yayımlanan “Kâbuslar Evi” korku serisini de çekti. 2005 yapımı “Babam ve Oğlum” onun tam anlamıyla patlama filmiydi. 2008 yapımı “Ulak” filminden bu yana da sinemaskop çalışmaya başladı Irmak. 2008 yapımı “Issız Adam”, aşkı ve geçmişin güzel şarkılarını hatırtattı. Son filmi “Karanlıktakiler” de onun sinemada yukarıda bir yerlere çıktığını gösteriyor. 1972 doğumlu Gökhan Tiryaki, kameramanlıkta sinemamızın yükselen değeri. Büyük yönetmen Nuri Bilge Ceylan’ın yanında yetişen Tiryaki, Çağan Irmak’la ruh birliği oluşturuyorlar. Rıza Akın, Tayfun Pirselimoğlu’nun 2007 yapımı “Rıza” filmiyle sinemada göründü ilk. Irmak’ın bu filminde kaybetmiş bezgin gece bekçisi Ramiz karakterine de ruh katabilmiş. Reklâm şirketinde ofisboy Egemen’e hayat veren Erdem Akakçe, epey filmde boy göstermiş yakın zamanlarda. 2005 yapımı “Anlat İstanbul” ve 2008 yapımı “Ara” öne çıkan filmler. “Karanlıktakiler”, onun en büyük şansı oldu. Belki de o, yönetmenin büyük şansıydı. Merâl Çetinkaya ve Derya Alabora, tek kelimeyle mükemmeller. Sanki bu filmin başyapıtı onlar.

(30 Eylül 2009)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com