Kategori arşivi: Yazılar

TARİHİ BİR ARAŞTIRMA Üzerine Dar Kapsamlı Bir Derleme

Ülkemizde, filmler üzerine, sinema çevrelerinden kişiler arasında 1962 yılında Sine-Film Dergisi tarafından yapılan, 14 kişinin cevaplarının değerlendirildiği soruşturma sonucu Üç Arkadaş (Memduh Ün) 12 oy ile birinci seçilir.

“Başlangıçtan bu yana en iyi film”in belirlenmesi için yapılan değerlendirmeden sonra başka soruşturmalar da yapılacaktır. Bunların bir kısmı değerlendirilen filmleri zaman bakımından belirlenen bir dönem için sınırlı tutmuştur.

1973 / 1974’de Agâh Özgüç’ün Yedinci Sanat Dergisi’nde yaptığı ve 127 kişinin katıldığı soruşturmada aşağıda, yönetmenlerine göre sıralanan filmler, karşılarında belirtilen oyları almışlardır.

Soruşturma 1973 / 1974 yıllarında yapılmıştır, bu yıllardan sonra sinemamız, değişik evreler geçirmiş ve yapılan filmler içinde diğerlerine göre daha öne çıkan yapımlar ortaya çıkmıştır. Doğal olarak bu filmlerin bu soruşturmada değerlendirmesi olanaklı değildi.

LÜTFÜ ÖMER AKAD
1. 1. Hudutların Kanunu (61 oy)
2. 2. Beyaz Mendil (51 oy)
3. 3. Kanun Namına (44 oy)
4. 4. Kızılırmak – Karakoyun (37 oy)
5. 5. Vurun Kahpeye (12 oy)
6. 6. Irmak (11 oy)
7. 7. Gelin (10 oy)
8. 8. Vesikalı Yarim (8 oy)
9. 9. Yaralı Kurt
10. 9. Yangın Var (Eski İstanbul Kabadayıları)
11. 9. Üç Tekerlekli Bisiklet (M. Ün ile) (3’er oy)
12. 10. Gökçeçiçek
13. 10. Kurbanlık Kaatil (2’şer oy)
14. 11. Kader Böyle İstedi
15. 11. Düğün
16. 11. Yalnızlar Rıhtımı
17. 11. Zümrüt
18. 11. Öldüren Şehir
19. 11. Seninle Ölmek İstiyorum
20. 11. Ak Altın
21. 11. “Atatürk’ün Casusu” İngiliz Kemal Lavrens’e Karşı (filmin afişteki tam adı bu şekilde)
22. 11. Damga (S. Havaeri ile) (1’er oy)

SEYFİ HAVAERİ
22. 1. Damga (L. Ö. Akad ile) (1 oy)

ORHAN AKSOY
23. 1. Kumarbaz
24. 1. Kadın Asla Unutmaz
25. 1. Severek Ayrılalım
26. 1. Yarın Ağlayacağım
27. 1. Hıçkırık
28. 1. Vurun Kahpeye (1’er oy)

AYDIN ARAKON
29. 1. İstanbul’un Fethi (2 oy)
30. 2. Vatan İçin (1 oy)

ORHON MURAT ARIBURNU
31. 1. Yüzbaşı Tahsin
32. 1. Kanlı Para
33. 1. Sürgün (1’er oy)

TALAT ARTEMEL
34. 1. Vatan ve Namık Kemal (C. Conku – S. Ayanoğlu ile) (3 oy)
35. 2. Hürriyet Apartmanı (2 oy)

CAHİDE SONKU
35. 1. Vatan ve Namık Kemal (S. Ayanoğlu – T. Artemel ile) (3 oy)

SAMİ AYANOĞLU
35. 1. Vatan ve Namık Kemal (C. Sonku – T. Artemel ile ) (3 oy)

ATIF YILMAZ BATIBEKİ
36. 1. Gelinin Muradı (22 oy)
37. 2. Bu Vatanın Çocukları (10 oy)
38. 3. Alageyik (7 oy)
39. 4. Karacaoğlan’ın Kara Sevdası
40. 4. Cemo (6’şar oy)
41. 5. Murad’ın Türküsü (5 oy)
42. 6. Utanç (4 oy)
43. 7. Keşanlı Ali Destanı
44. 7. Şimal Yıldızı
45. 7. Köroğlu
46. 7. Allah Cezanın Versin Osman Bey
47. 7. Kozanoğlu (3’er oy)
48. 8. Erkek Ali
49. 8. Yarın Bizimdir
50. 8. Dolandırıcılar Şahı
51. 8. Güllü
52. 8. Bir Şoförün Gizli Defteri (2’şer oy)
53. 9. Ölüm Tarlası
54. 9. Yaşamak Hakkımdır
55. 9. Kızıl Vazo (1 oy?, 2 oy?)
56. 9. Yedi Kocalı Hürmüz
57. 9. Suçlu
58. 9. Kalbe Vuran Düşman
59. 9. Balatlı Arif
60. 9. Cemile
61. 9. Aah Güzel İstanbul (1’er oy)

NATUK BAYTAN
62. 1. Sahildeki Ceset (1 oy)

SELAHATTİN BURÇKİN
63. 1. Ölümden de Acı (1 oy)

YÜCEL ÇAKMAKLI
64. 1. Birleşen Yollar (2 oy)

TURGUT DEMİRAĞ
65. 1. Aşk ve Kin
66. 1. Bir Dağ Masalı (2’şer oy) (1 oy?, 2 oy?)
67. 2. Fato: Ya İstiklal Ya Ölüm (1 oy)

MEHMET DİNLER
68. 1. Sinekli Bakkal (1 oy)

SÜREYYA DURU
69. 1. Keloğlan (1 oy)

YILMAZ DURU
70. 1. Zalimler
71. 1. İnce Cumali (1’er oy)

ERTEM EĞİLMEZ
72. 1. Canım Kardeşim (4 oy)
73. 2. Senede Bir Gün (1 oy?, 2 oy?)
74. 2. Sev Kardeşim (1’er oy)

ORHAN ELMAS
75. 1. Duvarların Ötesi (4 oy)
76. 2. Kanlı Firar (3 oy)
77. 3. Ezo Gelin (2 oy) ( 1 oy?, 2 oy?)

İLHAN ENGİN
78. 1. Artık Düşman Değiliz (1 oy)

ÜLKÜ ERAKALIN
79. 1. Afacan Harika Çocuk
80. 1. İki Süngü Arasında (1’er oy)

METİN ERKSAN
81. 1. Susuz Yaz (68 oy)
82. 2. Yılanların Öcü (52 oy)
83. 3. Acı Hayat (29 oy)
84. 4. Sevmek Zamanı (14 oy)
85. 5. Kuyu (13 oy)
86. 6. Gecelerin Ötesi (12 oy)
87. 7. Dokuz Dağın Efesi (5 oy)
88. 8. Karanlık Dünya: Aşık Veysel’in Hayatı (3 oy)

MUHSİN ERTUĞRUL
89. 1. Bir Millet Uyanıyor (22 oy)
90. 2. Şehvet Kurbanı
91. 2. Aysel: Bataklı Damın Kızı
92. 2. Ateşten Gömlek (3’er oy)
93. 3. Leblebici Horhor Ağa
94. 3. Yayla Kartalı
95. 3. Halıcı Kız
96. 3. İstanbul Sokaklarında (1’er oy)

BAHA GELENBEVİ
97. 1. Barbaros Hayrettin Paşa
98. 1. Deniz Kızı (1’er oy)

ERTEM GÖREÇ
99. 1. Karanlıkta Yaşayanlar (24 oy)
100. 2. Otobüs Yolcuları (8 oy)
101. 3. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler (2 oy)

YILMAZ GÜNEY
102. 1. Umut (88 oy) (en fazla oy)
103. 2. Ağıt (45 oy)
104. 3. Seyit Han: Toprağın Gelini (34 oy)
105. 4. Acı (25 oy)
106. 5. Umutsuzlar (19 oy)
107. 6. Baba (16 oy)
108. 7. Aç Kurtlar (2 oy)

TEMEL GÜRSU
109. 1. Dikkat Kan Aranıyor (1 oy)

REMZİ JÖNTÜRK
110. 1. Pir Sultan Abdal (1 oy)

ŞADAN KÂMİL
111. 1. İki Süngü Arasında (4 oy)
112. 2. Bir Aşk Hikayesi – Tuş (1 oy)

ÇETİN KARAMANBEY
113. 1. Kanlı Taşlar (1 oy)

FARUK KENÇ
114. 1. Hürriyet Şarkısı
115. 1. Çakırcalı Mehmet Efe (1’er oy)

KÂNİ KIPÇAK
116. 1. İstanbul Kan Ağlarken – Hrisantos (1 oy)

ZİYA METİN
117. 1. Namus Düşmanı (1 oy)

BİLGE OLGAÇ
118. 1. Linç (3 oy)

NEDİM OTYAM
119. 1. Toprak (1 oy)

ABDURRAHMAN PALAY
120. 1. İsyancılar (1 oy)

NEVZAT PESEN
121. 1. İkimize Bir Dünya (5 oy)
122. 2. Samanyolu
123. 2. Ahtapotun Kolları
124. 2. Kötü Tohum (3’er oy)
125. 3. Günah Bende mi?
126. 3. Hızlı Yaşayanlar (1’er oy)

HALİT REFİĞ
127. 1. Gurbet Kuşları (38 oy)
128. 2. Haremde Dört Kadın (25 oy)
129. 3. Bir Türke Gönül Verdim (10 oy)
130. 4. Fatma Bacı (5 oy)
131. 5. Şehirdeki Yabancı
132. 5. Yasak Aşk (2’şer oy)
133. 6. İstanbul’un Kızları (1 oy)

DUYGU SAĞIROĞLU
134. 1. Bitmeyen Yol (34 oy)
135. 2. Ben Öldükçe Yaşarım (3 oy)
136. 3. Vatan ve Namık Kemal (2 oy)

HULKİ SANER
137. 1. Damdaki Kemancı
138. 1. Turist Ömer (1’er oy)

NEJAT SAYDAM
139. 1. Mahpus (2 oy)
140. 2. Asiye Nasıl Kurtulur
141. 2. El Kızı (1’er oy)

OSMAN FAHİR SEDEN
142. 1. Çalıkuşu (22 oy)
143. 2. Düşman Yolları Kesti (9 oy)
144. 3. Namus Uğruna (7 oy)
145. 4. Rabia
146. 4. Bir Avuç Toprak (1’er oy)

ŞAKİR SIRMALI
147. 1. Efelerin Efesi (1 oy)

İSMET SOYDAN
148. 1. Kiralık Kaatil (1 oy)

TÜRKAN ŞORAY
149. 1. Dönüş (19 oy)

FERDİ TAYFUR
150. 1. Senede Bir Gün (1 oy)

ATTİLA TOKATLI
151. 1. Denize İnen Sokak (1 oy).

ERDOĞAN TOKATLI
152. 1. Son Kuşlar (2 oy)

FEYZİ TUNA
153. 1. Aşka Susayanlar (5 oy)
154. 2. Elmacı Kadın
155. 2. Yasak Sokaklar
156. 2. Kızgın Toprak (1’er oy)

MEMDUH ÜN
157. 1. Üç Arkadaş (85) oy
158. 2. Kırık Çanaklar (16 oy)
159. 3. Yaprak Dökümü
160. 3. Ağaçlar Ayakta Ölür (3’er oy)
161. 4. Toprak Ana (2 oy)
162. 5. Zilli Nazife
163. 5. Ölüm Peşimizde
164. 5. Murat ile Nazlı
165. 5. Ateşten Damla (1’er oy)
11. 6. Üç Tekerlekli Bisiklet (3 oy ) (L. Ö. Akad ile)

AHMET SONER
1. 1. Bir Gün Mutlaka (1 oy) (kısa film)

ARTUN YERES
2. 1. Çirkin Ares (1 oy) (kısa film)

TAN ORAL
1. 1. Sansür (1 oy) (animasyon – kısa film)

Listelere giren filmler Nijat Özön, Giovanni Scognamillo, Nezih Coş, Çetin Özkırım, Erman Şener, Atilla Dorsay, Tanju Akerson, Turan Gürkan, Günyüz Demirhan, Ercüment Akman, Taylan Altuğ, Agâh Özgüç, Burçak Evren, Ali Gevgilili, Leon Sason, Erol Bayraktar, Sezer Tansuğ, Melih Başar, Onat Kutlar, Sami Şekeroğlu, Âlim Şerif Onaran, Süavi Süalp, Oğuz Özdeş, Refik Sönmezsoy, Selim İleri, Tarık Dursun Kakınç, Hakkı Özkan, İlhan Engin, Faruk Kenç, Turgut Demirağ, Safa Önal, Nevzat Pesen, Orhan Aksoy, Baha Gelenbevi, Dr. Arşevir Alyanak, Duygu Sağıroğlu, Halit Refiğ, Metin Erksan, Feyzi Tuna, Erdoğan Tokatlı, Ertem Eğilmez, Orhan Elmas, Ertem Göreç, Bilge Olgaç, Tunç Başaran, Yücel Çakmaklı, Hulki Saner, Burhan Bolan, Ülkü Erakalın, Remzi Jöntürk, Alp Zeki Heper, Fikret Hakan, Arif Keskiner, Attila Gökbörü, Osman Fahir Seden, Artun Yeres, Yavuz Figenli, Oksal Pekmezoğlu, İsmet Soydan, Yavuz Turgul, Cavit Yörüklü, Mehmet Dinler, Sırrı Gültekin, Hayri Caner, Cüneyt Arkın, Ayhan Işık, İrfan Atasoy, Vural Pakel, Nedim Otyam, Türkân Şoray, Fikret Uçak, Memduh Ün, Volkan Kayhan, Salih Diriklik, Aydın Sayman, Orhan Aykanat, Enver Burçkin, Ahmet Üstel, Ümit Utku, Fikret Canpolat, Hürrem Erman, Kadir Kesemen, Nusret İkbal, Recep Ekicigil, Kadri Yurdatap, İrfan Ünal, Murat Köseoğlu, Yılmaz Kuzgun, Manasi Filmeridis, Paşa Gündoğdu, Gani Turanlı, Necip Sarıcıoğlu, Bülent Oran, Hayri Esen, İzzet Günay, Ahmet Mekin, Ayla Algan, Osman Alyanak, Muhterem Nur, Feridun Çölgeçen, Münir Özkul, Nihat Ziyalan, Naci Erhun, Cahit Poyraz, Turan Aksoy, Enis Olcayto, Sezai Solelli, A. Kâmi Suveren, Zafer Sülek, Çetin Ener, Bülent Habora, Naki Turan Tekinsav, Altan Demirkol, Cüneyt Şeref Abustay, Kemal Dinçer, Bülent Erkmen, Mahmut Tali Öngören, Erdoğan Tokmakçıoğlu, Orhan Öztürk, Doğan Hızlan, Osman Karaca, Nevin Coş, Harun İdil, Selmi Andak, Hayati Asılyazıcı, (Oğuz Makal), (Biltin Toker) tarafından seçilmiştir. (Oğuz Makal’ın değerlendirmesi geç ele geçmiş olması nedeni ile değerlendirme dışı tutulmuştur. Biltin Toker ise “En iyi film en son yapılan filmdir”! gibi bir görüşle bir liste belirlememiştir. Buna göre, böyle bir sorunun sürekli değişen cevabı, -neye göre belirlenecek ise?- en son filmden geriye doğru yapılan on filmindir. Bu cevabın bir başka sonucu da yapılan her film yapılan en son film iken liste başına geçerek kendisinden sonra çevrilecek on film boyunca listede kalacaktır, bundan sonra da listeden hep uzak kalacaktır.)

[Katılan bu kişilere karşın, Lütfi Akad, Orhon M. Arıburnu, Muzaffer Arslan, Natuk Baytan, Özdemir Birsel, Atıf Yılmaz, Yılmaz Duru, Ziya Metin, Lâle Oraloğlu, Zeki Ökten, Atilla Tokatlı, Vedat Türkali, Cengiz Tacer, Ayşe Şasa, Fuat Özlüer, Afif Yesari, Ethem Alkan, Çetin Araç, Hüseyin Baş, Hüsamettin Bozok, Metin Bükey, Selahattin Hilâv, Attilâ İlhan, Çolpan İlhan, Yaşar Kemal, Tuncan Okan, Erdoğan Sevgin, Rekin Teksoy ankete cevap vermeyerek katılmamışlardır.]

Yönetmenlere göre sıraladığımız filmler, katılımcıların yaptıkları sıralandırmalardan sonra Özgüç tarafından yapılan değerlendirme ile şu şekilde sıralanır.

1. UMUT / Güney 88 oy
2. Üç Arkadaş / Ün 85 oy
3. Susuz Yaz / Erksan 68 oy
4. Hudutların Kanunu / Akad 61 oy
5. Yılanların Öcü / Erksan 52 oy
6. Beyaz Mendil / Akad 51 oy
7. Ağıt / Güney 45 oy
8. Kanun Namına / Akad 44 oy
9. Gurbet Kuşları / Refiğ 38 oy
10. Kızılırmak – Karakoyun / Akad 37 oy
11. Bitmeyen Yol / Sağıroğlu
Seyit Han / Güney 34’er oy
12. Acı Hayat / Erksan 29 oy
13. Acı / Güney
Haremde Dört Kadın / Refiğ 25’er oy
16. Karanlıkta Uyananlar / Göreç 24 oy
17. Bir Millet Uyanıyor / Ertuğrul
Çalıkuşu / Seden
Gelinin Muradı / A. Yılmaz 22’şer oy
18.Dönüş / Şoray
Umutsuzlar / Güney 19’ar oy
19. Baba / Güney
Kırık Çanaklar / Ün 16’şar oy
20. Sevmek Zamanı / Erksan 14 oy
21. Kuyu / Erksan 13 oy
22. Gecelerin Ötesi / Erksan
Vurun Kahpeye / Akad 12’şer oy
23. Irmak / Akad 11 oy
24. Bir Türke Gönül Verdim / Refiğ
Bu Vatanın Çocukları / A.Yılmaz
Gelin / Akad 10’ar oy.

Görüldüğü gibi ilk on’a giren filmler yönetmen bakımından şu şekilde dağılmaktadır.

Güney (2), Ün (1), Erksan (2), Akad (4), Refiğ (1) film. 10 ve üzerinde puan alan filmler nazara alınınca bu dağılım şu şekilde olur:

Güney (6), Ün (2), Erksan (6), Akad (7), Refiğ (3), Sağıroğlu (1), Göreç (1), Ertuğrul (1), Seden (1), A. Yılmaz (2), Şoray (1) film.

Özgüç’ün, “Bugüne kadar çevrilen en iyi 10 Türk filmi” anketine verilen cevaplarda, Sami Şekeroğlu 16 filmle cevap vermiş, büyük bir çoğunluk seçtikleri 10 filmi her hangi bir not koymadan sıralamış, bazı kişiler ise seçtikleri filmleri tarih sırasına göre belirlemiş, bazılarıda seçtiği 10 filmi herhangi bir sıralamada yapmadan bildirmiştir. 10 filmi tamamlamayan katılımcılarda bulunmaktadır. Özgüç, tüm bu sonuçları belirlediği yöntemle değerlendirerek yukarıda verdiğimiz sonuca ulaşmıştır. Katılımcılar içinde, yapımcı, yönetmen ve oyuncu olanların içinde, kendi firmasının filmini, yönettiği veya oynadığı filmi seçenlerde olmuştur. Başka bir nedenle ilişkisi olduğu filmleri seçende bulunabilir. Bunlar içinde “oyuncu”nun kendi oynadığı filmi ayrı tutulursa, kendi yaptığı veya yönettiği filmi seçen yapımcı, yönetmenlerin bu seçimlerinde haklılık payı olduğu düşünülürse de, bu filmin başka kişilerden oy alıp almamasına göre değerlendirilmelidir.

Verilen cevapların Yedinci Sanat Dergisi’nde yayınlanış sırasına göre incelenmesi sonucunda ortaya çıkan oylamalardaki ilginçlikleri şöyle sıralaya biliriz.

Erdoğan Tokatlı, (yönetmen) Son Kuşlar’a 9. sırada yer vermiştir, film 2 oy almıştır.

Nevzat Pesen, (yapımcı / yönetmen) İkimize Bir Dünya’ya (aldığı oy 5) 1. sırada, Ahtapotun Kolları’na (aldığı puan 3), 3. sırada, Kötü Tohum’a (aldığı oy 3) 4. sırada, Samanyolu’na (aldığı oy 3) 6. sırada yer vermiştir.

Halit Refiğ cevabında ise 8 film yer almaktadır, 5. ve 6. sırada film bulunmamaktadır.

Atilla Dorsay ve Selim İleri cevaplarında tarih sırası ile notunu düşmüşlerdir.

Manasi Filmeridis (görüntü yönetmeni) İkimize Bir Dünya’ya (5 oy) 6. sırada, Günah Bende mi’ye (aldığı oy 1), 8. sırada, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’e (aldığı oy 2) 10. sırada yer vermiştir.

Sami Şekeroğlu seçtiği 16 filmi tarih sırası ile belirtirken, Âlim Şerif Onaran “gördüklerim içinde” tarih sırası ile notunu düşüyor.

Fikret Hakan (oyuncu) Beyaz Mendil’e (aldığı oy 51) 2., Dokuz Dağın Efesi’ne (aldığı oy 5) 3., Üç Arkadaş’a (aldığı oy 85) 4., Yılanların Öcü’ne (aldığı oy 52) 5., Karanlıkta Uyananlar’a (aldığı oy 24) 6. ve Bitmeyen Yol’a (aldığı oy 34) 7. sırada yer veriyor.

Paşa Gündoğdu (görüntü yönetmeni) Kiralık Katil’i (aldığı oy 1) 10. sıraya koyuyor.

Melih Başar, İzzet Günay, Tarık Dursun K, Cahit Poyraz sıralamalarını “tarih sırasına” göre yaparlarken, Turhan Gürkan “on film seçmenin güçlüğü karşısında” 15 filmlik bir liste veriyor.

İlhan Engin (yönetmen) Artık Düşman Değiliz’i (aldığı oy 1) 8. sıraya koyuyor.

İzzet Günay “tarih sırası” ile yaptığı değerlendirmesinde Vesikalı Yarim’i (aldığı oy 5) 7. sıraya koyuyor.

Ahmet Mekin (oyuncu) ise Bir Türke Gönül Verdim’i (aldığı oy 10) 4. sıraya yerleştiriyor.

Kadir Kesemen (yapımcı) Kızılırmak – Karakoyun’a (aldığı oy 37) 3., Hudutların Kanunu’na (aldığı oy 61) 4. ve Irmak’a (aldığı oy 11) 6. sırada yer verir.

Tarık Dursun K. (senaryo yazarı) Düşman Yolları Kesti’ye (aldığı oy 9) 4. sırada yer verir.

Safa Önal (senaryo yazarı) sıralamasında Vesikalı Yarim (aldığı oy 5) 6., Fatma Bacı (aldığı oy 5) 9., Dönüş (aldığı oy 19) 10. sırada yer almaktadır.

Hulki Saner (yapımcı – yönetmen) 1’er oy alan filmlerinden Turist Ömer’e 5., Damdaki Kemancı’ya 9. sırada yer verir.

Orhan Aksoy, Turan Aksoy, Ertem Eğilmez, Orhan Elmas, Hayri Esen, Bilge Olgaç, Refik Sönmezsoy değerlendirmelerini “tarih sırasına” göre yaparlar.

Orhan Aksoy (yönetmen) 1’er oy alan Kumarbaz’ı 5., Kadın Asla Unutmaz’ı 6., Severek Ayrılalım’ı 8. ve Yarın Ağlayacağım’ı 9. sıraya koyar.

Orhan Elmas (yönetmen) üç filmini alır listesine: 3 oy almış olan Kanlı Firar 7., 4 oy alan Duvarların Ötesi 9. ve 2 oy alan Ezo Gelin 10. sıraya girer.

[Elmas, Ezo Gelin’i 1955 ve 1968 yıllarında iki kez yönetir, listede hangisini seçtiğini belirtmiyor. Bunun gibi, Eğilmez’in Senede Bir Gün, A. Yılmaz’ın Kızıl Vazo ve Demirağ’ın Bir Dağ Masalı filmlerinin de hangi versiyonların (1.si mi, 2.si mi?) olduğu belirtilmiyor.]

Nusret İkbal (yapımcı) filmleri Üç Tekerlekli Bisiklet’i (aldığı oy 3) 6. ve Kırık Çanaklar’ı (aldığı oy 16) 7. sırada listesine alır.

Bilge Olgaç (yönetmen) listesine bir tek filmini alır: Linç (aldığı oy 3) 10. sırada.

Cüneyt Arkın, Burhan Bolan, Recep Ekicigil, Çetin Ener, Naci Erhun, Ertem Göreç, Enis Olcayto, Sezai Solelli, A. Kâmi Suveren, Zafer Sülek sıralamalarını tarih sırasına göre yapmışlardır.

Cüneyt Arkın (oyuncu) listesinde oynadığı filmlerden Gurbet Kuşları’na (aldığı oy 38) 7., Yaralı Kurt’a (aldığı oy 3) 10. sırada yer veriyor.

İrfan Atasoy (oyuncu) İnce Cumali’yi (aldığı oy 1) 4. sıraya koyuyor.

Recep Ekicigil (yapımcı) 38 oy almış olan Gurbet Kuşları’nı -Arkın gibi- 7. sıraya koyuyor.

Ertem Göreç (yönetmen) 24 oy alan Karanlıkta Uyananlar’a -tarih sırasını göz önünde tutarak- listesinde 8. sırada yer verir.

Nihat Ziyalan (oyuncu) Seyit Han’ı (aldığı oy 34) 7. sıraya koyar.

İsmet Soydan, “gördüklerim içinde, tarih sırası” notu ile listesini düzenlerken, Dr. Arşevir Alyanak ve Kadri Yurdatap 10 filmi “sırasız” olarak saymışlardır.

Baha Gelenbevi (yönetmen) Deniz Kızı (aldığı oy 1) filmini listesinin başına koymuştur. (Listesine giren filmlerin hepsinin “giriş nedeni”ni de açıklamıştır.)

Ayhan Işık ve Erdoğan Tokmakçıoğlu filmleri “tarih sırası” ile sıralarken; Taylan Altuğ “gördüklerim arasında” notu ile belirliyor. Faruk Kenç, “hatırladığın en az hatalı filmler / tarih sırası ile” notunu ekliyor. Ali Gevgilili ise “görme olanağını bulduğu filmlerden sınırlı bir seçmenin, yönetmenlerin kendi tarihsel gelişimleri içinde, kişilik ve özellikleri göz önünde bulundurularak yapıldığı” açıklaması ile bildiriyor. Fikret Canpolat 1, 7 ve 8. sıralara film koymayarak 7 filmlik bir liste veriyor.

Turgut Demirağ (yönetmen – yapımcı) Bir Dağ Masalı’nı (aldığı oy 2) 3., Aşk ve Kin’i (aldığı oy 2) 4. ve Fato – Ya İstiklâl Ya Ölüm’ü (aldığı oy 1) 8. sırada listesine koyuyor, 10. film olmadığı nedenle listesi 9 filmlik. Ayrıca iki kere çektiği Bir Dağ Masalı filmlerden hangisinin listede yer aldığını belirtmiyor ama, biz 1. (1948 yapımı) olarak kabûl ediyoruz. Fato – Ya İstiklâl Ya Ölüm’ü da yapımcı olarak iki kez yapmış, ikincisini Feyzi Tuna’ya yönettirmiştir, fakat listesine 1.sini aldığını belirtiyor.

Ayhan Işık (oyuncu) Kanun Namına’yı (aldığı oy 44) ve Acı Hayat’ı (aldığı oy 29) listesine koyar.

Muhterem Nur (oyuncu) Üç Arkadaş’ı (aldığı oy 85) 1. sıraya koyar.

Yücel Çakmaklı, Orhan Öztürk, Nijat Özön filmleri tarih sırası ile verirken, Hürrem Erman, Atilla Gökbörü, Osman F. Seden ise sırasız olarak verir.

Yücel Çakmaklı (yönetmen) Birleşen Yollar (aldığı oy 2) filmini listesinin 10. sırasına koyar.

Hürrem Erman (yapımcı) listesinin ilk dört filmini kendi filmlerinden seçer; Vurun Kahpeye (Akad / aldığı oy 12) 1., Hıçkırık (Aksoy / aldığı oy 1) 2., Fatma Bacı (aldığı oy 5) 3. ve Gelin (aldığı oy 10) 4. sıraya girerler. (sırasız notu var)

Osman F. Seden (yönetmen / yapımcı / senaryo yazarı) Kanun Namına’ya (aldığı oy 44) 2. sırada yer verirken, Çalıkuşu (aldığı oy 22) 6. sırada yer alır. (sırasız notu var)

Sırrı Gültekin, Münir Özkul filmleri tarih sırası ile, İrfan Ünal ve Memduh Ün sırasız olarak belirtirken Mehmet Dinler “akla geliş” sırası ile ve 11 film olarak verir, Nedim Otyam 8 film sıralarken, Vural Pakel 5 film ile 4 ve 5. sıraları atlayarak 7 filmlik bir liste yapar.

Murat Köseoğlu (Yapımcı) listesine giren Asiye Nasıl Kurtulur (aldığı oy 1) 1. sıra, Mahpus (aldığı oy 2) 5. sıra, El Kızı (aldığı oy 1) 8. sıraya yerleştirilirler.

Nedim Otyam (müzikçi / yönetmen) listesine filmi Toprak’ı (aldığı oy 1) 5. sırada koyar.

Türkân Şoray (oyuncu / yönetmen) filmi Dönüş’ü (aldığı oy 19) 10. sıraya koyarken, oynadığı Çalıkuşu (aldığı oy 22 ) 2. sıraya, Acı Hayat (aldığı oy 29) 4. sıraya girer.

Memduh Ün (yönetmen/yapımcı) Üç Arkadaş (aldığı oy 85) 1. sırada yer alırken Kırık Çanaklar (aldığı oy 16) 3. sırada yer alır.

İrfan Ünal (yapımcı) Dönüş’e (aldığı oy 19) 1., Baba’ya (aldığı oy 16) 5., Umutsuzlar’a (aldığı oy 19) 6., Güllü’ye (aldığı oy 2) 7. sırada yer verir.

Nevin Coş, Harun İdil tarih sırası ile beyanlarını açıklarken; Salih Diriklik, Gani Turanlı, Aylâ Algan, Hayati Asılyazıcı, Orhan Aykanat sırasız olarak açıklıyorlar, Selmi Andak ise “sıra ve tarih gözetmeden” notu ile filmleri belirliyor.

Gani Turanlı (görüntü yönetmeni) Gelin’i (aldığı oy 10) 3., Ağıt’ı (aldığı oy 45) 8. sıraya koyuyor.

Aylâ Algan (oyuncu) Karanlıkta Uyananlar’a (aldığı oy 24) 6. sırada yer veriyor.

Osman Alyanak (oyuncu) Umut’u (aldığı oy 88) 2., Kızılırmak Karakoyun’u (aldığı oy 37) 3., Irmak’ı (aldığı oy 11), 4., Ak Altın’ı (aldığı oy 1) 5., Hudutların Kanunu’nu (aldığı oy 61) 6., Yalnızlar Rıhtımı’nı (aldığı oy 1) 7. sıraya yerleştirir.

Enver Burçkin (görüntü yönetmeni) Hürriyet Şarkısı’na (aldığı oy 1) 5., Çakırcalı Mehmet Efe’ye (aldığı oy 1) 6., Kanun Namına’ya (aldığı oy 44) 7., İngiliz Kemal’e (aldığı oy 1) 8., Ölümden de Acı’ya (aldığı oy 1) 10. sırada yer verir.

Ümit Utku (yapımcı) Afacan Harika Çocuk’u (aldığı oy 1) 6., Pir Sultan Abdal’ı (aldığı oy 1) 8. ve İki Süngü Arasında’yı (aldığı oy 1) 9. sıraya koyar.

İlginç bir durumu da, değerlendirmeye giren uzun-metraj kurmaca filmler dışındaki üç film meydana getiriyor. Tan Oral’ın kısa metraj animasyonu Sansür ile Ahmet Soner ve Artun Yeres’in kısa-metrajları, Bir Gün Mutlaka ve Çirkin Ares* filmleri. Her üç filmde 1’er oy almış bulunmaktadır.

1 oy almış Damga filmi de ilginç bir durum gösterir. Film Seyfi Havaeri’nin Erman Film adına yaptığı bir filmdir, fakat çekim sonucu bazı kısımları bozuk çıktığı nedeni ile, bir kısım laboratuvar işlemleri sonucu, bu bozukluklar giderilmeye çalışılmıştır. Havaeri filmi bu işlemlerle düzeltmeye çalışmıştır. Buna rağmen filmin bir sekansı eksik kalmış, bu arada Havaeri’de firma ile ilişiğini kesmiştir. Bu sekans firmanın zorlaması ile Akad tarafından çekilmiş ve böylece zorunlu bir (sekans) yönetmenliği ile sinema(film üretim aşamasına)ya başlamıştır. Damga, Havaeri’nin listede yer alan tek filmidir (ve Akad’ın katkısı ile listeye girmiş -gibidir!)

Görülmektedir ki, filmlerin değerlendirilmesinde, filmlere katkısı olan kişiler (yönetmen / oyuncu / yapımcı / senaryo yazarı / görüntü yönetmeni) kendi ilgili oldukları filmlere (de) oy vermişlerdir. Aslında bundan doğal bir şey olamaz. Fakat, bazı filmler sırf bu ilgi nedeni ile “oy almış” bulunmaktadır. Burada da herhangi bir eleştirel bakışımız yoktur. Bazı katılımcılar, “tarih sırası”, “gördüklerim arasında”, “gördüklerim arasında tarih sırası”, “sırasız” gibi açıklayıcı ibareler kullanmışlardır ki, değerlendirilmesi istenilen filmlerin (“başlangıçtan bu yana”) uzun bir zamana yayılması nedeni ile bu da doğaldır. Yine bazı katılımcılar 10 sayısını az bulur ve daha fazla filmli listeler düzenlerken, bazıları da 10 sayısına ulaşamamış, ilk veya aradaki sıralarda yer alması gereken filmler için uygun bir isim verememişlerdir.

1973 / 1974 sezonunda yapılan bu araştırma aradan geçen 36 yıldan sonra ne hüküm ifade eder, bilemiyorum ama sinemamız tarihini ile ilgilenenler için bir soluklanma alanı olur umudu ile uzun bir beklemeden sonra ve zorunlu bir yorum ile sonlandırarak ilgilerinize sunuyorum.

* Çirkin Ares filmi sansür tarafından reddelirken, başına başka bir iş gelir, başvuru formundaki adı -her halde yanlış yazıldığı gerekçe ile- “Çirkin Prens” olarak (“düzeltilmiştir” diyemiyorum) değiştirilmiştir.

(19 Şubat 2010)

Orhan Ünser

19 Şubat 2010 Haftası

“Arthur: Maltazar’ın İntikamı”nın adı, “Maltazar’ın İntikamı’na Giriş” olmalıydı; çünkü ‘arkası yarın’ tarzı bir seri başlamış bulunuyor. Oysa her bölüm kendi içinde ‘bir bütün’ olarak sunulmalı diye düşünüyorum. Bu ticari numara çocuk ve ergen seyircilerin hoşuna gitmeyebilir fakat canlı oyuncuların da yer aldığı, birkaç milimetre büyüklüğündeki ‘minimoy’larla böceklerin mikro dünyalarının renkleri içinde kaybolup, düşlerin şeker gibi lezzetini alacakları kesin gibi. Gerçek çekimlerle ağırlıklı olarak animasyonun birleştirildiği, çok küçük yaşlara ‘biraz büyük’ gelebilecek bir macera. Klasik – evrensel mesajı ise herkese uygun: Doğa (bitki örtüsü / hayvanlar dışında örneğin kayalar ve diğer cansızlar da…) hepimizin annesidir; onun her zerresiyle bütünleşip canını yakmamalıyız.

“Aşk Dersi”, 60’lar İngiltere’sinin ‘tutucu’ sosyal – aile – eğitim yapısı içinde Oxford’a hazırlanırken düşlerinde ‘özgürlük’le eş anlamlı Paris’e gitmek, aklında kısa süre sonra 17 olduğunda kadınlığa geçme plânı olan ve yüreği pır pır eden akıllı genç kızın, otuzlarındaki bir adamın ‘hayat mektebi’nde eğitim alması üzerine kurulu. Yeniliğe, değişikliğe ve gökkuşağına kapalı bir ülkede / toplumda gediklerin mutlaka açılacağının garantisine dair ‘politik gibi gözükmeyen politik bakış’, aşk deneyiminin içine süper işlenmiş. Zaman – mekân uyumu mükemmel… Carey Mulligan, elinizi uzatıp dokunma isteği uyandıracak denli canlı, hakiki, güzel; Amerikalı oyuncu Peter Sarsgaard ise belli ki yönetmen tercihiyle bu İngiliz filminde… Ve tabii ki ona özgü olan yüzünde, yine güvenilmez çekicilikle romantik kırılganlığı birleştirmiş bulunuyor. Harika bir film ya: Bu eğitim, her kültür ve her yönetim biçimine dâhil insan için önemli veriler sunuyor.

“Kan Arzusu”, arızalı yaratılmış insanlardan bir insanı, ahlâklı bir din adamını vampirliğe evirip arzuların günahlarıyla tanıştıran ve adına aşk denilen şefkatle acımanın ortasında cinayetlere savuran, cüretkâr bir çalışma. Her birine mizah şırınga ettiği türleri aynı öyküde kullanması, tam usta işi: Fantastik sinemanın korku türünde gerçekliğe prim verirken, “kara film’lerin, ‘polisiye’lerin ve Hitchcock Sineması’nın alanlarına giriyor. Kısa süreli zevklere karşılık, uzun süreli fiziksel ve ruhsal eziyetler çekmek için yaratıldığımıza dair de neredeyse tez sunuyor. Muhteşem bir yapım tasarımı da, hikâye dönüşüp değiştikçe, oldukça serbest esinlerle yeni boyut, doku ve renkler oluşturuyor. Bu yılın en ilginç deneyimlerinden. Benim gibi “İhtiyar Delikanlı – Oldboy” ile çok haşır neşir olmamışsanız da izleyin. Park Chan-wook, çok zor iki rolde, unutmanızın mümkün olmadığı iki oyuncu kullanmış ki meselâ, sinemada yönetmen – oyuncu etkileşimi böyle bir şey olsa gerek!

“Kurt Adam”, “The Werewolf” (1913) adlı 18 dakikalık kısa filmden başlayarak 97 yıldır sinemada korkutmaya devam eden bu ‘canavarlaşmış insan’ öyküsünün son filmi olarak, dramın özünde yer alan temaya, yani asıl kötülüğün insan ruhunun karanlığında saklı olduğuna kusursuzca atıf yapıyor. Ve 19. yüzyıl sonlarında, İngiltere kırsalındaki ‘lânetlenmiş’ Talbot ailesinin soğuk, yalnız, donuk malikânesinde, karısı ve iki erkek evlâdının hayatlarını ‘söndüren’ baba karakteriyle sinemaya katıksız bir kötü daha armağan ediyor… Anthony Hopkins’in müthiş katkısıyla tabii!

Sanki Kurt Adam rolünü oynamak için doğmuş gibi görünen bir tipe sahip Benicio Del Toro’dan, çevresine tekinsizlik yayan Scotland Yard Müfettişi Hugo Weaving’e ve ayrıntılı sanat yönetimine kadar her elemanın bu filmi izlemeniz için iyi birer neden olduğunu söyleyebiliriz. Sadece ama sadece… 1981’de “An American Werewolf in London”da bizzat başlattığı yenilikçi / gerçekçi makyaj etkilerinden bir tür geriye dönüş yaparak, yeni versiyonda temel alınan 1941 yapımı orijinal “The Wolf Man”deki makyaj uygulamalarına benzer bir yüz çalışması yapması, Rick Baker’ı (6 Oscar’lı) bu konudaki düş kırıklığının müsebbibi haline getiriyor! Tercihlerde son söz onun olmasa da, dijital etkilerle protezleri birleştiren tabii ki falsosuz- ama ‘eski’ bu uygulama, filmin zaafı olmuş. Yine de, örneğin büyük kıyım ve kargaşanın yaşandığı Londra sahnesi için bile görmeniz gerekli.

“Percy Jackson & Olimposlular: Şimşek Hırsızı”, ‘cin fikirli’ yönetmen Chris Columbus, mitolojinin cazibesini günümüze taşıyarak ‘bir taşla iki kuş vurmuş’. Tanrıların insan formlarına dönüşerek yine insanlarla sevişmeleri sonucu doğan yarı-Tanrı çocuklarının, tehlikelere gebe ama bir yönüyle de üstün vasıflarından dolayı avantajlı ‘kaderleri’ üzerinden ebeveyn – çocuk ilişkilerine dair ailevi bir film, bir… Bu, baba ya da anneleri -mecburen- Olimpos’da ikâmet eden ergenlerin Tanrılar katında dönen entrikalar sonucu dünyayı savaşlara teslim etmemek için giriştikleri görkemli macera, iki. Zaten A sınıfı eğlence sineması da böyle bir şeydir işte. Görsel – işitsel zevklerden dört köşe olmuş vaziyette, hafif duygulanmış biçimde salondan mutlu çıkarsınız. Biz ‘snop’ film eleştirmenleri için de geriye, kavram sanatçılarının ve görsel etki sihirbazlarının muhteşem işleri kalır; yani şimdi Denizler Tanrısı Poseidon’un günümüz modern kentinde bir gece vakti denizden çıkmasının sinemasal anlamda da görkemi az şey midir?

(16 Şubat 2010)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Memleketim

Teknoloji o kadar hızlı gelişim gösteriyor ki, belirli yaşın üzerine çıkmış bizim gibi vatandaşlar intibak etmekte ya zorlanıyorlar veya geç kalıyorlar. Ancak gelişmeleri takip etmek ve faydalanmak da gerekiyor. Netekim Sadi Bey’de facebook ve twitterbook meselelerine girmek zorunda kaldı. Her ne kadar tam randımanlı kullanamasa da aklına geldikçe küçük notlar alıyor, sağa sola lâflar atıyor. Şu kadar zamandır web sitesi zamanının tümünü kapsadığından taze yazı servis edemiyordu. Artık dönüşü muhteşem mi oldu, gayrimuhteşem mi bilemiyorum, yeni yazılarına “Twitter Günlükleri” altbaşlığıyla başladı. Filhakika bu günlüklerin Narnia Günlükleri’yle bir ilgisi yoktur, mümkün mertebe orijinal olmaya çalıştık.

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri 1

Başbakan Erdoğan ve Kültür Bakanı Günay’ın yönetmen Yücel Çakmaklı’nın cenazesine gelmeleri takdir edilesi bir davranış.

Demek ki bundan böyle sinema sektöründe herhangi bir kaybımız olduğunda sayın büyüklerimizi daima yanımızda görebileceğiz.

Hıncal Uluç’un zaman zaman film eleştirmenlerine -hadi giydirdiğine demeyelim- yol göstermesine şahit olmuştuk.

Sadık Battal hocamız Ülke TV.deki programında maşallah işi toptan halletti, “Bu eleştirmenlerin hepsi işi bırakmalıdır” deyiverdi.

Nil Burak’ın her konuşmasında şarkısının kullanıldığı “Issız Adam”dan herhangi ücret almadığını belirtmesinden şahsen bana gına geldi.

Fikret Hakan, İpek Yolu Film Festivali’nde sahneye spor kıyafetle çıkan eski başkan Hikmet Şahin’i azarlar gibi kınamıştı.

Başkan Fikret Hakan’a cevap vermeden konuşmasını yapıp oturdu. Fikret Hakan’ın asabiliği ve Hikmet Şahin’in sükûneti anılarda yerini aldı.

94 yıllık sinemamızı “Türk Sineması” olarak biliyorduk. MAFM sinemamızın adını açılıma uygun, yeniden belirlemiş: Yeni Türkiye Sineması.

Bence Antalya’da “En İyi Film Ödülü” verilmedi, “En İyi 2 Film Ödülü” verildi.

Birden fazla filme “En İyi” ödülü verilmesi gerekirse ödül adının “En İyi 2 Film Birden Ödülü” olmasını öneriyorum, hem nostaljik olur.

Keza yine bence bu yıl Antalya’da “En İyi Film Ödülü” verilmedi, “En İv” ve “En ıi” Film Ödülü verildi, “İyi” kelimesini böyle bölebildim.

Festival yönetmeliklerine tek film ve tek sanatçıya ödül verilmesi gerektiği yazılmalıdır, çünkü “En İyi” bir tanedir.

Geçen yıl Altın Koza’da da “Made in Europe” filminin erkek oyuncularının hepsine “En İyi Erkek Oyuncu” ödülü verildi. Hangisi En İyi?

“Kosmos” ve “Bornova Bornova” filmlerinin afiş ve reklâmlarına En İyi Film Ödülü’nü diğer filmle paylaştıklarını yazacaklar mı?

Sigara tiryakisi vatandaşlar önceleri dumanları ile taciz ediyorlardı, şimdi de kaldırımlarımızı elimizden almaya başladılar.

Gariban seyyar arabasıyla domates, biber, patlıcan satmaya kalksa zabıta kovalar, ağaların masaları kaldırımları işgâl eder, ses çıkmaz.

Şehit anası şöyle feryat ediyordu: “Keşke oğlum terörist olsaydı. Dağdan dönünce onu kucaklardım. Şimdi oğlumun mezarını kucaklıyorum.”

Arif Verimli, TV programlarına çıkmayı bıraksa da asli görevi Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastahanesi Baş Hekimliği görevini dönse.

Türk sinemasının başlangıcı kabûl edilen 14 Kasım günü İstanbul dışında herhangi bir sinemasal bir etkinlik olmamalı.

Sanatçılar ve sektör ilgililerinin bir kısmı 14 Kasım’da İstanbul dışına çıkınca sinemanın merkezinde kutlama ihmal ediliyor gibi oluyor.

(16 Kasım 2009)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

12 Şubat 2010 Haftası

“Sevgililer Günü”, Los Angeles’da, yediden yetmişe bir grup karakterin, sabahtan gece yarısına, ilişkilerin başlangıç – sonuç parantezleri arasındaki -neredeyse- her safhasını içeren bir içerik doygunluğunda ve zincirleme biçimde birbirleriyle iletişim halinde ve de ustaca yönetilen bir trafik içinde koşuşturmasından ibaret! Filmin (günün) sonunda bize kalan: Şu ‘lanet olası’ aşkın, şu başa çıkamadığımız fiziksel – duygusal belânın, birinde mutlak kendimizi bulacağımız yansımaları. Sadece izlediğiniz süre boyunca ilgilenebileceğiniz bir film de denebilir.

(11 Şubat 2010)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Sinemamızın Tüm Zamanları

Sinema, sadece kurmaca filmlerin oluşturduğu bir alan değil; ama yaygın olarak bu şekilde anlaşılır ve böyle bilinir. Belgesel film ise televizyonlar yolu ile yaygınlık kazandı. Aslında yazacağım konu farklı, Yeşilçam Dönemi sona erdikten sonra, devam eden film üretimi sayısı hızla düşmüş idi. Salonlarda “yerli film” görmek nerede ise unutulmaya yüz tutuyordu, ara sıra çıkan bir iki film dışında film bulunmaz olmuştu. Eşkıya’nın çıkışı ile işler değişti. İç piyasayı da kontrol altına alan yabancı firmalar geri durmasını öğrendiler. Tamamen farklı nedenlerle de olsa giderek gösterime giren -hatta bazen kök itibari ile yabancı firmaların pazarladığı- filmler, sinemadan iyice çekilmiş “yerli film seyircisini” geri getirdi ve film üretimini de artırdı. Ama bu seyirci profili, Yeşilçam günlerinin seyircisi ile aynı özelliği göstermiyordu, gösteremezdi de… Zaman, filmler ve de seyirci de değişmişti, sinemalar, gösterim düzeyleri bile…

İmdi, bu noktada, hasılat toplayan filmler karşısında yapılan seyirci değerlendirilmesinde kullanılan “…bütün zamanların…” deyimine takılıyorum, bu beni rahatsız ediyor. 58 yıllık sinema seyircisiyim, zaman içinde farklı nedenlerle sinema ile seyircilikten öteye ilgilerim oldu ve bu bana gösterdi ki, zaman içinde önce oturmuş olmasına rağmen giderek değişiklikte gösterebilen bir seyircimiz var.

12.02.2010 günlü Cumhuriyet Gazetesi’nde Sungu Çapan Recep İvedik 3 filmi ile ilgili yazısına bir üst başlık atmış: “Bütün zamanların en çok seyirci toplayan ‘Recep İvedik’ komedi serisinin üçüncü filmi gösterimde”… Bütün zamanlar… ben sinemamızı 1917’de yapılan ilk filmimiz Pençe (Sedat Simavi) ile başlatıyorum. Yeşilçam Dönemi ise ’50’lerin başında (1952-) başlıyor net olmamakla birlikte. O yıllardaki sinema salonu sayısı, koltuk sayısı, gösterimlerde kesilen bilet adedi ülke genelinde ne kadar değerlendirildi, bunu bugün kontrol etmek mümkün değil. 1951 yapımı Mezarımı Taştan Oyun’un (Hüseyin Peyda) değil gösterime çıktığı sezon kestiği biletin ne kadar olduğunu, kaç yıl gösterimde kaldığını belirleyebiliyor muyuz? Güneydoğu Anadolu’da bu sezon yıllar sürdü ve konu iki kere aynı adla, bir de Peyda’nin bir diğer filmi Söyleyin Anama Ağlamasın adı ile üç kez daha “yeniden” çekildi. 1964 yapımı Fabrikanın Gülü (Ümit Utku) Nuri Sesigüzel’in sinemadaki ilk filmi idi. Tokat’ta gösterime girdiğinde tanık olduğum olay şu idi: Salı ve Cuma günü (gündüz) “Bayanlar matinasının” birisinde 600 kişilik salon tamamen dolduktan başka, -bu durum çok olduğu için hazırlıklı olan sinemanın- yedekteki taburelerine de bilet kesildi, salonun fuayesinde tamir edilmek için bulunan yazlık bahçe sinemasının sandalyelerine de kesildi, gişe memuru “son bileti” kendi oturduğu tabureye kesti, film çoktan başlamıştı ve gişe önünde hâlâ -on kadar- bilet bekleyen vardı…

1971 yapımı Keloğlan (Süreyya Duru) Anadoluda ne kadar iş yaptı bu gün biliniyormu? Salonlar küçültüldü, Anadoluda birçok yerde bir ara tamamen kapanan sinemalarda yeniden açılım yapıyor ama hiç biri eski salonlar değil. Yüzlerce kişi dolup dolup film seyrettiğimiz o salonlarda adını hatırlamadığımız filmler ne kadar seyirci topladılar? Son 10-15 yılda gişe durumları (box-office) hesaplanıyor, yayınlanıyor ve yaygın olarak izlenebiliyor. Seyirci sayıları 4 milyonu aştığında, filmler bütün zamanlara yayılarak seyirci rekoru kırmış oluyor. Herkesin bir yanından gördüğü Yeşilçam Dönemi içerden başka dışardan başkadır. İçinin incelemesi yeteri kadar hiç bir zaman yapılmamıştır. İncelenmeyen konulardan biri de, o günlerin seyirci yoğunluğudur. Bugün buna ne kadar olanak vardır, bilemiyorum ama, on yıl sonra 11.si yapılacak olan Recep İvedik’ler ile seyircimizi -sinemamız tüm zamanları için- yaftalamayalım.

(12 Şubat 2010)

Orhan Ünser

Dünyadan Gelen Sesler: District 9 Üzerine

Bilimkurgu filmleri şimdiye kadar alışılagelmiş formatlara ihanet etmeye pek cesaret edememişlerdir. Yarattıkları dört duvar arası kurallar bütünü de kimi zaman beyazperdede görmeye çok aşina olacağımız klâsiklere zemin hazırlamıştır. Steven Spielberg’in E. T.’siyle büyüyen bir nesil olarak sevimli hale bile getirdik bilimkurgu temel taşlarını. Ancak modern sinemanın esiyi de hiçe saymadan doğallığını koruyarak ve en önemlisi de bildik konulara bambaşka formlar oluşturan bir yapıya da ihtiyacı olduğu kesin. İşte District 9 bu derde deva olabilecek, başından sonuna kadar kural bozan yapısıyla klâsik bilimkurgu senaryolarından sıyrılabilecek bir başyapıt. Uzaylılar, gerçekliğini uzun yıllar boyunca tartıştığımız bir bilimkurgu metası olmuşken bambaşka bir perpsektifle bakılması gerekir diyor bu film. Her şeyden önce varlıklarını sorgulamıyor üstüne üstük kapitalist sistemin tüm eziciliğini onların üzerinde uyguluyoruz. Yadırgama ve telâş yok. Yönetmenin uzaylılar üzerinden görsel olarak sunmaya çalıştığı bir sevimlilik gösteri de mevcut değil. Ama asıl kurulması gereken bağ da görselliğin çok ötesinde vuku buluyor. Yabancı olanı ötekileştirme üzerine ve insanoğlunun en vahşi köklerine kadar uzanan derinlemesine bir itiraf sürecine dair tüm gerçekleri gözümüzün içine sokuyor yönetmen Neill Blomkamp. Sinyaller gönderip uysal iletişimler kurmak zorunluluğu ya da uzaydan gelen yaratıklar tarafından istilâ edilme keşmekeşi yok. Uzaylılardan güç alma ve zamanla onlardan birine dönüşme isteği de insanlık tarihine dair en derin ritüellere ışık tutuyor. Modern diye tabir edilen yüzyılın ritüelleri, Adem ve Havva’dan süregelen alışkanlıklarımızmış aslında. Uzaylıdan bir parça ye ki onun gibi güçlü ol. Hem de kanlı canlı olarak ye ki en vahşi dürtülerinle o bedene sahip olasın.

Filmi izlemeye başladıktan kısa bir süre sonra belgesel izlediğinize neredeyse emin oluyorsunuz ama tam da o sırada belgeseldeki sunucu, kameraman birden olayın içine dahil oluveriyor ve kameraman olarak tanımladığımız şahıs birden ortadan kayboluyor. Filmin başlarında tamamiyle gerçek olduğuna emin olmamızı sağlayan görsel kurgulama tekniği zamanla gerçek ve kurmaca arasında sıkışmamıza ama yine de gerçek dışı gibi görünecek tarafa doğru kaymamıza neden oluyor. Peter Jackson filme ne derece ışık kaynağı oluşturmuş tam olarak bilemiyorum ama ortaya şimdiye kadar gördüğümüz en orjinal bilimkurgu hikâyesi çıkmış. Merak uyandıracak gelişmeler de sinemada görmeye aşina olduğumuz ve alışkanlığa dönüştürülmüş vazgeçilmez kurgulardan ustaca ayıklanmış, önümüze taptaze yeni bir lezzet çıkmış. Ama aslında yıllardır yediğimiz ama yediğimizi pek de fark edemediğimiz bir lezzet desek daha doğru olur. Bu sonuca varmamızı sağlayan başlıca neden de daha önce de bahsettiğim üzere ötekileştirme kavramı. Azınlıkta kalanı yadırgama, dışlama, bir denek malzemesiymiş gibi masaya yatırıp organlarını deşme, sonrasında da hiçbir şey olmamışçasına başa dönme. Bir savaş filmiydi yani District 9. İnsanlık tarihinde yaşanan savaşları, haksız mücadeleleri göz önünde bulundurursak hiçbir farkı olmadığını da görürüz. Tecrit edilmeye çalışılan uzaylılar F tipi yaşama alanı olan 10. Bölge’ye yerleştirilmek isteniyor. Cinsellik teması da insanoğlunun arkasına sığındığı en ucuz kavram oluyor ve kendini yine o basit sözcük olan “fuhuş”la tanımlıyor. Buram buram kokan bir ırkçılık eleştirisi de göze çarpanlardan. Filmin bilimkurgu motifi yoğunlukla teknik anlamdaki anlatım biçimi ve kurgulanışında gizli. Onun ötesinde sosyolojik çözümlemeler sunan, en ilkel hareket biçemlerini direkt olarak ama gözümüzün içine de sokmadan sorgulayan, farklı olanın yok edilmeye çalışılmasını anlatan ve tüm bunları gerçekleştirirken insanoğlunun verdiği reaksiyonları bir ayna yardımıyla önümüze getiren bir yapım duruyor karşımızda.

District 9 En İyi Film dahil toplam 4 dalda Oscara aday. Alamaması muhtemel gözükse de akademi jürisi tarafından es geçilmemesi sevindirici. Filmi izledikten sonra da Oscarı alıp almaması gerektiği de önemsizleşiyor zaten.

Bir uzaylı filmi izleyerek nerden nereye geldiğimizi sorgulatan “District 9” iyi bir film olduğunu, ayaklarının yere sağlam bastığını hissettirerek gösteriyor. Avatar nasıl ki 3 Boyutlu teknolojisini hayranlıkla izlememi sağlayabildiyse “District 9” da kendimi bildim bileli izlediğim uzaylılardan yola çıkarak insana dair birçok parçayı görmemi sağladı. Kalbinin toprağı sert olan insan yine oraya bir şeyler ekmeye çalıştı ama bir türlü filiz veremedi diyerek sonlandırıyorum yazımı ve izleyip ayrıcalıklı bir bakışa sahip olabilmenizi temenni ediyorum.

(10 Şubat 2010)

Görkem Akgün

http://gorkeminsinemadefteri.blogspot.com/

Bir “Altın Ayı”nın Peşinde

11 – 21 Şubat 2010 tarihinde büyülü şehir Berlin’de düzenlenen 60. Berlinale’de yirmi altı film “Altın Ayı” için yarışıyor. Semih Kaplanoğlu üçlemesinin son filmi “Bal”la bu büyük ödülü istiyor.

11 – 21 Şubat tarihleri arasında düzenlenen 60. Berlinale’de yarışma bölümünde Jüri Başkanı Werner Herzog olarak açıklandı. Festival Yönetmeni Dieter Kosslick, Herzog’un jüri başkanı olmasını “Berlinale’nin 60. yılında daha iyi bir jüri başkanı bulamazdık” sözleriyle açıkladı. Berlinale’de “Yaşamboyu Başarı Ödülü”nü Alman sinema tarihinin önemli oyuncularından Hanna Schygulla ve senarist-yönetmen Wolfgang Kohlhaase alıyor. Wolfgang Kohlhaase, geçmişte Doğu Alman sinemasında önemli filmlere senarist ve yönetmen olarak imza atmıştı. Reha Erdem’in 46. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “Altın Portakal” kazanan “Kosmos” filmi Berlinale’de “Panaroma” bölümünde gösteriliyor.

“Bal” da var…

“Altın Ayı” (Goldene Bär) için yirmi altı film yarışıyor. Semih Kaplanoğlu’nun “Yusuf Üçlemesi”nin son filmi “Bal” da Berlinale’de. Bora Altaş, Erdal Beşikçioğlu, Tülin Özen, Alev Uçarer ve Ayşe Altay’ın oynadığı “Bal” filminde şair Yusuf’un çocukluk yılları anlatılıyor. Üçlemenin ilk filmi 2007 yapımı “Yumurta”da şair olgundu. 2008 yapımı “Süt”de şair gençti. 2009 yapımı “Bal”daysa şair çocuk. 2006 yılında “Grbavica: Esma’nın Sırrı” filmiyle Berlinale’de “Altın Ayı” kazanan Boşnak kadın yönetmen Jasmila Zbanic, “Na Putu” (Yolda) filmiyle yine “Altın Ayı”yı istiyor. Senaryosunu da yönetmenin yazdığı filmin başrolünde “Esma’nın Sırrı”nda da oynayan Mirjana Karanovic var. Film, havaalanında çalışan hostes Luna’yla hava trafik kontrolörü Amar’ın aşkını anlatıyor. Amar, bir gün işteyken içki içer ve işten atılır. Sonra da aşırı muhafazakâr Vahabilerin yanında iş bulur. Aşkları da sarsılır. Roman Polanski’nin “The Ghost Writer” (Yazar Hayalet) filmi de “Altın Ayı” için yarışıyor. Robert Harris’in romanından uyarlanan mistik-gerilim filminde Ewan McGregor, Pierce Brosnan, Olivia Williams, Kim Cattrall, Tom Wilkinson, James Belushi, Timothy Hutton ve Eli Wallach başrolü paylaşıyor. ABD, Almanya, Fransa ve İngiltere ortak yapımı bu filmde Hayalet yazar, eski İngiltere başbakanı olan Adam Lang’ın hatıralarını yazmak için, Amerika’nın doğusunda okyanusun ortasında bir adaya kapanır. Ve Lang öldürülür. Bu entrikalarla örülü politik-gerilim filmi. Avusturya-Almanya ortak yapımı olan 1974 doğumlu Alman Benjamin Heisenberg’in yönettiği “Der Rauber” (Haydut), Martin Prinz’in romanından uyarlandı. Filmin senaryosunu yazarla beraber yönetmen yazmış. Film, Johannes Rettenberger (Andreas Lust) adında hobi olarak banka soyan bir marantocunun hikâyesini anlatıyor. İran-Almanya ortak yapımı “Shekarchi” (Avcı) filmini Rafi Pitts yönetti. 1967 doğumlu yönetmen İran’da “yeni dalga” yönetmenlerinden biri olarak değerlendiriliyor. Yönetmen bu filminde Ali Alavi karakterini canlandırmış. Filmde, iki polisi öldüren bir gencin hikâyesini anlatıyor. “My Name is Khan” (Benim Adım Han) filmini 1972 doğumlu Hintli Karan Johar yönetti. Film, Mumbai’de, yani Bombay’da yaşayan otistik bir Müslüman Rizwan Khan’ın gerçek hikâyesini anlatıyor. Mandira’yla evlenen Rizwan, San Fransisko’ya göç ediyor. Sonra 11 Eylül yaşanıyor. Onun otistik olduğunu bilmeyen yetkililer, Rizwan’ı şüpheli terörist olarak tutukluyorlar.

Martin Scosese’nin “Shutter Island – Zindan Adası” da “Altın Ayı”ya talip. Film, Dennis Lehane’in romanından uyarlandı. Yazar Lehane’in “Mistic River – Gizemli Nehir”, 2003 yılında Clint Eastwood tarafından sinemaya uyarlanmıştı. Şubat ayında ülkemizde de gösterime girecek olan “Zindan Adası”nda Leonardo DiCaprio (Teddy), Mark Ruffalo (Chuck), Ben Kingsley (Dr. John Cawley), Emily Mortimer (Rachel), Patricia Clarkson (Ethel) ve Max von Sydow (Dr. Jeremiah Naehring) oynuyor. Bu sinemaskop korku-gerilim filminin görüntüleriyse Robert Richardson’a ait. Filmin hikâyesi 1954 yılında Massachusetts’deki ada akıl hastanesinden bir hastanın kayboluşunu ve araştırılmasını anlatıyor.

Propaganda sinemasına bak…

Japon yönetmen Koji Wakamatsu’nun Edogawa Rampo’nun romanına dayanan “Kyatapira” (Tırtıl) filmi, 1940’lardaki ikinci Çin-Japon savaşı üzerinden Teğmen Kurokawa’nın sakat haliyle eve dönüşünü ve dramını anlatıyor. Danimarkalı Pernille Fischer Christens’in yönettiği “En Familie”, (Bir Aile), bir aile dramını anlatıyor. Galeri sahibi Ditte, New York’tan rüya gibi iş teklifi alır. İki genç sevgili New York’a gidecekken galericinin fırıncı babası hastalanır. Norveçli yönetmen Hans Petter Moland’ın “En Ganske Snill Mann” (Çok Güzel Bir Adam) filminde nazik ve sakin Ulrik yansıyor perdeye. Ama bu güzel insan bir kiralık katil. Bu filmin başrolünde de Stellan Skarsgard var. İlk filmini çeken Rumen yönetmen Florin Serban’in “Eu Cand Vreau sa Fluier, Fluier” (Ne Zaman İsterseniz, Islık Islık) filmi de Berlinale’de. Bu gerilim filmi, dört yıldır hapiste olan Silviu’nun dramı yansıtıyor perdeye. Belgeselci Terry Guetta “Exit Through the Gift Shop” (Hediyelik Dükkandan Bir Uçtan Bir Uca Çıkış), ünlü sokak sanatçısı Banksy’yi anlatmaya çalışıyor. Banksy, günümüzün en gizemli sanatçılarından biri. 1969’da Brooklyn’de doğan Noah Baumbach, ülkemizde filmleriyle tanınan bir yönetmen. 2005 yapımı “The Squid and the Whale – Mürekkepbalığı ve Balina” ve 2007 yapımı “Margot at the Wedding – Kız Kardeşim Evleniyor” hemen akla geliyor. Baumbach’ın Berlinale’de “Altın Ayı” için yarışan filmi “Greenberg” filminde Ben Stiller ve Jennifer Jason Leigh başrolü paylaşıyor. Film, hayatının dönüm noktalarından birini yaşayan Roger Greenberg’ün etrafından dolaşıyor. Filmin hikâyesi de Los Angeles taraflarında geçiyor. Rob Epstein ve Jeffrey Friedman’ın ortak yönettikleri “Howl” (Uluma) filminde ünlü oyuncular var. James Franco, Mary-Louise Parker, Jeff Daniels, Treat Williams gibi. Bu film, “beat kuşağı” şairlerinden Allen Ginsberg üzerine. Ginsberg’ü, James Franco canlandırıyor. Bu filmin yönetmenlerinden Rob Epstein, 1984 yapımı “The Times of Harvey Milk-Harvey Milk Zamanları” belgeseliyle Akademi’den “En İyi Belgesel” dalında Oscar kazanmıştı. Alman yönetmen Oskar Roehler, “Jud Süss: Film ohne Gewissen” (Şirin Yahudi: Vicdanı Olmayan Film) “Altın Ayı”ya yakın duruyor. Film, “küçük aktör” Ferdinand Marian’ın “Jud Süss” rolünü alıyor, popüler Yahudi karakteri olan Jud Jüss’ü canlandırmak için kendini ikna etmeye çabalıyor ve yıl da 1939’dur. Ferdinand’ın karısı Anna da bir Yahudi. Ferdinand, suçluluk duygularını da yaşıyor. Naziler, Ferdinand’ın karısını tutukluyorlar ve Ferdinand’a şantaj yapıyorlar. Sonra Anna sınırdışı ediliyor. Bu filmde Joseph Goebbels’i ünlü Alman oyuncu Moritz Bleibtreu oynuyor. 1946 yılına gelindiğinde Ferdinand vicdan azabına fazla dayanamıyor ve intihar ediyor. “Jud Süss” filmi, 1940 yılında Veit Harlan tarafından yönetilmiş Yahudi karşıtı bir Nazi propaganda filmiydi. Veit Harlan’ın bu filmine ilk gerçek anti-semitik film deniliyor. Jud, Almanca Yahudi anlamına geliyor.

Aleksei Popogrebsky’nin “Kak ya Provel Etim Letom” (Yaz Nasıl Sona Erdi) filmi de Berlinale’de. Bu filmin hikâyesi Kuzey Kutbu’nda geçiyor. Gustave de Kervern’le Benoit Delepine’in ortak yönettikleri “Mammuth” (Mamut) filminde Gerard Depardieu ve Isabelle Adjani oynuyor. Yoji Yamada’nın yönettiği “Ototo” (Genç Kardeş), sinemaskop çekilmiş. Sinemaseverler yönetmen Yamada’yı 2002 yapımı “Tasogare Seibei – Alacakaranlık Samurayı” filminden hatırlayabilirler. Nicole Holofcener’in yönettiği “Please Give” (Lütfen Ver) filminde Catherine Keener, Amanda Peet ve Rebecca Hall başrolü paylaşıyor. Film sinemaskop çekilmiş bu filme, beyazlar üzerine yapılmış beyaz bir film deniliyor. Filmde, New York’lu antika satıcıları karı-koca Kate ve Alex’in hikâyesini anlatıyor. Natalia Smirnoff’un ilk yönetmenlik deneyimi “Rompecabezas” (Bulmaca) filmi de Berlinale’de yarışıyor.

Coenlerin ruhu…

Çin sinemasının yaşayan büyük ustalarından Zhang Yimou’nun sinemaskop çekilmiş “San Qiang Pai an Jing Qi” (Bir Kadın, Bir Silah ve Erişte Dükkanı) filmi, Coen kardeşlerin 1984 yapımı “Blood Simple – Kansız” filminin “remake”, yani ikinci çevrim filmi. Aslında Coen kardeşlerin bu filmi de bir “remake”di. Coen kardeşler de Billy Wilder’ın 1944 yapımı kara filmi “Double Indemnity – Çifte Tazminat”ından esinlenmişlerdi. Burhan Qurbani, ilk filmi “Shahada” (Şehadet), Berlin’de yaşayan üç genç Müslümanın etrafında dolaşıyor. Yönetmen hikâyesini üç epizotta anlatıyor bu filminde. Danimarka sinemasında Lars von Trier’le beraber “Dogma”yı yaratan Thomas Vinterberg, “Submarino” (Denizaltı) filmiyle Berlinale’de. Vinterberg, bu filminde birbirinden uzaklaşmış iki kardeşin hikâyesini anlatıyor. Kardeşlerden biri Nick, alkole ve şiddete bulanmış. Bu filme, iki kardeş hakkında karanlık bir hikâye deniliyor. Lisa Cholodenko’nun “The Kids are All Right” (Çocuklar İyi) filminde Julianne Moore, Annette Benning ve Mark Ruffalo başrolü paylaşıyor. İngiliz sinemasının önemli yönetmenlerinden Michael Winterbottom’ın Jim Thompson’ın romanından uyarlarladığı “The Killer Inside Me” (Katil İçimde) filminde Jessica Alba, Kate Hudson, Casey Affleck, Bill Pullman ve Elias Koteas oynuyor. Bu suç-gerilim filminin hikâyesi Teksas taraflarında geçiyor. Bu filme seks, sadizm, sado-mazoşizm ve şiddet yüklü deniliyor. Çinli yönetmen Wang Quanan “Tuya de Hun Shi – Tuya’nın Evliliği”yle 2007’de Berlinale’de “Altın Ayı”yı kazanmıştı. Wang Quanan, bu defa “Tuan Yuan” (Ayrı Beraber) filmiyle yine talip “Altın Ayı”ya. Bu filmdeki hikaye Çin-Tayvan sınırındaki boğazda geçiyor.

++ Martin Scorsese: “Shutter Island” (Zindan Adası) ABD
++ Roman Polanski: “The Ghost Writer” (Yazar Hayalet) ABD-Almanya-Fransa-İngiltere
++ Semih Kaplanoğlu: “Bal” (Honey) Türkiye-Almanya
++ Benjamin Heisenberg: “Der Rauber” (Haydut) Avusturya-Almanya
++ Jasmila Zbanic: “Na Putu” (Yolda) Bosna-Hersek-Avusturya-Almanya-Hırvatistan
++ Rafi Pitts: “Shekarchi” (Avcı) İran-Almanya
++ Karan Johar: “My Name is Khan” (Benim Adım Han) Hindistan
++ Koji Wakamatsu: Kyatapira (Tırtıl) Japonya
++ Pernille Fischer Christens: En Familie (Bir Aile) Danimarka
++ Hans Petter Moland: En Ganske Snill Mann (Çok Güzel Bir Adam) Norveç
++ Florin Serban: Eu Cand Vreau sa Fluier, Fluier (Ne Zaman İsterseniz, Islık Islık) Romanya
++ Terry Guetta: Exit Through The Gift Shop (Hediyelik Dükkandan Bir Uçtan Bir Uca Çıkış) İngiltere-ABD
++ Noah Baumbach: Greenberg (Greenberg) ABD
++ Rob Epstein-Jeffrey Friedman: Howl (Uluma) ABD
++ Oskar Roehler: Jud Süss: Film ohne Gewissen (Şirin Yahudi: Vicdanı Olmayan Film) Almanya-Avusturya
++ Aleksei Popogrebsky: Kak ya Provel Etim Letom (Yaz Nasıl Sona Erdi) Rusya
++ Gustave de Kervern-Benoit Delepine: Mammuth (Mamut) Fransa
++ Yoji Yamada: Ototo (Genç Kardeş) Japonya
++ Nicole Holofcener: Please Give (Lütfen Ver) ABD
++ Natalia Smirnoff: Rompecabezas (Bulmaca) Arjantin
++ Zhang Yimou: San Qiang Pai an Jing Qi (Bir Kadın, Bir Silah ve Erişte Dükkanı) Çin
++ Burhan Qurbani: Shahada (Şehadet) Almanya
++ Thomas Vinterberg: Submarino (Denizaltı) Danimarka
++ Lisa Cholodenko: The Kids are All Right (Çocuklar İyi) ABD
++ Michael Winterbottom: The Killer Inside Me (Katil İçimde) ABD
++ Wang Quanan: Tuan Yuan (Ayrı Beraber) Çin

(09 Şubat 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Türkiye’de Zombi Olmaz Diye Bir Şey Yok, Bilakis Türkiye’de Herşey Olur

“Ada: Zombilerin Düğünü”; ikisi de sinema yazarı olan Talip Ertürk ve Murat Emir Eren’in -kendi deyimleriyle- televizyonun içini açmak arzusuyla yanıp tutuşan bir çocuğun hissiyatıyla çektikleri bir ilk film olma özelliği taşıyor. Film aynı zamanda Türkiye’nin de ilk zombi filmi olarak kayıtlara geçti.

Mevzu; sıkıcı bir düğünün zombi saldırısıyla şenlenmesiyle başlıyor. Zombiler onları yeme derdindeyken, kendi içlerinde birbirini yemekten geri kalmayan bir arkadaş grubunun komik halleriyle ilerliyor. Bolca absürdlük ve ince göndermeleri de bünyesinde toplayan film korku değil ama eğlence arayanlara farklı bir deneyim yaşatacak…

“Ada: Zombilerin Düğünü”nün türü korku – komedi, ancak dert korkutmak değildi sanıyorum… Öyle olsa çok iyi kıvırabilirdiniz diye düşünüyorum…

Murat Emir Eren: Hep söylüyoruz, Ada genel olarak bir “eğlencelik” olarak tasarlandı. Korku bölümleri oldukça sınırlı, ama eğlenceli halini hiç elden bırakmasın istedik. Salonda film izleme deneyimi açısından bizim için korkutmakla güldürmek arasında pek bir fark yok. İnsanların korkup gözlerini kapatması kadar, gülüp eğlenmesinin de bizim için kıymetli olduğunu söyleyebiliriz. Derdimizin korkutmaktan çok güldürmek olduğunu da filmin isminden, afişine kadar, her yerde vurguladık zaten. Dolayısıyla salondaki insanların gülüp eğlenmesi amacımıza ulaştığımız anlamına geliyor bizim için. Korkutmaktan çok güldürmek çok baştan verdiğimiz bir karardı zaten.

Size en çok sorulan sorulardan birisi işi gücü bırakıp neden film işine kalkıştığınız… Film eleştirmenlerinin film çekmelerine alışkın değiliz ama düşününce bu denli film bilgisi ve kültürüne sahip insanların film çekmeleri çok olağan görünüyor… Peki sizce neden film eleştirmenleri film çekme işine yanaşmıyor?

Talip Ertürk: Film çekmek çok başka bir iş, bambaşka bir mesai. Yıllar önce Alin Taşçıyan’ın bir röportajında okumuştum, benzer bir soru kendisine sorulmuştu, film çekmenin ne büyük bir mesai olduğunu, kendisinin böyle bir çabanın altına girmek istemeyeceğini söylemişti. Genel olarak da durum budur. Bir de eleştirmenlik temelde bir yazarlık işidir, yönetmenlik ise bambaşka bir şey. Dolayısıyla film kültürüne sahip olmak size nasıl bir film yapmak istediğinizle ilgili rehber olsa da, sonuçta pek yardımcı olmuyor. Yine de sinema tarihinde eleştirmenlikten yönetmenliğe geçiş yapan bir dolu insan var bizler gibi elbette. Biraz televizyonun içini açmak arzusuyla yanıp tutuşan çocuğun hissiyatına benziyor bizimkisi alsında.

Film, başrol oyuncularının ilk deneyimi ve bence gayet doğallardı… Gülüm Baltacıgil’i Bir Tuğra Kaftancıoğlu Filmi’nden hatırlıyoruz. Cast seçimi ekonomik nedenlerden dolayı mı böyle yapıldı, yoksa filmin ruhuna uyması için mi?

MEE: Oyuncu kadrosu ekonomik sebeplerden çok bizi tercihlerimiz neticesinde şekillendi. Filmi amatör bir kayıt mantığıyla kotardığımız için şöhretli oyuncuların bu hikâyenin kahramanları olmaması gerektiğini düşündük. Bahsettiğiniz doğallık olmadan bu filmin mizahının da pek işlemeyeceğini düşünüyorduk. Filmin ruhu yıldızlardan çok sıradan insanları talep ediyordu, oyuncularımız da sıradan insanları oynamak konusunda pek başarılı oldular kanaatindeyiz.

SİYAD Ödül Töreni’ninde Atilla Dorsay’ın Cem Yılmaz’a yaptığı göndermelerden birisi de sizin filminizdi… Taş devri, western derken türler arasında cirit atan Cem Yılmaz’ın elinden bir konuyu kurtardıklarını ve bunu sinema yazarlarının yapmış olmasından çok keyif aldığını söyledi. Meselâ şimdi vampirli filmler çok moda… Siz de ayak uydurup bir vampir komedisi yapacak mısınız? Yoksa farklı tür ve konular mı eğileceksiniz?

TE: Aslında türler arasında gezinmek niyetindeyiz. Ama zombi, vampir, kurtadam üçlemesi üzerine kariyer kurmak gibi bir niyetimiz de yok. Yine de şöyle söylenebilir, bir vampir filmi yapmaya niyetlensek o vampir hiç de karizmatik olmaz, orası kesin. Modalarla çok ilgilenmiyoruz aslında, zombileri de akımlar üstü karakterler oldukları için seçtik. Popüler olanla dalgamızı geçelim gibi bir derdimiz yok pek.

Zombilerin bir düğünü basması tesadüf olmamalı.

MEE: Evlilikle bizim değil karakterlerimizin derdi var aslında. Bizim derdimiz kötü organize edilmiş, sıkıcı düğünler. Filmin çıkış noktalarından biri de, katılmak zorunda kaldığımız düğünler oldu. Bir de Türk insanının her ne olursa olsun düğünlerde özüne çok yaklaştığını düşünüyoruz. Sahte altın takmak diye bir şey var meselâ. “Durumum yok takmayayım” yerine, “Sahtesini takayım kimse fark etmez nasıl olsa” demek bize çok ilginç geliyor.

Ekonomik çıkmazlar sebebiyle kâğıt üzerinde olan birçok şeyi filme taşıyamadığınızı okumuştum. Çıkan sonuç ne kadar içinize sindi?

TE: Çıkan ürünün tamamen içinize sinmesi diye bir durum söz konusu değil sanıyoruz. En mükemmel prodüksiyon şartları bile size kafanızdaki filmi çekmenizi sağlayamayabilir. Amaç perdede içinize en sinen halini görebilmek olmalı her halükârda. Ada için bir dolu senaryo güncellemesi yapılmak zorunda kalındı, gerek ekonomik sebeplerden, gerek memleket şartlarından. Ortaya çıkan sonucun eğlencesi de, bizim gayet içimize siniyor. Ama post prodüksiyon sürecinde filmi yüzlerce kez tekrar tekrar izleyince o görüntülerde neler bulduğumuzu tahmin bile edemezsiniz.

Türk insanının sürekli birbirini yemelerini, bir türlü organize olamamalarını izlemek oldukça eğlenceli… Diğer taraftan zombileri Türkiye’ye uyarlamak sıkıntılı oldu mu?

MEE: Organize olamayıp akılcı çözümler üretememek bizim karakterlerimizin temel problemi. Üstelik bir yanda zombilerle mücadele ederken, kendi içlerinde kenetlenmekten de çok uzaktalar. Zombilerin bizim kültürümüze uzak olduğunu düşünmüyoruz aslında. Zombiler, klâsik bir ‘biz ve onlar’ durumu üzerinden “öteki”lik yaratıyor. Bu da memleketin hiç de yabancı olmadığı bir şey. Uyarlama yapmak hiç zor olmadı, adaya gelen zombiler bir anda kendi kurallarını dikte ediyor zaten. Türkiye’de zombi olmaz diye bir şey yok, bilâkis Türkiye’de her şey olur.

Son olarak favori zombi filminizi öğrenelim…

TE: Benim şahsi favorim, orijinal Night of the Living Dead.

MEE: Ben iki Dawn of the Dead’in birden hastasıyım.

(07 Şubat 2010)

Gizem Ertürk

05 Şubat 2010 Haftası

“Herkesin Keyfi Yerinde”, Giuseppe Tornatore’nin 1990 yılında çektiği filmin Türkçe adı… Efsanevi / müteveffa Marcello Mastroianni’nin, emekli aile babası rolünde Sicilya’dan yola çıkıp güneyden kuzeye İtalya’yı dolaşıp beş çocuğunu ziyarete gitmesi sonucu karşılaştığı tüm o ‘aldatma’, mutsuzluk ve hüzünlerden sonra geriye döndüğünde, hayatta olmayan karısına hitaben söylediği üç sözcük: Yani, “Stanno Tutti Bene”. Robert De Niro’nun, yaşına denk düşen bir içtenlikle oynadığı baba Frank da, kimsenin mükemmel olmadığı / olamayacağı bir dünyada, aile olma yolunun dürüstlükten ve hep birlikte müsamaha kapılarını açarak sevecen iletişim köprüleri kurmaktan geçtiğini anlatan filmde, Amerika’nın farklı kentlerindeki dört çocuğuna ‘sürpriz’ yapıyor. Hüzünlü bir yol filmi aynı zamanda: Çocuklarınızın sizin kafanızda canlandırdığınız gibi bir yaşam kuramayacağı gerçeğiyle karşılaşıp, onları olduğu gibi sevmenizin önemine işaret ederken, hikâye, formülü belli kalıplarla daha bir mutlu sona kavuşuyor. Onun için de bu filmin adı “Everybody’s Fine” yani “Herkes İyi” oluyor. Not düşelim, yönetmen Kirk Jones bir İngiliz olduğundan çeşitli hınzırlıkları ihmal etmemiş… Bir de ağlamanın güzelliğini yaşayacaksınız tabii.

“Tanrı’nın Kitabı”, ‘gönül gözü’ ile gören Eli’nin (Denzel Washington), Batı’ya, Pasifik Okyanusu’ndaki Alcatraz Adası’na götürmek için yanında taşıdığı kitap… ”From Hell – Cehennemden Gelen”den dokuz yıl -Victoria Dönemi Londra’sının Karındeşen Jack hikâyesinden de en az bir buçuk yüzyıl- sonra yeniden ilgi alanımıza giren Hughes Biraderler, başımıza gelen felâketi özetleyen bir giriş sahnesi ile hemen seyirciyi ele geçiriyor: Eli, günümüzün en değerli / pahalı küçük kedilerinden birini, karnını doyurmak için avlıyor. Bildiniz; nükleer felâket sonrası, insan dâhil değerli canlılar değersizleşmiş, bugün insanoğlunun çöpe attıkları da nadirattan olmuş. Ve ozonun ciddi biçimde tahribatı da, yaygın körlükleri getirmiş. Peki, günümüzde milyarlarca insanı efsunlayan ve inanç ticareti sonucu ceplerine el atmış olan veya gerçekten ‘iyi’ birer insan olmalarını sağlayan itikadı yayan din kurumu bir şey yapamamış mı? Belli ki hiçbir yararı olmamış. Zaten kutsal kitapların tüm nüshaları yakılmış… İmdi, insanlığın yeniden inşasında, bu filmi, bakış açınıza, meşrebinize, ahlaksal kodlarınıza göre değerlendirmek zorundasınız. İlk bakışta öyle görünmese de, insanı ikircikli bırakan bir mesele sunuyor.

1) Eli, yeni bir başlangıcın Doğu’dan değil de, filmin ‘western’imsi yapısına uygun biçimde diğer kıyıdan başlayacağından hareketle, insanlığın ortak kültür bahçesinde eksik olan ‘parça’yı (17. Yüzyıl İngiltere Kralı James onaylı Hıristiyan İncili), tam bir inanç ve fedakârlıkla yerine ulaştırmaya çalışırken, önüne çıkan ‘canlı’ (ve cansız) her engeli yok ediyor. Yeniden yükselen imanın, insanlık inşası için umut haline gelmesi, “kutsal kitabın”(kitapların) yerine ulaştırılmasına bağlı gibi.

2) ‘Kötü’ Carnegie (Gary Oldman) ise, küçük topluluğuna bir yaşam alanı yaratmış; diktatörlükle büyümek istiyor. O da kitabın peşinde: İnsanları bir hedefe doğru sorunsuzca yönlendirip, ‘uyuşturmak’ için. Hangisi daha gerçekçi? Buyurun düşünün. Düşünürken, bu arada, benzer filmleri bir adım geçen ıssız, ürkütücü, yakıcı ve kirli dünyanın içindeki küçük şiddet zirvelerinden keyif (!) almaya bakın. “Forrest Gump” ile Oscar adayı olan görüntü yönetmeni Don Burgess’in tarifi zor grimsi – sarımsı renk paleti içinde kötü hissedeceğinizin garantisini veririm. Sözün kısası, yaşam değerlidir; film çıkışı, kendinizi mahrum bıraktığınız keyifler varsa hemen tamamlamaya koyulun.

(03 Şubat 2010)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

2009’da Kaybettiklerimiz

(Bu yazı Film-San Vakfı sitesi için hazırlanmıştır.)

Şairin dediği gibi, uyudun uyumadın olacak, bazılarını kaybedeceğiz; geri kalanlar, gidenleri anarken, yıl bitimleri vesile olacak hepisini bir arada anacağız.

2009 yitirdiklerimiz erken ve görüntü yönetmeni Çetin Gürtop ile başlamıştı. Yıl boyunca yönetmenlerimizden Seyfi Havaeri, Şadan Kâmil, Birol Işın, Ersan Pertan, Yücel Çakmaklı, Halit Refiğ, Ahmet Uluçay, Zeki Ökten ile devam etti. Aslında görüntü yönetmeni olan fakat filmde yöneten Salih Dikişçi’yi her iki özelliği ile anmak gerekir. Senaryo yazımlarından dolayı Selahattin Küçük ve Nezihe Araz’ı anmak lâzım. Ayrıca Kemal Demirel ve Ömer Lütfü Mete kervana katıldı. Yapımcı Ayhan Turgut ve oyuncular Nevzat Şenol, Gazanfer Özcan, Yılmaz Kurt, eskilerden (Mahmut) Faal Evgin, yurt dışından Keriman Ulusoy, içeriden Yaman Tarcan, Tahsin Koray, Ayşegül Devrim, Aykut Oray, Nihat Nikerel, Kemal Dirim, Nilgün Esen, Ali Taygun, Cüneyt Gökçer kayıp listesini genişletiyorlar.

Seyfi Havaeri (1920) Tiyatro kökenli ama, Muhsin Ertuğrul grubundan değil, değişik topluluklarda çalıştıktan sonra, geçiş dönemi yönetmenleri filmlerini çekmeye başladıktan sonra, senaryo yazarı ve yönetmen olarak filmler yapmaya ve bunlarda oynamaya başladı. İlk filmi Yara’yı 1947’de, son filmi Zafer Kartalları’nı 1975’de çekti, arada 37 film daha yaptı. Bunlar arasında Kara Sevda’yı 1955 ve 1968’de iki kez çekti. Yeşilçam’ı oluşturan temel taşlarından biri olarak, son dönemde yaptığı bir kısım filmleri, piyasanın geçerli koşulları dışında peşin para ileri çekerek, yeni girişimlerde bulundu. Yetiştiği günün koşullarında, piyasanın isterilerine cevap veren ve bunları yönlendiren filmler yaptı.Yaşamının sonuna kadar, yürüdüğü yolu, fikirlerini savundu. Başka yönetmenlerin filmlerinde oyunculuk yaptı.

Şadan Kâmil (1917) Geçiş dönemi yönetmenlerinden, aynı zaman da görüntü yönetmeni, ses mühendisi, stüdyo yöneticisi. Bir yabancı film (Die Letze Kompagnie – Almanya) uyarlaması olan, Plevne Kahramanları diye başlanıp Onüç Kahraman (1943) diye tamamlanan filmi ile başladığı yönetmenliğini tartışmalı Duvaklı Göl (1958) bitirdi. Bu süre içinde 13 (sinema) film(i) daha çekti. Sonraları görüntü yönetmeni ve stüdyo müdürü olarak çalıştı. Dudaktan Kalbe (1951) ile edebiyat (Güntekin) uyarlamalarına katkıda bulunurken, bir başka edebiyatçının (Taner) senaryosu ile Kaçak’ta (1954) ilginç bir çalışma yaptı. Dağları Delen Ferhat belgeseli devlet yapımı olan bir çalışmadır.

Halit Refiğ (1934) Kamerayı, askerliğini yaptığı yurt dışında (Kore’de) eline almış, çektikleri kendisine farklı bir bakış olarak gelmiştir ki, doğrudur. Sonra eleştirmenlik, sinemanın mutfağına girerek senaryo yazarlığı, asistanlık ve Hatalı Yol adlı bitirilemeyen bir film çalışması, Yasak Aşk (1961) ile başlangıç, sosyal eğilimi olan konulara ağırlık veriş, oldukça kişisel bir final Köpekler Adası (1996) arada 47 film… Gurbet Kuşları (1964), Haremde Dört Kadın (1965), Teyzem (1986) gibi tamamen farklı filmleri ile -diğer filmlerinin yanında- (toplum ve) sinema çevrelerinde etkiler oluşturdu… Televizyon dizisinde bir mihenk taşı Aşk-ı Memnu, diğer yaptıkları yapılmamış olsa bile, başlı başına bir serüven (hem roman olarak, hem dizi olarak) Yorgun Savaşçı… Senaryolar kitaplar, hem sinema, (düşünsel olarak) hem diğer düşün alanı yazıları, sinemamızın çoğunlukla uzak durduğu konularda, bir sinema yönetmeni olarak düşünceler açıklaması… Sinemacılarımız çoğunlukla bu konuda mevcut fikirlerini açıklamazken… Sanatı farklı alanları ile yaşayan bir sinemacı düşün adamı…

Yücel Çakmaklı (1937) Genel bir düşünceyi -dünya görüşünü- temel alarak, Yeşilçam gibi -güncellik içinde belli modellere angaje olmuş- bir ortamda, benzer temaları işleyen filmleri ile kendine yer edinen Çakmaklı, 1970’den itibaren Birleşen Yollar ile başlayan yönetmenlik uğraşını Kanayan Yara (1994) ile bitirirken, yurt içinde dinsel yönüne ağırlık verilmiş bir filmden, temadan fazla uzaklaşmadan uluslararası alana da açılım yapıyordu. Sinema çalışmalarına Kâbe Yollarında adlı belgeseli ile başladığı gibi, Gümüş Kare (1995) belgeseli ile, sanat yaşamının 25. yılında bitirdi. Araya televizyon çalışmalarını da sığdırdı.

Ersin Pertan (1943) Az çalışan bir sinemacı olarak, roman olarak da tartışmaya neden olmuş Kemal Tahir’in Kurt Kanunu (1992) ile yönetmenliğe başladı. Tersine Dünya (1993) nasıl toplumun yaşamınının tersine çevrilmesi ise -kaynak Orhan Kemal’di- Kuşatma Altında Aşk’da (1997) sinemamızın bir çok filmde ele aldığı İstanbul’un Fethi’ne karşıt cepheden bakmayı denedi. 2008 son filmini (Mazi Yarası) çektiği yıl oldu, ne yazk ki filminin vizyona çıkmasını göremedi. Yönetmenliğinin yanında karşıt görüşleri ile de sesini duyurmasını bildi.

Zeki Ökten (1941) 1960’da asistanlıkla sinemaya başladıktan sonra 1963’de ilk filmini yönetti: Ölüm Pazarı. İkinci filmi Kadın Yapar’ı (1972) çekene kadar, Atıf Yılmaz’ın asistanlığını yaptı. Bu ilginç yaklaşımı sonunda Yeşilçam koşullarına uygun filmler ile yönetmenliğini geliştirirken Bir Demet Menekşe (1973) ilgi çekti, ümit veren bir yönetmen olarak izlendi. Sürü (1978) beklentilerin sonuç verdiği doruktaki filmi oldu, Güney’in senaryosunu destansı biçimde sinemalaştırdı. 1979’daki Güney işbirliği olan Düşman sansürle yıpranması sonucu aynı sonucu doğurmadı. İyi bir anlatıcı olarak Çinliler Geliyor’a (2008) kadar yaptığı 31 film içinde bir kısım ilginç yapımlara da imza atarak sessiz ve sakin bir sinemacı oldu.

Ahmet Uluçay (1954) Sinemamızın en ilginç yönetmenlerinden biri. Gösterim makinesini kendisi yaparak köyünde film gösteren, köyünde çektiği kısa filmlerle festivallerde dikkatleri üzerine toplayan, sağlık sorunları ile boğuşan, birazda otobiyografik Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak (2002) filmi ile uzun metraja geçiş yapan Uluçay, çekimlerini tamamlayıp teknik işlemlerini tamamlayamadığı Bozkırdaki Deniz Kabuğu ile bizlere bir vasiyet bırakmış oldu. Yılmaz bir sinema sevdalısı olarak.

Birol Işın / Salih Dikişçi, Işın, oyuncu / yönetmen olarak iki filmlik çalışması ile dikkat çekiyor. 1973’de Diriliş, 1974’de Eziliş filmleri ile oyuncu / yönetmen olarak yönetmenlik çalışması yaparken sonraki yıllarda oyunculuğa devam etti. Dikişçi ise daha farklı görüntü yönetmeni / yönetmen uğraşları içinde. Görüntü yönetmeni olarak çok düzeyli filmlere imza attı. Kırık Bir Aşk Hikayesi, Göl, Gece Yolculuğu (Ömer Kavur), Kanal, Bereketli Topraklar Üzerinde (Erden Kıral), Dolap Beygiri, Mine, Dağınık Yatak (Atıf Yılmaz), Bu Devrin Kadını, Halkalı Köle (Ümit Efekan), Dönüş (Faruk Turgut), Fidan (Erdoğan Tokatlı) çalıştığı filmlerden bazıları…

Çetin Gürtop çoğunluğu Erler Film’in filmleri olarak, uzun yıllar görüntü yönetmenliği yaptı.

Cüneyt Gökçer yılın son günlerinde yitirdiğimiz, aslen tiyatro yönetmeni ve oyuncusu olan Gökçer, sinemada yalnız oyuncu olarak çalıştı. Barbaros Hayrettin Paşa’da (Baha Gelenbevi) Barbaros’u oynadı. Tarihi dönem filmlerinde tarihsel kişileri canlandırması yanında sinemadaki ileri yıllarında Mevlana (Atıf Yılmaz) filminde de Mevlana’yı canlandıracaktı. Gençlik dönemlerinde macera filmlerinde Kara Davut (Mahir Canova), ileri yaşlarında melodramlarda Süreyya (Metin Erksan), Yaşlı Gözler (Ertem Eğilmez) ve salon komedilerinde Yedi Evlat İki Damat (Halit Refiğ) ve son olarak Mektup (Ali Özgentürk) filmlerinde rol aldı.

Gökçer gibi tiyatro kökenli Gazanfer Özcan, Ali Taygun, Ayşegül Devrim, Nevzat Şenol, Kemal Dirim gibi oyuncular filmlerde uzun veya kısa zamanlar ilgilendiler, perdede bizlere yansıdılar. Aykut Oray tiyatro kökenli olmasına rağmen daha çok televizyonda tanınarak sinemaya geldi, çok az sayıda filmde rol aldı, Yaman Tarcan ve Nihat Nikerel de televizyolardan sinemaya geçtiler. Az filmde oynayan Keriman Ulusoy daha çok yurt dışında sinemamızın tanıtılma işleri ile ilgili özenli faaliyetler gösterdi. Sinemanın isimsiz kahramanlarından Yılmaz Kurt, Tahsin Koray, Nilgün Esen ve hayli eskilerde kalmış bir Faal Evgin de yitikler kervanına katıldı. Görülüyor ki oyuncular sinemanın ağırlıklı oyuncuları değil, ama sinemamızda üzerlerine düşeni, az sayıda filmlerde de olsa yapan emekçileri.

Senaryo yazarlarıda, oyuncuların görünümü paylaşıyor, Yeşilçam döneminin “senarist”leri artık yok, fakat bu yıl senaryo yazarak veya yazılımına katılarak senaryo yazarı olarak sayacağımız kimi kişileri yitirdik… Lütfi Akad’ın ilk dönem filmlerinde birlikte çalıştığı, aslında radyocu Selahattin Küçük’ü, aslında yazar olup senaryo çalışması da yapan Nezihe Araz, Kemal Demirel ve Ömer Lütfü Mete’yi yitirdik. Senaryo yazımı da yapan sinemanın asistanlarından Ali Kıvırcık da kafileye katıldı.

Yapımcı Ayhan Turgut bu yıl yitirdiklerimizden bir diğeri.

Filmlere sesleri ile katkıda bulunan ses sanatçıları Semra Atalay ve Gülderen Gül’de kafileye katıldılar.

Film-San çalışanı, sinemamının eski asistanlarından Nilgün Seren de bu yıl serüvenini tamamlayanlardan biri oldu. (Ruhları şad olsun)

SİYAD gecesinde kaybettiklerimiz arasında adı anılan, yukarıdaki listede geçmeyen oyuncular Rengin Arda ve Aydın Babaoğlu, akademisyen Zafer Doğan oldu.

(02 Şubat 2010)

Orhan Ünser

2010 SİYAD Ödülleri Töreni

2010 yılı SİYAD ödülleri sahiplerini buldu. Bu yıl 42.si yapılan dağıtım böylece hem SİYAD hem Türk Sineması tarihindeki yerini aldı, metinlere geçti. Geçmiş yıllardaki ödül dağıtım törenlerine katılıyordum; bu yıl da katıldım. Her değerlendirme gibi, objektif ve subjektif eleştirilere açık olarak, artık tarih oldu.

Benim kişisel, hiç bir objektifliği olmayan, bazı eleştirilerim olacak. Ödül dağılımına -farklı olmasını istediklerimde olabilir- hiç bir itirazım yok. Benim, olmamasını istediğim, gecenin sunucu Cem Yılmaz. Ne olmuş, niçinmiş diyebilirsiniz. Bugün bir gazetede Yılmaz’ın izleyicileri bol bol güldürdüğü yazıyordu, doğrudur, ben de orada idim. Her konuştuğunda espri yapmak gereksinimi duyan Yılmaz, belgesel film kategorisinde “kendinin sünnet düğünü” (filminin) kabûl edilmediğinden, kısa film kategorisinde ise -bir gazetecinin önerdiği- “on dakikaya indirilmiş” Yahşi Batı’yı yetiştiremediğinden yakındı. (Benden bir soru: Yahşi Batı’yı görmedim ama her akşam, her kanalda o kadar çok izlettiriliyor ki, yağlı güreş sekansının tamamını göremedim ama, şu soruyu sormak ihtiyacını duydum: İmparatorluk devrinde, A. B. D. başkanına padişahtan bir hediye götüren iki adam yanlarına kaç tane kıspet alırlar?) Reha Erdem’in ve Zeki Demirkubuz’un filmlerini izliyorum, Ferzan Özpetek’in filmlerinden kaçırdıklarım var, ama sırası ile –Cem Yılmaz’ın oynadığı, daha doğrusu Cem Yılmaz’ı oynattıkları- “Yalnızlık”, “Kara Büyü” (inşallah doğru not almışımdır!) ve “Sarıl Bana” filmlerini en kısa zamanda bir yerlerden bulup seyredeceğim. Burada da aklıma gelen soru şu: Sn. Yılmaz, Muhsin Ertuğrul’un gözlerden saklanan hangi filminde oynamıştır? Yalnız ilginç bir konuya değindi ama tamamen farklı bir frekansta olmak üzere. “Yardımcı” kadın / erkek oyuncuların durumu… “Yardımcı”lığın, oyuncunun yardımcılığı olmadığını, rolün yardımcılığı olduğunu söyledi ki, tamamen katılıyorum. Bazı festival veya soruşturma veya değerlendirmelerde “yardımcı” yerine “karakter” tabiri kullanılır: Karakter Oyuncusu… Diğer oyuncular karaktersiz mi ki, belli bir kategori oyuncuyu “karakter” olarak ayırıyorsunuz. Tabii bu yardımcılık gibi, oyuncunun değil “rolün” bir özelliği olması gerekir.

Sinemada değil ama, tiyatroda bir uygulama vardı -kısa bir süre… Ulvi Uraz ölünce adına -tiyatro için- bir ödül konulmuştu. Orada oyuncu ödülü, adaylar arasında yapılan seçim sonrasında “bir kişiye” veriliyordu: En İyi Oyuncu Ödülü. Kadın / erkek ayrımı yok, asıl (başrol) / yardımcı veya karakter farklılaşması yok. Tek ödül: En İyi Oyuncu.

Her zaman olabilecek bir şey… yıllar oluyor, Oscar ödüllerinde The Hud (1963) filmi ile Patricia Neal, Oscar kazanınca, rolünün kısa olduğu, bu nedenle En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü almasının yanlış olduğu (En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu mu olmalı idi?) basında (tabii A. B. D.’de) tartışılmış, bizim basına da yansımıştı. Sn. Dorsay sanırım anımsar.

(02 Şubat 2010)

Orhan Ünser

Ladik ’76 3

Sayın Orhan Ünser,

İlgi yazınız, yorum ve eleştirinizin kaynağındaki boşlukları içtenlikle açıklamanız ve bu yaklaşımınız için teşekkür ediyorum. Bu tür kafa karışıklığından arınmanın en kestirme yolu; daha ayrıntılı bilgilere ulaşmakla, titiz bir araştırma yapmakla ve bilginin kaynağından doğrudan öğrenilmekle aşılabileceğine inanırım.

İşin aslı ve açıkçası sizin çıkış noktanızda temel aldığınız, “Kameranın gerçeği öldürme (değiştirme) gibi bir özelliğinin de olabileceği” düşünceniz; o yıllarda ileri sürülen bir yakıştırmanın (varsayımın) etkili olduğu görüşündeyim. Ben tanık olduğum olayın, yaşananın gerçeğini, doğasını ve içeriğini elimden geldiğince, doğrudan ve olabildiğince, bire bir ve içtenlikle yansıtmaya çalıştım. Çalışmada amaçladığım ilke ve temel yaklaşım budur. Ancak; o yıllarda, “belgesel filmler” yapan bazı çevreler haksız ve temelsiz yakıştırmalarla bu filmin kurgulanmış olabileceği varsayımını ortaya attılar. Gazetelere kadar ulaştırıldı bu sızlanmalar. Yoz, yararsız ve yanlış çekişmelere itilmek istendim. Bu yersiz ve haksız söylem filmin önemli iki yurtdışı belgesel film şenliğinde uluslararası seçici kurullar tarafından ödüle değer görülerek, ödüllendirildikten ve birçok ülkede gösterime girdikte sonra yapılmaya başlandı. Seçici kurullar filmi; “Doğal gerçekliği, çarpıcı, içten ve sıcak bir anlatımla vurguladığı ve yansıttığı.” nitelemeleriyle değerlendirdi.

Bu filmin üzerinden yararsız çekişmeler yaratılması üzücüdür. Çiçek böçek filmlerinin yanı sıra, toplumsal ve sosyal konuları da cesaretle ele alan ve olanca gerçekçiliğiyle işleyen “belgesel gerçekçilik” adına ve bu amaçla yola çıkılarak özgün filmler de yapılmalı, yapılabilmeliydi… Başkalarının yapıklarını küçültüp değersiz kılarak yaptıklarımıza bir değer kazandıramayız. Akıllı, üstelik yararlı olan yol; daha iyisini ve değerlisini yaparak kalıcı değerlere ulaşmayı aramaktır…

En iyi dileklerimle dostlukla ve saygılarımla.

(31 Ocak 2010)

Güner Sarıoğlu

Güner Sarıoğlu’na Teşekkür

Güner Sarıoğlu’nun gönderisini okudum. Haklı olduğu noktalar var. Üretim aşamasındaki çalışma koşullarını ve yapılan, yapılabilenleri bilmeden konuşmak (yazmak) biraz ahkâm kesmek gibi oluyor. Fakat zamanında üzerine çok şeyler okuduğum Lâdik 76′nın anlattığı (gösterdiği) şeylerle ilgili olarak, konunun farklı tarafında bulunan bir tanıdığımın filmde anlatılan olayları diğer açıdan değerlendirip anlattıklarının bilinçaltında kalmış olması ve kameranın gerçeği öldürme (değiştirme) gibi bir özelliğinin de olabileceğini zaman zaman düşünmem, bu özellik üzerine yazılmış bir kitap nedeni ile kendini ortaya dökmesi sonucu ortaya çıkan bir durumla karşı karşıyayım. Sn. Sağıroğlu haklı olabilir ama kendiminde tamamen haksız olduğunu söyleyemem, o kendi somutunda (ürettiği, yaşadığı bir gerçeklikte) haklıdır, o filmden belki hiç söz edilmeyebilirdi. Yahut, görüşme olanağı aranıp, konu karşılıklı konuşulur, bir takım bilgiler kendisinden direkt alınabilirdi. Sonra filme değinilir veya değinilmezdi, bütün bunlar olmadı; belgeselin soyut yapısı dediğim, genel düşüncelerim halen devam ediyor, ama somutunda (bir filmde) konunun daha yakından incelenmesi düşünülünce düşüncem daha belirgin bir hale dönüştü, bu sonuç için Sn. Sarıoğlu’na teşekkür ederim.

(30 Ocak 2010)

Orhan Ünser

Ladik ’76 2

Sayın Orhan Ünser,

Yazınızın ve eleştirinizin bana göre yanıtlanması gereken can alıcı yanı, aşağıda aldığım satırlarınızda yatıyor. “Böyle bir soyutlamada, sizin çekim sırasında içinde bulunduğunuz koşullar ve de bir zaman olmuş veya başka bir yerde olmuş bir takım olayları (doğal veya toplumsal) mizansen düzenleyerek yeniden oluşturarak belgelemek düşüncesi bulunmamaktadır.” demektesiniz. Yargınız çok kesin ve sanki her şeye bir bir tanık oldunuz gibi… Neyi ve neleri yeniden oluşturmuş olabileceğimi düşünüyorsunuz. Sonra; “Böyle bir soyutlamada…” yargısının nereden kaynaklandığını da ben bilemedim. Sanıyorum, bu çalışmanın; farklı zamanlarda ve farklı mekânlarda ve oyuncularla ve oyun kurmalarla, kurmaca bir temelde yapılıp, kotarıldığını yazmaktasınız. Bilemedim, bunu mu anlatmaya çalışmaktasınız? Bunu da pek bilemedim. Daha sonra da şu kesin yargınız geliyor. “Benim düşüncemdeki belgesel film soyutlaması, yukarıda da değindiğim gibi belgeselerin düzenlenmiş mizansenler olmadan saptanmış görüntülerle yapılmasıdır.” Bu yargınıza bakarsak, Ladik ’76 bir belgesel film değil. Kurgusal bir film ve her şey düzmece, yapay!… Oyuncular başta her şey yeniden yaratılıp, yapılmış film ve belgesel diye bize yutturulmuş. “Köylüler, yörede yaşayan köylüler değil, oyuncular kullanılmış…” diyeceksiniz kendinizi alamasanız. Bütün bunları nereden çıkardığınızı, nereden ve nasıl bilebildiğinizi (!) ben bir bilebilsem!…

Bu yargıya nasıl vardığınızı da bilmiyorum, *soyut sinema” yapmayı da bilemediğim gibi… Bu yargınızın nedenlerini de hiç bilemedim. Ancak bu yakıştırıp, yapıştırmalarınızın doğru olmadığını iyi biliyorum ve ancak bunu söyleyebilirim size. “Bu belgesel tümüyle ve tüm ögeleriyle kurgulanmış bir film çalışmasıdır!…” demek istiyorsanız. Bu yargıya nasıl vardığınızı da sormak isterim.

Ben gerçekten sizi anlamakta zorluk çekiyorum. Değerlendirmelerinizi de, kavram kargaşası yarataran; “soyutluk” tanımlarınızı anlamakta da zorlanıyorum. Bu işi, bu temelde, bu işin ve bu uğraşın dışındakilerle konuşmak ve bir yere varmak giderek zorlaşıyor. Körlerin bir file dokunarak, filin ne olduğunu ve neye benzediğini; dokunduğu kadarıyla tanımak ve sonra da bu fili (!) başkalarına ballandıra ballandıra anlatmaya dönüşecek bizim işimiz.

Gelin isterseniz bana da kendinize de, bir iyilik yapın ve “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayın!” Ve bunu, bu işleri, bu konularda düşünceler üretip de paketlenmiş hazır eleştiriler yazarak temelsiz ve birikimsiz düşüncelerinizi çevreye saçmayı denemeyin… İnanın bana, suya girmeden, kıyıda çırpınarak yüzme öğrenilmez ve elbette öğretilemez de… Bu ve benzeri işler; yapmadan, emek ve zaman vermeden, çaba sarf etmeden olmaz, olamaz öğrenilemez… Deneyim ve birikim edinmek ve üretmek kaçınılmaz olur. Bu işin temelinde: “üreterek öğrenmek” ilkesi her koşulda ve her durumda ağır basar. Bence bu sağlıklı bu işler için temel bir yaklaşım ve temel ilke edinilmelidir. Bu ve benzeri işler yapmadan denemeden de; öğrenim olmaz, öğrenilmez ve elbette öğretilemez de… Öğrenildiği sayılarak arabanın üstüne çıkarsanız; araba sizi altına alır ya da götürür bir duvara burnunuzu sürter. İlk uygulamalı dersimizi de, böyle almış oluruz… Yazılı metinler ve sözlerin gücünü yeterli görerek ve öyle sayarak araba kullamaya yeltenenler olduğu gibi… Son yıllarda, yaşamı boyunca bir televizyon yapımı için stüdyoya ya da çalışma alanına girmemiş, bir kameraya dokunacak kadar yakın bile olmamış bazı kişilerin, bu işleri öğretmek (!) üzere bir yerlere geldiklerini, ders bile verdiklerini görerek şaşırıyorum. Giderek bu konularda yetkinliklerini (!) Prof. olmaya bile vardırdıklarına tanık olunuyor. Bence sorun da budur. Oku, oku yaz. Yaz, yaz oku. Biraz da; yazılıp yapılanlardan aktarma yap; olsun bitsin. Aman, yapmayın sakın ve bilmeden yapmadan anlat, anlat; inananlar olacaktır. Bu da çoğumuza yetiyor olmalı. Ne demeli ki… Yapar gibi, bilir gibi öykünmeler yetiyor olmalı…

Filmi eleştirebilirsiniz, beğenebilirsiniz ya da beğenmeyebilirsiniz. Bu farklı bir durum. Görüşlere, farklı yaklaşımlara saygı duyarım. Böylece öğreniriz, besleniriz ve gelişiriz de… Her türlü eleştiriye özenle yaklaşmanın sayısız yararları vardır. Ancak, tümüyle, bilgi eksekliğine bağlı olarak bir filmi, kendinize göre bir yerlere oturtursanız; işte bu olmaz. Olursa da biraz saygısızlık olur ve bir de; cin olmadan adam çarpmak olur…

“Öğrenmeden ve uygulamadan düşünmek zaman yitirmektir. Düşünmeden öğrenmekse; yanıltıcı ve tehlikelidir. Ve elbette, öğrenmenin ve düşünmenin birlikte harmanlandığı eğitim süreçleri gereklidir ve yararlıdır. Bu yol, bu yöntem; bizi doğrulara, yararlı ve etkin olana götüren güvenilir yoldur.

En iyi dileklerimle ve saygılarımla.

(28 Ocak 2010)

Güner Sarıoğlu

Meryl Streep Eğlendiriyor

İlişki Durumu: Karmaşık (It’s Complicated)
Yönetmen-Senaryo: Nancy Meyers
Müzik: Heitor Pereira-Hans Zimmer
Görüntü: John Toll
Oyuncular: Meryl Streep (Jane), Steve Martin (Adam), Alec Baldwin (Jake)
Yapım: Universal (2009)

Nancy Meyers’ın yazıp yönettiği “İlişki Durumu: Karmaşık”, sinemanın büyük oyuncularından Meryl Streep’in komedi taraflarını da öne çıkartan yer yer çılgın bir film. Bazı komedi sahnelerinde gülmekten insanın midesine kramplar iniyor.

Nancy Meyers’ın yazıp yönettiği “It’s Complicated – İlişki Durumu: Karmaşık”, bitmiş bir evliliğin etrafında dolaşan eğlenceli bir film. Pastacılık işleriyle uğraşan Jane, kendisine hayallerindeki büyük bir ev yaptırmak için mimar Adam’la tanışıyor. Oğlunun mezuniyet törenleri için de telâşlı. Bir telâşı daha var, o da kırışıklıkları. Ayrıldığı kocası Jake de gittiği otelde. Beklenmedik ve birdenbire kendini eski kocasının kollarında buluyor. Evli kocasının metresi gibidir şimdi Jane. Arada bir kendini gösteren Adam, ben buradayım diyor sabırlı bekleyişiyle. Eski kocası ve Adam arasında kalan Jane, doğru olanı buluyor ve tercihini de yapıyor finalde. Elbette çocuklar da var. Her şey sonunda mutlu mesut biçimde tamamına eriyor bu mutlu sonlu filmde. “İlişki Durumu: Karmaşık” filminin hikâyesi Kaliforniya’nın Santa Barbara şehrinde geçiyor. Genelde iç mekânların ağırlıkta olduğu bu filmde az da olsa Santa Barbara’nın çarpıcı manzaraları da yansıyor perdeye.

Büyücü Meryl…

1949’da New Jersey’de doğan Meryl Streep, 1970’lerde küçük rollerde göründükten sonra 1981 yılında Karel Reisz’ın John Fowles’ın romanından uyarladığı “The French Lieutenant’s Woman-Fransız Teğmenin Kadını” filmiyle başrole yükseldi. Ardından Alan J. Pakula’nın 1982 yılında William Styron’ın romanından uyarladığı “Sophie’s Choice-Sophie’nin Seçimi”yle büyük başarı kazandı ve bu filmle “En İyi Kadın Oyuncu” dalında Oscar aldı. Meryl Streep hala büyük ve bir filmi tek başına alıp götürebiliyor. Bu filmdeki, özellikle dizüstü bilgisayarlı bölümün çok komik olduğunu da belirtmeliyiz. Neredeyse Blake Edwards ustanın filmlerinin tadı vardı bu anlarda. Filmdeki espriler de iyiydi. Yönetmen bu filmle kadınlara şu mesajı veriyordu herhalde: Yıkandığınız suda asla ve asla bir daha yıkanmayın…

(27 Ocak 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com