Tiglon Film Filmleri

Sonbahar, Dünyanın Durduğu Gün (The Day The Earth Stood Still), Aramızda Casus Var (Burn After Reading), Lorna’nın Sessizliği (Le Silence de Lorna – The Silence of Lorna), Destere, Rec: Ölüm Çığlığı (Rec), Güneşin Oğlu, Rüya (Bi-Mong / Dream), Düşes (The Duchess), Paris, Sevimli Dinozor Tatilde (Impy’s Wonderland), Dehşet Treni (The Midnight Meat Train), Gölgeler (Shadows), İşte Özgür Dünya (It’s Free World), Tatil Kitabı, Dağların Hakimi (El Rey de la Montaña – King of the Hill), Kayıp Yüzük (Closing The Ring), 19 – 25 Aralık 2008 seansları için tıklayınız.

Yalanlar Üstüne’nin Yazarı David Ignatius ile Özel Röportaj

Kırmızı Halı’da bu hafta Ridley Scott’ın son filmi Yalanlar Üstüne’nin uyarlandığı romanın yazarı David Ignatius ile özel röportaj, filmin kamera arkası görüntüleri sinemaseverlerle buluşuyor. Yurtiçinde ve yurtdışında pek çok festivalden ödüllerle dönen Sonbahar filmi üzerine yönetmen Özcan Alper ile sohbet, programda yer alıyor. Abdullah Oğuz’un Sıcak filminden özel görüntüler, röportajlar ve ilginç yapım notları Kırmızı Halı’da. Ediz Gülten’in yönetmenliğini, Merve Genç’in yapımcılığını üstlendiği Kırmızı Halı, 18 Aralık Perşembe, 20:00’de 24’te.

  • Basın Bülteni
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Yalanlar Üstüne’nin Yazarı David Ignatius ile Özel Röportaj yazısına devam et
  • 26 Aralık 2008 Haftası

    “Taşıyıcı 3”, oyunu sert oynayan adamların kendilerini ve arabalarını inanılmaz zorladıkları aksiyonu bekleyen seyirciye, parasının tam karşılığını -günümüz sorumluluğuna uygun şekilde çevre ile ilgili tehlikelere dikkat çekmeyi de ihmal etmeyerek- veriyor!

    “Şeytanın Pabucu”nun yapımcısı, bana göre Türk Sineması’nın en iyi korku filmi “Musallat”a da imza atmış Mia Film’in yetkililerinin dikkatini çekiyorum: Bu ikinci filminiz bir güldürü; eğlendirme amaçlı çekilmiş. Malzemesi yeterince işlenmemiş olsa da, oyuncuların kişisel atraksiyonları sayesinde güldürüyor da… Ancak filmin omurgasını oluşturan entrika, yani “yaşlı kadının eski evinin bodrum katını müzik çalışmaları yapmak amacıyla kiralayıp, buradan biraz ilerideki kumarhaneye soygun amacıyla tünel kazan soyguncuların beceriksizlikleriyle, ev sahibesinin uyanıklığından kaynaklanan gülünç öykü”, 2004 tarihli, Tom Hanks’in başrolünde yer aldığı, Coen Kardeşler’in “The Ladykillers”ına ve aslında, bu filmin de uyarlandığı, 1955 tarihli İngiliz yapımı “The Ladykillers”a aittir. Bu bir esinlenme değildir. Fatih Ürek’in canlandırdığı kumarbaz tipin, ablasının kılığına girerek mahalleyi kandırması, örneğin “Mrs. Doubtfire”dan esinlenmiş olabilir. Tabii ki, her film başka bir takım filmlerden bol bol esinlenebilir. Ama “yaşlı kadın, eski ev, bodrum, sahtekâr müzisyenler, soygun, tünel, kumarhane vs.” bire bir alınmıştır (jeneriklerde de orijinal senaryoya bir vurgu göremedim). Muhakkak ki, danışmanlarınız, Türkiye’nin de içinde bulunduğu uluslararası hukuka göre bunun ne olduğunu yorumlarlar. Bu bizim haddimize değil. Ama ben, “Musallat” gibi çok sevdiğim bir filmin ardından, daha ‘özgün bir güldürü’ beklerdim. Düş kırıklığına uğradım.

    “Bolt”, bir ‘yıldız’ köpek, bir sokak kedisi, sıçangillerden bir hamster arasında oluşan dostluk ve bu dostluğun doludizgin serüvenleri aracılığıyla, insan denilen türün bencilliği – vefasızlığına vurgu yapan, Walt Disney’in ilk 3 boyutlu animasyonu: Sinema ile ilginiz hangi düzeyde olursa olsun, dijital teknolojinin bu son aşamasını ağzınız açık izleyeceksiniz!

    “Avustralya”, yaklaşık dört yüz yıldır, ‘Aborjinlerin Ülkesi’ne esaret kavramını, gasp etmeyi, savaşı, ölümü getiren beyaz insanların bu topraklardaki serüvenlerinin tarihindeki önemli bir zaman dilimine, 2. Dünya Savaşı’na girildiği yıllara ve bir ‘melez erkek çocuğun’ anlatımı – katılımıyla (artık çok geçtir; ‘piç’, yeni bir ırk doğmuştur), beyaz Avrupalı kadın ile sığır çobanı erkeğin ‘epik’ öyküsüne odaklanıyor… 1939 yılının hemen öncesi ve 39’da geçen filmde, o yılın en görkemli Hollywood örneklerinden “The Wizard of Oz – Oz Büyücüsü”ne sıkça ‘gönderme’ yapılırken, sinemanın altın çağını canlandıran bir klâsik anlatım seçilerek, “Gone with the Wind – Rüzgâr Gibi Geçti”den (1939), John Ford ‘western’lerine kadar birçok filme saygılar sunuluyor. “Avustralya”, uçsuz bucaksız bir kıtaya yakışır biçimde, ‘büyük’ bir film olarak göz kamaştırmakta… 2008 yılında resmen özür dilenmiş yerli halkın varlığına, onların spiritüel gücüne de saygı göstererek.

    (24 Aralık 2008)

    Ali Ulvi Uyanık

    aliuyanik@superonline.com

    Yağmurdan Sonra

    Hiçbir sanat kaygısı gütmeyen, ucuz bel altı esprileriyle, vücudu güzel kadıncıklarıyla beyazperdeyi bulandıran filmler vardır. Sadece bizim ülkemizde değil, her ülkede vardır. Olmaya da devam edecektir. Dürüstlerdir çünkü, olmadıkları bir şey gibi görünmeye çalışmazlar. Sırf bu yüzden bir değerleri vardır. Çünkü türüne hizmet ederler.

    Diğer taraftan son yıllarda Türk sineması büyük bir atılım içinde. Genç kuşak sinemacılarımızın, sinemamıza yeni bir dil katma kaygısını son derece anlamlı buluyorum. Geçmişiyle hesaplaşan, suya sabuna dokunan, yıllarca üzerimize vazife olmadığı gerekçisiyle sürgün edildiğimiz konulara burnunu sokan cesur sinemacılarımız var bizim. Tüm imkânsızlıkara, sansürlere rağmen yola devam ediyorlar.

    Böyle bir girişi neden yaptım? Çünkü dün geceden beri uykularımı kaçıran Yağmurdan Sonra adlı filme yaklaşmamı sağlayacak tek yolu en uzağı seçerek yakalamıştım. Yağmurdan Sonra’yı şu bildiğimiz vasıfsız ticari filmlerden daha ayrı bir yere koyamıyorum. Kendisini her ne kadar politik dram türünde gösterse de bu filmin ne politikayla ne de dramla ilgisi var. Bu film düpedüz komik!

    Filmde, ruhuma hitap eden ve bana biraz olsun dayanmaya gücü veren tek bir şey vardı: O da büyük usta Cahit Berkay’ın eşşiz müziği. Bir 68’li olmanın tüm duyarlılığını, sorumluluğunu, bilincini taşıyor sanatçı. Kendisiyle yaptığımız bir söyleşide, bir zamanlar o mücadelenin içinde bulunan kişilerin şimdi savaştıkları şeylerle el ele kola kola yürüdüğünü görmenin korkunç olduğunu, ancak kendisinin son nefesine değin aynı ruhu taşıyacağını ve bundan büyük gurur duyduğunu söylemişti. Biz de onunla gurur duyoruz ve belliki tüm samimyetini, enerjisini harcadığı eşşiz beste için kendisine minnet duyuyoruz. Cahit Berkay’ı -son yıllarda özellikle de dönem filmlerinde bu kadar iyi denemler yapılmışken- Yağmurdan Sonra gibi hiçbir yerinden tutamadığım, fena halde kötü bu film ile anmak bile beni üzüyor. Ancak filmin konusu insanı heyecanlandırıyor. Usta müzisyeni de bu etkileyici konu cezbetmiş olmalı diye düşünüyorum. Yoksa böyle bir film ile karşılacağını bilseydi yine bu filme müzik yapar mıydı, diye düşünmekten kendimi alamıyorum açıkçası.

    Film, Türkiye’nin en hassas konularından biri olan 12 Eylül 1980 darbesinde düşünce suçlusu olarak yargılanan ve işkence görmüş bir yazarı ve etrafında gelişen olayları konu edinmeye çalışmış. Akabinde bu yazar kişinin Gökeçada yarı açık cezaevine gelişi, cezaevi müdürünün karısına aşık olması ile gelişecen olaylar mevcut. Konuya bakınca umut edebiliyor insan.

    Böyle bir konunun beyazperdeye aktarılması düşüncesi bile önemli. Çünkü düşünce suçlusu deyince benim aklıma yetmişinde elleri kelepçeli, gözleri bağlı kilometrelerce yürütülen Rıfat Ilgaz, Sivas Katliamı sırasında yangın merdivenlerinden kurtulmaya çalışırken Aziz Nesin’ni gören belediye görevlilerinin onu merdiven aşağı atmaları, linç girişimleri… Hakkında açılan sayısız dava, hapiste geçen yıllar ve çok sevdiği vatanından uzakta memleket hasretiyle ölen Nazım Hikmet geliyor.

    Peki bu filmde Serhan Yavaş’ın canlandırdığı Nuri İlker karakteri kim? Koca bir hiç! Suna filmini izledikten sonra Erol Mütercimler’den daha fena bir oyuncuyu bir daha görmeyeceğimi düşünmüştüm. Büyük konuşmuşum. Serhan Yavaş beni fena halde utandırdı. Pelin Batu’nun performansı ise ne yazık ki zorlama ve yapmacık olmaktan öteye gidemiyor. Değerli sinema yazarımız Atilla Dorsay’ın Yüzler isimli kitabında Pelin Batu ile ilgili küçücük bir anekdot vardı. “Güzel, yetenekli kız ama bence oyunculuğa yeterince asılmıyor” demişti. Kesinlikle çok yerinde bir tespit. Turan Özdemir de Serhan Yavaş ve Pelin Batu kadar vasat, inandırıcılıktan uzak.

    Yoklukla varlık arasında silik bir yönetim, özensiz ve zayıf bir senaryo, alabildiğine kötü oyuncuklar… Yağmurdan Sonra hiçbir hayat belirtisi gösteremiyor ve bence türünün en kötü denemesi olmaya aday. Gidip izlenmeye değer hiçbir şey bulamıyorum ne yazık ki ama ille de bir neden arayacaksak ibret-i alem niyetine denenebilir!

    (24 Aralık 2008)

    Gizem Ertürk