Kategori arşivi: Yazılar

05 Mart 2010 Haftası

“Alis Harikalar Diyarında”, bir tavşan deliğinden geçerek Yeraltı Diyarı’na inen Alice’in, konuşan ve tuhaf yeteneklere sahip hayvanlarla birlikte serüven duygusunu, önemlisi de kendini, varoluş kapasitesini keşfetmesini öykülüyor. Ama nasıl? Sinemanın, önce / öncelikle görsel bir sanat olduğunu en iyi anımsatan ve imgelerini perdeye olduğu gibi yansıtan şanslı sanatçılardan Tim Burton’ın gerçek dünyayı alabildiğine ters yüz edip, boyutlarla da olabildiğince oynadığı bir stille! Eski bir dükkânda rastladığınız yüz yıllık oyuncakların – fotoğrafların renk ve dokularına benzer, bozuk, bozuk ve bozuk şekillerin kendi estetikliği içinde… Ve matematik ve mantığın, tüm bu tuhaflıkta işlediği bir uçuk / aykırı imajinasyonda! Yaşasın masalların özgürlüğü!

“Eşrefpaşalılar” adı altında, bir İstanbul mahallesinde, kimi namusuyla, kimi de tamamıyla yasa dışı yollardan para kazanıp racon kesen tiplerin içine giren nur yüzlü din adamının, kabadayılardan bazılarını ‘doğru yol’a sevk etmesini hikâye ederken, hukuk denilen kavrama hiç bulaşmıyor; üstelik bu memleketin ‘kulak kesici’ kabadayı gençlerinin, ibadet yerine ve görevlisine terbiyesizlik yapabildiklerini göstererek ayıp ediyor. Propagandasını bari etkili bir sinema, akıcı bir dille yapsa yüreğimiz yanmayacak. Tiyatroya yakın oyunculuklar ve televizyon dizisi basitliğinde mizansenlerle kötü filmler hanesine geçmekten başka bir işe yarayacağını düşünmüyorum. Kim gitmiş de bu filmi izlemek için önden bilet almış; hayret ki hayret!

“Vampir İmparatorluğu”, gezegende hızla egemenlik kuran kan içicilerin, ‘insan stokları’ da hızla tükendiği için açlık çekmeye başlamaları ve böylece sınıfsal farklılıklarının da keskinleşmesi üzerinden, vampirlikten nefret eden bir vampir bilim adamı ile iki insanın, çözüm yolunda yoğun şiddetin içine girmelerini sergiliyor. Yıl:2019! Hakkını yemeyelim, besteci / orkestra şefi Christopher Gordon’un, kalp atışlarını hızlandırma işlevini üstlenmiş hayli ‘büyük’ müziğinin koreografisinde, parçalanan vücutlardan fışkıran kanların aksiyonu tamı tamına olmuş. Fakat geniş hacimli başlayan öykünün giderek daralması ve az sayıda karakter arasına sıkışması, bir ‘olmamışlık’/eksiklik duygusu verip, tatmin olmadan bitirmenize yol açıyor. Yani, sadece görsel zevkler için!

(04 Mart 2010)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Invictus

Clint Eastwood yıllarca oyunculuğuyla bizi büyüledi, bir süredir de yönetmeliğiyle bizi memnun ediyor. Herhalde Akademi bu yüzden onu 4 kere Oscar’la ödüllendirmiş olsa gerek. Geçen yıl, basit bir öyküyü nasıl ustalıkla işlediğini Gran Torino’da (2009) görmüştük. Küçük, şirin bir filmdi ve kendisi gibi küçük mahallelerde nasıl önemli mevzuların gelişebileceğini anlatıyordu. Clint Eastwood’un yıllandıkça lezzeti artan filmleri arasında Absolute Power’ın (1997) da benim için her zaman önemli bir yeri vardır. Harika bir filmdir. Clint Eastwood bu yıl da karşımıza biraz daha ihtişamlı bir konuyla çıkıyor ama katiyen mütevazılığı elden bırakmıyor.

Invictus, Nelson Mandela’nın hayatından belli bir kesiti aktarıyor. Nelson Mandela zorlu yıllardan sonra Güney Afrika’da başkan seçiliyor ve yönetimin başına geçiyor. Gelin görün ki, her yer ilgilenilmesi gereken sorunlarla dolu. Hala beyaz-siyah çatışması bitmemiş durumda, en azından zihinlerde. Mandela sakinliğini koruyarak halkını, beyaz ve siyah tüm Güney Afrika halkını, bir araya getirmeye çalışıyor. Kimsenin aklına gelmeyecek bir noktadan yola çıkıyor: Güney Afrika Milli Ragbi Takımı’nı yeniden canlandırmaya karar veriyor. Takım fena durumda, dünyanın en zayıf takımı. Takımın çoğunluğunu beyazlar oluşturuyor ve gelen yeni sistemle siyah halk, takımı yeniden biçimlendirmek istiyor, hatta bayrağını ve renklerini de değiştirmek istiyor. Ama Mandela karşı çıkıyor. Yeni yönetimin bir tarafın gelip diğer tarafı sildiği bir sistem olmadığını, birleşerek güçleneceklerini anlatıyor. Mandela’ya göre takımı güçlendirmek sadece milli birliği sağlamayacak, ekonomik, askeri ve idari birçok alanda bütünleşmeye yol açacak. Sonra da önce takımın ve onlardan dolaylı tüm Güney Afrika halkının Ragbi macerasını izliyoruz.

Invictus, ustaca çekilmiş bir spor filmi. Ben meraklı olmama rağmen oturup futbol ya da basketbol maçı izlemem. İyi bir spor filmi ise ustaca çekilmiş spor sahneleriyle kotarılır. Hem öykü ustaca işlenmelidir hem de söz konusu olan spor tüm heyecanıyla, bol aksiyonlu sahnelerle beyazperdeye aktarılmalıdır. Ragbi ve kuralları hakkında çoğumuz bir şey bilmiyoruz ama kolaylıkla söyleyebilirim, Invictus’un tüm spor sahnelerini heyecanla izledim. Clint Eastwood her alanda iyi film yapabileceğini bir kere daha kanıtlıyor.

Başrollerde Morgan Freeman ve Matt Damon var. Morgan Freeman, Nelson Mandela rolünde, Matt Damon da ragbi takımının kaptanı François Pienaar rolünde. İkisinin de çok başarılı olduğunu ayrıca belirtmeye gerek yok. Pienaar, Mandela’nın zekâsından ve olgunluğundan ilham alıyor. Mandela, Pienaar’a iyi bir lider olması için yol gösteriyor ve ona Invictus şiirini hediye ediyor. Invictus William Ernst Henley’nin hasta yatağında hayata tutunmak için yazdığı bir şiir. Mandela da hapishane yıllarında bu şiirden sık sık güç alıyor. Aslında ilk başta isimsiz yazılmış şiirin Türkçe çevirisi şöyle:

Beni saran gecenin içinden
Mezar kadar kara, baştanbaşa,
Şükrederim, hangi Tanrılar verdiyse bana
Fethedilmez ruhumu.

Ne ürktüm, ne bağırdım,
Şartların pençesine düştüğüm anda bile.
Kaderin sopasıyla kanadı da başım,
Yine de boyun eğmedim.

Öfke ve gözyaşı dolu bu yerin ötesinde
Dolanıyor gölgelerin dehşeti.
Yine de korkmaz bir halde
Buluyor ve bulacak beni yılların yılgınlığı ve tehdidi.

Kapı ne kadar dar olsa da
Cezalarım ne kadar ağır olsa da
Kaderimin efendisi benim,
Ruhumun kaptanı benim.

Gerçekten güç, azim ve yaratıcılık geliştiren bir şiir. Filme de çok önemli bir katkısı var. Yalnız Clint Eastwood ne kadar başarılı bir yönetmen olsa da biz seyircide bazı eksiklik duyguları gelişiyor. Mandela’nın ailesiyle ilişkisi, dönemin çarpıcı olayları ve atmosferi filmde konu edilmemiş. Filmin amacının bu olmadığı ve her şeyi konu etmeye çalışırsa bulandırıp hiçbir şey işleyemeyeceği de düşünülebilir. Arada bir “bir şeyler eksik” duyguları çıksa da Invictus, Mandela’nın barışçıl dünyasında geçen çok iyi bir spor filmi.

Heyecanla Oscar’da hangi ödülleri toplayacağını bekliyoruz. Ayrıca Clint Eastwood son filmi Hereafter’ın çekimlerini bittiği haberleri geldi bile. Bakalım bu sefer bizi hangi dünyaya çekecek. O zamanda kadar Invictus’la güzel, heyecanlı ve düşündürücü 2 saat geçirebilirsiniz.

(03 Mart 2010)

Nur Özgenalp

Erhan Işık ile Haftaya Bakış

Geçtiğimiz hafta Türk sineması ile ilgili gelişen bazı olaylara kısa kısa değinelim.

Son İstasyon Gösterimi Ertelendi

Basın gösterimi ve tanıtım galası yapılan “Son İstasyon”, yapımcısı Levent Kırca tarafından ani bir kararla Nisan ayına ertelendiği açıklandı. Erteleme gerekçesi olarak ise piyasadaki Türk filmlerinin fazlalılığından ve sinema salonu bulunamamasından dolayı olduğu söylendi. Acaba Levent Kırca filmin montajında değişiklikler yapmak mı istiyor diye de düşünmeden edemedik.

Öyle yada böyle, ustanın son filmini merakla bekliyoruz.

3. Yeşilçam Ödülleri Adayları Açıklandı

Yeşilçam Ödülleri adayları sansasyonel bir şekilde açıklandı. Engin Çağlar, tesadüfen gördüğü ödül adayları açıklamalarına son anda katılarak “Esas Yeşilçam benim, esas Yeşilçam Nuri Alço, bizler neden davet edilmedik” diye veryansın etti. O sırada dışarıda olan Şener Şen ise böyle bir törenden haberi bile olmadığını söyledi. Acaba Yeşilçam’ın gerçek müdavimleri küstürülüyor mu?

En azından eski Yeşilçam emekçileri için, onur ödülleri verilmesi düşünülemez miydi? Ne dersiniz?

Eyyvah Eyvah Vizyonda

Ata Demirer’in merakla beklenen filmi “Eyyvah Eyvah” nihayet vizyona girdi. Demet Akbağ ile başrollerini paylaştıkları film izleyici ve eleştirmenlerin büyük beğenisini kazandı. Her ne kadar “Yahşi Batı” ve “Recep İvedik 3”e seyirci bakımından yetişemeyecek olsa bile filmin kalitesine bakınca Ata Demirer’in kendini ne kadar geliştirdiğini görmeden edemiyoruz.

Veda Hakkında

Zülfü Livanelli’nin 3 yılda senaryosunu yazdığı film izleyicinin beğenisine sunuldu. Film Atatürk’ü bugüne kadar halkın gönlünde yer alan hali ile beyazperdeye yansıtıyor. “Veda” Salih Bozok’un anlatımıyla, bu dostluğun, Atatürk’ün hayatının dönüm noktalarının, vatanı kurtarmak için ölüme meydan okuyan bir kuşağın komutanının hikâyesi…

Atatürk’ü zaafları ile göstermeye çalışanlara filmi izlemeleri tavsiye olunur.

(28 Şubat 2010)

Erhan Işık

erhan@yesilcam.gen.tr
www.yesilcam.gen.tr

Adını Sen Koy

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri 4

En sinirlendiğim olaylardan birisi de ses sanatçılarının herhangi bir hayır kuruluşu için ücret almadan konser vermeleri.

Neticede para yine sevgili halkımızdan çıkıyor. “Aferim ne hayırsever adam” iltifatı sevgili sanatçımıza gidiyor.

Hayır kurumuna yardım yapacaksan, çıkar cebinden nakit parayı, yatır hayır kurumunun veznesine, öpeyim seni alnından, yanağından… vs. vs.

Alkazar Sineması da 1 Mart’ta sinemaseverlere veda ediyor. Üzülmemek mümkün değil tabi. Bir ara Ayhan Işık da binanın sahipleri arasındaymış.

Ertem Eğilmez, Kemal Sunal’ı Alkazar Sineması’nda Ayfer Feray Tiyatro’sunun oynadığı “7 Kocalı Hürmüz” oyununu seyrederken keşfetmiş.

Sadi Bey, Alkazar Sineması’nda hem “Parçala Behçet”i, hemde Anthony Quinn’li “Kasabanın Sırrı”nı (The Secret of Santa Vittoria) izledi.

Sinemaların makus talihi ne yazık ki böyle. Bir bakmışsın öyle film, bir bakmışsın böyle film göstermek zorunda kalıyorlar.

Tarihi Alkazar Sineması ve hemen karşısındaki şimdi yıkılmış olan Lüks Sineması’nın ortak özellikleri salonlarının dar ve uzun olmalarıydı.

Her iki sinemayı da severdim tabi ki fakat bu sinemalarda sinemaskop film izlemek pek hoşuma gitmezdi. Perdelerinin küçüklüğü yüzünden…

…doğal ebatlarıyla gösterilen sinemaskop filmler perdenin üstünde ve altında beyaz boşluk bırakılarak gösterildiğinden rahatsız olurdum.

Nitekim Alkazar’da izlediğim, yukarıda yazdığım “Kasabanın Sırrı” ve Lüks’de izlediğim sinemamızın sayılı sinemaskop filmlerinden…

“Adsız Cengaver” ve “Gelin Kız Maviş” filmleri hep hafızamda kayıp filmler olarak durmaktadır. Çünkü ilk defa o sinemalarda dar perdelerde…

…izlediğimden, filmlerin o ilk seyirden gelen sihirleri yok oldu gitti. Sinemada yeniden izlenebilsede o sihrin geri gelmesi mümkün değil.

Sanatçıların isimleri her filmde ve her yerde hep aynı şekilde yazılmalı. Bazı sanatçıların isimleri zaman zaman farklı yazılıyor. Doğru değil.

Eskilerden ilk aklıma gelen Ahmet Turgutlu. Bu oyuncumuz bazı filmlerinde Kostarika Ahmet, bazılarında ise Ahmet Kostarika olarak anılır.

Yenilerden Sinan Albayrak ve Özge Borak son filmlerinin künyelerinde Sinan Taymin Albayrak ve Özge Borak Şakrak olarak geçiyor.

Son yılların neredeyse ödül rekortmeni Volga Sorgu’ya ise bir yerlerde Volga Sorgu Tekinoğlu olarak rastladım. Özge Borak, Bülent Şakrak…

…ile evlendikten sonra soyadını ikilemiş. Meselâ yılların Hülya Koçyiğit’i Selim Soydan’la evlendikten sonra da soyadını…

…Koçyiğit olarak, Filiz Akın, Türker İnanoğlu ile evlendikten sonra da soyadını Akın olarak kullanmaya devam etti.

Bir başka dikkat çeken husus da özel isimlere sahip olan sanatçıların adlarının yanlış yazılması.Tabiki bunlar dikkatli gözlerden kaçmıyor.

Son örnek olarak Sermin Hürmeriç’i verebiliriz. Sanatçının adı zaman zaman Şermin Hürmeriç olarak yazılır.

“Takva”nın unutulmaz şeyhi Meray Ülgen’in adı ise “Eyyvah Eyvah”ın web sitesinin ilk versiyonunda Meral Ülgen olarak geçiyordu.

Son bir duyuma göre Alkazar Sineması’nın binası satıldığından sinema faaliyeti sona eriyor. Binayı yanındaki Nike Mağazası satın almış.

Bundan böyle, -tarihi bir sinemanın kapatılmasına sebep olan- Nike’ın bir ürününü alırsam -hadi facebook diliyle yazayım- beni “dürt”sünler.

Lâfı hemen çevireyim. Adamlar ticari çark gereği bastırmışlar 10 milyon trilyonu almışlar binayı. Bittabi istediklerini yapacaklar.

Bildiğim kadarıyla son yıllarda binanın ortakları arasında ünlü filmci Nüzhet Birsel veya çocukları vardı. Nüzhet Birsel denildiğinde…

…sinefillerin aklına hemen Birsel Film ve onun ünlü Küçük Hanımefendi filmleri gelir. Neredeyse dededen sinemacı bir aile Alkazar’ı sinema…

…olarak yaşatmayı düşünmüyorsa, elin Nike’si tabiki parayı bastırıp aldığı binayı istediği gibi tepe tepe kullanır. Bize de çenemizi…

…yormak kalır. Hani “zenginin malı züğürdün çenesini yorar” misali. Alkazar Sineması yönetiminin yaptığı açıklama da çok duygusaldı yani.

Hani “Büyük alışveriş merkezlerindeki 8-10 perdeli sinema salonlarına karşı… kahraman bakkallar… küçük iddiasız sanat sineması…” gibi…

… yapılan açıklama. Keşke “İşlettiğimiz sinemanın binası satıldığından kapatmak zorunda kalıyoruz” denseydi. Neticede gerçek ortaya çıktı.

(28 Şubat 2010)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Gizemli Yolculuk

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri 3

Sinema seyircisi şöyle yazmış: Bulunduğum yerdeki sinema bir biletle 50-60 kişiye film izletiyor, ben bu sinemayı nereye şikayet edebilirim?

Sinema sektörü çok başıboş bir şekilde yürüyor. Film 20 Kasım’da vizyona girecek, 17 Kasım’da basına bülten gitmemiş, ön gösterim yapılmamış.

Tanıtım elemanları da haklı. Film iş yaparsa ünlü yönetmen ve oyuncular yüzünden iş yaptı olur, iş yapmazsa, “filmi iyi tanıtamadınız” derler.

Zaman zaman bazı Avrupa filmlerinin aniden vizyona girdiğini görürüz. Bunun sebebi Eurimages yardımını kaçırmamaktır.

Eurimages, Avrupa filmlerinin sinemalarda gösterilebilmesi için parasal destek sağlar, vizyonu zorlamak için belirli bir süre koyar.

İthalâtçı filme sinema bulamazsa para uçacağından aniden vizyona sokar. Sinema sanatmış, filme seyirci gelmiş, gelmemiş umurunda değildir.

Bazı filmler için basın gösterimi, gala felan yapılmaz. Sebebi filme güvenilmemesi, olumsuz eleştirilerin önlenmesidir.

Basın tanıtım masrafı yapılmaması için akıl vereyim: Uyduruk bir isimle filmi metheden bir eleştiri yazısı yazdırın, gazetelerde yayınlayın.

Tabi yayınlanan eleştirinin köşesine minicik, tabiri caizse pire “hook”u kadar “Bu bir ilândır” yazdırın, işi bitirin. “Hook” bir film adıdır.

Verilen bir yemekte Kırgız oyuncu Aibek Zhumabekov (fotoğrafta kameraya bakan beyaz montlu oyuncu) rap dansı yapınca “Bu ne biçim müzik” diyerek Selda Alkor ve Nuri Alço salonu terketti.

Aibek, festivalde gösterilen filmi “Tengri: Mavi Cennet” filminde bir ara rap dansı yaptığı için orkestra Kırgız oyuncuya jestte bulundu.

Öyle anlaşılıyor ki Selda Alkor ve Nuri Alço filmi görmedikleri için tuhaf bir protesto yapmış oldular. Hafızalara böyle işlendi, yazık.

Selda Alkor’un “Çok güzel hareketler bunlar”ına alışmıştık. Antalya’da herkes etkinliklere servislerle giderken özel Limuzin istemesi gibi..

Salon girişinde bir müddet bekleyip, farkedildikten sonra elleri havada öpücükler, gülücükler, dağıtarak alâyı valâ ile yerine oturması…

Gelgelelim, protestosunu gencecik Kırgız oyuncunun üzerinden yapıp, salonu sinemamızın ünlü gazozcusu ile terk etmesi bence tuhaf karşılandı.

Yüce dağ başında bir top kar idim; yağmur yağdı, güneş vurdu eridim. (Türkü)

Türkçe film afişlerinin üzerine afişi yapan şahıs veya firma adı neden yazılmaz anlamıyorum. Eserinizden utanıyor musunuz? Yazın kardeşim.

Papaz pipo içer mi? İçer. Evi Kurtuluş’ta, işyeri Beyoğlu’nda olan bir papazımız içiyor.

Peki, Papaz pipo içer mi? İçmez. Çünkü dünyevi zevklerden vaz geçmiş bir ben-i adem olarak işin ruhuna aykırı hareket etmiş oluyor.

Ayrıca sararmış bıyıklar ruhani bir yüze yakışmıyor. Bu dediğim bilcümle dini liderler için geçerlidir. Neticede olay bir avuç dumandır.

(07 Aralık 2009)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Susie Geride Bıraktıklarına Bakarken

Cennetimden Bakarken (The Lovely Bones)
Yönetmen: Peter Jackson
Eser: Alice Sebold
Senaryo: Fran Walsh, Philippa Boyens, Peter Jackson
Müzik: Brian Eno
Kurgu: Jabez Olssen
Görüntü: Andrew Lesnie
Oyuncular: Mark Wahlberg (Jack Salmon), Saoirse Ronan (Susie Salmon), Rachel Weisz (Abigail Salmon), Stanley Tucci (George Harvey), Rose McIver (Lindsey Salmon), Susan Sarandon (Büyükanne Lynn), Reece Ritchie (Ray Singh), Nikki SooHoo (Holly)
Yapım: Paramount-DreamWorks (2009)

“Yüzüklerin Efendisi”ni yaratan Yeni Zelandalı yönetmen Peter Jackson, öldürülmüş bir genç kızın cennetinden ailesine ve katiline bakışını anlatıyor “Cennetimden Bakarken”de. Bu hem melodram, hem suç, hem de gerilim filmi.

Yeni Zelandalı yönetmen Peter Jackson bir suç ve gerilim filmiyle beyazperdede. “The Lord of the Rings – Yüzüklerin Efendisi” üçlemesiyle sinema tarihine geçen yönetmen Jackson, bu defa kamerasını Amerika’nın kuzeydoğusundaki Pennsylvania’nın kış görüntüleriyle bir genç kızın trajedisini anlatıyor. Filmin hikâyesi 1973 yılının kışında geçiyor. Sıcak bir ailesi olan büyümekte olan bir genç kız Susie, kendi trajedisini anlatıyor bu filmi seyredenlere. Mutlu ve Hint kökenli İngiliz Ray Singh’e aşık Susie, sonunun hemen evlerinin yakınlarında dolaştığını bilemiyor elbette. Shakespeare’in “Othello”suna tutkun Ray kendisine yaklaştıktan sonra bu mutluluğu kısa sürüyor Susie’nin. Katilinin ayaklarına kadar gidiyor ve bu dünyaya veda ediyor. Cennetteki Holly’yle arkadaş olan Sussie, ailesini ve ailesinin yakınlarındaki katilini izliyor yukarıdan. Susie’nin babası şişelerin içine gemi maketleri yerleştirmeyi seviyor. Yeşil evinde yapayalnız yaşayan katil de ev maketleri yapıyor. Baba, katili bulmaları için polisi zorluyor, ama sonuç alınamıyor. Susie’nin kız kardeşi Lindsey, yeşil evde tek başına yaşayan tuhaf adamdan şüphelenmeye başlıyor. Melodramın kuşattığı bu filmde suç ve gerilim de seyirciyi etkiliyor. Öncelikle Susie’nin katiliyle evlerinin yakınındaki boş arazide karşılaştığı an ve sonrası. Bir de Susie’nin kız kardeşi Lindsey’in katilin yeşil evinde yaşadığı anlar. Özellikle katilin Susie’yle ilgili notlarını bulduğu anda. Bu sahnede gerilim gerçekten nefes kesiyor. Hitchcock’un ruhu oralarda dolaşıyordu sanki.

“An”ların tadına varmak…

Gerçeküstücü, kimilerine göre fantastik bu trajik film, 1970’lerin ruhunu da yansıtabiliyor. “Zoom” objektifler kullanmasa da yönetmen, hem görsel hem de mekânların yansıyışıyla bu ruhu hissettiriyor. Bu filmin hikâyesi günümüzde geçiyor olsaydı belki de bu kadar etkileyici olmayabilirdi. Filmleri anlattığı dönemler de etkileyebiliyor. Cep telefonunun ve internetin olmadığı o devirler. Günümüzde her şey öyle hızlı akıp gidiyor ki, “an”ların tadını yaşama fırsatını bile bulamıyor insan. 1960’lar ve 1970’ler sanki daha yaratıcı olma fırsatı veriyor yönetmenlere. O devirlerin kendine göre hızları ve dinamizmi “an”ların tadını çıkarttırıyor yönetmenlere. Susie’nin Ray’e gönderdiği sıcacık bakışlarını, ne günümüz filmlerinde ne de gerçek hayatta bulabiliyoruz artık. Etkileyici yönetmen Jackson, bu filminde gösterdikleriyle hayattaki eksikliklerimizi gösteriyor sanki. Hatta suç-gerilim sinemasının etkileyiciliğini de gösteriyor yönetmen. Bir şey daha söylüyor bu filmiyle yönetmen. Dünyevi adalet suçu cezalandırmazsa ilâhi adalet mutlaka cezasını verir… “The Lovely Bones – Cennetimden Bakarken” filminin katili gibi. Katil sadece Susie’nin katili değil. 1960 yılından bu yana kız çocuklarını vahşice öldüren bir seri cinayet katili olduğunu da belirtmeli. Her şeyden önce, bu filmdeki performansıyla Susie’ye hayat veren genç oyuncu Saoirse Ronan’a da tüm övgüleri göndermeli. Bir de Stanley Tucci’ye. Gerçekten iyiydi Tucci. Bu iyi oyuncu bu filmdeki performansıyla “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” dalında Oscar’a aday oldu. Alice Sebold’un “Cennetimden Bakarken” romanı, Baysan Bayar çevirisiyle Efil Yayınevi’nden çıkmıştı, belirtelim.

(25 Şubat 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Herkese İlham Gerek

Yenilmez (Invictus)
Yönetmen: Clint Eastwood
Eser: John Carlin
Senaryo: Anthony Peckham
Müzik: Kyle Eastwood-Michael Stevens
Görüntü: Tom Stren
Oyuncular: Morgan Freeman (Mandela), Matt Damon (François Pienaar), Tony Kgoroge (Jason), Matt Stern (Hendrick), Julian Lewis Jones (Etienne)
Yapım: Warner Bros (2009)

Özgür ve eşit Güney Afrika için mücadele eden Nelson Mandela’nın gökkuşağı yapmak istediği ulusuna ragbi takımıyla ilham veriyor. Morgan Freeman ve Matt Damon bu filmle Oscar’a aday oldular.

Bu film, John Carlin’in “Playing the Enemy: Nelson Mandela and the Game that Made a Nation” (Düşmanın Oyunu: Nelson Mandela ve Bir Ulusun İstikbal Oyunu) kitabından uyarlandı. Film, ulusal ragbi (rugby) takımının çim sahadaki antremanı üzerine açılıyor. Beyazlardan kurulu bir takım bu. Kamera, yolun karşı tarafında toprak sahada veya tarlada “güzel oyun” futbol oynayan siyahi çocukları gösteriyor. 1990’ların başı. Siyahların özgürlük savaşçısı yattığı ada hapishanesi olan Robben Adası’ndan tahliye edilir. Sonra da Güney Afrika Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı olur. Sadece siyahların değil, beyazların da başkanı oluyor Mandela.

İlham gerek…

Başkan seçilen Mandela, bir ulusu gökkuşağı renkleri gibi bir araya getirecek bir şeyi yapmak istiyor. Mandela önce, Jason’ın başında olduğu kendisinin güvenliğini sağlayan güvenlikçilere beyazları da katıyor. Mandela sonra ragbi takımına çeviriyor gözlerini. Ragbi takımına bir ulusu birleştirme görevi veriyor. Elbette bu kolay değil. Ragbi takımı yabancı takımlarla oynarken siyahlar rakip takıma destek veriyor. Mandela, işe takımın gözde kaptanı François Pienaar’la başlıyor. Mandela, ulusal rugbi takımına hedef koyuyor. O da, 1995 Ragbi Dünya Şampiyonası… Takıma kelimeleriyle güç veren Mandela’nın ülkesi yoksulluklar içerisinde. Şehrin güzel semtlerinde ve evlerinde beyazlar oturuyor. Siyahlarsa sanki gettolarda yaşıyor gibi. Anayurtlarında beyazların aşağılamalarına, işkencelerine, hapishanelerine ve ırk ayrımlarına maruz kalmış siyahlar, ulusal ragbi takımına destek verirler mi? Mandela, François’ya insanların ve hatta halkların ilhama gereksinimi olduğunu söylüyor. Filmi seyrederken, öncelikle Mandela’nın söylediklerine kulak vermek gerekiyor. Sonunda azmin ve mücadelenin zaferiyle Yeni Zelanda’yı yenip dünya şampiyonu oluyor Güney Afrika. Mandela, Barcelona 92 Yaz Olimpiyatları’nı ziyaret ettiğinde bütün stadyumun Güney Afrika’nın yerel bir şarkısını bir ağızdan haykırdığını söylüyor. Bambaşka uluslardan, dillerden insanlar bunlar. Sadece bunu söylemiyor Mandela, tüm takıma, İngliz şair William Ernest Henley’in (1849-1903) “Invictus” (Fethedilmemiş) kısa şiirini de hatırlatıyor. Hapishanede şair Henley ve bu şiiri Mandela’ya ilham vermiş. Mandela, şiirin son iki dizesini iç sesiyle okuyor sonda: “Ben kendimin efendisiyim / Ben ruhumun kaptanıyım…” Filmdeki, öncelikle final bölümündeki ragbi maçı tam bir gladyatör maçı gibiydi. Ragbi dedikleri bu spor dalı Amerikan futbolu gibi bir şey herhalde. Biz “güzel oyun” futbolu seviyoruz daha çok. Başka sporları sevenlere de sonsuz saygımız var elbette. Bu film, Morgan Freeman’a “En İyi Erkek Oyuncu” ve Matt Damon’a “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” dallarında Oscar adaylığı da getirdi

(25 Şubat 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Sonu Olmayan Yol

2010… Bal / Semih Kaplanoğlu, Berlin’de Altın Ayı ödülünü kazandı… Festivalin “büyük” ödülü olan aynı ödülü, 1964’de Metin Erksan’ın “yurt dışına çıkışı yasaklanan” filmi Susuz Yaz da kazanmıştı… 1961’de ana yarışma dışında olmak üzere Memduh Ün’ün Kırık Çanaklar filmi de katılmıştı aynı yarışmaya…

Güner Yüreklik 23.2.2010 günlü Cumhuriyet’te aynı yarışmaya 1967’de yarışma dışı olarak Duygu Sağıroğlu’nun “Sonu Olmayan Yol” ve Ben Öldükçe Yaşarım adlı filmlerinin de katıldığını yazıyor. “Sonu Olmayan Yol”u özellikle diğer film isimlerinden farklı olarak italik yazmadım, çünkü sinemamızda o isimde bir yok. Sözünü ettiği film, Duygu Sağıroğlu’nun Bitmeyen Yol’u. Bu ismi nereden buldular, bu konuda hiç bir bilgim yok ama festivalle ilgili Almanca metinlerde geçen film isimlerinden Türkçeye çevirerek, elde ettiklerini sanıyorum. Böyle bulaşılmış bir bilgiyi de kesinlikle kabûl edemiyorum.

Abdul Anbiyeviç Hüseyinov’un bir kitabını “Yılmaz Güney Yaşamı Sanatı” adı ile dilimize çeviren Mazlum Beyhan (Gölge Yayınları – 1990) da kitapta, yazım dili ile yazılmış film adlarını Türkçeye çevirirken, aynı hataları yapmıştı. Aradan yirmi yıl geçti, bu kitap birilerinin eline geçipde, merak edilirse okununca karşılaşılacak sinemamızda olmayan film adlarını hatırlattı bana, “Sonu Olmayan Yol”…

Sovyet-Türk ortrak yapımı Türkan Şoray’ın oynadığı bir filmden söz edilirken verilen ad: “Aşkım, Kederim Benim” (s. 13) (Bir Aşk Masalı / Ferhat ile Şirin)

Turgut Demirağ’ın filmlerinden söz edilirken verilen film adları: “Kanlı Topraklar” / “Yaşamak ya da Ölmek” / “Aşık Kral” / “Çanakkale Kahramanları” (s. 15 dip not) (Çanakkale Arslanları)

Yılmaz Güney’in ilk mahkûmiyetine neden olan öykü adı: “Sosyal Eşitsizliğin Üç Gizli Faktörü” (Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemi) (s. 16)

Atıf Yılmaz’ın filmlerinden söz ediyor: “Gelinin İntikamı” / “Şöförün Günlüğü” / “Can Çekişme” / (sadece) “Al Yazmalım” (s. 19 dip not)

53. sayfada son paragrafta başlangıçta Yol (Ş. Gören) diye söz ettiği film için aynı paragrafta daha aşağıda “İzinliler” adını kullanıyor. (“İzinliler”i film adlarını yazarken her zaman yaptığı gibi italik yazarak kullandığı için Yol’dan söz ettiğini ileri sürüyorum.) Ayrıca Hüseyinov’un kitabı asıl içerik -film konularının açıklanması- bakımından bir garabet harikası. Bu kitapta anlatılan “Baba” filmi ile benim gördüğüm Baba filminin hiç alâkası yok. Bu kitabı okuduğumda vardığım düşünce Yılmaz Güney’in -bizim göremediğimiz- “Baba” adında ikinci bir filmi olması idi.

Filmlerin yorumlanmasına hiç bir diyeceğim olamaz ama filmin konulan adının dışında bir ad ile anılmasına -ve bunun yabancı metinde geçen adın çevrilerek yapıldığı kanaatını uyandırdığı bir ortamda olmasını- kabûl etmek mümkün değildir.

Tekrar Bal’a dönersek, kazanılan Altın Ayı elbette önemlidir, Bal’ın gişesini de etkiler, ama film daha vizyona çıkmadan Bal’ın ne kadar iş yapacağı üzerine spekilasyon yapmanın hiç bir anlamı yok. Bal’ın zaten belli bir seyircisi vardır, gönül arzu ediyor Ayı da bunu arttırabildiği kadar arttırsın…

(25 Şubat 2010)

Orhan Ünser

Alkazar

Bir sinema daha… Başbakan “bakkal”ları çağ dışı bularak “market”leşmelerini öneriyor. Alkazar’cılarda değinmişler, Ferhan Şensoy’un oyununa: Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı…

Şimdi bizler, hergün -bazen gösterdiği filmlerin afişlerine bile bakmadan geçtiğimiz- sinemanın işletmecilerini, değirmenlere saldırmamakla mı suçlayacağız, yoksa işmerkezlerindeki otobüs sinemalara karşı savaş açmamakla mı?

Daha iki gün önce, halâ Fatih Akın’ın filminin afişini hayretle gördüğüm Alkazar Sineması’nın koltuklarına karanlıklar içine gömülüp, kapının dışındaki dünyadan ayrılamayacak mıyım, iki saatliğine de olsa?

Alkazar’da kaç film seyrettim, bilemiyorum. Film öncesi her seferinde farklı keyifler aldığım beyazperdesinin önünde kaç kez oturdum ve bekledim. Seyrettiğimiz her filmi beğenmemiz gerekmiyordu….

Yönetimlerin sektöre duyarsızlığını, ne dersek diyelim… Eniştemin sinemaları vardı ve bir gün hiç unutmadığım bir şey söyledi, “O kapının -sırf- açılmış olmasının maliyetinin ne olduğunu biliyor musunuz?”

Sinema işletmeciliği de ticarettir ama bazı ticari alanların, farklı özellikleri de vardır. Bu konu sanat ile ilgili olursa, ilgili çevrelerce -lâflar dışında- pek dikkate alınmıyor galiba.

Her film biter, eskiden hemen her filmin sonunda “son” yazardı. Şimdi bunu final jenerikleri ile uzatıyorlar ve bazen hiç de “son” yazılmıyor… Sinemalar biterken de “son” yazılmıyor.

Ben yine de “Başka Alkazar’lar olmasın” diyeceğim. Keşke tüm iyi niyetlerimiz hep gerçekleşse…

(24 Ocak 2010)

Orhan Ünser

26 Şubat 2010 Haftası

“Cennetimden Bakarken”de, sade biçimde anlatılan seri katil hikâyesi polisiyenin ‘katı gerçekliğini’ ve bu cani marifetiyle ortadan kaybolan kızın tinsel yolcuğundaki duraktan tüm olanları görmesi de ‘olabilir gerçeği’ (şimdilik fantastik) ifade ediyor. Yani sert gerçekle olası gerçekliği örtüştüren olağanüstü bir yolculuk. Hüzün, nefret, umudun iç içe geçtiği, affetme ve sevginin ağır bastığı, yüreğinize ağır geldiği ölçüde pırıl pırıl güzelliğiyle ölümün bir başlangıç olduğuna inancınızı güçlendirecek, önemli bir deneyim.

“Eyyvah Eyvah”, iddiasız, tamı tamına bizden / ‘içimizden’ , vaat ettiği komediyi hakkıyla sunan bir neşe… Hiç görmediği ve öldü bildiği babasının İstanbul’da olduğunu öğrenir öğrenmez bu cengele onu aramaya gelen Çanakkaleli klarnetçi, ‘uyanık-saf’ delikanlıda Ata Demirer (senaryoyu da yazmış) ile eğitimsiz, ‘yüreği altın’, gece hayatının zorluklarına karşı abartılı duruş sergileyen, tipik cafcaflı şarkıcı Firuzan’ı oynayan Demet Akbağ, filmin iki kozu! Doğru kozlar tabii. Ritimde de aksaklık olmayınca, üzerinde fazlaca düşünmeyeceğiniz ve bol bol güleceğiniz; iri lâflar etmeye, aralara başka meseleleri sokuşturmaya çalışmadan seyircisine keyif veren bir film gerçekleştirilmiş (bazı kusurları hiç dert değil). Ve inanın, bir yığın ‘büyük’ ama içi kof filmden çok daha değerli… Çünkü bir şeyler ‘yedirmeye’, karşısındakini yönlendirmeye çalışmıyor, çünkü samimi. Yönetmen Hakan Algül başta, her emekçisine kocaman bir bravo (ben bu Firuzan’a bayıldım ya)!

“Nine” müzikali, düşlerle gerçeğin sınırının belirsizleştiği Fellini filmi “8 ½”un sonsuza dek açtığı alanda son sürüm. 1) Dokuzuncu filminde tamamen ‘tıkanan’ ve yaratım kapılarını yeniden açabilme gücüne kavuşmaya çalışırken yaşamına giren kadınlarla, geçmişte ve bugünde, yalanları ve “ahlâksızlığı” üzerinden yüzleşen İtalyan yönetmenin dramatik hikâyesi. 2) “İtalyan olmak” üzerine neşeli ve duygusal bir yolculuk. 3) ‘Maestro’nun sanatla ilişkisinde ‘Oedipus kompleksi’nden ‘karısını aldatmanın dayanılamaz baskısı’na, korkularının, kaygılarının, ıstıraplarının kaynaklarına dair bir sondaj. 4) Müziğin dans denilen yüksek estetikle birleşip, izleyenleri coşkulara sürüklediği bir işitsel – görsel şölen. 5) Kadına dair bir inceleme aynı zamanda: Anne olmak; eş, metres, fahişe, dost, âşık, fettan kadın olmak üzerine… 6) Bir oyuncular geçidi: Yedi kadın oyuncunun beşi Oscar kazanmış, biri aday olmuş. Daniel Day-Lewis ise çift Oscar ödüllü! 7) Yönetmen Rob Marshall’ın koreografiden gelen gücünü kullanırken, her bir oyuncunun karakterine de birer öykü yükleme başarısı gösterdiği, dengeleri tam bir çalışma. 8)İnsanın karmaşık doğasının dörtnala koşmaya hazırlanırken önüne çıkan engellerle (din kurumu meselâ) çetin mücadelesine dair, çok güncel bir tartışma. 9) Sinemanın diğer sanatları, yeni bir dinamizm ve yorumla bünyesinde nasıl birleştirebildiğinin değerli bir örneği.

“Veda”, bir Türk vatandaşı olan bana, eğitim gördüğüm süreç içinde öğretilenlerden ve sonra belgesellerle dağarcığıma eklediklerimden öte, farklı bir bakış açısından, sinemasal lezzette, duygularımı çalkantılı hale getirecek ve ruhumda etkili olacak hiçbir şey anlatmadı… Zerre de zevk vermedi. Bu kez anlatıcı rolünde, O’nun en yakın arkadaşı Salih Bozok: Ve yine sıkıcı kronolojik satır başlarıyla, dramatize bir klişeler geçidi… Klişeler… Ve klişeler… Ve klişeler… Ölümünden dakikalar sonra intihara teşebbüs edebilecek denli O’nu seven Bozok’la ilişkisinin derinliğine, bırakın inmeyi, bakmayı bile denemeyen bir film. Oyuncular genel olarak basmakalıplıktan nasibini almışlar; bazıları oldukça kötü zaten. Eğer, görüntü, kostüm ve makyaj, bir filmin başarısı için yeterli olsaydı, ortalık iyi filmden geçilmezdi. Dolayısıyla “Veda”yı allayıp pullamaya gerek yok! Bu filmi o görkemli müziğiniz de kurtaramaz Bay Livaneli. Olmamış. Kötü! Yazık ki, genç kuşakların ‘ölümlü bir insan’ olarak tanıyıp sevmesinin çok daha kolay olduğu bu önemli ve değerli devlet adamını, bağımsızlık savaşçısı devrimciyi, bu film, yine, bir kez daha, kutsama sözcükleriyle tanımlıyor. Atatürk ve mirasının sinemadaki en büyük talihsizliği, bu ülkenin bir Clint Eastwood yetiştirememesi. Bakınız, zamanı olanlar hem “Veda”yı, hem de “Yenilmez”i izlesin. “Yenilmez”e gidenler, devlet başkanlığının ilk yıllarında sporun birleştirici gücünü kullanmasının hikâyesi ile Nelson Mandela’nın siyasi kişiliği, fikirleri ve liderliğine dair nasıl doyurucu / çarpıcı bir büyük filme ulaşıldığını, yönetim ustalığını, oyuncuların gücünü, özetle zeki bir filmi görecekler. Kıyaslayın lütfen.

“Yenilmez”, 27 yıl hapis yaşamından sonra 1990’da koşulsuz serbest bırakılan, 94’te devlet başkanı seçilen Nelson Mandela’nın, süregelen ırkçılığın bu kez beyazlara karşı uygulanmaması ve tüm ulusun aynı amaç için çarpan tek yürek olabilmesi için, sporun birleştirici gücünü kullanması temelinde, ‘95 Dünya Ragbi Şampiyonası’nı konu ediniyor. Kabile adı Madiba olan, 1918 doğumlu bu ileri görüşlü zeki adam, çevresindekilere, giderek yaygınlaşan biçimde ‘bağışlama’nın yüceliğini ve rahatlatıcı etkisini gösterirken, kötü durumdaki takımın ‘bembeyaz’ kaptanı Francois Pienaar’ı motive etmeyi de ihmal etmiyor. Böylece, filmin gerçek öyküsünün dramatik yapısı, bir ‘spor filmi’nin vaat ettikleriyle birleşerek, Güney Afrika’da yapılan şampiyonanın heyecanını ve dinamikliğini perdeye taşımış bulunuyor. Hem Morgan Freeman, hem de Matt Damon’ın Oscar adaylıkları doğal. Aynen, gerçek yerlerde çekilen böyle kalabalık kadrolu, yoğun harekete sahip, güç bir filmi 79 yaşında yöneten adamın adının Clint Eastwood olması gibi. Her yıl bir film çekip tümünde başarılı olmak, yönetmenin adı farklı olsaydı şaşırtıcı olurdu da, Eastwood olunca doğal oluyor. Tabii öyle ekipleri var ki, onun ne zaman, neleri, neden istediğini gayet doğru anlayıp uyguluyorlar, başarı da tam oluyor.

(23 Şubat 2010)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Komedi Sanatçılarına Neler Oluyor?

Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan, Ata Demirer, Şahan Gökbakar ve Şafak Sezer. Birbirinden yetenekli 5 sanatçı. Çevirdikleri filmleri milyonlar izliyor ve adeta sinema sektörünü tek başlarına sırtlıyorlar. Ancak, bu başarılarına rağmen, gazete, dergi sayfalarında ve TV magazin programlarında gözükmedikleri bir gün yok neredeyse.

Tartışma aslında basit. Kim daha komik, kim daha çok seviliyor, kimin daha çok seyircisi var, kim daha çok kazanıyor…

Memleket olarak kamplaşmaya, fanatikleşmeye, ve sevdiğimiz için ölmeye çok meraklıyızdır. Takım tutar gibi komedyen tutuyoruz. Cem Yılmaz’cılar, Şahan Gökbakar’cılar, Şafak Sezer’ciler… Birini komik bulan nedense diğerini komik bulmuyor, hatta nefret bile edebiliyorlar.

Her birinin ilk zamanlarını hatırlayınız. Son derece mütevazi, masum ve sempatik olarak karşımıza çıktılar. Ata Demirer’i Savaş Ay’ın programında görmüştüm kısa bir parodi yapmıştı. Şafak Sezer, İner misin Çıkar mısın programında idi. Cem Yılmaz Leman’da 3 – 5 kişiye gösteri yapardı. Şahan Gökbakar, Zıbın isminde bir program hazırladı ve bu program 2004 yılbaşı gecesi TV8′de yayınlandı. Yılmaz Erdoğan ise Olacak O Kadar’ın gizli senaristi idi.

Ancak zaman geçtikçe değişim başlıyor. Sevgililer birbirini kovalıyor, para oluk gibi akıyor, evler, araba koleksiyonları, reklâm, dizi ve TV show’lar peşi sıra geliyor. Sonra dağın zirvesine oturuyorlar ve daha gidecek yer olmayınca bulundukları yerin keyfini çıkarıyorlar. Ancak başka bir komedyen piyasaya girdiğinde ise telâşa kapılıyorlar ve magazin gazetelerinin tuzağına düşüp yerli yersiz beyanat vermeye başlıyorlar.

Arkadaşların her sene film çevirmeleri ve sektörü sırtlamaları son derece olumlu bir gelişmedir. Ancak eleştirmemiz gereken, kimin daha komik olup olmadığı değil, kimin daha çok değişip değişmediğidir. Her ne kadar birbirlerine sevimli gözükmek isteseler de, verdikleri alaycı beyanatlar sadece magazin sektörünün işine yaramaktadır.

“Başarılı olup değişime kolayca ayak uydurabilirsiniz, ama esas olan değişmeden başarıya ulaşmaktır. Esas olan, sahip olmadığın duyguların esiri olmamaktır.”

Yani ilk çıktığın günki gibi mütevazi kalabilmektir.

(22 Şubat 2010)

Erhan IŞIK

erhan@yesilcam.gen.tr
www.yesilcam.gen.tr

Vampir Olan Rahip

Kan Arzusu (Bakjwi – Thirst)
Yönetmen: Park Chan-wook
Senaryo: Park Chan-wook-Jeong Seo-gyeong
Müzik: Cho Young-ook
Kurgu: Kim Jae-beom-Kim Sang-bum
Görüntü: Chung Chung-hoon
Oyuncular: Song Kang-ho (Rahip Sang-hyeon), Kim Ok-bin (Tae-ju), Kim Hae-sook (Bayan Ra), Shin Ha-kyun (Kang-woo), Park In-hwan (Rahip Noh)
Yapım: CJ Entertainment-Focus-Universal (2009)

Bizde daha çok “İhtiyar Delikanlı” filmiyle bilinen Güney Kore sinemasının önemli yönetmenlerinden Park Chan-wook’un filmlerinde intikam duygusu daima başrole çıkıyor. “Bakjwi – Kan Arzusu”nda da öyle.

Sinemaseverlerin 2003 yapımı “Oldboy – İhtiyar Delikanlı” filmiyle bildikleri Güney Kore sinemasının önemli yönetmenlerinden Park Chan-wook’un 2009’da 62. Cannes Film Festivali’nde “Altın Palmiye” için yarışan “Bakjwi – Kan Arzusu”, bir aşkın, ihtirasın ve intikamın filmi. Belki ilginç olabilir, filmde Güney Koreli Katolik rahipler var. Misyonerlik belki de Güney Kore’de dini yönden etkilidir. Lee Chang-dong’un 2008’de 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde gösterilen 2007 yapımı “Milyang – Güneşli Kent” filminde de Hıristiyan Güney Koreliler öndeydi. O filmin de başrolünde bu “Kan Arzusu”nda genç rahibi canlandıran Song Kang-ho vardı. 1967 doğumlu Song Kang-ho, belki de yüzüne en aşina olduğumuz Güney Koreli oyunculardan biri. Yönetmen Park Chan-wook’un da gözdesi olan Song Kang-ho, son dönemlerde hem sinemalarda hem de Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde oynadığı filmlerle sinemaseverlere buluştu. Bu film, Émile Zola’nın 1867’de yayımlanan natüralizm başyapıtı “Thérèse Raquin” romanından serbest bir uyarlama gibi. Zola’nın bu oyununu bilenler, Tea-ju’yu Thérèse Raquin karakteriyle buluşturabilirler belki. Filmdeki ve oyundaki hikâyeler de bir yerlerde buluşuyor. Roman, Oda Yayınları’ndan 2003’te Selin Ceyhan çevirisiyle yayımlanmıştı. Zola’nın “Thérèse Raquin” romanı 1873 yılında tiyatro sahnesine de taşınmış. “Thérèse Raquin”, aynı adla İtalyan yönetmen Nino Martoglio (1870-1921) tarafından 1915’te ilk defa sessiz film olarak sinemaya uyarlanmıştı. “Thérèse Raquin”, yine aynı adla 1953’te Fransız büyük usta Marcel Carné tarafından siyah-beyaz çekildi ve başrolde de büyük oyuncu Simone Signoret vardı.

Aşk, ihtiras, intikam…

Yönetmen Park Chan-wook’un sinemaskop çektiği “Kan Arzusu”, bir hastanede açılıyor. Hastanede bulunan genç rahip Sang-hyeon, hastaların ölmesinden üzüntü duyuyor. Hastanedeki yaşlı, kör ve tekerlekli sandalyedeki rahip Noh, Sang-hyeon’u bir laboratuvara gönderir. Laboratuvardaki Immanuel ona bir şeyler enjekte eder ve Sang-hyeon’un vücudunda tuhaf değişimler olur. Gündüzleri dışarı çıkamaz. İçinde karşı konulamaz bir kan içme duygusu doğar. Sang-hyeon bir vampir olur. Bir yetim olan rahip Sang-hyeon, çocukluğunda tanıdığı aileyle de sıkça görüşmeye başlar. Her şey sıradan akıp giderken, çocukluğundan tanıdığı, şimdiyse kanserli Kang-woo’yla evli güzel ve gizemli Tae-ju’yla aralarında birdenbire bir şeyler başlar ve her şey ipinden boşalır. Tea-ju, gerçek anlamda gizemli. İnsan onun güzelliğinden ve şehvetli görüntüsünden hemen etkilenebiliyor. Sırlarını hemen dışarı çıkartmayan Tea-ju, bir Katolik rahip olan Sang-hyeon’u kendine çekiyor ve baştan çıkartıyor. Filmin derinliğinde Tea-ju’nun da evli olmasına rağmen bir bakire olduğunu fark ediyorsunuz. Sang-hyeon da hayatı boyunca bir kadına dokunmamış hiç. Katolik rahipler ve rahibelere cinselliğini yaşamak yasak çünkü. İntikam ateşiyle yanan filmin “femme fatale”ı ihtiraslı Tea-ju’nun sunduğu aşkı yaşadığını sanan Sang-hyeon, giderek bir trajedinin içine sürükleniyor. Cinayet işliyor ve vicdan azabını tadıyor sonra. Erotik, karanlık atmosferli ve tutkulu bu Park Chan-wook filmi, tam anlamıyla şiddetin filmi. Sang-hyeon, vampire dönüştükten sonra sürekli gece atmosferinde geçen filmde kanlar neredeyse bu filmde perdeyi kırmızıya boyuyor. Filmin final bölümünün de çarpıcı olduğunu belirtmeli. Deniz kenarında güneş doğuşuyla vampirler kül olurken, seyirci de kasvet atmosferinden dışarı çıkabiliyordu bu son sahnede. Yönetmen çoğu yerde dingin bir kamera kullansa da yer yer çarpıcı kamera hareketleri ve kurgusu da kullanmış yönetmen. Bir suç filmine dönüşen “Kan Arzusu”nda kararma – açılma tekniği de sıkça kullanılmış. Fonda duyulan müzikler de zaman zaman bazı sahnelerde etkileyici. Mekânlar, öncelikle Bayan Ra’nın evi ve butik dükkânı estetik yönden filme de çok şey katıyor. 1963 doğumlu Park Chan-wook, sinemada “intikam üçlemesi”yle tanınıyor. “İntikam üçlemesi”nden 2002’de “Boksuneun Naui Geot – Haklı İntikam”, 2003’te “Oldboy – İhtiyar Delikanlı” ve 2005’te “Chinjeolhan Geumjassi – Ölüm Meleği”nde derin bir intikam duygusu vardı. “Sam Gang Yi – Üç… Sıradışı” adıyla üç yönetmenin bir araya gelip çektikleri adı gibi sıradışı filmde Park Chan-wook kendi bölümünde yine intikam duygusunu şiddetle yansıtmıştı.

(21 Şubat 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Yaban Çilekleri

Önce Bilgi Kitapevi’ni keşfettim, sonra Bilgi Yayınları’nı… Her zaman yaptığım gibi Sakarya Caddesi’ne girip kitapevinin önüne gittiğimde griye kesmiş bir vitrin duruyordu önümde. Tüm vitrin tek bir kitapla, ama bir çok kitapla, soldan sağa, yukarıdan aşağıya dizilmiş kitap(lar)la dolu idi. Ingmar Bergman’ın yazıp yönettiği Smultronstallet’in, Tezer Sümer’in çevirisiyle adı Yaban Çilekleri olan kitap ile.

Yıl 1965. Bilgi Kitapevi, yayınlarına da başlıyor ve ilk kitabını yayınlıyordu, bu bir senaryo idi. Bilgi Yayınevi, sonradan üçü daha Bergman’a ait olmak üzere bir çok senaryo yayınladı ve daha çeşitli konularda pek çok kitap.

Pazar günü gazetelerde bir haber: Bilgi Kitapevi’nin kurucusu Ahmet Tevfik Küflü’nün ölüm haberi. Bir yayınevi, 45 yılı geride bırakmış, 45 yıl önce yayıncılığına başlarken bir senaryo ile başlıyor. Doğal olarak yayınlanan ilk senaryo değil, ama bir yayınevinin alanına giriş yaptığı bir kitap, neden ünlü bir roman, adı dillerde gezen bir yazarın kitabı değil, filmi ülkemizde (ticari sinemalarda) gösterilmemiş bile… Sonra daha bir çok sinema kitabı daha, senaryolar, senaryolar, bir Bazin, bir Pudovkin temel eğitim kitapları, sinemanın a.sı, b.si, c.si… Zaman içinde değişik kanallarda gelişen, yayılan bir alanın, başlangıcı da olan bir grubun, alana ilk adımı… Kitaplık köşelerinde de kalsa, açmış bu yaban çilekleri her zaman, bir takım kişilere heyecan verecektir.

Güle güle sayın yaban çileği…

(21 Şubat 2010)

Orhan Ünser

Jenny’ye Hayat Dersleri

Aşk Dersi (An Education)
Yönetmen: Lone Schefrig
Eser: Lynn Barber
Senaryo: Nick Homby
Müzik: Paul Englshby
Görüntü: John de Borman
Oyuncular: Carey Mulligan (Jenny), Peter Sarsgaard (David), Alfred Molina (Jack), Dominic Cooper (Danny), Rosamund Pike (Helen), Matthew Beard (Graham), Emma Thompson (Bayan Walters), Cara Seymour (Marjorie)
Yapım: BBC Films (2009)

Lynn Barber’in kendi biyografisinden uyarlanan “Aşk Dersi”, gerçekten derslerle dolu. Jenny, kendinden epey büyük ve sırlarla yüklü David’le mutlu olabilir mi? David’in sırlarını öğrenmeye başlayan Jenny, gerçek hayatı da keşfetmeye başlıyor yavaş yavaş. Bu film üç dalda Oscar adayı da oldu.

Bu yapıt gazeteci Lynn Barber’in anılarından yola çıkılarak çekilmiş ve bir genç kızın hayatı keşfedişi üzerine bir film. Hikâye, 1961 yılında Londra’da başlıyor. Sanata yatkın ve çello çalan lise son sınıf öğrencisi on altı yaşındaki Jenny, orta sınıf babasının Oxford Üniversitesi’nde kariyerli bir eğitim yapmasını istese de o, gençliğinin verdiği kavak yelleriyle aşkı, insanları ve hayatı keşfediyor kısacık bir sürede. Hayat, babasının korunağındaki gibi değil. Karşısına otuzlu yaşlarına yaklaşmış David çıkıyor Jenny’nin. Yağmurlu bir günde, durakta dalgınca beklerken birden yanında David durur arabasıyla. Yahudi David, Jenny’yi hemen cezbediyor. David, kızın kalbine giden yolu hemen fark ediyor. Jenny’yi arkadaşları Danny ve sevgilisi Helen’le tanıştırıyor önce David. Sonra da bu bohem hayat Londra’nın sanat mekânlarında sürüyor. Bir rüyanın içine düştüğünü sanan Jenny, rüyalarını hemencecik gerçekleştiren David’e tutuluyor. Rüyalarının şehri Paris’te bakireliğini David’e sunuyor. Artık on yedi yaşında olan Jenny, okulla da sorunları başlıyor. Büyücü David, Jenny’nin babası Jack ve annesi Marjorie’yi de hemen büyülüyor. Her şey mutlu mesut giderken, arabanın torpido gözünde mektuplar buluyor genç Jenny ve hayatın derinliğinde ayakları yere basıyor.

Hayat ve hayal…

Evet, Jenny sanki Lolita gibi. Ama, o çelloya, caza, Fransızcaya ve Paris’e tutkulu. Lüks arabası olan, bohem yaşayan David sihirli değnek değmiş gibi her şeyi Jenny’nin önüne seriyor. En sevdiği Fransız şarkıcı Juliette Gréco’nun “chanson”larını söylediği Paris’te sanatın tam ortasına düşüyor Jenny. Filmler, müzikler ve büyülü Paris. Sonra yine Londra. Kendisine evlenme teklifi yapan David’in sırlarını öğrenen genç Jenny, yanlış karar verdiği her şeyden dönüyor ve babasının kendisi için plânladığı hayatın içine dalıyor. Ama, yine de hiçbir şey eskisi gibi değil. Sinemaskop çekilmiş bu filmin görüntüleri de iyi. Yönetmen, iç ve dış mekânları yeterince kullanmış filminde. Danimarkalı kadın yönetmen Lone Scherfig 2000 yapımı “Italiensk for Begyndere-Yeni Başlayanlar İçin İtalyanca” ve “Wilbur Begår Selvmord-Wilbur Ölmek İstiyor” filmleriyle biliniyor. David’i oynayan 1971 doğumlu Amerikalı oyuncu Peter Sarsgaard’ı 2009 yapımı “Orphan – Evdeki Düşman” filminden hatırlayabilirsiniz. Jenny’yi oynayan Carey Mulligan, 1985 yılında Londra’da doğdu ve bu film de ilk başrolü. Lone Schefrig’in “Aşk Dersi”, Akademi’nin 82. ödüllerinde “en iyi” olarak film, senaryo ve kadın oyuncu (Carey Mulligan) dallarında Oscar’a da aday oldu, belirtelim.

(20 Şubat 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Geçmişin Gölgesinde

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri 2

Şahan Gökbakar yaşam felsefesini açıklıyor: “Sular yükselirken balıklar karıncaları yer, sular alçalırken karıncalar balıkları…” vs. vs.

Bu onun yaşam felsefesi idiyse çok önceden açıklamalıydı. Aynı günlerde o felsefe internette dolanıp duruyordu zaten. Netekim ofsaytta kaldı.

“Yoksa” diyor, “Başbakan İmam Hatip mezunu, onun için mi bu karar alındı?” ve ekliyor: “Eğer böyle ise, bu kabûl edilemez bir karardır.”

Ohhh, kendin pişir, kendin ye. Uzmanların kararını kafana göre yorumla. Ondan sonra kendi yorumuna göre karşı tarafı suçla. Ne alâ memleket.

“Sevgililer Günü”nün adını “Çiçek Katliamı Günü” yaptım. Her sokak başında çiçekçi kadınlar… Yetmemiş eline bir demet gül alan tuttuğunu…

…kazıklama peşinde. Atalarımız “çiçek dalında güzeldir” diye ne güzel söylemiş. İllâ alacaksanız saksıda alın da bir müddet daha yaşasınlar.

Hıncal Uluç, 10 Şubat tarihli yazısında “Romantik Komedi”nin yönetmeni Ketche’nin kim olduğu konusunda -bu sefer- magazincilere giydirmiş.

Kimdir bu adam, gerçek adı nedir, kimse sorup soruşturmamışmış. Oysa Atilla Dorsay aynı günlerde Ketche’nin gerçek adını açıklamıştı.

Ve üstad Hıncal Uluç bahse konu yazısında başkalarına “Hook” (Robin Williams’ın bir filmidir) atarken kendi hatasını da belgelemiş:

“Romantik Komedi’nin yapımcıları Mahsun Kırmızıgül ve Murat Varol’u yürekten kutluyorum” demiş. Oysaki filmin yapımcısı Murat Tokat. Arzederim.

Mustafa Sarıgül’den Şişli Camii’nin bahçesinin halka açılmasını sağlamasını rica ediyoruz. Şişli’nin merkezinde doğru dürüst park yoktur.

Şişli Camii’nin meydana bakan bahçesi ise yıllardar duvarlar ardında, kapısı kilitli durur. Lojman bahçesi olarak mı kullanılıyor, nedir?

Sultanahmet, Eyüp, Şehzadebaşı, vd. cami bahçelerinin her köşesi vatandaşın huzur bulmasına vesile olur. Şişli Camii’nin ne ayrıcalığı var?

Filmlerin box office rakamları açıklanırken şu “tüm zamanların rekoru” ve “ilk 3 gün açılış rekoru” gibi lâfları kullanmasak diyorum.

Çünkü doğru değil. Neden derseniz, ülkemizde box office rakamları 1989 yılından bu yana tutuluyor, öncesi meçhûl.

Ayrıca 1989 yılından önce “İlk 3 gün” diye bir kavram yoktu. Çünkü filmler genellikle Pazartesi günleri vizyona çıkardı.

Bazı yerli filmler -haftada 2 yeni film çıktığında- ise sineması az olan bölgelerde Pazartesi, Perşembe günleri gösterime girerdi.

Hani rakamlar tutulsaydı, Türkiye’de tüm zamanların izlenme rekoru ya Hüseyin Peyda’nın başrolünü oynadığı “Mezarımı Taştan Oyun” filminde…

Veya Ertem Eğilmez’in yönettiği ilk “Hababam Sınıfı” filminde olurdu. İlk “Hababam Sınıfı”nı iddia ediyorum 15 milyon kişi izlemiştir.

Çünkü o zamanlarda TV yoktu, sinemaya gidenler çoktu. Ayrıca Türkiye’nin nüfusu 50 – 60 milyon civarındaydı. 4 kişiden biri filmi izlemiştir.

“Mezarımı Taştan Oyun”u ise belki memleket nüfusunun yarısı izlemiştir.

Yabancı filmlerde ise hasılat rekoru herhalde Raj Kapoor’un oynadığı “Avare”dedir. Adamın oynadığı filmin şarkısı yıllarca dilden düşmemiş.

Sanırım 1940’larda gösterime girmiş. Aylarca, haftalarca gösterilmiş. Yetmemiş yıllar sonra tekrar tekrar vizyona çıkarılmış.

1965’lerde Kırklareli’nde dereboyundaki bir yazlık sinemada “Avare”nin 2 ay boyunca gösterildiğini söylerlerdi. Onu bırak Sadi Bey “Avare”yi…

…1975’lerde Yenikapı’da şu anda metro kazılarının yapıldığı ve yeni bir tarihin ortaya çıkarıldığı alanda bulunan yazlık sinemada seyretti.

Şimdi ben nasıl inanayım, Türkiye’de en çok izlenen yabancı filmin “Titanik” veya “Avatar” olduğuna?

Hani keşke bir yerli film veya bir yabancı film çıksada sinemada birini 20 milyon kişi, diğerini 25 milyon kişi izlese.

Vallahi Taksim’de zil takıp oynarım. Neticede böyle rekorlar biz sinemaseverlere yeni filmler olarak dönüyor.

Bir “Babam Oğlum”, bir “Recep İvedik” hasılat patlaması yaptı, 2009’da 69 yerli film izledik. Belki bu yıl 99 yerli film izleyeceğiz.

(19 Şubat 2010)

Sadi Çilingir