Mehmet Soyarslan’dan “Cevap İstemek Hakkı…” Üzerine Bir Yazı

Her yıl dünyanın çeşitli kentlerinde birçok film festivali düzenlenir. Bunlardan bazıları film türlerine göre yapılır. Örneğin Fantastik Filmler Festivali, Korku Filmleri Festivali, gibi.

Bazı festivaller kadın filmlerini bazıları ise örneğin Sinema Tarih Buluşması gibi tarihi filmleri buluşturur.

Bazen filmleri müşterek yönleri bir araya getirir. Meselâ Sırbistan’da bu yaz Eurimages Filmleri Festivali var. Filmler o yıl Eurimages’dan destek almış yapıtlar arasından seçiliyor.

Kimi festivaller katılacak filmlerin kendi ülkesi hariç başka hiçbir ülkede vizyona girmemiş olmasını ön şart olarak öne sürer, hâttâ ilk gösterimini o festivalde yapsa tercih sebebi olur. Cannes Film Festivali 60 yıldır bu ilkeleri muhafaza ediyor. Tabii ki şartlara uygunluğunu kontrol eden bir ön jüri var, sonra da halkla birlikte filmleri seyredip oy verecek bir de büyük jüri. Hani bu yıl ki jüride bizim Orhan Pamuk da görevliydi ya…

Adı büyük de olsa 5 – 10 kişiyi geçmeyen jüriler bunlar. Bir de Amerikan Oscarlarında olduğu gibi 5000 kişinin üstünde Akademi üyesinin jürilik ettiği festivaller var.

Bu akademi üyeleri ise, mesleğin her dalından; görüntü yönetmeninden ışıkçısına, montajcıdan film müziği bestecisine, stüdyocusundan sinema işletmecisine kadar sinema ile ilgisi olan her meslekten seçilmiş üyelerden oluşuyor. Onların verdikleri oylarla da o yıl gösterime girmiş filmler arasından seçilerek yarışmaya girecek filmler belli oluyor.

Ne adet kısıtlaması var ne de tür. Bir yerde 5000 kişilik bir jüri sinema seyircisinin de büyük bir bölümünün zevkini temsil edebiliyor…

Şimdi gelelim bize; bizde de her yıl birçok festival yapılır. Tabii ki en kapsamlısı ve eskisi Antalya Film Festivali’dir. Filmler başka festivale katılmamış olsun ister, sinemalarda gösterilmişse DVD’si çıkmamış olsun ister… Hâttâ sırf bu yüzden geçen yıl 4 milyon kişinin büyük beğenisini kazanmış Babam ve Oğlum’u bile kabûl etmemişti.

Kimsenin buna söyleyeceği bir şey yok. Çünkü kuralları ortada, “…işte hendek, işte deve ya aşarsın ya düşersin, baktın olmaz vazgeçersin…”*

İstanbul ve Ankara festivalleri bir ön jürinin seçimine tabi. Elbette onlar da bu ön jürinin subjektif kararlarını uygulamak durumunda, bu da yanılmıyorsam kalite ile ilgili. Sayı kısıtlaması pek yok ki geçen yıl İstanbul Film Festivali’ne 16, Ankara Film Festivali’ne de 18 film katılmıştı.

Bir de yeni neticelenen Adana Altın Koza Film Festivali var. Hani yıllardır daha halka dönük, sinema seyircisinin görüş ve beğenisine daha çok değer veren bir festival olarak akıllarda kalmıştı…

Şimdi bu festival ile ilgili yazacaklarım asla yanlış anlaşılmasın. Çünkü bu yıl Altın Koza’da ödül alan filmlerin hiçbirine sözüm yok. Hepsini gönülden kutlar, başarılarının devamını dilerim.

Ancak, ne yazık ki Altın Koza’da kendisine bir kişilik ve özellik belirleyemedi. Beş kişilik bir ön jüri seçti ve onlardan, müracaat eden filmlerden 12 tanesini belirlemesini istedi. Bu beş kişinin görüşleri tamamen subjektifti doğal olarak. Subjektif diyorum çünkü her insanın beğendiği film tarzı çok farklıdır. Kimi filmde verilen mesajı en ön plânda tutar, kimi oyunculuğu, kimi konu ne olursa olsun anlatım önemli der, kimi uzun diyaloglardan hoşlanır, kimi ise tempolu filmlerden, kimi ‘seyirci bu filmle neden ilgilensin’ diye soru sorar, çünkü seyircisiz sinema olmaz görüşündedir, kimi ise ‘ben beğeneyim yeter isterse kimse gelmesin’ der.

Onlar da düşündüler, taşındılar; kitlenin beğenisine, yurt dışı festivallerden gelen davetlere, teknik, bütçe, emek, iyi oyunculuk gibi kriterlere ne derece önem verdiklerini bilmem ama,** bir seçim yaptılar ve aşağı yukarı daha önce ülkemizde yapılan tüm festivallere iştirak etmiş filmleri seçip, hiçbir festivale girmemiş; Son Osmanlı: Yandım Ali, Eve Giden Yol 1914 ve Adem’in Trenleri gibi filmleri elediler bu yarışmadan. Sanki ‘bu ülkede ancak bizim seçtiğimiz filmler yarışabilir ve sizin de halk olarak veya oy verecek jüri üyeleri olarak başka bir türlü zevkiniz olamaz, bu ülkede de başka filmler yarışamaz’ der gibi.

Kimseyi suçlamak istemem ama sırf yapımcısı olarak ilgim olduğu için Son Osmanlı: Yandım Ali ve Eve Giden Yol 1914 filmlerinin neden yarışmaya sokulmadıklarını öğrenmek istedim. Ve maalesef kulağıma gayri resmi yollardan gelen sesler ve dedikodular beni çok üzdü. Çünkü bana ‘iki sebep dolaşıyor kulaktan kulağa’ denildi, bunlardan biri filmlerin gişe filmi olmaları, diğeri ise milliyetçi olmalarıymış. İnanmak bile istemedim ve şaşırdım kaldım.

Ne demekti “gişe filmi”? Yani gişede başarılı olan filmler festivale giremez mi demekti? Hadi Son Osmanlı: Yandım Ali çok ilgi gördü başarılı sayılır ama; ya sinema profesörü (dramaturji ve film yönetimi profesörü) Sayın Semir Aslanyürek’in daha önce bir yarışmadan ödül alan kendi senaryosundan çektiği Eve Giden Yol 1914? 350 bin kişi izlemesine rağmen gişede yapımcılara milyonlarca dolar kaybettirdi diye mi yarışmaya katılamıyor?

Oysa Eve Giden Yol 1914, hem Sırbistan Eurimages Filmleri Festivali’nde hem de Malta Film Festivali’nde resmi davetli olarak gösterilecek.

Şimdi ben bu filmleri eleyen ön jüri üyelerine sesleniyorum. Ve bilmek istiyorum; bu filmler neden festivale katılmaya layık görülmedi?

Dedikodusu yapılan konularsa, onu da açıkça söylesinler. Söylesinler ki bilelim festival kriterleri arasında bizim gözümüzden kaçan hangi madde varmış öğrenelim.

Ama Kültür Bakanlığı ve belediyelere giden eğlence vergilerine en büyük katkıyı gişede başarılı olan filmler sağlamıyor mu?

Yani o filmlerden toplanan paralar endüstriye dönmesin, sadece festivallere lâyık görülecek filmlere mi verilsin deniyor? O halde neden acaba ülkemizdeki festivallerden ve hâttâ Cannes Festivali’nden bile ödül alan filmler gişede çok başarılı olamıyor?

Yoksa sahiden milliyetçilik konusu işlendi diye mi festivale yakıştırılamıyorlar?

Oysa senaryosunu Joe Eszterhas’ın yazdığı, Krisztina Goda’ın yönettiği ve Macarların Oscar adayı filmi Children of Glory milliyetçi bir konuyu işlemiyor muydu?

Bir ülkenin hürriyet ve bağımsızlılığını kazanmak için verdiği mücadeleyi anlatmak ne zamandan beri aşağılanıyor?

Ne oldu bize? Yoksa vatan, hürriyet sevgisi ırkçılıkla mı karıştırılıyor?

Neden emperyalizmle mücadele, düşünce hakkı, düşündüğünü söyleme hakkı kısaca tüm insan haklarını dilimizden düşürmeyiz de, bunları anlatan filmleri sanatsal platformdan uzak tutmaya çalışırız?

Sanırım bu konuda bilgi almak benim en doğal hakkım.

Tabii ki bir sebep açıklamamak da sizlerin en doğal hakkı ama ziyan yok, hâttâ “beğenmedik, seçmedik, seni ilgilendirmez” de diyebilirsiniz.

Ziyanı yok… Öyle de söyleseniz olur. Biz de bunca senenin tecrübesi ile bunların ne anlama geldiğini herhalde çıkarırız.

Hepinize iyi seyirler.

* Ruhun şad olsun sevgili Barış Manço…
** İnternette IMDb ve beyazperde.com gibi çok yaygın sinema linklerindeki Son Osmanlı: Yandım Ali’nin mukayeseli değerlendirmelerine dikkat çekerim.

Mehmet Soyarslan

(Temmuz 2007)