“Burjuvalar yüksek duvarlarla çevirmişler avlularını” Ataol Behramoğlu’nun, benim kısafilm tanımlama amaçlı kullandığım dörtlüğün ilk dizesi. “Evrensel Dil”de, sadece avlular değil, kentler duvarlarla hem de insan boyunu çok aşan arkasında ne olduğunu göstermeyen duvarlarla çevrilmiş. Biraz Dali (gerçeküstü), biraz Fellini, birazdan çok Buñuel (simgeler) bir araya gelmiş, iç içe geçmiş insanları anlatan, üzerine estetik, hareketli ve izleyiciyi merak ettiren görüntülerle yerel, ama bir o kadar da evrensel bir dünya oluşturmuş bir film. Matthew Rankin, kendisinin de oynadığı filmde paralel kurguyla hem sıradan insanların yaşamını hem de duvarların ardında, ulaşıl(a)mayan kenti alabildiğine sakin ama bir o kadar da sorunlu yaşamı izlettiriyor.
“Ay ışığı ile eşeğin kuyruğu arasındaki diyalektik bağ”, bu filmde sözcüğün tam anlamıyla yerini buluyor. Okulda öğrenciler, Dali bile şapka çıkarır (bıyık burar demek gerekir aslında) sürrealist düzeyde. Gerek öğretmenin gerekse öğrencilerin birbirleriyle ilişkisi “ne olacak acaba” sorusunu daha baştan sorduruyor. Kahve zincirinde semaverli çay satılması, hindinin otobüs koltuğunda oturması, 30 dakika (yanlış duymadınız, gerçekten upuzun) saygı duruşu, otoyol arasında kalmış mezarlık, unutulmuş bavulun bulunduğu yer, suları kesilmiş havuzun önü ve daha nicesi ise Buñuel etkisi yaşatıyor.
Bunların hepsinin üzerine, asıl günümüzün en büyük, çözümsüz sorunu göçmenlik geliyor. Kanada’da geçen film için üç beş tabelanın dışında pek bir belirteç yok. Dil ise (adı üstünde) evrensel; çünkü sosyal, siyasal, ekonomik, ekolojik (kuraklık, aşırı yağışlar), savaşlar ve kültürel nedenlerle hemen herkes bir yerden bir yere göçüyor. Anadil insan hakkıdır, bununla birlikte herkes anadilini taşıyor, belli geleneklerini de… Bu nedenle de, bütün diller iç içe kullanılıyor. Evet, herkes anlıyor karşısındakini ve (belki akılda kalıcılığı, belki kolay söylenişi nedeniyle) o sözcüğü kullanmakta sakınca görmüyor.
“Evrensel Dil”, gerçeküstü sinematik, kültürel ve dilsel karmaların dondurulmuş bir şöleni… Yönetmenin çocukluğunda büyüklerinden dinlediği bir öyküden yola çıktığı bu filmi dünyanın dört bir yanında, tutucu, ilerici, maceraperest, sosyalist, fundamentaller, ırkçı, popülist, asosyal hatta cahiller izlediğinde kim bilir ne diyecekler. Aslında film, onların yorumlarını iktidar sahiplerine (göçlere neden olan sorunları yaratanlara) dinletiyor. Ama hiçbir iktidar, kendisine toz kondurtmadığı gibi, egosu yüksek olduğundan kabul bile etmez. Bir son not eklemeliyim: Öyle dolu, öyle dişil bir öykü ki anlatılan… Bugün böyle yorumlayabilirsiniz, yarın bir başka ayrıntı katılır aklınıza farklı yorumlarsınız. Bana kalırsa herkesin bir defa, hatta birden de çok izlemesi gereken bir başucu filmi.
28 Şubat’tan başlayarak gösterimde…
(25 Şubat 2025)
Korkut Akın