Kategori arşivi: Yazılar

Sinemalarda Kıyamet Kopacak

Bütün dünyada merakla beklenen ve internet ortamında dolaşan videoları bile on milyonlarca insan tarafından izlenen ve Maya takvimindeki 22-12-12 teorisini konu alan ‘2012’ filmi bu güne kadar dünyanın sonu ile ilgili yapılan tüm filmleri tahtından etmeye hazırlanıyor. Bu konuda tam bir baş yapıt olacağına kesin gözüyle bakılan filmin bu alanda tüm zamanların en iyi filmi olacağı tartışılıyor.

Aylar öncesinden internette yayınlanan filmin fragmanı izlenme rekorları kırdı. 2012’yi işleyen kitaplarla birlikte bu tarihte ne olacağıyla ilgili büyük bir tartışmanın doğmasına neden olan film, harikulâde görsel şöleniyle izleyiciyi adeta koltuğa çiviliyor.

Mayaların hazırladığı takvimde 2 bin 500 yıl önce öne sürülen kehanete göre 22 Aralık 2012 zamanların sonu olarak tanımlanıyor. Bilim insanlarının bu günün olağanüstü teknolojisini bile hayretler içinde bırakan güneş sistemindeki hizalanmayı hesaplayan Mayalara göre bu tarih insanlığın yok olduğu tarih.

Yönetmenliğini büyük bütçeli felâket filmlerinin başarılı yönetmeni Roland Emmerich’in yaptığı “2012” isimli film, eski bir uygarlık olan Mayaların takvimine göre dünyanın sonunun geleceği teorisi üzerine kurulu. ‘2012’ Maya medeniyetinin kehanetinin gerçekleşmesini ve insanların hayatta kalma mücadelesini beyaz perdeye taşıyor. Başrolde John Cusack’ın olduğu filmin kadrosunda Thandie Newton, Woody Harrelson, Amanda Peet, Danny Glover, Oliver Platt ve Chiwetel Ejiofor ilk göze çarpan isimler.

Küresel ısınmanın boyutlarının artık önü alınmaz bir noktaya geldiği tartışmalarının bilimsel çevreleri kara kara düşündürdüğü boyutuyla ele alındığında dünyanın sonunun bu yolla geleceği, ya da 4 büyük dindeki kıyammet inanışının öngördüğü gibi ele alındığında yine dünyanın sonunun geldiği belirtilerinin artık gün yüzüne çıktığı bir ortamda gösterime giren film, kullandğı teknikler, NASA gibi kuruluşların yıllardır gizli kapaklı işlerinin yarattığı merak ve süper güç olan ülkelerin politikalarına bakıldığında izleyiyici kara kara düşündürtüyor.

Neresinden bakılırsa bakılsın yer küre için artık tehlike çanlarının çalıyor olması filmi son derece gerçekçi kılıyor. Bilgisayar ortamında hazırlanan muhteşem görsel yanıyla izleyiciyi büyüleyen film, gerçek çekimlerindeki zahmetle de dikkat çekiyor.

Binlerce metre yüksekliğindeki dalgaların kentleri yuttuğu ve harekete geçen fay hatlarının yarattığı tsunami etkisiyle kutup noktalarının yer değiştirmesi ve büyük kara parçalarının su altında kalmasını engelleyemeyecek olmanın telâşıyla yüzleşen G8 zirvesinin Çin’de bir dağın içinde inşa ettiği devasa gemilere binebilenlerin kurtulacağı felâket, çeşitli ulusların insan ilişkilerini ve son nefesteki insan çaresizliğini de filmde görmek mümkün.

Konunun ciddiyetine bakıldığında böylesine devasa bütçeli bir filmin yaratacağı etki de elbette merak konusu. Özellikle Holywood filmlerinin yıllar sonra gerçeğin ta kendisini anlattığının ortaya çıkması, izleyicide söz konusu gemilerin gerçek olup olmadığı sorgulamasına da neden oluyor.

Süper güçlü ülkelerin politik çıkarları ve işin içinden çıkan hesaplamaları eşliğinde son derece başarılı bir bilim kurgu filmi olmasına karşın insan ilişkilerinin derinlemesne ele alındığı filmde meta kavramı da yeniden elekten geçiriliyor. Zira milyon dolarlık serveti olanların gemiye binmek için ödediği paralar ve sıradan insanların telâşı kapitalizmin çıkar çelişkisini gözler önüne seriyor.

Filmde en dikkat çeken diyaloglardan biri de siyahi bir müzisyenin performans partneri olan beyaz için, “ben olmadan o tek başına ritim tutturamaz” cümlesi oluyor. Söz konusu felâketin uzun bir süre kamuoyunda gizlendiği ancak son anda ABD başkanının yaptığı duygusal konuşma ve diğer G8 liderleri gemiye binmesine rağmen ABD başkanının halkın içine karışıp ölmeyi tercih etmesi de ilginç bir anektod. Yine filmde ABD başkanının siyahi birinin canlandırıyor olması da dikkate değer.

Oyuncu performanslarının göz doldurduğu ve senaryodaki alt metinlerin son derece tutarlı ve sağlam bir yöneliş izlediği filmde fragmanların uygulanmasında ise bildik Holywood hatalarına düşülmekten geri kalınmamış. Öyle ki filmin kahramanı arkasındaki dev ateş topları, hızla ilerleyen fay kırıkları ve dev dalgalardan her seferinde kıl payı kurtulmakta. Adım adım kendisini izleyen felâketi atlatan kahraman, gemiye de yine benzer tesadüfi kahramanlıklarla biner.

Aynı zamanda batı toplumlarının aile kurgusuna da göndermelerde bulunan film, kentlerin yok oluşu, dalgaların uygulanması ve diğer tüm efektif sahnelerdeki sanatsal estetik açısından da oldukça başarılı. Türkiye’de de gösterime giren film bu üstün başarısıyla hem sinema salonlarında ve hem de gerçek hayatta adeta kıyammet koparacak gibi görünüyor.

Filmin Künyesi

Yapım: 2009 ABD, Kanada
Tür: Aksiyon, Bilim Kurgu, Dram, Gerilim
Yönetmen: Roland Emmerich
Senaryo: Roland Emmerich, Harald Kloser
Yapımcı: Roland Emmerich, Harald Kloser, Mark Gordon
Görüntü Yönetmeni: Dean Semler
Müzik: Harald Kloser
Dağıtım: Warner Bros
Süre: 2 saat 17 dakika

Maya Kehanetine İlişkin Birkaç Not

Mayalar, günümüz bilimcilerine şaşırtıcı gelecek bir şekilde Güneş’in, Samanyolu Galaksisi’nin merkezi ile uzun dönemlerde hizalandığını ve bunun sonucunda yeni bir çağın başladığını söylüyorlardı. Daha da ilginci, modern bilim tarafından yalnızca yakın bir zamanda keşfedilen presesyonu hesaplamışlardı. Mayalar, presesyonun, tam olarak 26000 yılda bir, büyük döngüsünü tamamladığını söylüyorlardı. Günümüz astrofizikçileri, yakın bir zamanda galaksimizin merkezinde bulunan karadeliğin dünyaya olan uzaklığını 26.000 ışık yılı olarak hesapladılar. Bu hesap, Mayaların M. Ö. 24.000 yılında başlayan içinde bulunduğumuz çağın, tam olarak M. S. 2012 yılında (Aralık ayı) biteceği yolundaki hesaplamalarına şaşırtıcı bir şekilde benzemektedir. Yaklaşık 26.000 yıl önce galaksimizin merkezinden yola çıkan ışık/enerji çok yakın bir zamanda dünyamıza ulaşacaktır ve Mayalar bu tarihin tüm insanlık ve dünya için büyük bir değişimin yaşanacağı çağ olacağını söylemektedirler.

Maya Kehanetleri’ne göre 22 Aralık 2012 tarihi dünya için çok önemli. Çünkü bu dönemde içinde yaşadığımız çağ sona ererek yeni bir çağ başlayacak. Büyük bir tufanla gelecek olan bu yeniçağın ipuçlarını ise bilim adamlarına göre iklimsel değişimler sayesinde şimdiden gözlemleyebiliyoruz. “Beşinci kutupsal kayma” olarak adlandırılıyor bu değişim. Kutupların manyetik alanının değişmesiyle meydana geleceğini söyleniyor.

Büyük tufanla gelecek olan yeniçağın ipuçlarını ise bilim adamlarına göre iklimsel değişimler. Mayalar 2012 için ‘zamanların sonu’ diyor. Fakat bu dünyanın top yekûn yok oluşu değil, bir fiziksel değişim. Daha önce yaşanan sanki tufan gibi düşünebiliriz. Bu fiziksel değişimlerle birlikte ruhsal değişimler de birbirleriyle orantılı devam ediyor. Her bir büyük fiziksel değişimlerle birlikte insanlık ruhsal değişimde yaşıyor. Şu ana kadar insanlar aşağıya inişi yaşadı. Bu yüzden 2012’yi Mayalar insanlığın yeniden yukarı çıkışın yaşanacağı bir çağ olarak tanımlıyor. Şimdiden bu bilinçlenmeyi gözlemleyebiliyoruz.

Verilen bu tarihlemede iki yıllık bir hata payı bulunabileceği de gözardı edilmemelidir. Bunun sebebi Maya Takvimi’nin bizim kullandığımız Gregoryen Takvimi’ne çevrilişinde M. Ö. 1’den M. S. 1’e geçilmiş olmasıdır. Aradaki 0 atlanmıştır. Astrofizikçi Cotterel’in de belirttiği gibi şu anda bilimsel olarak ispat edilen dünyanın dört kez kutup değişimi geçirdiğidir. Günümüz insanları bunu yeni keşfetse de, Mayalar bunun farkındaydılar. Maya anlayışına göre, 6. Dünya 2012 yılında başlayacaktır.

(14 Kasım 2009)

İsmail Yıldız

ismailsterk@gmail.com

20 Kasım 2009 Haftası

“7 Kocalı Hürmüz”, bir Türk vodvili. Yani hafif bir eser. Bu film, masal gibi tasarlanıp uygulanmış; yazık ki, içinden çıkılamamış bir sakillik örneği olmuş. Masal büyüsü içine girmemizi engelleyen unsurların başında, yuvarlatılmış dış hatların gözümüzün içine sokulması ama bu hoş deformasyonun ayrıntılara uygulanan bir stile dönüşememiş olması geliyor. Sonra, kostümler ‘ucuzcu’, ‘cırtlak’ ve tutucu… Şaşırtıcı şekilde -neredeyse- ‘kabak bir aydınlatma’ (Türk dizileri aydınlatması) mevcut… Ve eserin bütününe, klâs olmaktan çok uzak bir yaklaşım söz konusu!

Âşık olacağı erkeği arayan / bekleyen cazibeli Hürmüz’ün gizli hüznü yok edilip, durum komiklikleri içinde koşturan şımarık kadın öne çıkarılmış, yani iyice yüzeyselleştirilmiş. Seyircinin gülmesini sağlayan ise ‘belden aşağı espriler’ sadece.

Keşke plâstik olmaya çalışıp tuhaf bir temsile dönüşen yapımı, Şehir Tiyatroları sahnelerinde uygulamaya geçirseydi aynı ekip. Hiç olmazsa oyuncular ete kemiğe bürünür, ‘özellikle abartı yükledikleri’ oyunculukları kaba durmaz, sahnede bir anlam kazanırdı. Bir de “gökten herif yağacak” (yani “it’s raining man”) çok eğreti olmuş, bilesiniz.

“Alacakaranlık Efsanesi: Yeni Ay”da taptaze aşk üçgeni kalbinizi burkacak: Güzel kız ölümlü olmaktan ölümsüzlüğe adım atmak isterken, 109 yaşını süren ‘genç vampir’ ise biricik sevgilisini korumak uğruna aşkını kalbine gömerek terk edecek onu ve yerli çocuk sahneye çıkarak hem kızı teselli görevini üstlenecek, hem de ‘ateş gibi yanarak’ -zaman zaman- kurt adama dönüşecek. ‘Soğuk’ ve ‘sıcak’ iki erkek oyuncu ile direkt genç kızları hedefleyen hikâye, ulu ormanı da kapsayan muhteşem doğanın içinde, iki kez Oscar adayı olmuş besteci Alexandre Desplat’ın Londra Senfoni Orkestrası tarafından yorumlanan müziklerinin rehberliğinde ilerlemekte… Ve garanti veririm ki, hedef kitlesini genişleterek izleyen herkesi ele geçirmekte.

“Köfte Yağmuru”nda, GDO tartışmasının hararetle yapıldığı şu günlerde, sardalye balığından başka bir ekonomik geliri olmayan ve şimdi artık o da biten küçük kasabasını canlandırmak için, suyu her tür yiyeceğe dönüştüren bir makine icat ederek ‘haddini çok aşan’ sevimli mucidin öyküsünün anlatılması, anlamlı geldi bize… Belki tahmin ettiniz, yine zor bir işe soyunulmuş ve bilgisayar canlandırmasında bir adım daha atılarak, bulutların arasında konumlanan makinenin kasabaya yağdırdığı türlü yiyeceklerin anatomileri, tadını -neredeyse- damağınızda hissedebileceğiniz bir canlılıkta yaratılmış. Bu açıdan çok enteresan bir 3D deneyimi.

“Kurtlar Vadisi: Gladio”, vatanını çok seven, ‘çılgın’ ve ruhsal anlamda soru işaretleriyle yüklü tiplerin, devletin derinliklerindeki birileri tarafından kullanılması ekseninde, yakın tarihin olaylarını -Ergenekon yapılanması denilen süreci de ihmal etmeden- ‘çıfıt çarşısı’ gibi bir senaryo / film ile gündeme getiriyor. Televizyon dizisinin bir bölümü gibi biçime sahip ve bilinenlerin dışında yeni bir teorisi yok! Yabancı bir seyirci izlese doğru dürüst bir şey anlayamaz. Oysa politik sinemanın iyi örnekleri sayesinde, örneğin yakın ABD tarihini -neredeyse- sinemadan öğrendik bizler. Ne olur biraz daha zeki filmler için uğraşılsın.

“Yeni Yıl Şarkısı”, bir edebiyat eserinin, özü kavranıp muhafaza edilerek bir sinema yapıtına, kitap sayfalarındaki sözcüklerin de görsel dokuya nasıl dönüştürüleceğine dair çok önemli bir örnek; oyuncuların 360 derece içinde, bilgisayarlı kameralarla performanslarını yakalama tekniğine dayalı bir animasyon. Kendisi de küçük yaşlarda sefaletle tanışıp çalışmaya başladığı için, yoksulluğu – yoksunluğu ‘içeriden’ anlatan ve Victoria döneminin toplumsal sorunlarını en iyi betimleyen ‘büyük Charles Dickens’ın eseri, ölümün kimseyi affetmediği bu dünyada ‘iyi insan’ olmak üzerine. Jim Carrey’nin 7 rol birden üstlendiği film, yüksek düzeyde sinema yapıtı izlemek isteyen herkes için ideal.

(22 Kasım 2009)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Kıskanmak

Örik’ten, Nahit Sırrı Örik’ten başlamak istiyorum. İlk kez bir Honore de Balzac çevirisi okumuştum Örik’ten: Vadide Zambak. Bu romanın -Fransa’da- filmi yapılmıştır, bilmiyorum ama Örik’ten daha sonra okuduğum ilk telif eserin -bizde- filmi yapıldı. Sultan Hamid Düşerken / Abdülhamid Düşerken (Ziya Öztan). İlk isim romanın ilk yayınlandığı zamanki adı, sonradan -her ne hikmetse- adı ikincideki biçimi aldı ve filmi de bu isimle çekildi. Bu arada Örik’te yolculuğum devam etti, roman ve öykü olarak ulaşabildiğim eserlerini okudum, bu arada Kıskanmak’ı da okudum.

Demirkubuz ile, Zeki Demirkubuz ile devam ediyorum. İlk filmi -epeyce sözü edilmişti- C Blok’un içine giremedim -ki bu filmi hem anlamadım, hem sevmedim; bir rastlantı sonucu kendisi ile tanışmak olanağım oldu, sadece tanıştık. Sonra -hâlâ unutulmayan- Masumiyet geldi. Filmin adının başına tire içinde yazdığımdan sonra, bu filmden daha nasıl sözedebilirim ki? Ama söz etmeden de geçemeyeceğim, filmi seyredince, -o unutulmaz- Halûk Bilginer’in Güven Kıraç’a yaptığı monoloğ’un başlı başına bir film konusu olduğunu düşündüm. Demirkubuz, -sinemamızda başka örneği var mı?- bu düşüncemi bende bırakmadı ve -bir filmlik flash back- olarak Kader’i yaptı. (Yoksa “kader”in başlangıcı mı?) Araya giren diğer filmlerini saymıyorum ama hepsini izledim, nasıl Örik -roman ve hikâye olarak- ne yazdı ise, okumaya çalıştımsa, Demirkubuz’da ne çekti ise izlemeye çalıştım.

Kıskanmak’ın sinemaya uyarlanacağını, hele Demirkubuz tarafından yapılacağını öğrenmek, beni heyecanlandırdı ve beklemeye başladım. Filmin vizyon tarihi belli olduktan sonra, romanı yeniden okudum, Demirkubuz’un Kıskanmak’ına hazırlanmak için.

Önce, Demirkubuz’a yapılan bir eleştiriye cevap vermek istiyorum. Film Cumhuriyet’in onuncu yılına ulaştığı bir zamanda geçiyor. Bu gün için, geçmiş bir tarih ve buna sadık kalınarak yapılacak bir film, ister istemez dönem filmi olacaktı. Filmin günümüze -adapte(!)- edilme önerisinde bulunanlar oldu. Yaprak Dökümü’nün ve Aşk-ı Memnu’nun (televizyonda da olsa) halleri ortada. Demirkubuz, romanın zamanına bağlı kalmış, çok da iyi yapmış. İlk defa, kendi özgün senaryolarının dışında kalan bir uyarlama yapmış. Yapmamalı mı idi, -her özgün yönetmen “o noktaya” gelebilir, bir Dostoyevski’ci olan Demirkubuz’un geldiği o noktada ilk önce Örik’e el alması da hiç beklenmedik bir şey değil.

Romanların sinemaya uyarlanmaları, o romanı filme çekmek değil, sinemada yeniden “yazmak”, yeniden kurmaktır. Romana sadık kalınabilir, bu romancının adınında filme katılmasını haklı kılar ama romandan hareketle (esinlenmekle) “önemli değişiklikler” -eklemeler, çıkarmalar- yapılırsa, yine yazarın adı kullanılacaktır fakat bu kez roman, yeni bir forma girmiştir, yeni bir filme kaynaklık etmiştir.

Kıskanmak (Demirkubuz) sinemanın gerekli kıldığı değişiklikleri yapan, romana sadık bir film. Seniha, ağabeyi ve yengesi yanında, kaderine razı, içine kapanık, evi idare eden, yaşamında zikzaklar olamayan biri gibi tanıtılır başlangıçta. Gün gelirde -ne oldum delisi- Nüzhet, Mükerrem’in yaşamına girene dek. Gözünün önünde oynanan oyunun farkına varınca, ağabeyine yönelik çocukluğundan kalma “kıskanmaları da” gün ışığına çıkar; -bunun filmde pek üzerinde durulmaz, belki romanda olmayan “fotoğraflara bakma” sahnesi dışında… Genç, güzel, dişi Mükerrem’in “eşine” ihaneti, ağabeyi Halit’i de hedefe koyan, ikisine yönelik bir sürecin başlamasına neden olur. Plânlı programlı intikam, “soğuk yenilmek zorunda kalınan bir yemeğe” benzetilir, Seniha’nın kıskançlığı da, bu kabil bir yemek yeme sürecidir. Üç kişilik aile dağılacak, Seniha yıllar sonra tek başına, bu kez ölümünün ağabeyinden önce olmamasını dileyecektir.

“30’lu yıllarda” diye tarih belirterek başlayan filmdeki, konuşmaların şekli eleştiri konusu oldu. Nasıl konuşmaları gerekirdi? Zaten ağırlıklı olarak bugünki dil ile konuşuluyordu, araya serpiştirilmiş bazı konuşmalarda da o günlerin (30’lu yıllar) kelimelerinin kullanılmasına takınılmasını anlamak mümkün değil. Ayrıca kulağıma çarpan o eski kelimelerin yanlış kullanımları bile var -“kabil” olması gereken kelime bir yerde “kâbil” olarak kullanıldı…- (Bir tane daha var -dı?) Bunun bilerek mi yapıldığını düşünmedim değil…

İlerlemiş yaşına rağmen evlenememiş Seniha, Mükerrem’in Nüzhet ile ilişkisini sezinledikten sonra, Mükerrem’in kendine açılmak istemesi üzerine konuşmaları sırasında, yıllar önce, hiçde beğenmediği bir adamla girdiği ilişkide “bakireliğini yitirdiğini” anlatır. Oysa -filmde olmayan- bir olay daha vardır, filmde ilk olduğunu söylediği ilişki ikinci bir ilişkidir. İlk ilişkisi, ağabeyi Halit’in yurt dışında tahsilde olduğu sırada, komşularından biri Seniha’ya talip olur, “erkek” çocuğun tahsilde olması nedeni ile, “çirkin” kız için yapılacak masraf göze alınmaz ve “gelen teklif” geri çevrilir ama Seniha talibi ile mektuplaşma fırsatı bulur ve bir gece bahçedeki kameriyede buluşurlar, Seniha bakireliğini burada yitirir. Bu komşu Cemil Şevket’tir. Cemil Şevket, Selim İleri’nin “Cemil Şevket Bey, aynalı dolaba iki el revolver” isimli romanının kahramandır ve -roman bir biyografi olmamakla beraber- Nahit Sırrı Örik’ten başkası değildir. Böylece Kıskanmak bir roman uyarlaması olmaktan başka ilginçlikler de içermektedir, içiçe geçmiş ilişkilerde.

Final… (filmde) açılışta bir Cumhuriyet balosunda Zonguldak taşrasının ileri gelen ailelerinin hanımları ilginç bir diyalog içindedir. Konu, baloya henüz teşrif etmemiş olan, sonradan görme ailenin herkesi -özelliklede kadınları- kendine meftun eden ve onlarla bir süre “bıkana kadar” gönül eylendiren yaşı yirmilere ulaşmış hâlâ lisede okuyan oğulları Nüzhet’tir ve Mükerrem şehre geleli bir ayı geçmesine rağmen Nüzhet’i görmediği gibi hakkında da bir şey duymamıştır, o gece tanışacak ve ilk danslarını yapacaklardır. Kapanışda ise, (romanda) Zonguldak’tan aldığı yolcularla Trabzon’a giden gemi güvertesinde Seniha, Samsun’a gitmekte olan bir kısım pavyon kadınının konuşmalarına tanık olur, konuşulan Ayten isimli birisidir. Bir süre sonra Ayten de ortaya çıkar -Ayten artık saçları sarı olan- Mükerrem’den başkası değildir, o da Samsun yolcusudur. Ve Mükerrem / Ayten, Seniha ile konuşmalarını yaparlar. Demirkubuz ikiliye benzer bir konuşmayı -ikili arasında- yıllar önce, kopmaları sırasında yaptırır. Filmde ise bu konuşma, gemi güvertesinde değil salonundadır ve beraber çalıştıkları pavyon işleten bir kişiden söz ederler, Ayten olayı hiç yoktur. Film, -Dostoyevski’ye de ilginç gelebilecek bir son ile- gemi kamarasında ekmek arasını yemeğini yiyen Seniha’nın aklından geçenlerle bitiyor: “Önümüzdeki yıllarda, ağabeyimin ölümünden sonra olmak üzere gittiğim kasabada ölmek isterim.”

Nüzhet… Romanlarda, tasvir edilen tipler / kişiler (kahraman) vardır, çoğunlukla da kadınlardan… Okurken -herkes gözünde farklı canlandırır ama- detaylı ve inadına kusursuz / güzel olarak verilirler. Kıskanmak’ta (Örik) bu, bu kez erkek (Nüzhet) olarak çiziliyor. Roman sinemaya uygulanırken “en zoru budur” sanıyorum, o tipi bulmak, oynamaktan önce bulmak, Kıskanmak’taki (Demirkubuz), Nüzhet; Kıskanmak’taki (Örik) Nüzhet değil… İki de (!?) roman var filmde, Seniha, Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza’sını okuyor. Seniha’nın Polathane’deki evinde raflardaki kitaplar arasında “şahaser romanlar” serisinden çıkan Tolstoy’un Harp ve Sulh’u vardı (diğer romanların yanında). Film 1930’larda (başlayıp) geçtiğine ve arada Halit’in yedi buçuk yıl hapis yattığını hesapa katarsak 40’lı yılların sonunda, -50’li yılların sonunda yayınlanmış bulunan- Harp ve Sulh (şahaser romanlar) romanı biraz erken elde edilmiş bir kitap oluyor… (Bu detay “eleştiri” değil!) Demirkubuz, romanı uyarlarken, tarihine bağlı kalmış, doğru yapmış.

Kıskanmak tabii ki romanı ile karşılaştırılacak ama, o bir sinema ürünü ve finalin giderek etkisini artırışı, ilk gördüğümde şaşırdığım, giderek beğendiğim, kabûl ettiğim görüntüsü… bitirmenin, başlıbaşına bir “iş” olduğuna bir örnek.

(12 Kasım 2009)

Orhan Ünser

Belgeselciler Ayrımcılığa Karşı “Bir Şey Yapmalı” Diyor

Yıllardır kurmaca film ve belgesel film arasındaki ayrım tartışılır. Seyirci belgeselleri sevmez, yapımcılar belgesellere para yatırmak istemez vs… Kısacası belgesel hep “öteki” muamelesi görür… Belgeseller sıkıcı ve didaktik bulunur. Çok da örneği vardır açıkçası… Ama kurmaca filmin kötüleri yok mu? Hem de dillere destan kötüleri var…

Ayrıca son yıllarda belgesel film, klâsik görünümünden çok uzaklaştı. James Marsh imzalı Teldeki Adam (Man On Wire) ve Franny Armstrong imzalı Aptallık Çağı (The Age Of Stupid), belgesellerin de ne kadar dinamik olabileceğini gösterdi.

Ülkemizden örnek vermek gerekirse Pelin Esmer’in 11’e 10 Kala’sı ve yılın en şahane filmlerinden Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan yönetimli İki Dil Bir Bavul, belgeseldeki tabuları yıkma yolunda önemli adımlardı…

Geçtiğimiz günlerde İki Dil Bir Bavul’un yönetmenlerinden Orhan Eskiköy ile yaptığımız söyleşide kurmaca – belgesel kutuplaşmasını da konuşmuştuk. Eskiköy’e filmin başarısını sorduğumda, “Eğer filmimiz belgesel olarak görülseydi, fark edilmeyecekti” demişti… Sadece bu cümlede bile belgeseller üzerindeki ön yargıyı açıkça görmek münkün…

Son olarak 46. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde belgesellerin gösterimi sırasında yaşanan bir takım sorunlar, belgesel yapımlara yaklaşım noktasında gün yüzüne çıkan somut durum, belgesel emekçilerinin rahatsızlığını son noktaya getirdi. Sinema dünyası ve festivallerdeki bu ayrımcı durumun düzeltilmesini isteyen belgeselciler, ilk olarak yine Altın Portakal çerçevesinde Porto Bello Otel’de bir toplantı düzenlemiş ve durumu tartışmıştı.

Nihayetinde ülkemizdeki belgesel emekçileri bir şey yapmalı, bu iş bir dur demeli dediler ve kolları sıvadılar… Siz de www.belgeselfilm.org sitesini tıklayarak imza verebilir, kampanyaya destek olabilirsiniz… Daha sonraki adım ise basın açıklaması ve bir takım etkinlikler olacak.

Her Yerde Etkinlik

Büyük emek ve bütçelerle hazırlanmasına rağmen Türkiye’de belgesel yapımlara gereken ilginin gösterilmemesi ve özellikle festivallerde de sinema filmleri karşısında adeta üvey kardeş muamelesine tabi tutulan belgeseller, benzer nedenlerle seyirciye de yeterince ulaşamıyor. Aralarında Çayan Demirel, Metin Kaya, Metin Avdaç, Rodi Yüzbaşı gibi isimlerin de bulunduğu çok sayıda belgesel sanatçısı Antalya’da düzenledikleri toplantıda bu sorunları detaylıca tartışmıştı. İlgili kurum ve kimselerin dikkatini çekmek üzere şimdi de bir imza kampanyası başlatan belgeselcilerin amacı belgesel yapıma hakkettiği değerin verilmesi.

Her yerde aynı ayrımcı tutumla karşılaştıklarını ve yapımlarına gereken saygının gösterilmediğini, festivallerde bile sürekli aynı ayrımcı tutumla karşılaştıklarını ifade eden, kampanya sözcülerinden Metin Avdaç, bu doğrultuda imza kampanyasının ardından bir basın açıklaması düzenleyerek, konuya dikkat çekeceklerini ve bir takım etkinlikler düzenleyeceklerini söyledi.

Belgesellerini büyük bir emek ve çabayla hazırladıklarını ancak bunun karşılığını almadıklarını kaydeden Avdaç, festivallerin bu ayrımcı tutumunun ise artık kabûl edilemeyecek boyuta geldiğini, kamuoyunda belgesel dünyasına farkındalığı yaratmaya çalıştıklarını söyledi.

www.belgeselfilm.org isimli web sitesi üzerinden yürütülen kampanyayı şimdiden onlarca belgesel gönüllüsü imzaladı. Hazırlanan kampanya metninde şu ifadelere yer veriliyor:

Kampanya Metni:

“Bizler açık bir bilinçle yaşadığımız toprakları yeniden tanımak, onları algı perdemizde duygularımızla, düşüncelerimizle harmanlayıp yaşanılır bir toplum gayesine hizmet etmek için belgesel film üretiyoruz.

Ülkemiz koşullarında gösterim salonuna ulaşan bir belgesel filmin ardında ciddi bir emek süreci vardır ve bu büyük orada tek başına yürütülen bir çabadır. Maalesef ülkemizde belgesel sinemanın gücü henüz tam olarak algılanabilmiş değildir. Bu doğrultuda bilinmelidir ki zor koşullarda gösterime hazırlanmış bir çalışmanın hak ettiği değeri görmemesi bu emeğe saygısızlık olacağı gibi belgesel sinemanın ötelenmesi anlamına da gelir.

Yukarıda özetlemeye çalıştığımız yaklaşımlardan hareketle belgesel sinema emekçileri olarak yıllardır festivallerde tekrarlanan eksiklerin, üretimlerin paylaşımında yaratığı tahribat hakkında farkındalık yaratmak için hazırladık bu metni.

Filmlerimizin ülkemizde yapılan festivallerde gösterimi ile ilgili çeşitli sorunlar yaşamaktayız. Bu sorunların çözümü için önerilerimizi aşağıda sıralıyoruz Bu ülkenin düşünen insanları ve sinema emekçileri olarak bu konuda hassasiyet göstereceğinize inanıyoruz.’’

Belgeselcilerin metinde yer alan önerileri ise şu şekilde:

* Ön jüri bildiğiniz gibi çok sayıda film arasından bir seçki yapmak ile yükümlüdür. Bu yüzden izleyici ile buluşacak filmlerin belirlenmesinde oldukça önemli bir aşama olduğunu inanıyoruz. Bu doğrultuda ön jürinin bu farkındalığa sahip, mesleği yeterliliği olan, festivalin amacını kavramış kişilerden oluşması gerekmektedir.

* Festivallere yolladığımız filmlerimizin akıbeti hakkında sağlıklı bilgi akışı olmalıdır.

* Festival süresince gösterimlere katılım sağlanması için hassasiyet gösterilmesi oldukça önemlidir.

* Filmlerin tanıtımı için kısa videolar hazırlanması, TV programlarında ve basın açıklamalarında belgesel sinemanın da yer alması, afişleme ve benzeri çalışmalarda belgesel filmlerin tanıtımı içinde hassasiyet gösterilmesi önemlidir.

* Gösterimden önce filmlerin afişlerinin asılması ve hangi salonda gösterim yapılacaksa katılımcıların rahatlıkla fark edebileceği bir şekilde ilân edilmesi önemlidir.

* Gösterimler filmin kalitesini düşürmeyecek şartlarda düzenlenmelidir. (DVD.den gösterim, kalitesiz projektör kullanımı gösterim kalitesini zayıflatır)

* Teknisyenlerin kullandıkları programlar ve aletler hakkında yeterince bilgi sahibi olması ve mutlaka gösterimden önce testler yapmış olması gerekmektedir. Gösterim sırasında yaşanan aksilikler festivalin kalitesini de gölgede bırakır.

* Filmlerin altyazılarında senkrona dikkat edilmelidir.

* Kataloglarda, belgesel filmin adı, ekibi, gösterim saati, kısacası bir izleyicinin asgari düzeyde bilmesi gereken bilgilerin yer alması gerekmektedir.

* Festivallerde belgesel filmlerin bölümleri ve temasına göre yarışma düzenlenmelidir.

* Yarışma bölümüne seçilen filmlerin: En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Kurgu, En İyi Müzik ve En İyi Görüntü Yönetmenleri dalında ödül verilmelidir.

* Festival komitesi bu konudaki hassasiyetlerini bütün festival emekçilerine iletmelidir.

* İzleyici ile iletişim kurabildiğimiz yegâne mekânlardır festival salonları. Ancak tanıtım aksaklıkları, izleyicinin belgesele olan eksik yaklaşımı festivallerde izleyici sayısını iyice düşürmektedir. Çoğunlukla filmlerimizi biz bize izledik. Bizim için gösterimler kadar festivallerin belgesel sinemanın konuşulduğu, tartışıldığı bir zemin olması da önemlidir. Bu yüzden film ekiplerinden yönetmen dışında en az iki kişinin daha katılım sağlaması için gerekli koşulların oluşturulması ve festival süresince belgesel sinemanın konuşulacağı platformlar hazırlanması belgesel sinemanın ve dolayısıyla sinemamızın gelişimi için çok önemlidir.

* Gösterimden sonra film ekibinin izleyici ile buluşması (Soru – cevap, tanışma) için uygun şartların hazırlanması gerekmektedir.

* Bizler özgün bir sinemanın ancak kendi topraklarından beslenerek var olabileceğini biliyoruz. Üretimlerimizin sinemaya katacağı değerin farkındayız. Kameramızla toplumsal değişime – gelişime katkıda bulunacağımıza inandığımız için özelikle belgesel film üretiyoruz.

Belgesel sinema bir tavırdır. Yaşamın gidişatına karşı alınmış bilinçli bir tavırdır. Belgesel sinema düşünmektedir, fark etmektir, tanımak – tanışmaktır, sahip çıkmaktır. Çabamıza sahip çıkalım.

(12 Kasım 2009)

Gizem Ertürk

13 Kasım 2009 Haftası

“2012”de kopan kıyametin çıkış noktası, Maya takviminin bu yıl itibariyle sona ermesi; bilimsel olarak da gezegenlerin aynı hizaya gelip güneş aktivitesinin yükselmesi ve dünya kabuğunun yer değiştirmesine neden olması. Sinemada teknoloji çıtasını belli aralıklarla yükselten birkaç isimden biri olan Roland Emmerich, kentlerin yok olmasına neden olan depremler, yanardağ patlamaları, dev dalgaların başrollerde olduğu sahnelerde, izleyenin yüzüne şaşkınlıkla karışık bir hayranlık ifadesi yerleştiriyor. Fakat… Hem argümanları zayıf, hem de barındırdığı insan öykücükleri klişe bir film bu. “Tehlikede kalan ve son saniyede kurtulan insanlar”ı o denli sık kullanıyor ki, sıkıcılık tuzağına düşüyor. Kendi adıma, bittikten sonra arzuladığım, sadece müthiş felâket sahnelerinin arka arkaya montajlandığı bir versiyonu yeniden seyretmekti.

“Bornova Bornova”, darbe ile ardından bastıran -tamamen para endeksli- serbestliğin, Türkiye’nin genç insanlarını, hayattan kopuk ve tehlikeli nasıl apolitik birer ‘şey’e dönüştürdüğünü, usulca ama etkin şekilde örnekliyor. Diyalog yoğun filmi, neden sinema ekranında izlemem gerektiğini bilemiyorum fakat evde, dvd oynatıcıda geri-ileri alarak çok keyifle izleyeceğime eminim.

“The Watercolor – Suluboya”, el emeği ve bilgisayar teknolojisini sabır kozasında birleştiren karikatürist Cihat Hazardağlı’nın ortaya çıkarttığı rengârenk bir kelebek. Resim kâğıdı dokusunu aynen hissettiren dijital görüntülerde yer alan plânlardaki suluboya tabloların içine girerek izlediğiniz, sanata, aşka, büyümeye dair evrensel bir öykü. Doğaldır ki, su kenti Venedik’te geçiyor. Oyuncuların tümü de bir suluboya tablonun saflığına yakışır biçimde oynamış. Sinemamız için bir ilk olan “Suluboya”, yaratıcı, estetik, insanın içini ılık duygularla dolduran bir güzellik.

“Turnuva”, aklın sınırlarını zorlayan insan kötülüğünün bu son zirvesinde, tümü -neyse ki- profesyonel olan otuz katilin birbirlerini en vahşi yöntemlerle öldürme oyunu ve bu eğlenceyi genel / özel kameralarla izleyip üzerlerine bahis oynayan çok zenginlere verilen hizmet (!) tanıtılıyor. Yönetmen, vicdanı temsil eden alkolik bir rahibi hikâyeye karıştırıp, bu karakter sayesinde, en vahşi katilin bile içinde ahlâki kırıntılar kalmış olabileceği umudunu taşısa da, esasen, tavizsiz şiddet ve sıkı aksiyonun sunulduğu bir seyirliğe imza atmış; ilk saniyelerden başlayarak hiç duraksamadığını söylemek mümkün.

(11 Kasım 2009)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Dünya Yerle Bir Olurken

2012
Yönetmen: Roland Emmerich
Senaryo: Roland Emmerich, Harald Kloser
Müzik: Harald Kloser, Thomas Wanker
Görüntü: Dean Semler
Kurgu: David Brenner-Peter S. Elliot
Oyuncular: John Cusack (Jackson), Amanda Peet (Kate), Chiwetel Ejiofor (Adrian), Thandie Newton (Laura), Oliver Platt (Carl), Woody Harrelson (Charlie), Danny Glover (Başkan Wilson), Liam James (Noah), Morgan Lily (Lilly), Thomas McCarthy (Gordon), Zlatko Buric (Karpov)
Yapım: Columbia (2009)

Maya uygarlığının takviminden yola çıkan Roland Emmerich’in “2012” mahşer bilimkurgusu, aslında küresel ısınma yüzünden insanlığa uzak bir mahşer değil. Emmerich, mahşeri yaşatırken, filminde hikâyeler de anlatıyor.

Maya uygarlığının takviminden yola çıkan “2012” bilimkurgu filmi, sinema perdesinde çok etkileyici mahşer görüntüleri yaratıyor. 1955 yılında Stuttgart’ta doğan Alman yönetmen Roland Emmerich’in 2004 yapımı “The Day After Tomorrow-Yarından Sonra” bilimkurgusunu görenler, “2012”den de etkilenecekler. Maya uygarlığı, M. Ö. 600’de yükselişe geçmiş, M. S. 250-600 arasında klâsik dönemini yaşamış, M. S. 900’e dek uygarlığı geniş bir alana yayılmış ve Kristof Kolomb’un işgâliyle sonları gelmiş. Maya uygarlığı astronomi, matematik, mimari ve sanat alanlarında çok gelişmişler. Mayalar, “güneş takvimi” kullanıyorlardı ve bizim kullandığımız “Gregoryen” takvime yakındı. Yılı 365,2422 gün olarak hesaplamışlar. Bizim kullandığımız takvimse 365,2420 gün. Arada sadece 17 saniye var. Mayalar, güneşten kaynaklanan manyetik değişiklikleri de hesaplamışlar. İşte bu hesaplamalar, Aralık 2012’yi gösteriyor. Elbette, filmde de gösterildiği gibi mahşer dünyayı ve içindekileri tümden yok etmiyor. Maya inanışına göre de öyle. Kıtalar kayacak ve yeni uygarlıklar oluşacak. Dünyanın tepesi Himalayalar değil, Afrika olacak. Ama, bunlar olurken dünya gerçek bir mahşeri yaşayacak. Yerler yarılacak ve her şey çökecek. Oynanuslar yükselecek. Tsunamiler oluşacak. “Tsunami”, Japonca “liman dalgası” anlamına geliyor ve “sunami” diye de okunuyor. Okyanus, “dünyanın tepesi” Himayalar’ı bile yutuyor. Ama, bu mahşerde de “Nuh’un Gemisi” olacak.

Güneşten gelen felâket…

Film, 2009 yılında Hindistan’da açılıyor. Jeolog Adrian Helmsley Hindistan’a gidiyor. Bakır madenlerini kontrol ederken jeolojik değişimlerin farkına varılıyor. Güneşteki patlamalar dünyayı etkilemeye başlıyor. Elbette Maya takvimi akla geliyor hemen. Bu takvimde, güneşteki değişimler hesaplanarak 21 Aralık 2012’de dünyanın sonu geleceği hesaplanmış. Film, bu takvimin mahşerini yaratıyor perdede. Filmde küresel ısınmaya dair bir şeyler söylenmiyor. Bir ihtimalden yola çıkılıyor. Astronomide ve matematikte ileri bir uygarlığın hesapları ya doğru çıkarsa? İşte film bu korkudan yola çıkarak küresel felâketi perdeden yansıtıyor. Özel efektler, öncelikle bilgisayarla oluşturulan atmosferler yer yer insanı o mahşerin içine alıyor. Depremlerle oluşan sarsıntılar, yükselen denizler, tsunamiler ve birçok şey. Bunlar olurken elbette filmde hikâyeler de var. En öndeki hikâye de Curtis ailesinin. Kitapları çok satmayan yazar Jackson Curtis, pek para kazanamadığı için bir Rus milyarder Yuri Karpov’un lumizin şoförlüğünü yapıyor. Yazmaya çok yoğunlaştığı için karısı Kate’i bile kendinden uzaklaştırmayı başarmış Jackson. Kate, Gordon Silberman’la yaşıyor artık. Jackson’ın oğlu ve kızı, Noah ve Lilly baba figürü olarak Gordon’ı yakınlarında görüyorlar. Ama, küresel felâket gerçek babaya yaklaştırıyor çocukları. Başkalarının da hikâyeleri yansıyor filmde. Jeolog ve başkanın yeni bilimsel danışmanı Adrian Helmsley ve başkanın kızı Laura Wilson’ın da hikâyeleri öne çıkıyor filmde. Hangi felâket olursa olsun sonunda kazanan daima aile ve aşk oluyor. İşte bütün bunlar filmdeki melodramı çoğaltıyor ve dünyanın trajedisinin içinde insani duyguları yansıtıyor. Yönetmen Emmerich’in kültürel genlerinden gelen karamsarlık da hissediliyor filmde. Her ne kadar finalde umut olsa da. Bu filmde bir şey daha fark ediliyor: Dünya yerle bir olsa da paran varsa kurtulursun… Yönetmen bu adaletsizliğe eleştiri de getirmiş. Filmde, Fritz Lang ustanın ruhuna da dokunuyorsunuz. Filmde, Çin’de inşası süren devasa gemide çalışan binlerce insanı görünce ustanın 1927 yapımı “Metropolis” bilimkurgusunu hatırlıyorsunuz. Hem görsellik hem de içerik anlamında. Emmerich, bu filminde bir şeyi daha unutmamış. Tsunami, Amerikan ordusuna ait John F. Kennedy savaş gemisini Beyaz Saray’ın üzerine bırakıyor. 1963 yılında suikasta giden Kennedy, Amerika’nın 35. başkanıydı. Filmde unutulmaz bir karakter de var. Woody Harrelson’ın hayat verdiği Charlie Frost, Montana ve Idoha eyaletleri arasında kalmış Yellowstone’daki ulusal parkta insanlığı uyandırmaya çabalayan Yunan mitolojisinden düşmüş bir Cassandra sanki. Charlie’nin varlığıyla seyirci bir an “Cassandra Sendromu”nu da yaşıyor. Yellowstone’un altında bir yanardağ var. Çok geçmeden o yanardağ patlıyor ve felâket daha da hızlanıyor. Filmde, küresel felâket her yere dokunuyor, ama sadece bir yere dokunmaya gücü yetmiyor. Orası da Müslümanların yoğun yaşadığı topraklar elbette. Yönetmen de zaten itiraf etmişti. Filmdeki İslâmofobi kendini iyiden iyiye hissettirmiş.

(11 Kasım 2009)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Sinema Salonlarında ‘Sinemayı Katleden’ Adamlar

“Sinema makinistliği”; ülkemizde -tıpkı “taksi şoförlüğü” gibi- herhangi bir okulu, kursu, disipline edilmiş eğitimi bulunmayan, bütünüyle “saldım çayıra, mevlâm kayıra” karadüzeni içinde ilerleyen başıboş bir meslek grubu…

Çocukluk ya da gençlik yıllarınızda kıdemli bir makinistin eteğinin dibine çöküyorsunuz, o kişi keyfi geldiği zamanlarda size işin inceliklerinin her ne kadarını öğrettiyse bütün bilgi birikiminiz de bundan ibaret oluyor. Eğer sinemayı gözükara bir aşkla seven, kendisini mesleğiyle ilgili olarak sürekli geliştirmeye çalışan inatçı biri değilseniz, hayatın dalgaları sizi makine dairesine rastgele sürüklemişse, o durumda zâtınızın ellerinden (ve teknik bilgisinden) film izlemeye gelenlerin de vay haline!

Türk sinema işletmeciliği tarihine geçmiş çok ünlü bir olay vardır. Efsanevî Amerikalı yönetmen Stanley Kubrick, 1975 yapımı “Barry Lyndon” filminin küresel ölçekte gösterime girmesinden hemen önce dünyanın pek çok ülkesine, bu arada da Türkiye’ye “film gösterim standartlarını denetlemesi için” özel temsilcilerini gönderir. Elemanlar ülkemize geldiklerinde “en iyi” sayılan bir kaç sinemaya gider ve gördükleri karşısında dumur olurlar. Filmin çekim ölçeklerine uymayan yanlış objektif kullanımları, perdedeki görüntülerde (eski moda kömürlü makinelerden kaynaklanan) âni ışık düşmeleri, bazen onlarca saniye süren zifiri karanlıklar, bir türlü tam keskinlik elde edilmeyen flû gösterimler ve nihayet filmin bitiş jeneriklerini asla oynatmayan, daha ilk yazı perdenin üzerine düşer düşmez projeksiyon cihazını -hastalıklı bir inatla- kapatan “emeğe saygısız” makinistler…

Kubrick’in adamları ABD’ye döndüklerinde, titizliğiyle tanınan bu yönetmene pek çok Ortadoğu ülkesindeki film gösterim koşullarıyla ilgili olumsuz rapor verirler ki kara listeye alınan ülkeler arasında Türkiye de vardır.

Sırf bu nedenle, ülkemizin sinema salonlarında 1970’lerin ortalarından 1996 yılına kadar bir tek Stanley Kubrick filmi bile oynatılamamıştır. Ne zamanki Warner Bros şirketi Türkiye’ye gelip bizim “ezik” salonlara baştan aşağıya çeki düzen verdi; Kubrick’ten de ancak ondan sonra “Full Metal Jacket” adlı kült filminin Türkiye gösterimine (dünyanın batısında gösterime girişinden yaklaşık 9 yıl sonra) izin çıktı.

Adını sinema tarihine altın harflerle kazımış olan bu büyük usta sonuna kadar haklıydı elbette… “Barry Lyndon” gibi ön hazırlığı 3-4 yıl süren, hiç yapay ışık kaynağı kullanılmamış, yalnızca güneş ve mum ışığı aydınlatmasıyla çekilmiş (ki Kubrick bu projesi için Zeiss şirketine film yapımında ilk kez kullanılan özel lensler ısmarlamıştı) bir başyapıt ortaya koyacaksın; sonra da böyle bir görsel harikayı makine dairesinin bir köşesinde oturup köydeki yavuklusunu düşünen, teybinden “Batsın bu dünya” dinlerken perdedeki görüntünün ışık düzeyini falan unutup giden bilgi fukarası Türk mecnunlarının insafına bırakacaksın!

1987 yılında, o dönemin Çemberlitaş-Şafak sinemasında Tony Scott’un “Top Gun”ını izlerken, (İngiliz olduğunu sandığım) iki turistin, salonun ve projeksiyonun sefaletine bakarak, devre arasında “Disguisting!” (İğrenç!) nidaları eşliğinde sinemayı terk ettiklerine tanık olmuştum ki bugün bile o ânı hatırladığımda bir sinemasever olarak kendi kendime utanırım. Perdede öylesine soluk bir projeksiyon vardı ki Scott’un o güzelim jet uçağı manevralarını doğru düzgün görememiştik bile. Söz konusu filmi ancak yıllar sonra DVD’den izlediğimde yönetmenin hakkını teslim edebildim.

Hele de sinema salonlarımızdaki şu “bitiş jeneriklerini göstermeme” hastalığı tam anlamıyla evlere şenliktir. Film biter, jeneriği oluşturan son bir kaç dakikalık kısım da (teknik bir zorunluluktan dolayı) zaten cihazın içinden geçmek zorundadır. Fakat, gelin görün ki tepedeki karanlık odada oturan gizemli şahıs bu bölümü izlememize asla izin vermez! Sanki o yazılarda sülâlesine hakaretler sıralanıyormuş gibi derhal ışığı kapatır ve bitiş jeneriği cihazın içinden biz göremeden akıp gider. Oysa, o jeneriklerde gerçek sinema meraklıları için yığınla ekstra bilgi gömülüdür. Ki benim de geçmişte sırf oralarda yakaladığım ilginç bilgiler ve bağlantılardan hareketle yazdığım gayet derinlikli inceleme-araştırmalarım olmuştur.

Yıllardır aylık maaşımın en az dörtte birini “sinema”ya harcıyorum; fakat Türkiye’deki bütün sinema salonu işletmecileri şunu çok iyi bilsinler ki bunu son derece gönülsüz bir biçimde yapmaktayım. Çünkü, sinema optiği ve mekaniği konusunda uzman bir adam olarak (evimde 9 yaşından beri sinema makinem var ve şu anda da 5 tane 8 mm, 3 tane 16 mm oynatıcıya sahibim), “sinemayı sinemada izleme” yönünde harcadığım o kadar para ve zamanın karşılığını muhataplarımdan kesinlikle alamıyorum!

Yıllardır, bir-iki istisna hariç, İstanbul’daki sinema salonların tamamına yakınında üste para vererek aynı rezilliği yaşamaktan artık resmen gına getirmiş durumdayım. Yaklaşık bir buçuk ay önce Çağan Irmak’ın “Karanlıktakiler”ini Beyoğlu Atlas Sineması’nda yarısı flû bir projeksiyonla izledim; ki bu salonun projeksiyon-perde açısında çok belirgin bir hesap hatası vardır. Arada gittiğim bir sürü irili-ufaklı filmde de aynı şeyleri bolca yaşadıktan sonra, nihayet geçen cuma akşamı Mecidiyeköy-Profilo AFM Sinemaları’nda “Yasak Bölge 9”u iki saat boyunca altı net-üstü flû bir projeksiyonla izlemek zorunda kalınca, artık dayanamayıp, salonun yetkilisine “Film oynatırken arada sırada şu perdeye bir göz atın Allah aşkına!” diye çıkıştım. Çünkü, 12 TL bilet bedeli ödeyerek izlediğim o film boyunca, sözünü ettiğim netlik sorunu yüzünden gözlerimden yaşlar süzülüp durmuştu.

Bir de sinema işletmecilerine “Filmi yanlış oynatıyorsunuz” diye başvurduğumda, bunların pek çoğunun kibirli tavırlar sergilediğine tanık olmuşumdur. Hayatta bir tek kendilerinin film gösteriminden anladıklarını düşünür, bu konuda herhangi bir şikayette bulunan müşterilerine söylediğinin aslını astarını araştırma gereğini duymadan fütursuzca posta koyarlar. Beyoğlu’nun “meşhur” Emek Sineması’nın -şimdi artık hayatta olmayan- müdürüyle de böyle bir tartışmam olmuştu yıllar önce… İstanbul’un bu anlı şanlı, “festivallere ev sahipliği yapan” salonunda projeksiyon öteden beri hep sorunludur. “Örümcek Adam-2”yi izlediğim bir gün müdür beyin odasına girip “Üstad, şu makinistinizi bir uyarsanız da filmi biraz daha netleştirse” dediğimde, “Bizim sinemamızda asla netlik hatası olmaz. Siz gereksiz yere sorun çıkarıyorsunuz!” gibi bodoslama bir karşılık vermişti. Ben de işi inada bindirip makinisti odaya çağırttığımda, gelen görevli “Ağabey, müşterimiz doğru söylüyor, perdedeki eğim yanlış… Ben görüntünün alt kısmını netliyorum, bu sefer de üst kısım bozuluyor. Perdenin eğimini en kısa zamanda düzelttirmemiz lâzım” diyerek rahmetliyi fena hâlde bozguna uğratmıştı. Ancak iyi de olmuştu, çünkü benim gibi o makineleri evinde parçalayıp tekrar toplayan bir adama konulabilecek en yanlış postaydı bu…

Velhasıl, bu memleketin taksiciliğindeki manzara her nasılsa, sinema işletmeciliğindeki manzara da onun tıpatıp aynısı… Taksi işletmecileri, şoförlere yönelik gasp ve cinayet olaylarına, polis kabalıklarına, sosyal güvence yoksunluğuna ve korsan araçlara karşı zaman zaman gösteriler yapıp toplumdan (ve devletten) merhamet talep ediyorlar. Fakat, bugün kadar müşterilerine revâ gördükleri davranışlar o kadar kötü, o kadar çirkin ki hiç kimse onlara (aslında hak ettikleri) bu merhameti sergilemeye yanaşmıyor. Çünkü, insanları kısa mesafelerde ve yağmurlu havalarda almamaktan kadın yolcularına sarkıntılık etmeye, araçlarının içini pavyon gibi donatmaktan turistleri iki adımlık adresler için saatlerce dolaştırmaya kadar aklınıza gelebilecek hemen her konuda pek çoğunun dehşet verici bir sabıka dosyaları var.

İşte, sinema salonları da tamamen bu görünümdeler… İzleyiciye “Ey millet, film sinemada izlenir. Bırakın korsan izlemeyi, gelin salonlarımıza” diye yalvarıp duruyorlar, fakat salonlara gelenlere sundukları hizmet kalitesi ise taksicilerden farksız…

40 yıllık bir sinemasever ve 20 küsur yıllık bir sinema yazarı olarak;

-Gişelerde mahkeme duvarı suratlı adam ve kadınlar değil, yüzü gülen görevliler görmek istiyorum…

-Perdede ilk karesinden son karesine kadar “net” film izlemek istiyorum…

-Filmlerin bitiş jeneriklerini son karesine kadar rahatça oturup izleyebilmek istiyorum…

–“Dolby Digital” ses sistemi olan bir salonda o ses derinliğini doğru düzgün duymak istiyorum…

-Tuvaletlere ya da adına “teşrifatçı” denilen o lüzumsuz insan grubuna para vermek, bir şişe meşrubatı dışarı fiyatının 5-6 katına içmek istemiyorum…

-Ve nihayet, medyada ve gişelerde ilân edilen seans saatine bakarak girdiğim bir filmden önce, ilk yarım saat boyunca (kimileri yanımdaki küçük çocuklarımın algı düzeyine uygun olmayan, bazen de beni ve eşimi düpedüz utandıran) ağır alkollü içki ve prezervatif içerikli düzinelerce reklâm filmi izlemek istemiyorum…

Mecbur muyum kardeşim bir kadının histerik iniltilerini ilkokul çağındaki çoluk-çocuğumla yan yana izlemeye! Bana televizyondaki “zap yapma” hakkımı, dünyanın parası ve zamanını harcayarak gittiğim bir sinema salonunda neden tanımıyorsunuz?

Reklâm sizin vazgeçilmez bir ekonomik gereklilikse, o halde bitmez tükenmez reklâm kuşaklarınızla (keyifle izlemek üzere para ödediğim) asıl filmin başlaması arasındaki süreyi salonların girişindeki panolarda daha belirgin bir biçimde duyurun müşterilerinize…

Seyircilerinizin istekleri net olarak anlaşıldı mı bayanlar, baylar?

Sinema salonlarındaki -istisnasız her müşterinin şikayetçi olduğu- bu gibi kronik sorunları halletmediğiniz sürece, “korsan sinema” karşısında kan kaybetmeyi sürdüreceksiniz.

İşin kötü tarafı, hiç kimse de batışınıza acımayacak.

Tıpkı taksi şoförlerine acımadıkları gibi…

(09 Kasım 2009)

Ali Murat Güven
Yeni Şafak Gazetesi Sinema Editörü

alimuratg@yahoo.com

Taşrada Girdap Büyüyor

Sanırım bir galada film izlemekten daha fena bir şey yok… Kokteyl zamanı olan kalabalık ve felâket gürültü bir nebze çekiliyor da, film başladıktan sonra da devam etmesi çekilir dert değil… Yine de haksızlık etmeyeyim, her seferinde yaşadığım bir şey değildi, İncir Çekirdeği filminin galasında başımıza gelenler…

Filmin vaad edilen saatte başlamaması zaten alışılmış bir durum ama film boyunca salonda gezinen insanlara pek alışık değildim şahsen… Salonun kapısı bir türlü kapanmak bilmedi. İnsanlar içeri girip, dışarı çıkmaktan yorulmadı. Amaç neyse, onu da çözemedim… Sanki kocaman kocaman kadın ve erkeklere değil de, ilköğretim öğrencilerine bir gösterim yapılıyor gibiydi. En fenası da, tam da benim oturduğum sırada bir adamın horul horul uyuması oldu. Hem de ne horlama, bütün salon inledi… Üstelik bir türlü de dışarı çıkarılmadı. Filmin yönetmenine, oyuncularına, ekibine ve aklı sadece sessiz bir şekilde filmi izlemek isteyen izleyicilere ne büyük bir işkence, nasıl büyük bir ayıp siz düşünün…

Bir de ben, bir film ne kadar kötü olursa olsun -ya da bu filmde olduğu gibi şartlar kötü olsun- asla salonu terk edemem. Bir şekilde sonuna kadar izlerim. Tüm bu olanlar beni filmden haliyle kopardı. Yine de filmi sonuna kadar izledim. Bu yüzden filmle ilgili sağlıklı bir eleştiri yapabileceğimi sanmıyorum. Filmden kötü çıkmamın sebebinin film kötülüğü değil, ortamın kötülüğü olarak görüyorum. Ancak yine de çok da beklediğim gibi bir filme karışlaştığımı söylemeyeceğim.

Taşra hayatı, son yıllarda özellikle genç yönetmenlerin eğildiği konularda başı çekiyor. Seyfi Teoman’ın Silifkeli bir ailenin girdabını anlattığı Tatil Kitabı; Mardin’deki kadın intiharlarınının gerçek yüzünü gösteren Mehmet Güleryüz’ün Havar’ı ve Murat Düzgünoğlu imzalı Hayatın Tuzu taşrayı anlatan başarılı yapımlardan…

Tüm bunların yanında İncir Çekirdeği’nin zayıf kaldığını düşünüyorum… Özgü Namal ve diğer oyuncular rollerinin hakkını veriyordu ancak salt iyi oyunculuk filmi kurtarmıyor.

Özellikle de bir filmde bir çocuğun da ağırlığı varsa, birçok mesaj onun aracılığıyla veriliyorsa, -küçük kızın kadınlar ile ilgili söylediği sözler özelliklle- role daha uygun bir çocuk seçilmesi daha inandırıcı olurdu diye düşünüyorum. Küçük kızın ezberden okuduğu replikler beni bir türlü içine alamadı.

Nihayetinde derdi ve tasası itibariyle önemli bir konuyu ele alıyor İncir Çekirdeği… Yönetmen Selda Çiçek’in ileride çok daha güçlü filmler yapacağını umuyorum…

(08 Kasım 2009)

Gizem Ertürk

Sinema Şenlik (midir?)

Sinema Bir Şenliktir, yanılmıyorsam Onat Kutlar’ın sinema anılarını / yazılarını topladığı bir kitabının adı idi. Yılların sinemacısı Memduh Ün’ün ise sinemaya veda filmi olacaktı, oldu da, ama -her zaman, her dem galip gelen yaşam- sinemamızın bu kendine has yönetmenini, cilveleri ile setlerden uzaklaştırıverdi; filmi, bir çok filminde yardımcılığını ve yeri geldiğinde ufak rollede oyunculuğunu yapan asistanı Tunç Başaran’ın tamamlamasına neden oldu. Sinema Bir Mucizedir filmini yeni seyrettim (TV’de). Sinemamızda, sinema üzerine yapılan -sırf sinema da değil- ender filmlerdendir. Charlie Chaplin’in son filmi A Countess from Hong Kong (1967) filmi için bir eleştirmen “Gidin görün hiçbir şey değilse bile, bir Chaplin filmi değişti” (aşağı yukarı) demişti. Evet Sinema Bir Mucizedir içinde aynı şey söylenebilir: “Gidin görün, hiçbir şey değilse bile bir Ün (+Başaran) filmi.” (ÜN’ün her filminin başarılı olduğunu söylemiyorum ama, Ün, sinemamızın temel taşlarından birisidir.)

Ben film hakkında yazmayacağım zaten. Filmde kullanılan filmlerden -bazıları- hakkında yazacağım. Film 1950 seçimlerinin hemen arifesinde geçiyor. Güney Anadolu’nun bir ilçesi ve ilçenin tek sineması, eski bir İstiklâl Savaşı gazisi sinemacı Nakip Ali ve sinema tutkunu bir çocuk (Ümit)… Film gösterim odasında (makine dairesi), gösterimciye (makinist) yardım ediyor, gösterilen fimlerden parçaları topluyor, eline fırsat geçince makinistten -filmlerin istediği yerlerinden parçaları- tehdit ile alıyor, mahallesinin çocuklarını bedava sinemaya -patrondan izin alarak- sokuyor… Film, Rita Hayworth fotoğrafı ile açılıyor, Gilda (Charles Vidor / 1946) filminden. Sonra Stagecoach (John Ford – 1939 – Cehennemden Dönüş) filminden hareketli sahneler ve buna bağlanmış farklı filmlerden -Errol Flynn, Lorel/Hardy ikilisi,Tarzan örneğin- görüntüler ile devam ediyor. Gilda’dan Hayworth’un şarkı söylediği ve Glenn Ford tarafından tokatlandığı -birbirinden ünlü- sahneler var. Onu Ben Öldürdüm (Dr. Alyanak / 1952) sinemada gösterime giriyor ve de filmde de yer alıyor, seyirciyi ağlatıyor, -daha sonra- Nimet Alp’in kısacık bir dans sahnesi var.

Filmde iki ayrıtı var, makinistten topladığı filmleri bir kutu içinde biriktirir Ümit, (Bir bindirme ile geçişli sahnede, giderek biriken filmlerin arttığını görürüz.) Finalde yaralı Nakip Ali’nin yanından ayrılan Ümit koşarak sinemaya gelir ve topladığı parçaları -birleştirmiştir- göstericiye takarak perdeye yansıtır ve onlardan, yardıma gelerek Nakip Ali’yi kurtarmalarını ister… Birleştirdiği bu filmlerin içinde Stagecoach filminden bir sahne hem başta, hem sonra kullanılmıştır. Bu başka iki ayrı parça mıdır -(aynı sekansın ana filmden iki kere çıkarılması?)-, yoksa Ümit elindeki parçayı ikiye mi bölmüştür. Stagecoach 1939 yapımıdır, o yıllarda filmler üç-dört yıl geçikme ile gelirdi ülkemize ama Sinema Bir Mucizedir ’50’li yılların başında geçiyor, nereden bakılırsa on yılı aşkın bir süre, ama o yıllarda bunu çok garip bulmamak lâzım. (’60’lı yıllarda bir Cumhuriyet Bayramında Tokat’ta Ali Sabri, deposundan çıkardığı -nasıl girmiş ve kalmıştır oraya?- Ali Sabri Sineması’nda 1945 yapımı Köroğlu (Refik Kemal Arduman – Mümtaz Ener) filmini çıkarıp göstermişti.) Nakip Ali Sineması’nda oynayan Onu Ben Öldürdüm’de 1952 yapımı olmasına rağmen İstanbul’da 01.01.1953 tarihinde vizyona girmiş, (Agâh Özgüç, Türk Filmleri Sözlüğü, Cilt 1, Sahife 79) Nakip Ali Sineması’na ulaşması daha sonralarda olmalı. O filmden de bir alıntı var ve film gösterime girdikten sonra, “ağlamaklı” olan finali seyirci isteği üzerine değiştiriliyor. Sırf Ümit değil film parçalarını birleştiren, sinemanın makinisti de, filmlerden dansöz sahnelerini kesip birleştirdikten sonra “kendine” oynatırken Ümit’e yakalanıyor. Bu bölümde kısacık Nimet Alp -zamanlama doğru- var, diğerini, çıkaramadım… Birleştirilen -filmde yer alan- iki dans sahnesi var, farklı filmlerden, -müzik var mı idi ve aynı mı? idi!?.

Giuseppe Tornatore’nin bir filmi var: Nuovo Cinema Parasido. İtalya’nın taşrasında bir sinema, sinemanın makinisti ve bir çocuk… Çocukluğun insanı yönlendirdiği günler… Çocuk günü gelince, kasabayı terk eder, gider ünlü bir yönetmen olur, bir gün makinistin öldüğü haberini alır ve kasabasına döner. Cenaze töreninden sonra, kendisine makinistin bıraktığı bir film kutusu verirler. Dönüp, krallığına (sinemasına) gelir ve kutuyu verip göstermelerini ister. Film, yıllar önce makinistin gösterdiği filmlerden kestiği ve birbirine eklediği “öpüşme sahneleri”nden ibarettir… Tabii Sinema Bir Mucizedir’de makinistin yaptığı dansöz klibi, (sadece 2 dansöz?) yıllar sonra çocuğa verilecek bir miras değildir. Zaten çocukta -en azından filmde- büyümez. Tornatore’nin filminde bir tane, Ün(Başaran)’ün filminde iki tane, film parçalarından oluşturulmuş, tamamen farklı amaçlarla oluşturulmuş üç tane kurgu film… Ün, filmde kullanılan yabancı filmlerin (Ümit de bunların kurgusunu yapıyor, sonunda) “kısa ve anlamsız” kullanıldığını söylüyor, (Memduh Ün Filmlerini Anlatıyor, Sahife 404) katılmamak elde değil…

(07 Kasım 2009)

Orhan Ünser

Politik Sinemanın İçinden

Çağdaş sinemadan gelen politik filmler, tam anlamıyla birey üzerinden toplumu anlamaya çabalıyor. İnsanı her şeyiyle ele almak istiyor. Buradan sisteme bakmak ve gelişmiş Batı toplumlarında iletişimsizliği, yabancılaşmayı ve tükenmeyi anlamak istiyorlar. Birbirlerinden farklı yönetmenler ve filmler olsa da, ortak noktaları devlet, sistem ve birey. Sistemin temeli kapitalizm neden yanılsamalar yaratıyor? Şiddet üretiyor? Giderek insanı tüketime zorlarken, insanın tükenmesini ve yabancılaşmasını neden istiyor? Şimdi görebildiğimiz her filmi dikkatli seyretmemiz gerekiyor. Çünkü hepsinde bilinç ve politika var.

Volker Schlöndorff…

Alman yönetmen Volker Schlöndorff (1939), 1970’lerin ortalarından itibaren politik filmlere yöneldi. 1975 yapımı “Die Vorlorene Ehre der Katharina Blum-Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru”nu Heinrich Böll’ün romanından uyarladı. Filmi, o zamanki karısı Margarethe von Trotta’yla beraber yönetti Schlöndorf. Filmde, bir kadın militan, yargıyla medya arasında kalır. Schlöndorff, bu filminde hem medyayı hem adalet sistemini mahkûm etti. Yönetmen, Günter Grass’ın romanı “Die Blechtrommel-Teneke Trampet”i 1979 yılında uyarladı. Bu etkileyici politik-savaş filminde, cüce kalmış bir insanın gözleriyle faşizmi görselleştirdi. Teneke trampetiyle faşistleri protesto eden ve büyümeyi reddeden Oskar’ın hikâyesidir bu. Schlöndorff, “Teneke Trampet” filminde, cinsellikle patates arasında bir bağ da kurmuştu. Oskar’ın babası olacak cüce jandarmadan kaçıyor, tarlada iri yapılı kadın közde patates pişirirken, kadının eteğinin altına giriyor ve olanlar da oluyor. “Teneke Trampet”in senaristleri arasında Jean-Claude Carrière de vardı. Müzikleri de muhteşem Maurice Jarre bestelemişti. 1990’ların başında duvarlar ve reel sosyalizm yıkıldıktan sonra, 2000 yılında Almanya’yı, giderek kendini sorgulayan bir politik film yaptı Schlöndorff. “Die Stille Nach dem Schuss-Rita’nın Kimlikleri”, şiddeti eleştiren ve tarafsız kalmaya çalışan bir filmdi. Aşık olduğu Andi’den etkilenip sol örgüte giren Rita, bir örgütte neler yapılıyorsa hepsini yapıyordu. Sevgilisini hapisten bile kaçırıyordu. Ardından Doğu Almanya’ya sığınıyor ve orada reel sosyalizmin ne demek olduğunu keşfediyordu tüm romantik hayal kırıklıklarıyla. Duvarlar yıkılınca Rita’nın sonu da trajik oluyordu.

Margarethe von Trotta…

1942’de doğan ve yönetmen Schlöndorff’un eski eşi olan Margarethe von Trotta, sinemaya oyunculukla başlamış. Senaryolar yazmış. Ardından kadınları öne çıkaran politik filmler yönetmiş. 1981 yılında bir politik filmle dikkatleri üzerine topladı. “Die Bleierne Zeit-Ağır Zamanlar”da, RAF militanlarından Gudrun Ensslin’in hayatını yansıttı perdeye. Film, öğrenci hareketlerini, Baader-Meinhof grubunu gösterirken, aslında anlatılanlar, İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanyası’ydı. Von Trotta, 1986 yılında sosyalist bir kadının hayatını “Die Geduld der Rosa Luxemburg-Rosa Luxemburg” filminde anlattı. Luxemburg, Karl Liebknecht’le beraber Alman Komünist Partisi’ni kurdu. Von Trotta, 1994’te siyah-beyaz ve renkli “Das Versprechen-Bekleyiş” filminde birbirinden yirmi sekiz yıl ayrı kalan iki aşığı anlattı. Berlin Duvarı inşa edilir, iki sevgili duvarın iki yanında kalır ve uzun yıllar boyunca birbirlerini birkaç defa görürler. Sonra duvar yıkılır. Aşıklar birbirlerine kavuşurlar. Von Trotta, filmlerinde genelde başrolde Barbara Sukowa’yı oynattı.

Carlos Saura…

İspanyol sinemasının önemli yönetmenlerinden Carlos Saura (1932), 1960’lı yıllarda Franco dönemini eleştiren güçlü politik filmler çekti. Ordunun, kilisenin ve burjuvazinin yanılsamalarını eleştirel bir bakışla yansıttı. 1966 yapımı “La Caza-Av” filmi, kendi kendini yavaş yavaş eriten bir topluma eleştiriydi. İspanya’daki iç savaşta bulunmuş burjuva üç subayın çıktıkları avda birbirlerini yok edişlerini gösterdi Saura. “Av”, metaforik anlatımlı ve faşizmin tam göbeğinde çekilmiş bir filmdi. Filmde varılan sonuçsa, cuntanın altında içine çekilmiş ve çürüyen bir toplumun eleştirisiydi. Saura, 1998 yapımı “Tango”da gerçeküstücü anlatımla Arjantin’deki cunta faşizmini eleştirdi. Bu politik film, tangoyu ve dansını, eleştiri için bir araç olarak kullanıyordu.

Gillo Pontecorvo…

Fransa’nın sömürgeciliğine karşı savaşı anlatan 1965 yapımı “La Bataglia d’Algeria-Cezayir Savaşı” filmi, İtalyan yönetmen Gillo Pontecorvo’nun sinemadan silinmesine neden oldu. Hiçbir yapımcıdan ve ülkeden para bulup doğru düzgün film çekemedi Pontecorvo (1919-2006)… Fransa’nın ekonomik ve politik gücü bir yönetmeni sinemadan uzaklaştırdı. Tüm dünyada büyük ilgi gören “Cezayir Savaşı”, mutlaka görülmesi gereken filmlerden. Çünkü, Fransa filmden değil, anlatım biçiminden etkilendiği için yönetmeni yok edişe itti. Bu filmde, Fransa’nın katliamları çok açık ve belgesel gerçekliğiyle perdeye yansıtıldı. Bir filmin kendi gücünün ötesine geçmesine bir örnek “Cezayir Savaşı…”

Michael Haneke…

Avusturya’ya yerleşmiş Bavyeralı usta Michael Haneke’nin (1942) 2000 yapımı “Code Inconnu-Bilinmeyen Kod”u, politik sinemanın önemli filmlerinden. Göçmenler, ırkçılık, gelişmiş kapitalist bir toplum, insanlar, yoksulluk, zenginlik, düş kırıklıkları, iletişimsizlik ve birçok şey derinlikli bir anlatımla yansıyordu perdeye. Haneke bu filminde, her sekansta tek çekim kullandı, kamerayı sağa-sola kaydırdı. Filmin girişi ve final bölümü gerçekten çok çarpıcıydı. Final bölümünde, sağır-dilsiz çocukların çaldığı trampet sesleri insanın kulağından bir süre gitmiyordu. Bu filmin uzun adı da şöyleydi: “Code Inconnu: Récit Incomplet de Divers Voyages-Bilinmeyen Kod: Bitmemiş Türlü Çeşitli Hikâyelere Gidiş Gelişler…” Haneke’nin daha önce Avusturya’da çektiği “kent üçlemesi”, kapitalizmi ve burjuva toplumlarını eleştirdi. Üçlemenin gördüğümüz iki filminden biri olan 1989 yapımı “Der Siebente Kontinent-Yedinci Kıta”da, kapitalist bir toplumda burjuva bir ailenin kendi kendini yok edişi anlatılıyordu. Sistem onlara sadece tüketmelerini öneriyordu ve insanlar, bu sistemde iletişimsiz kalıp birçok şeye yabancılaşıyordu. Üçlemenin diğer filmi 1992 yapımı “Benny’s Video-Benny’nin Videosu”, burjuva ahlâkını, şiddetini ve ikiyüzlülüğünü sorguluyordu. Gelişmiş batı toplumlarını anlayabilmek ve yorumlayabilmek için Haneke’nin modern filmlerine gereksinim var. Benny, video kamerasıyla çektiği şok tabancasıyla öldürülen bir domuzun görüntülerini yeni tanıştığı kız arkadaşına gösterir. Ardından kızı şok tabancasıyla öldürür. Kanlar içindeki kızı video kamerasıyla görüntüler ve kanları sakince temizler. Belki de en korkunç olan, ailenin cesedi yok ediş biçimiydi. Bu filmi psikanalitik açıdan incelemek gerekiyor.

Lars von Trier…

Danimarkalı usta Lars von Trier’in Amerika’yı eleştiren 2000 yapımı “Dancer in the Dark-Karanlıkta Dans” ve 2003 yapımı “Dogville” filmleri, çağdaş sinemanın önemli politik yapıtlarındandı. 1956 Kopenhag doğumlu Trier’in “Karanlıkta Dans”ı, göçmen bir kadının oğluyla beraber bir tutunma hikâyesiydi. Yabancı bir ülke, yabancı bir kültür, yabancı insanlar. Bu Amerikalılar, hiç de Çeklere benzemiyorlardı. Genç kadının gözleri yavaş yavaş kör oluyordu. Bu filmdeki en güçlü politik taraf, Amerikan adalet sistemine yöneltilen eleştiriydi. Trier, Amerika’nın faşist yasalarla yönetildiğini kanıtlıyordu bu filminde. Diğer filmi “Dogville”, dünyanın rahat edebilmesi için Amerika gibi bir devletin varlığını sürdürmemesi gerektiğini öneriyordu. Gerçeküstücü estetikle beslenen bu film, metoforlarla doluydu baştan aşağıya. Kasaba “Amerika”yı, genç yabancı kadın “dünyalı”yı, kasabanın köpeği de “İsrail”i simgeliyordu bu filmde. Amerika’yı ve Amerikalıları anlayabilmek için bu iki filmin sosyopsikolojisinin içine girebilmek gerekiyor. Amerika’nın yayılmacılığı, kendini sürekli merkezde görmesi, WASP kültürü, kendinden başka her şeyi kötü ve öcü mahlûklar olarak görmesi gibi, Amerika’nın tuhaf sosyopsikolojisini yargılayıcı bir sinematografiyle yansıtıyordu bu iki film. Yönetmen, “Dogville”in devamı 2005 yapımı “Manderlay” filminde de, “Amerika’ya komünizm gelseydi” sorusuna cevap arıyordu. Belki de, komünizm Sovyetler’e değil de ABD’ye gelmeliydi. İnsanlık belki de on yıllarca “Soğuk Savaş” kûbuslarını ve trajedilerini yaşamazdı. “Dogville” ve “Manderlay”, çağdaş sinemanın uç noktadaki solcu filmlerinden ikisiydi.

İngilizler…

Filmlerini işçi sınıfına adamış büyük ustalardan Ken Loach’un (1936), 1990 yapımı “Hidden Agenda-Gizli Ajanda” filmi, İngiltere siyasetlerinin maskesini yere düşüren önemli bir filmdi. Loach IRA’ya bakan bu filminde, İngiltere’de hükümetin Kuzey İrlanda’ya karşı yürüttüğü kirli savaşının nasıl olduğunu belgeliyordu. Loach’un İspanya’nın iç savaşını, duyarlı ve gerçekçi bir dille anlattığı 1995 yapımı “Land of Freedom-Ülke ve Özgürlük”, faşizme karşı savaşı güçlü bir politik duyarlılıkla yansıttı. George Orwell’ın fütüristik romanından uyarlanan Michael Radford’un “1984” filmi, faşizmin veya tüm diktörlüklerin betimlemesini yapıyordu. Giderek “büyük birader”in şu yaşadığımız anlarda görev başında olduğunu da hissettiriyordu film.

Michelangelo Antonioni…

Michelangelo Antonioni (1912-2007), 1961 yapımı “La Notte-Gece” filminin başında, bir buçuk dakikalık sekiz plân-çekimle kapitalist toplumun ruhunu çözümliyordu. Önce Pirelli binası görülüyordu. İşçiler bu binanın camını siliyorlardı. Aşağıda, caddede trafik de akıyordu. Pirelli binası, kapitalizmin katedraliydi. Ardından kamera, hastane odasına geçiyordu. Odada kanserli hasta vardı. Odanın camından kilisenin yansıması da görülüyordu. Antonioni, bu çarpıcı politik mesajıyla şunu anlatmak istiyordu aşağı yukarı: Pirelli binasından hastaneye geçen görüntü, kapitalizmin hastalığını vurguluyordu. Camdan yansıyan kilisenin gerçekte kutsal olmadığını, kapitalizm sisteminde aslolan mabedin Pirelli binası olduğu vurgulanıyordu. Bu filmden sonra Antonioni’nin kapitalizmin ruhunu yansıttığı 1963 yapımı “L’Eclisse-Batan Güneş” geldi. Sol bakışın önemli politik filmlerinden biriydi bu. Kapitalizmde değerin insan değil, borsa trendlerinin olduğu vurguluyordu filmde. Piyasa denen şeyin ruhunun içine giriyordu Antonioni usta kamerasıyla.

Jean-Luc Godard…

Sinemanın en büyük ustalarından Jean-Luc Godard’ın (1930) birçok politik filmi var. Belki de çektiği bütün filmler politikti onun. Godard, 1960 yılında çektiği ilk filmi “A Bout de Souffle-Serseri Aşıklar”, Sartre varoluşçuluğuyla kapitalist sistemin burjuva estetik değerlerini ve bu sistemin sunduğu bütün uzlaşmaları reddediyordu Michel karakterinin özelinde. Fransız “Yeni Dalga” akımının bu büyük ustası, kamerayı koyduğu her açıda ve her “kesme”de, burjuva estetiğini ve yorumunu yerle bir etti. Burjuva ahlâkının estetiğinden beslenen filmlerde, konu akışında ve çekimlerde kurgusal bir devamlılık vardır. Kamera da yanal bir biçimde kayar genelde. Godard, yabancılaştırma efekti gibi çekimlerinde bir devamlılık yerine bir plânı bir bütün olarak çekip, montaj masasında o bütün çekimi parçalayıp, içinden kareler atarak “sıçramalı kurgu”yu denemişti. Uzlaşma, ne sistemleydi, ne de o sistemin içinde yanılsamalarla yaşayan seyirciyle. Godard, raylar üzerinde yan yan kayan kamerayı ahlâki bulmadı hiç. Bu, burjuva estetiğinin yanılsamasıydı. O, kamerayı öne ve geriye kaydırarak yanılsamacı ve uzlaşmacı estetiğin ahlâkını yıktı. Doğrudan doğruya gerçeklikteki gibi anlara ulaştı. Seyirciler, alışık olmadıkları bu estetikle yabancılaştılar veya kendilerinin birebir gerçeklikte yaşadıkları anlara yabancılaştılar. Godard, seyircisini filmleriyle dönüştürüp, görünen gerçekliğin ardındaki gerçekliğe ulaştırmaya çabaladı hep. Godard’ın filmleri, politik duruşlarıyla gerçekte kapitalist toplumda bireyin yanılsamalarını anlattı. Ardından gelen “Le Petit Soldat-Küçük Asker” filminde Cezayir Savaşı’nı eleştirdi. Bu film, Fransa’da yasaklandı. Godard, 1960’ların sonu, 1970’lerin ortalarına kadar seri biçimde politik filmler çekti. Yönetmen, 68 gençlik hareketlerine de katıldı ve gençlere destek verdi zamanında.

Pier Paolo Pasolini…

İtalyan proleterlerinin yönetmeni Pier Paolo Pasolini, 1922’de doğdu. 1975 yılında bir genç tarafından bıçaklanarak öldürülen Pasolini, bir eşcinseldi. Yönetmen, sol bakışlı filmleriyle kapitalist sistemi ve burjuva değerlerini hep eleştirdi. Onun bütün filmleri politikti. Pasolini, İtalyan Komünist Partisi’nden ihraç edildi. Bir erkek çocuğunu ayarttı diye komünistlerce suçlandı. Önce romanlar yayımlayan sanatçı, senaryolar da yazdı. 1961 yılında ilk filmi “Accattone-Dilenci”yi çekti. Bu filmde proleterleri anlattı. Roma’nın kenar mahallelerindeki sefaleti yansıtan Pasolini, namuslu bir iş yapmaya çabalayan, ama başaramayan, hırsızlık yaparken kaza sonucu ölen bir pezevengi anlattı bu filminde. Bir kadını ilk defa seven ve aşık olan adam, hayatındaki tüm pislikleri geride bırakıp yeni hayatı düşlüyordu hep. Ama, sistem kötüdüydü. Pasolini’nin bu filmi yer yer belgesel tadındaydı. Yönetmen, filmleriyle dini, toplumsal ahlâkı, adalet sistemini, kapitalizmi ve burjuvaziyi eleştirdi sonuna kadar. Öncelikle, kapitalizm ve burjuvalar lâğım çukurlarıydı onun için.

Istvan Szabo…

Budapeşte’de 1938’de doğan Macar usta Istvan Szabo, 1964 yılından itibaren film çekmeye başladı. “Almodozasok Kora-Düş Zamanı” filminde, okuldan mezun olan dört mühendisin hayatını anlattı. Onların hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceği özgürlük düşlerini anlatırken, filmin aralarına 1956 yılında Kızıl Ordu’nun bastırdığı Macar Devrimi’nden haber görüntülerini de kurguladı. Szabo, sosyalizm içinde hep eleştirel filmler yaptı. Kahramanları hep geleceklerini düşündüler Szabo’nun 1960’lardaki filmlerinde. Szabo, 1966 yılında sosyalist sistemi eleştiren “Apa-Baba” filmini çekti. Babası, kendisi çok genç yaştayken ölen adam, ölen babasıyla sosyalist sistem arasında koşutluk kuruyordu. Oğul, tüm yüceltmelerden, Stalinci bakış açısından kurtulup arınır kendince. Szabo’nun 1970 yılında çektiği “Szerelmes Film-Aşk Filmi”nde, Macar halkının 1956 yılındaki devrim girişimiyle ihtirasların gerçekleşmesini engelleyen kader bir metafor oluştuyordu. Szabo’nun 1979 yapımı “Bizalom-Güven” filmi, bireyin faşizm dönemindeki durumunu anlatıyordu. İnsanlar sürekli bir şeyler için kendini kanıtlamak zorunda hissediyorladı. Rüşvet, iktidara yakın olma ve bireyin bozulması anlatılılıyordu bu filmde.

Andrzej Wajda…

Polonya’nın Suwalki bölgesinde 1926 yılında doğan Andrzej Wajda, sosyalist iktidarın belirlediği konular ve tiplerin dışında filmler çekti hep. Onun adını sinema dünyasında duyuran film “Pipiol i Diament-Küller ve Elmaslar” oldu. 1958 yapımı film, Polonya’nın savaştan, 1945 yılından sonraki yeni dönemini anlatıyordu. Yeni Polonya’ya ve sosyalizme karamsar bakışın filmiydi bu. Savaşın yerini ideolojik savaş almıştır artık. Kardeş kardeşten şüpheye düşer. Wajda bu filminde, savaşın içinden gelen kuşağın ruhlarındaki derin izlerin peşine düştü. Bunlarla beraber, savaş sonrası kuşak da yansıdı bu filmde. Gençler, bu karamsarlıkların ve çaresizliklerin içinde yanılsamalarını yaşıyorlardı. Wajda’nın 1976’da çektiği “Czlowiek z Marmuru-Mermer Adam” filmi, kısa bir süre de olsa sansürce yasaklandı. Wajda bu filminde Stalizmi eleştirdi. 1950’li yıllarda işçi sınıfından bir adam aracılığıyla sosyalizmi yargıladı yönetmen. 1981’de çektiği bir diğer politik film “Czlowiek z Zelaza-Demir Adam”da, sendika lideri Lech Walesa ve sosyalizme karşı bir örgüte dönüşen “Solidarnosc” (Dayanışma) sendikasını anlattı. Hep muhalif bir yönetmendi Wajda usta.

Bernardo Bertolucci…

İtalyan yönetmen Bernardo Bertolucci, sinema yaşamanın başlarında İtalyan faşizmini anlattı ve beyazperdede mahkûm etti. Bertolucci, 1941 yılında Parma’da doğdu. Babası Atillo Bertolucci, şair ve eleştirmendi. Büyük yönetmen Pier Paolo Pasolini’nin asistanlığını yapan Bertolucci, 1960’ların sonundan itibaren güçlü politik filmler yarattı. Baba takıntılı yönetmen, 1970 yılında İtalyan faşizmini araştıran etkili bir film yaptı. “La Strategia del Ragno-Örümceğin Stratejisi” filminde, babasının faşist bir işbirlikçi olduğunu keşfeden bir oğulun peşine takıldı. Bu filmin kurgusu, yönetmenin sinema estetiğinin doruğu olduğu söyleniyor. Bertolucci filmlerini izlerken, sahneleri tek tek değerlendirip sonradan bir bütün oluşturmak gerekiyor. Derinlikteki gerçeklik zihinde oluşturulabiliyor o zaman. Yine 1970’te çektiği “Il Conformista-Konformist” filminde, faşizm ve burjuva ilişkisini derinliğine inceledi. Bertolucci ve sinemasına göre faşizm, burjuvazinin ruh hastalığıdır. Alberto Moravia’dan uyarladığı “Konformist” filminde, başkarakter işlediği tüm suçların, sistemle ve faşizmle uzlaşarak çözüleceğine inanır. Bertolucci, “Konformist” filminde bazı sahnelerde kamerayı sağa ve sola yatırmıştı. Bu estetik ilk defa Carol Reed ustanın 1949 yapımı kara filmi “The Third Man-Üçüncü Adam” filminde denenmişti. Bertolucci’nin 1974-76 yılları arasında çektiği ve beş buçuk saat süren “Novecento-1900” filmi, İtalya’nın yarım yüzyıllık hikâyesini anlatıyordu. Yönetmen, kendi deyişiyle “kızıl bayrağı” Amerika’ya taşıdı bu filmle. Çünkü bu filmin bütçesinin büyük bir bölümünü Amerika’dan karşılanmış yönetmen. Film, biri çiftlik sahibinin, diğeri bir yoksul çiftçinin oğlu, iki farklı sınıftan arkadaşın hikâyesini anlatılıyordu. Bununla beraber yoksulluk, açlık, faşizm, savaşlar vb. yansıyordu filmde. Rusya’da da Ekim Devrimi olur hikâyenin derinliğinde. Bu epik-dönemsel film, politik duruşuyla sinema tarihinin özel ve unutulmaz filmleri arasında yerini aldı.

Costa-Gavras…

Yunan kökenli Fransız yönetmen Costa Gavras’ın (1933) üç önemli politik filmi var. İlki 1969 yapımı “Z-Ölümsüz” filmiydi. Fransız-Cezayir ortak yapımı bu film, Vasilis Vasilikos’un romanından uyarlanmıştı. Bir sosyalist ve barış savunucusu milletvekili Gregorios Lambrakis’in savaş füzelerinin Yunanistan’a yerleştirilmesine karşı yaptığı konuşmadan sonra 1963 yılında öldürülmesi anlatılıyordu filmde. Öncelikle bu film, ana akım gazetelerinde övgüyle karşılanmış zamanında. Yunanistan’daki “albaylar cuntası”nın gelişini haberleyen olaylar, Gavras’ın romandaki bazı akımları aşıp sol düşünceye yaklaştığını gösterdi. İlerici ve cesur mesajlar verdi bu film. Senaryoyu Jorge Semprún yazmış, müzikleriyse Mikis Theodarakis bestelemişti. Bu filmin ardından Gavras, “L’Aveu-İtiraf”ı çekti. 1970 yapımı bu filmin de senaryosu Jorge Semprún’a ait. Film, Lise ve Arthur London’ın ortak yazdıkları otobiyografilerinden uyarlanmıştı. 1951, Prag… Dışişleri’nde bakan yardımcısı Arthur London izlendiğinin farkına varıyor. Budapeşte’deki Rajle ve Sofya’daki Kostov duruşmalarının ardından tutuklamalar hızlanıyor. London, kaçırılıyor ve sorguya çekiliyor. Önce her şeyi inkâr ediyor, kendini savunuyor, umudunu kaybediyor, sonra da itirafa zorlanıyor. Bu film, Çekoslovakya’da Stalizmin hüküm sürdüğü bir dönemi anlatıyor. “İtiraf”, bazı görüşlere göre anti-komünist değildir; ama, anti-Sovyet bir filmdir. Fransız sinema eleştirmeni Guy Hennebelle (1941-2003), Gavras’ın filmlerinin diyalektiği tüm boyutlarıyla vermediği için eleştiriyordu. Özellikle “Ölümsüz” filminde sınıfsal çözümleme yapılmamış diyordu eleştirmen. Ona göre bu durum, tüm Gavras filmlerinin ortak sorunuydu. Gavras, sadece siyasal olayları anlatıyor, soru sormuyor, geride neler oluyor onun sinemasını hiç ilgilendirmiyordu. Politik üçlemenin son filmi 1972 yapımı “L’Etat de Siege-Sıkıyönetim”dir. Son halkanın senaristi, “Cezayir Savaşı”nın senaryo yazarı Franco Solinas’tı. Film, Uruguay’ın bağımsızlığı için silahlı mücadele veren “Tupamaro” gerillalarının Amerikalı bir ajanı kaçırışını anlatıyordu. 1958 yılında Uruguay’da yapılan seçimler, ülkenin ekonomik bunalıma girmesi, ABD’nin etkisini iyiden iyiye hissettirmesi ve ardından toplumsal muhalefetin yükselmesi. Gerillalar, Amerikalı ajanı kaçırıp, onu tüm silâhlarıyla, işkence aletleriyle, manipüle edici konuşmasıyla ve faşist yapısıyla maskesini indirir. Bu film, ajan Philip Michael Santre üzerine değil, ABD emperyalizmi üzerinedir diyor yazar Christian Zimmer.

Taviani kardeşler…

Toskanya’ya bağlı San Miniato’da iki kardeşten Vittorio 1929’da, Paolo 1931’de doğdu. Taviani kardeşler, filmleri ortak yönetiyorlar. İlk filmlerini 1962’de çektiler. Politik yönleri olan, belgesel duygusu veren, yeni gerçekçi sinemaya yaklaşan “Un Uomo da Bruciare-Yakılacak Adam”da, Sicilya’ya yıllar sonra dönen bir adamı anlattılar. Adam, siyasetle uğraştığı için başı Sicilya mafyasıyla derde girer ve trajik bir son onu bekler. Solcu kardeşler, 1960’ların sonunda devrimci filmler çektiler. Bu yaşamlarına da yansıyordu. Kardeş yönetmenlerin her şeyleri ortaktı. Filmlerinde genelde sosyalist bakış açısını yansıtan kardeşler, hiçbir şeye, seyirciye bile taviz vermediler. 1967 yapımı “I Sovversivi-Fesatçılar” filminde, 1964 yılında ölen İtalyan Komünist Partisi’nin genel sekreteri Palmiro Togliatti’nin hayatından yansımaları, hayali dört insan aracılığıyla yansıttılar. Dört kişi, Togliatti öldükten sonra kendilerine yeni bir yol çizerler. 1977 yapımı “Padre Padrone-Babam ve Ustam”ı çekti kardeşler. Giovanni Ledda’nın özyaşamsal romanından uyarladıkları filmde, Sardunyalı bir çoban çocuğunun babasının despotluğundan kurtulup hiç bilmediği İtalyancayı öğrenip üniversiteyi bitirerek bir dilbilimci olduğunu anlattılar. Hem Sicilyacanın hem İtalyancanın konuşulduğu filmde, belgesel duygusu öne çıktı. İnsanlarla yaşadıkları mekânlar birbirini bütünlüyordu filmde.

Amerika’da politika…

Amerikalı Andy Warhol gibi deneysel film çalışmaları yapan sanatçıların yapıtları geniş kitlelere pek ulaşamadı. Saatlerce, sadece bir binanın görüntüsünü çeken bir film elbette seyircinin ilgisini göremezdi. Çünkü, postmodern sanatçı Warhol’un filmlerinin ideolojisi, insanların hemen anlayayacağı ve yorumlayacağı biçimde açık değildi. Deneysel-öncü sinemanın gerilemesiyle, “yeni sol” filmler Amerika’da çekilmeye başlandı. Sosyal içerikli filmler ortaya çıktı. “Militan sinema” diye ad verdiler bu akıma. Ardından kadın mücadelesini destekleyen filmlere uzandı bu sinema akımı Amerika’da. Bununla birlikte “newsreel” denilen solcu bir belgesel birliği de kuruldu 1967 yılında. Vietnam’dan gelen savaş görüntüleri, askerliği reddedenlerin anlattıkları, 1968’de New York Üniversitesi’nde öğrencilerin okulu işgal edişleri “Columbia Revolt” (Columbia İsyanı) belgeseliyle yansıtıldı. 1972 yılında “Küba Filmleri Festivali” de düzenlediler. Ama devlet tüm filmlere el koydu. Belgeseller ardı ardına geldi. Metro ulaşım sisteminin politik ve ekonomik çözümlemeleriyle ilgili “The Wreck of the New York Subway” (New York Metrosunun Enkazı) belgeseli, Amerikalı kadınların bilincini etkileyen bir röportaj belgeseli “The Women’s Film” (Kadınların Filmi), Attica hapishanesindeki isyanla ilgili “Revolution Until Victory” (Zafere Kadar Devrim) belgeseli de bunlara eklenebilir. Amerika’daki “newsreel” grupların birçoğu kendilerini Marksist-Leninist olarak tanıtıyorlardı. Devrimci Zenci İşçiler Birliği, “newsreel” tarzında 1969 yılında bir belgesel çekti. Detroit bölgesindeki fabrikalarda çalışan siyah işçileri örgütlemek için. Amerikan politik filmlerinin en önemlilerinden biri “Winter Soldier-Kış Askeri”dir. Gaziler tarafından Vietnam’da işlenmiş suçlarla ilgili tanıkların anlattıkları vardır bu belgeselde. Bu belgeselin bir diğer önemi Cannes Film Festivali’nde gösterilmesidir. Bir diğer film de, “Ice-Buz”dur. Eleştirmenler filmi beğenmemişler. Çünkü bu film, Amerika’daki devrim için silahlı bir yaklaşımı öneriyor. Hollywood’da, “yeni sol” akıma tepki olarak, başını ünlü yönetmen Francis Ford Coppola’nın çektiği “yeni sağ” akım yönetmenleri ortaya çıktı 1970’li yıllarda. Bu “yeni sağ” akımın içerisinde Paul Schrader ve Martin Scorsese gibi önemli yönetmenler de vardı.

(06 Kasım 2009)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

06 Kasım 2009 Haftası

“Coco Chanel’den Önce”, kadına giysilerde hak ettiği rahatlığı, sadeliği, estetiği sağlayarak modada kökten bir değişim sağlayan ve bu değişimi bağımsız kişiliği ile tamamlayan ‘küçük dev hanımefendi’nin nasıl “Coco” olduğunun ipuçlarını, doğaldır ki geriye doğru arıyor… Ve ablası ile kader ortaklığı yaptığı yetimhaneye, salaş mekândaki şarkıcılık günlerine, onu himayesine alan ‘deli dolu’ zengin adamla geçirdiği yıllara ve âşık olduğu diğer erkekle ilişkisine giderek ulaşıyor. Sorunsuz bir sinema: Audrey Tautou başta, rollerine tam oturmuş oyuncular; Coco’nun yanında hissettiren bir kamera; gerektiği ölçüde ama oldukça gösterişli birkaç büyük sahne ve yinelenen kostümlerdeki kreasyonun göz alıcılığı, bu Anne Fontaine filmini alımlı hale getiriyor. Ancak ben yine de, Coco’nun karakterini olabildiğince diplere inerek yorumlayan bir önceki film “Coco Chanel & Igor Stravinsky”den yanayım.

“İncir Çekirdeği”, özellikle Batman’dan gelen haberlerle gündemde yer almış kadın intiharlarından yola çıkarak, bu acıyı yaşamakta olan Mardinli genişçe bir ailenin ‘bir gün’ünü anlatıp, “Güneydoğu’da kadın olmak”ın fotoğrafını çekiyor. Mizansen zaafları ve karakterleri irdeleme sorunları var ama politik altyapısı sağlam, bütünüyle dürüst ve samimi bir film. Kadın oyuncular (ve erkekler de) denetimli, hiçbiri rol çalmıyor. İlgiyi hak eden bir çalışma.

“Kıskanmak”, ailenin gözbebeği olmuş ağabeyinin (ve güzel yengesinin yanında) ‘patriarkal’ düzene uygun biçimde bir sığıntı gibi yaşayan çirkin kadın Seniha’nın hasutluğu üzerinden insan denilen varlığın kötülük kodlarını arayan bir film -maalesef- olamamış! Çünkü bir edebi eserin sinemaya uyarlanması esasen o kitabın özünün doğru aktarılmasını hedeflediği halde, burada satıhta gezinen bir intikam hikâyesi olmuş çıkmış. Örneğin, karakterler arası çetrefil cinsellik ve cinsel çağrışımlar yok gibi; oysa çok önemli. Örneğin, romanın sayfalarından aynen çıkıp oyuncuların ezberlerinden geçerek ağızlarına monte edilmiş gibi duran diyaloglar inandırıcı ve etkili değil; tiyatro sahnesi performansları gibi.

Zeki Demirkubuz, ismi zaten nüvesi olan bu romana kendi siyasi – sosyolojik yorumunu getirmiş gibi dursa da, belirsiz ve başarısız. Sinema değeri olarak ise, görüntü yönetiminin kattıkları var… Ama sadece o kadar! Örneğin, tüm karakterlerin ve entrikanın zembereğini kuracak anahtar bir ilk sahne var ki, her anlamda kusursuz olmalı: 1930’ların Zonguldak’ında Cumhuriyet Balosu! Bir bakıyorsunuz “evlere şenlik”. Sözcükler ağzına oturmayan acemi oyuncunun sunuş konuşması; sanat yönetmeni ortada yok, her şey eğreti… Sanırım, Demirkubuz minimal sinemasına dönmeli. Roman uyarlaması ona göre değilmiş. Yazık olmuş yani. Oysa edebi olarak o denli başarılı bir eser ki “Kıskanmak”.

“Yasak Bölge 9”, dünya kamuoyunda ‘karides’ olarak bilinen, dünya dışı akıllı yaratıklarla yaşanan son olayları ekrana getirmiş. Biliyorsunuz, 20 yıl önce Johannesburg üzerinde sabitlenen uzay gemisine girilmiş ve perişan durumda uzay varlıklarıyla karşılaşılmış, arızalı geminin hemen altında onlar için bir kamp oluşturulmuştu. Bu süre zarfında kamp ile çevresinde yükselen anarşizm yüzünden, sayıları milyonu aşan göçmenleri kent dışında yeni bir bölgeye nakletme ve onlardan bir tür virüs kapıp değişinime uğramaya başlayan görevli insan Wikus Van De Merwe’yi zapturapt altına alma girişimlerini anlatmakta film. O olaylar sırasında çekilen belgesel görüntülerden bolca yararlanan, yarı kurmaca, aksiyonun zirvesinde bir çalışma… Kampın, silah endüstrisinde de faaliyet gösteren bir şirketin yönetiminde olması ve sadece uzay varlıklarının temasıyla çalışan uzaylı silâhlarının Wikus’un mutasyonu sayesinde aktif hale getirilebileceğini tespit eden şirket bilim adamlarının onu bir denek haline getirme çabaları, kıyasıya eleştirilmekte. İnsanlığınızı sorgulayacağınız bir film “Yasak Bölge 9”!

Anımsatalım, ana gemi, bir baba oğul ‘karides’in çabası ve Wikus’un yardımıyla hareket ettirilip dünyayı terk etse de, halen, iki milyonu aşmış uzaylı popülâsyonu Güney Afrika’nın başında. Haberlerde sık sık izliyoruz zaten. Konuya duyarlı seyircilere bu yarı-belgeseli kaçırmamalarını öneririm.

(04 Kasım 2009)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Zihnin Yakan Dehlizlerinde

Kıskanmak
Yönetmen-Senaryo: Zeki Demirkubuz
Roman: Nahid Sırrı Örik
Görüntü: Emre Erkmen
Kurgu: Zeki Demirkubuz
Oyuncular: Nergis Öztürk (Seniha), Serhat Tutumluer (Halit), Berrak Tüzünataç (Mükerrrem), Bora Cengiz (Nüzhet), Hasibe Eren (Kalfa), Serdar Orçin (Savcı)
Yapım: Mavi Film-Yerli Film (2009)

Zeki Demirkubuz’un yazar Nahid Sırrı Örik’in aynı adlı romanından uyarladığı ‘Kıskanmak’ filmi, insana adanmış bir film. Onun güzelliğine, çirkinliğine, karanlığına, aydınlığına ve birçok şeyine. Demirkubuz’un ruhu, Dostoyevski’yle Fritz Lang’ın dehlizlerinde dolaşıyor sanki.

Film, Atatürk’ün hayatta olduğu 1930’lu yılarda Zonguldak’ta geçiyor. 29 Ekim balosunda Atatürk’ün telgrafı okunuyor ve ardından da danslara geçiliyor. Kalabalığın içerisinde kızlar kadar güzel eşrafın zenginlerinden birinin oğlu Nüzhet görünüyor ve Nüzhet’in gözü de Mükerrem’e takılıyor. Annesinin gölgesinin altındaki Nüzhet, kadınları hemen etkisi altına alan biri. Mükerrem’i de etkilemeye gecikmiyor Nüzhet. Mükerrem, maden mühendisi Halit’le evli. Baloda Mükerrem’in görümcesi Seniha da var. Seniha, zihninin loş karanlığında her şeyi gözlemliyor sürekli. Halit’in kız kardeşi olan Seniha, yüzü çirkin ve bezgin ruhlu bir insan. Abisinin bir sığıntı gibi yanından ayırmadığı biri o. Seniha, hikâyenin derinliğindeki trajedilerin de başlangıcı ve sonu. Bu hikâye, güzellik, çirkinlik ve kıskanma üzerine Dostoyevski’nin ruhundan düşmüş gibi sanki. Bu filme, psikanalitik açıdan da bakmak gerekiyor. Seniha, sessiz, sakin ve makûl biri gibi görünüyor. Ama, onun derinliğine girince bu sakinliğin içinde bir cehennemin olduğu keşfediliyor. Seniha’nın yüzündeki çirkinlik içinin yansıması gibi sanki bir zaman sonra. O, daima kaybetmiş biri. Daha önce ailesinin, şimdi de abisinin sığıntısı gibi. Hep arkalara itilmiş. Aşkın içine düşmesine bile müsaade edilmemiş. Yalnız ve kadersiz. Belki de hayatta tek iletişim kurabildiği insan Mükerrem. Her şeyi içine atmış Seniha’nın ruhundaki intikam ateşi yıllar boyu büyümüş ve zamanı geldiğinde de etrafına trajedi saçıyor. Kaderin ona kaybettirdiklerinden öcünü alıyor sanki. Seniha’nın anlattıklarına ve kelimelerine iyi kulak vermeli. Seniha’ya hayat veren Nergis Öztürk, bu filmindeki performansıyla 46. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü almıştı.

Dostoyevski ve Lang ruhu…

Bu film, Demirkubuz’un ilk dönem filmi ve ayrıca ilk sinemaskop çalışması. Muhteşem bir şey bu. Reha Erdem ustanın “Hayat Var”, Çağan Irmak’ın “Karanlıktakiler” ve Zeki Demirkubuz ustanın “Kıskanmak” filmleri, sinemamızın en iyi sinemaskop çekilmiş filmleri. Buna Nuri Bilge Ceylan ustanın “Üç Maymun” filmini de ekleyebiliriz. İnsana sinema adına heyecan ve umut veriyor bu. Bir heyecan verici şey de, “Kıskanmak” filminin yapımcı şirketlerinden biri olan Yerli Film. Bu film şirketi, sinema tarihimizin derinliğinden yeniden diriliyor sanki. Yerli Film, büyük yönetmenlerimizden Atıf Yılmaz’la zamanın ünlü oyuncularından Orhan Günşiray’ın ortak kurdukları bir yapım şirketiydi. 1961’den 1964’e kadar Atıf Yılmaz’ın yönettiği, Orhan Günşiray’ın başrolde oynadığı altı film çıkmıştı ortaya. Sonra da şirketi bir başkası aldı ve şirketin ömrü 1971’e kadar sürdü. Demirkubuz’un “Kıskanmak” filmiyle bu eski film şirketinin adını hatırlamak insana iyi geliyor.

Zeki Demirkubuz, Muhsin Ertuğrul’a ve Nazım Hikmet’e de bir selâm gönderiyor. Muhsin Ertuğrul’un 1933’te yönettiği “Karım Beni Aldatırsa” filminden görüntüler de sunuyor Demirkubuz. Senaryosunu Nazım Hikmet’in yazdığı “Karım Beni Aldatırsa” filminin başrollerinde Feriha Tevfik, Hazım Körmükçü, Vasfi Rıza Zobu, Muammer Karaca oynamış. “Karım Beni Aldatırsa” sinemada oynarken, perdenin yanında bir genç kadın da müzik çalıyordu “Kıskanmak” filminde. “Karım Beni Aldatırsa” da bir aldatma hikâyesini anlatıyor. Demirkubuz, tıpkı Seniha’nın okuduğu Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sı gibi, “Karım Beni Aldatırsa”yla da kendi filmine metafor yapıyor sanki. Demirkubuz, kaybedenlerin sinemadaki anlatıcısı bir yönetmen. Demirkubuz’un filmlerini, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (1821-1881) gibi büyük usta Fritz Lang’ın da (1890-1976) ruhu kuşatıyor. Lang usta, Alman sinemasının en büyük yönetmenlerinden biriydi ve hep kapitalist sistemde kaybetmiş insanları anlattı. Genelde Lang’ın kara filmlerinde trajediler, öncelikle Amerika döneminde, kadınlar tarafından gelirdi. Erkekler, belki kaderin, belki de sistemin itmesiyle suçların içine düşer ve kazanma şansları hiç olmazdı. Demirkubuz’un ruhunda, Dostoyevski’nin derin dehlizleriyle Lang’ın kaybedenleri buluşuyor bir yerlerde. Demirkubuz’un filmleri, yoğunlukla dışavurumcu bir estetikle yansıyor. Mekânların yansıyışı ve ışık düzenlemeleri, insanın içindekinin dışarı çıkması gibi. Öncelikle “Kıskanmak” filminde bu daha derin. Filmin bir yerinde, Seniha’nın odasındaki kütüphanede Lev Nikolayeviç Tolstoy’un (1828-1910) “Harp ve Sulh” romanı da fark ediliyordu. Belki de finale gönderme yapıyordu bu. Demirkubuz, önceki filmlerinde arka sokaklarda dolaşıyordu hep. Bu filmindeyse zihnin arka sokaklarına dalıyor kamerasıyla. Öncelikle evle bu mekâna düşen ışıklar, Seniha’nın iç dünyasıyla buluşuyordu. Seniha, Ömer Kavur ustanın 1986 yapımı “Anayurt Oteli” filminin Zebercet’i gibi sinemamızın önemli karakterlerinden biri olabilir. Seniha’ya önyargılı bakmamak gerek. O, sevgiyi ve şefkati arıyor olamaz mı? Tüm insanlar gibi. Dostoyevski’nin Raskolnikov’u kötü bir insan mıydı? Yönetmen, filminin fonunda müzik kullanmamış. Müzikler daha çok dışarıdan duyuluyor. “Kıskanmak” romanının yazarı Nahid Sırrı Örik, 22 Mayıs 1895 yılında İstanbul’da doğdu ve 1960 yılında yine İstanbul’da öldü. Örik’in “Kıskanmak” romanı 1946’da yayımlanabildi. Bu roman daha önce 1937 yılında aynı adla Tan Gazetesi’nde tefrika edilmişti. “Kıskanmak”, sinemasal belleğe alınmalı.

(04 Kasım 2009)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Allah Onu Kavga Etmesi İçin Yaratmış

Şimdilerde 40’larını idrak eden benim gibi orta yaşlı sinema tutkunlarının hayatını kaydırmış Yeşilçam ustalarından biridir Kunt Tulgar… O ve diğer birkaç popüler meslektaşının beyazperdede yıllar yılı sergiledikleri kavga – dövüş sahnelerinin gazına gelerek, sinema salonlarının çıkışında arkadaşlarımızla birbirimize az dalmadık, eve kan revan ve çamur içinde dönüp annelerimizden az fırça yemedik çocukluğumuzda…

1970’ler ve 80’ler boyunca oynadığı aksiyon filmleriyle bizim kuşağımızı karanlık salonlarda maceradan maceraya sürükleyip sonunda iflâh olmaz birer sinema müptelâsına dönüştüren bu pire çevikliğindeki aktörle yıllar sonra ilk kez yüz yüze geldiğim gün resmen gözlerime inanamadım. Çünkü, an itibarıyla 61 yaşında olan Kunt Tulgar, ben ilkokula giderken beyazperdede nasıl görünüyorsa, bugün de tıpatıp aynı görünümdeydi!

*****

Konuyla ilgili bağlantı:
http://yenisafak.com.tr/Cumartesi/Default.aspx?t=31.10.2009&i=220065

*****

Yeni Şafak’taki habercilik çalışmalarım sırasında ne zaman “sinema yıldızlarıyla söyleşi yapma” yönünde bir proje söz konusu olsa, benim içimden toplumun güncel beğenisini yansıtan aktör ve aktristlerle görüşmek her nedense hiç gelmiyor. Aynı şekilde, son dönemlerde kapı pencere kırdıran genç kuşak yönetmenlerle de… “Yeni” olana yönelik bu tutukluğum ve isteksizliğim, sinema söyleşileri yapma işini de -son beş yıldır sinema sayfamızdaki öncelikli misyonuma dönüşen- “vefâ”nın doğal bir uzantısı olarak gördüğümdendir sanırım… Günümüzün sinemasal zevklerini belirleyen moda eğilimler ve onların popüler temsilcilerinden ziyade, bizim kuşağımızı bugünlere taşıyanların unutulmaya yüz tutmuş emekleri çok daha fazla cezbediyor beni… Tipik bir “yaşlanma belirtisi” olarak, aslında hiç de şaşırtıcı değil bu yöndeki tercihlerim… Ancak, her ne kadar “moda olan”a itibar etmesem de yine de hayırlı bir iş yaptığımı düşünüyorum zaman zaman sinemamızın temellerini atan emektar sanatçıları ziyaret etmekle…

Kaldı ki Yeni Şafak’ta çağdaş sinemacılarla (aynı zamanda sanatın diğer dallarından daha bir sürü yükselen değerle) son derece kaliteli söyleşiler yapan Aysel Yaşa, Ertan Altan, Kübra – Büşra Sönmezışık kardeşler ve Mezin Tanrısever gibi bir dizi usta mülâkatçı var zaten. Bu alanın “yeni”lerini çoklukla onlara bırakıp, “eski tüfekler”e yönelik (her birini ayrı birer vefâ tezahürü olarak gördüğüm) söyleşi ve haberlere yoğunlaşmak benim kuşağımdan bir sinemasever için belki de en doğrusu…

Türk sinema tarihinin gelmiş geçmiş en karizmatik ad-soyadına sahip aktör, senarist, yönetmen ve yapımcısı, sevgili Kunt Tulgar ağabeye yaptığım ziyaret de işte bu tercihimin yeni bir halkasını oluşturmaktaydı. 1948 – İzmit doğumlu sanatçının beyazperdede ilk boy gösterişi, henüz 4 yaşındayken, Orhan Atadeniz’in çektiği “Tarzan İstanbul’da” filmiyle gerçekleşmiş (1952). Ki onu bu büyüleyici dünyaya ilk sokan kişi de dönemin saygın görüntü yönetmenlerinden biri olan rahmetli babası Sabahattin Tulgar olmuş. Türk sinema tarihine derinlemesine meraklı olanların mutlaka izlemiş olduklarını düşündüğüm (ki benim arşivimde de hayli temiz bir kopyası var) o ilginç Tarzan uyarlamasında, anne-babası yerliler tarafından öldürülünce sahipsiz kalan ve ormandaki hayvanlar tarafından büyütülen küçük Tarzan rolünde ilk çıkışını yapıyordu kısa pantolonlu Kunt Tulgar…

Sonrası ise istisnasız her günü sinema sektöründe geçen dolu dolu bir hayat… Uzunca bir süre ses teknisyeni ve set âmiri olarak hizmet verdiği Yeşilçam’da, 1970’lerin başlarından itibaren, fantastik filmlerin çılgın yönetmeni Yılmaz Atadeniz’in kışkırtmalarıyla oyunculuğa yeniden dönüyor Kunt ağabey ve çevik fiziğiyle kısa sürede kavgalı-dövüşlü filmlerin en gözde oyuncularından birine dönüşüyor. Hele ki Atadeniz’in yönetiminde rol aldığı 1973 yapımı süper kahraman serüveni “Yılmayan Şeytan”da bir “Bakırbaş Tekin” rolü var ki “trash cinema” meraklıları için o yapıt bugün bile hâlâ aşılmaz bir zirveyi oluşturmakta. Aynı şekilde, vaktiyle Türk sinemasının ürettiği birbirinden çılgın ve sıra dışı filmler karşısında kafayı yiyen Avrupalı ve Amerikalı sinemaseverlerin de en favori filmleri arasında yer alıyor bu akıllara zarar bilim-kurgusal serüven…

Öte yandan, 1978 yılında Londra’da bir sinemada izlediği, Richard Donner’ın ilk “Superman”ini Türkiye’de yeniden çekmeyi kafasına koyuyor ve döner dönmez de eşinin yardımlarıyla muhteşem bir Süpermen kostümü hazırlıyor. Hiç abartmıyorum, filmi izleyenlerin de bana hak verecekleri üzere orijinalinden farksız kalitede bir kostüm bu… Ve kumaşı da Mahmutpaşa’dan alınıp, tamamen yenge tarafından dikilmiş! Süpermen rolünü ise o sırada askerliğini yapan -yaklaşık iki metre boyundaki- genç bir yakınına veriyor Tulgar. “Çocuğu askerden annesi-babası hasta diye bir haftalığına izinli saydırdık, o bir haftada da ‘Süpermen Dönüyor’u jet hızıyla çekip bitirdik” diyen usta sinemacıyı en çok da Türk Süpermen’in uçma sahneleri zorlamış. O sorunu da yine eşinin küçük bir Barbie bebeğe (daha doğrusu Barbie’nin erkek arkadaşı olan “Ken” bebeklerinden birine) diktiği mini kostüm ve bir saç kurutma makinesiyle çözmüş. Üzerine muhtelif gökyüzü çekimlerinin yansıtıldığı bir aydinger kâğıdının önüne iple bağladıkları bebeğe saç kurutma makinesinden hava vererek minik pelerininin dalgalanmasını sağlamış ve böylelikle de “uçan bir Süpermen görüntüsü” elde etmiş o filmde… Kendi türünde eşsiz bir örnek olan bu yapıtın DVD’si de bir “trash cinema” klâsiği olarak şu anda dünyanın dört bir köşesinde satılıyor.

“Aksiyon adamı” kimliğiyle son büyük gösterilerini 1980’lerde “En Büyük Yumruk”, “Gizli Kuvvet” ve “Beklenmeyen Randevu” ile yaptıktan sonra ağırlıklı olarak kamera arkasında çalışmayı tercih eden Tulgar, 1990’ları da çeşitli televizyon yapımları için üstlendiği yönetmenliklerle geçirdikten sonra, 2000’lerde ise -bana göre çok erken gelen- bir inzivânın keyfini çıkartıyor.

1952’den 2009’a kadar geçen 57 yılda 10 filmde oyunculuk, 7 filmde yönetmenlik, 7 filmde senaristlik, 4 filmde yapımcılık, 20’nin üzerindeki filmde de ses teknisyenliği… Yeşilçam’da çekilen diğer serüven filmlerine kendisine ait Kunt Film şirketi üzerinden verdiği teknik desteklerin sayısını ise artık o bile hatırlamıyor.

61 yaşına karşın en fazla 45’lerinde gösteren bu zımba gibi, mavi gözlü ve keskin bakışlı adamla yaptığım keyifli muhabbetin sonlarında, “Ağabey, Türk sinema tarihinin görüp göreceği en muhteşem kötü adam fizyonomilerinden birine sahipsin. Neden ansızın fren yaptın hiç anlayamıyorum, oysa senden daha kaç tane soğukkanlı cani karakteri çıkardı” dediğimde, “Ali Muratçığım, gördüğün gibi, ben eski bir özel efekt uzmanı olarak kendi hayatımda da zamanı durdurmayı başardım” deyip, şu davetkâr sözlerle noktalıyor sohbeti:

“Getir koy önüme huyuma suyuma ve görünümüme uygun bir senaryo; para pul önemli değil, hemen oynayayım. Yeter ki içinde bolca kavga-dövüş olsun. Kavga olmazsa asla yaşayamam ben!”

* * *

Uzmanından, ısmarlama ‘dayak’ faslı

Aksiyon filmleri ve bu filmlerin ayrılmaz bir parçası olan kavga-dövüş sahneleri Kunt Tulgar’la sohbetimizin içinde o kadar sıklıkla geçen bir konu başlığına dönüşüyor ki, ben de bir ara iyice havaya girip dayanamayarak “Kunt usta be” diyorum, “Objektifimize küçük bir gösteri yapsana, her ne kadar ben bir Süheyl Eğriboz ya da İhsan Gedik değilsem de karşında bir kaç yumrukluk idare edebilirim sanırım!”

Bunun üzerine Türk sinemasının hiç yaşlanmayan emektarı Tulgar bana Yeşilçam’ın ünlü kavgacılarının kamera önündeki çalışma yöntemlerine ilişkin birkaç tüyo veriyor ve bulduğumuz en yakın çayırlıkta bir dövüş mizanseni oluşturup yukarıdaki hatıra karelerini çektiriyoruz.

Çektiğimiz fotoğrafları makinenin ekranından kontrol ederken, deneyimli aktöre “Nasıldım ağabey, stilize bir biçimde dayak yiyebiliyor muyum?” diye sorduğumda ise “Eh işte, yok zamanda idare edersin, ancak kamera önünde ustalıkla dayak yemek gerçek bir sanattır” diyor ve ekliyor “Senin herşeyden önce şu yavaş yavaş salmaya başladığın göbeğini yeniden bir toparlaman lâzım. Bak benim fiziğime, hiç yaşımı gösteriyor muyum? Şu anda uygun bir senaryo gelsin, 35-40 yaşında karakterleri bile rahatlıkla canlandırırım. Mesleğine âşık bir aksiyon yıldızı, kendine bakmasını da bilmeli…”

* * *

‘Dünyayı Kurtaran Adam’ın ‘özel efektler’ini (!) de o yapmıştı

Kunt Tulgar, sahip olduğu eşsiz pratik zekâ sayesinde, 1970’ler ve 80’lerin gariban Yeşilçam’ında, o günkü standartlara göre “özel efekt” olarak kabûl edilebilecek kimi ucuz yollu film hilelerinin de en aranılan teknisyeni konumuna erişmişti. Ki sonradan uluslararası düzeyde bir şöhret kazanacak olan efsanevî “Dünyayı Kurtaran Adam”ın izleyenlere saç-baş yolduran özel efektleri de Tulgar’ın pratik zekâsının en unutulmaz örnekleri arasında yer alıyor. Bu muhteşem hikâyeyi yine ondan dinleyelim:

“Süpermen Dönüyor’u çekeli henüz iki-üç yıl olmuştu ve o filmde çok ucuza mâlolan hilelerle Süpermen’i İstanbul semalarında uçurmayı başardığım için Yeşilçam’da bayağı bir forsum oluşmuştu. Bir gün Cüneyt Arkın ve Çetin İnanç büroma geldiler. Cüneyt, ‘Dünyayı Kurtaran Adam’ adlı hareketli bir senaryo yazmıştı ve Çetin’in yönetmenliğinde bunu çekmek istiyorlardı. Fakat, senaryodaki uzay gemisi sahnelerinin altından nasıl kalkacaklarını her ikisi de bilemiyordu. Çetin bana, ‘Sen Süpermen’de hiç fena sayılmayacak bir sonuç elde etmiştin. Cüneyt ve Aytekin’i de (Akkaya) bir uzay gemisi kokpitinin içinde bir kaç dakika uçurabilir misin?’ diye sordu. ‘Ayıp ediyorsunuz sevgili kardeşlerim’ dedim ve onlara çekim için bir kaç gün sonrasına randevu verdim.

Önce, bizim şirketteki platoya aydınger kağıdından yapılma bir yarı saydam perde astırıp, arkasına 35 mm bir film gösterim makinesi koydum. Sonra, George Lucas’ın ilk ‘Yıldız Savaşları’ filminin Türkiye dağıtımını yapan şirkete gidip filmin bir kopyasını ödünç aldım. Onu montaj masasında baştan aşağıya izleyip bütün uzay savaşı sahnelerini makasla keserek ucuca yapıştırdım ve oluşturduğum kolajı aydinger perdenin arkasında duran sinema makinesine taktım. Böylece, filmi oynattığımda perdede bol bol uzay görüntüleri ve patlamaları beliriyordu. Son aşamada ise sanayi sitesindeki kaynakçı arkadaşıma Cüneyt ve Aytekin’in içine oturacakları metâlden bir kabin yaptırdım ve bunu da perdenin ön tarafına koydum. Tam karşına diktiğimiz bir kamera ise hem kokpiti, hem de arkadaki perdeyi ve orada oynayan görüntüleri kaydediyordu. Ancak, an itibarıyla doğru düzgün bir motorsiklet kaskı bulamadım ve çekimin yapılacağı günün sabahı Cüneyt’e, “Stüdyoya havalı bir kask bulup öyle gelin” diye haber gönderdim.

Bir kaç saat sonra Cüneyt, Aytekin ve Çetin geldiler. Ellerinde bir adet kask vardı. İkisinin de kafasına küçük gelen, düdük gibi bir şey. ‘Nereden buldunuz Allah aşkına bu sefil kaskı’ dedim, stüdyonun hemen önünde motorsikletli bir genci durdurup ‘Birazdan yukarıda film çekeceğiz. Bunu bize ödünç ver, akşama gelir alırsın’ diyerek çocuktan kavga dövüş almışlar kaskı. Sonuçta, onunla çektik filmin dillere destan uzay savaşı görüntülerini…

Kamera basit bir ağaç tripota bağlıydı. Onu çekim sırasında yatay eksende eğme şansım olmadığı için Aytekin de Cüneyt de ‘İnişe geçiyorum’ derken, mecburen kendileri öne doğru eğiliyorlardı.

‘Dünyayı Kurtaran Adam’ın yalnızca uzaylı bölümünü değil, diğer bütün maket ve efektlerini de ben hazırladım. Aynı zamanda, evdeki plâk arşivimden yararlanarak, o dönemin en gösterişli filmlerinin müzikleriyle bezemek suretiyle ses kayıtlarını yine ben gerçekleştirdim. Çekimlerinden 27 yıl sonra bugün, sözünü ettiğim görüntüler artık dünya çapında popüler olmuş durumda. Piyasanın ölü bir zamanında sektöre birazcık hareket getirsin diye çektiğimiz inanılmaz düşük bütçeli bir filmin gün gelip bu kadar tantana kopartacağını bilseydim, çekerken biraz daha ince çalışırdım. Fakat, eğer ki ben aşırı titizlik sergileseydim, ‘Dünyayı Kurtaran Adam’ böylesine popüler olur muydu o da ayrı bir tartışma konusu. Çünkü onun bütün güzelliği döküntülüğünde. Biliyorsunuz, 2006’da çok ciddi bir masraf yaparak ikincisini çektiler, fakat aynı tadı vermedi.”

*****

Yeni başlayanlar için “trash cinema” sözlüğü

“TRASH CINEMA”: Çok düşük bütçeler ve tanınmamış (bazen de düpedüz amatör) oyuncularla çekilen; özel efektleri tam bir zavallılık gösterisi olan; senaryosu, kamera kullanımı, ışık düzeni, kurgusu, müzikleri ve genel yönetimiyle hissedilir bir özensizlik içeren; gösterime girdiği dönemlerde sinemaseverler ve eleştirmenlerden hiç saygı görmeyip kısa sürede unutulup gitmiş, ancak zaman içinde tekrar hatırlanarak daha farklı bir sosyolojik-estetik bakış açısıyla ele alındığında giderek değer kazanmaya başlamış “ezik” filmler… Tam çevirisiyle “Çöplük Sineması”…

Bu türün yeryüzündeki en büyük ustalarından biri Türkiye sineması olup, ülkemizdeki en unutulmaz örneklerini de Yılmaz Atadeniz, Kunt Tulgar, Çetin İnanç ve İrfan Atasoy gibi yönetmenler eliyle vermiştir. Meksika, Hindistan, Endonezya ve İtalya ise diğer önemli ustalar arasında sayılabilir.

B-MOVIE: Yoğun olarak “trash cinema” özellikleri taşıması nedeniyle sinema salonlarında yaygın gösterime çıkmak yerine (eskiden video kaset, şimdilerde ise) doğrudan DVD piyasasını hedefleyerek çekilmiş olan düşük bütçeli film türü… Bunların büyük bölümü beyazperdede hiç bir zaman gösterim şansı bulamazken, görece eli yüzü düzgün olarak kabûl edilen bazıları da Amerikan sinema işletmeciliği sisteminde, yazlık ya da arabalı sinemalarda seyirciyi çekmesi beklenen esas filmin önüne garnitür olarak eklenip gösterilirdi. Quentin Tarantino ve Robert Rodriguez’in birlikte çektikleri 2007 yapımı “Grindhouse”, bütünüyle bu filmlere adanmış bir saygı gösterisidir.

Kunt Tulgar – Ali Murat Güven Fotoğrafları: M. Yasir Düzcan

(01 Kasım 2009)

Ali Murat Güven
Yeni Şafak Gazetesi Sinema Editörü

alimuratg@yahoo.com

İki Dil Bir Travma

Bir ülke düşünün ki; zenginlik ve fakirlik en uç noktasında yaşansın… O ülkede yaşayan iki kardeş halk birbirinin dilinden hiç mi hiç anlamasın… Aynı ülkede yaşayan insanların bir kısmı, kendi vatanlarında üvey evlât muamelesi görsün. Ülkedeki şanslı (!) çocuklar özel servislerle, artık çoğu bilgisayarlı sıcak okullarına giderken, bir diğer şanssız (!) kısmı yamalı papuçlarıyla karda-kışta yürüsünler, camı-kapısı kırık derme çatma okullarda okumaya çalışsınlar. Yaşıtları matematiği, feni öğrenirken, onlar Türkçe’yi öğrenmeye çalışsınlar. Yani daha en baştan hayata yenik başlasınlar… Ve bir film düşünün ki, tüm bu trajik tabloyu öyle insani, öyle naif bir şekilde anlatsın ki biz filmi gülümseyerek izleyelim. İki Dil Bir Bavul’un yönetmenlerinden Orhan Eskiköy’e kulak kesiliyoruz…

Öncelikle tebrik ederim. İki Dil Bir Bavul’un hak ettiği ilgiyi gördüğünü düşünüyorum. Hemen her yayın organında röportajlarınızı, her gazete, dergi sayfasında filminiz üzerine yazılmış yazıları görüyoruz. Geçtiğimiz yıl Sonbahar filminde görmüştük bu tabloyu… Böyle yoğun bir ilgili bekliyor muydunuz?

Bu yoğun ilgiyi beklemiyorduk. Gündemin de etkisi oldu. Filmden malzeme çıkarmaya çalışanlarla, filmin gerçek duygusunu anlayanlar birbirine karıştı. Gerçi biz, kimin hangi niyetle film hakkında yazdığını biliyoruz. Ancak filmin ısrarla “Kürt Açılımı” ile anılıyor olması rahatsız edici… Açılımın ne olduğunu bile bilmiyoruz daha. Bir yandan da medya insanları provoke ediyor. Bizim filmimizin de bu bağlamda anılması çok üzücü…

Kürt Açılımı ile anılmasının yanında bir de filminizi Nefes filmi ile kıyaslayanlar da oldu…

Akşam Gazetesi’nden bir magazinci, Nefes filmi ile bizi kıyasladı… Bizim filmi bir de Kürt açılımı tarafına koyuyor; sonra da filmin gişe sayılarına bakıp açılımcıların filmi izlenmedi diyor. Şimdi bu ahlâksızlıkla başa çıkmak o kadar zor ki… Filmimiz 22 kopya ile çıktı. Nefes 630 salonda girdi. Şimdi kıyas kaldıracak mı bu? Bu gazeteyi alan 100 bin kişi var. Okuyanlar ne düşündüler kim bilir? Medya ve devlet elele insanları kamplaştırıyor. İki Dil Bir Bavul’un meselesi çok açık. Seyircinin ilgisi de giderek artıyor. Bu da bizi mutlu ediyor.

Peki siz ne düşünüyorsunuz, ne anlıyorsunuz “açılım”dan?

Beni umutsuz yapan şu açılım lâfı… Nereye kime açılıyoruz? Devlet, çözmesi gereken bir sorun hakkında insanların arasındaki uçurumu iyice açtı. Şimdi özellikle Türkler, Kürtlere ayrıcalıklar verileceğini düşünerek daha da sertleşti. Oysaki isyan eden bir halkın diğer halklarla eşit hale gelip gelmeyeceği sorun… İki Dil Bir Bavul da bunun için yapıldı. Eğitim en temel hak. Bir Türk 4 ayda okuma yazma öğreniyor bir Kürt belki 2 senede. Çünkü önce Türkçe öğrenmesi gerekli… Sonra o çocuklar eğitim alamadıkları için hayatlarını yönetemiyorlar. Sonra adalet duyguları sarsıldığı için isyan ediyorlar. Bunu anlamak bu kadar mı zor? Şu televizyonların, gazetelerin dediklerine bu kadar inanmasak daha iyi anlayacağız birbirimizi. Yönetiyorlar bizi. Biz yönetmiyoruz yani. Çözümü isteyenler çok sayıda ama istemeyenlerin sesi daha gür çıkıyor.

Özgür Doğan ile birlikte yaptığınız kısa filmler var… Ancak insanlar sizi İki Dil Bir Bavul ile tanıdı… Film kurmaca değil de belgesel olarak gösterilseydi sanıyorum durum daha farklı olabilirdi…

Özgür ile birlikte kısa filmler yaptık. Bu filmler ödül alsalar, önemli festivallerde gösterilmiş olsalar da fark edilmediler. İki Dil Bir Bavul da belgesel olarak anılmaya devam etseydi yine fark edilmeycekti. Altın Koza’da kurmaca filmlerle yarışması filmin de bizim de fark edilmemizi sağladı. Belgesel sinema bilinmiyor ülkemizde. Belgesel hakkında çok önyargı var.

Bir söyleşinizde, bir sonraki projenizde filme daha müdahaleci olacağınızı söylemiştiniz… Bu, kurmaca yönü ağır basan bir film yapacağınız anlamına mı geliyor?

Nuri Bilge Ceylan’la filmin nasıl hayata geçtiğini konuşurken filmi çektiğimiz köyün hayal ettiğimiz gibi bir köy olmadığını söyledim. Yani öğretmen hayal ettiğimiz olmasını istediğimiz gibi biriydi ama yazdığımız senaryodaki bir dağ köyüydü. O da bana şu cevabı verdi: “Hayal ettiğin şeyin olmasını istiyorsan kurmaca film yapmak zorundasın” Dolayısıyla müdahale gerektiren durumlar olduğunda bunu yapmak gerektiğini düşünüyorum artık.

İki Dil Bir Bavul’un bitiş tarihi ile vizyonu arasında oldukça zaman var. O zaman dilimi içinde neler yaptınız?

2008 yılında ilk gösterimi Amsterdam’da yapıldı. Sonra Türkiye için girişimlerimiz oldu. Bu arada yeni bir proje geliştirdik. Ama zamanımızın çoğunu İki Dil Bir Bavul almaya devam etti.

Benzer bir konuyu yıllar önce, Hakkari’de Bir Mevsim ismiyle Erden Kıral çekmişti. Hakkari’ye sürgün edilmiş bir öğretmenin başından geçenleri anlatan film, 5 yıl boyunca yasaklı kalmıştı…

Filmi biliyorum. Ancak sansür nedeniyle o filmde Kürtçe hiç yoktur. Kürtçe konuşulsa filmi belki bu günlerde ancak izleyebilirdik. Bizim en büyük hatamız da bu yok saymalar ve yasaklar… Bir devlet düşünelim ki vatandaşını yok sayıyor. Farklılıkları yok etmeye çalışıyor.

Neden apolitik bir öğretmen seçtiniz?

Filmdeki hiçbir karakterin politika ile ilgisi yok. Ülkemizdeki çoğunluğun da politika ile ilgisi yok. İnsanlar kendi geleceklerin belirlemek için sadece sandığa gidiyor. Devlet ne derse onu yapıyor. (Çoğunluktan bahsediyorum.) Bu köydeki tüm sorunlar aslında memleketin her yerinde olan şeyler. Hikâyenin özelinde duran Kürt sorunu ülke sorunu aslında. Birbirimizle ilgili önyargılarımız var. Onları sürekli sivriltiyoruz. Bu yüzden sorunun varlığından doğrudan etkilenen ama çözümle ilgisinin olduğunu bilmeyen karakterler var filmde aynı Türkiye’deki çoğunluk gibi.

Zülküf diğerler çocuklardan biraz farklıydı. Hepsini çok sevdik ama Zülküf’ü daha farklı bir yere koyduk… Sizin Zülküf ile ilgili düşünceleriniz neler?

Zülküf’ün hayatında hiç Türkçe kelime yoktu. Dolayısıyla öğretmenini en az anlayan kişiydi. İkinci dilin travmasını da en çok o yaşadı sınıfta… Kendi dilini bilmeyen bir yabancıyla geçirdiği zamanın yükünü en çok o çekti ve Türkçeyi de öğrenemedi bir yılda. 3 Kelime biliyordu en son “evet”, “hayır”, “tamam”. Emre nasıl Kürtçe birkaç kelime öğrendiyse Zülküf de öyle yaptı. Bu travmayı yaşatmaya hakkımız yok bu çocuklara da öğretmene de…

Söyleşi öncesinde Hıncal Uluç’un Altın Portakal için yazdığı “Utanç Festivali Bitti” yazısını gördüm. Ardından Yeni Şafak Gazetesi Sinema Editörü Ali Murat Güven’in aynı konulu yazısını okudum. Güven de Uluç gibi, giysi konusunu ele alarak ve Yılmaz Güney’in ödül alırken giydiği smokinli fotoğrafları hatırlatarak “Hanginiz Yılmaz Güney’den Daha Muhalif ve Radikalsiniz Allah Aşkına” başlıklı bir yazı yazmıştı. Smokinler ve tuvaletler bir festivale verdiğiniz değerin göstergesi midir?

Bu toplumdan bir beklentim var: Hıncal Uluç gibileri “Kör kuyularda merdivensiz bıraksın” Bir aşk şarkısının sözlerini kullandığım için çok mutsuzum Hıncal Uluç’la ilgili konuşurken… Ama onunla ilgili kurduğum hayali bir tek bu sözler anlatıyor.

(02 Kasım 2009)

Gizem Ertürk

Hürriyet’in ‘Sinema Yazarlığı’ Mesleğini İki Paralık Eden Haberi

“Yeni sezonun en iyi 10 filmi”…

Hürriyet’in 24 Ekim Cumartesi tarihli hafta sonu ekinde, sayfayı boydan boya kaplayan bu başlığı görünce, bir gazeteci ve sinema yazarı olarak önce gözlerime inanamadım.

Sonra da böylesine zavallı bir manşeti atanlar adına mesleğimden utanç duydum.

“Büyük gazete” olma iddiası, yalnızca ön sayfalara atlatma haberler koyarak değil, aynı zamanda “spor”dan “sinema”ya, “günün manşeti”nden “hafta sonu ekleri”ne kadar kadar her alanda fark yaratacak bir titizliği sergilemekle hak edilebilir ancak…

“Türkiye’nin en büyük gazetesi” olma iddiasını yıllardır hiç kimseye bırakmayan Hürriyet ise “sıcak haber”i önceleyip başta sinema olmak üzere diğer her türlü konu başlığını “tükürükle-yapıştır” modelinde sunmayı sürdürürken, böylesine ağır bir unvanı lâyıkıyla taşımakta da zorluk çekiyor.

Adına ve adının taşıdığı ağırlığa tamamen tezat bir yaklaşımla, Türk basının en yüzeysel sinema sayfalarına sahip olan bu gazete, yalnızca film eleştirileriyle değil, yaptığı ucube sinema haberciliğiyle de mesleğimiz adına kalbimize acı veren potlar kırmayı sürdürmekte…

Anılan yayın organının bazı yazarlarının Türkiye’de geçerli olan sinema hukukunu bilip bilmeden köşe yazılarında kestikleri bazı ahkâmları, geçtiğimiz aylarda bu sütunlarda bilginize sunmuştum. Aynı şekilde, “Türk trash cinema geleneği” üzerine Yeni Şafak’ta 2003 yılında yaptığım tam sayfa bir haberi (hiç bir kaynak belirtmeksizin) neredeyse yüzde 50 oranında ortak cümlelerle kendi haberi gibi yayımlayan kimi uyanık editörlere de bu konudaki hatırlatıcı mesajlarımı iletmiş durumdayım ki sizlerin böylesi sevimsiz gelişmelerden (meslektaşlık raconu nedeniyle) haberiniz bile olmadı. Ancak, benzer durumların ara ara gerçekleştiğini bilmenizde de yarar var.

Yanda kupürünü gördüğünüz haber ise Hürriyet’in sinema alanında -benim yakalayabildiğim- en son habercilik faciası…

Düşünün ki bazıları 2009’un son aylarına, büyükçe bir bölümü de 2010 yılının ilkbaharına yetiştirilmeye çalışılan bir grup yerli ve yabancı filmden söz ediliyor. Bunların da yarısından fazlası henüz kurgu masasında! Yani, ortada bir bütün olarak izlenebilecek ve rakipleriyle kıyaslanarak haklarında sağlıklı yargılara varılabilecek “tamamlanmış eser”ler falan yok. Eldeki bütün veri, kitlesel merakı artırmak için yapımcıların önceden hazırlattıkları bir kaç tanıtıcı fragman ve medyaya dağıtılan bir avuç lobi fotoğrafı…

Bu absürd habere “âlet edilen” deneyimli sinema yazarlarının hiç birinin böylesine saçma bir başlığın mezesi olacaklarını önceden bildiklerini sanmıyorum. Onlara muhtemelen “Yeni sezonda merakla beklediğiniz filmler hangileri?” gibi yuvarlak bir soru soruldu; meslektaşlarımız da elde ettikleri sınırlı bilgiler, aldıkları duyumlar ve izledikleri fragmanlardan hareketle bazı filmlerin adlarını alt alta sıraladılar.

Haberin çerçevesi yalnızca bu olsa, benim de yapılan açıklamalara hiç bir itirazım olmazdı. Dahası, biri bana telefon açıp “Önümüzdeki sezonda, nasıl bir şey olacağını merak ettiğin filmler var mı?” dese, pek muhtemeldir ki ben de “James Cameron’un ‘Avatar’ını öncü bir teknolojik deneme olarak merakla bekliyorum” gibi bir cümle sarf ederdim. Fakat, aklı başında bir sinema yazarı olarak hiç kimseye -henüz bir ay önce başlayan ve önümüzdeki yaz aylarına kadar sürecek olan- yeni sinema sezonunun “bana göre en iyi 10 filmi”ni falan sıralamaya kalkıp, kendimi de mesleğimi de küçük düşürmezdim doğrusu…

Bu nasıl bir sinema haberciliği, nasıl bir sinema yazarlığıdır ki Cem Yılmaz’ın henüz yalnızca 3-5 kare lobi fotoğrafı ve bolca dedikodudan ibaret olan “Yahşi Batı”sını daha şimdiden “2009-2010 döneminin en iyi 10 filmi” arasında ilan edebiliyor?

Yarısından fazlası hâlâ kurgu aşamasında bulunan ya da en fazla bir-iki festivaldeki çok sınırlı özel gösterimler çerçevesinde izleyici huzuruna çıkmış bazı yapımları (henüz hiç biri ticarî gösterime sunulmamış ve kalitelerinin ne düzeyde olduğu bilinmeyen diğer düzinelerce rakibinin karşısında) “sezonun en iyisi” olarak tanıtabiliyor?

Hep söylüyorum, söylemeye de devam edeceğim: Bu iş “solcu” olmakla olmuyor, “Boğaziçili” olmakla olmuyor, “SİYAD üyesi” olmakla olmuyor, “doğal sarışın” olmakla ise hiç olmuyor. Sinema, eline her kalem alanın üzerinde pervasızca kalem oynatabileceği kadar hafifmeşrep ya da başıboş bir alan değil…

İşini sevmek, saymak, onun hakkında çok okuyup araştırmak ve de deliler gibi emek vermek gerekiyor. Tabiî, bir de hakkaniyet duygusuna sahip olmak şart…

Türkiye’nin en büyük gazetesi Hürriyet’in “pop sinema” haberciliğinde ise bu gibi özniteliklerden eser yok.

Sinemayla yakın ilişkisini bu konuda yazdığı yazılarla sık sık ortaya koyan Ertuğrul Özkök, bence arada sırada başını ana sayfalardan kaldırıp gazetesinin eklerine de dikkatlice bir göz atmalı…

Aynı şekilde, câmiâmızın -zülf-ü yâre dokunan nahoş bir durum olduğunda ânında açıklama yapmasıyla tanıdığımız- pek saygın üstçatı kurumu SİYAD da sinema haberlerinde bu gibi sakat başlıklar atıldığında (haberin içeriğinde kendi üyelerinin yer almasından kaynaklanan) rahatsız edici bir suskunluğu tercih etmek yerine, mesleğimizin onurunu korumak adına hemen harekete geçerek, “İyi eğitimli ve sorumluluk sahibi bir sinema yazarı, sezonun en başında ‘sezonun en iyi 10 filmi’ gibi anlamsız bir listeleme çabasına katkıda bulunmaz. Böyle bir girişim, hem akla ve mantığa, hem de sinema yazarlığı etiğine aykırıdır. Üyelerimiz, söz konusu örnekte, içeriğini tam olarak anlayamadıkları yanlış bir haber âlet edilmiştir” tarzında net bir açıklama yapmak zorundadır.

Ancak, derneğimiz aradan geçen bir haftalık süre zarfında henüz böyle bir açıklama yapmadı ne yazık ki… O yüzden, ben en azından kendimi ve benim gibi düşünen ahlâklı sinema yazarlarının şeref ve haysiyetini korumak adına bu açıklamayı yapıyorum:

“Normal sinema yazarları, ‘sezonun en iyi 10 filmi’ gibi sübjektif listelere katkılarını yalnızca sinema sezonunun sonlarına ulaşıldığında yaparlar. Henüz sezonun başındayken bazı filmleri peşinen ‘en iyi’ ilan etmek, hem mesleğin doğasına, hem de sinema yazarlığının namusuna aykırıdır. Bu tür bir tutum, kimi yerli ve yabancı filmler karşısında tarafsızlığımızı yitirip, anılan eserlerin ticarî başarısına örtülü destek verme anlamında düpedüz ‘taraf olmamız’ sonucunu doğurur ki böylesi bir ‘yarı tüccar-yarı sinema yazarı’ kimliğine bürünmekten Allah’a sığınırım.”

(01 Kasım 2009)

Ali Murat Güven
Yeni Şafak Gazetesi Sinema Yazarı

alimuratg@yahoo.com