Uluslararası Gastronomi Film Festivali’nde Jüri Üyeleri Belli Oldu

05 – 07 Haziran 2026 tarihleri arasında gerçekleştirilecek Uluslararası Gastronomi Film Festivali, Uluslararası Klazomenai Kısa Film Yarışması’nın jüri üyelerini açıkladı. Festival kapsamında gerçekleştirilen Uluslararası Kısa Film Yarışması’nın jüri kadrosunda, sinema dünyasının değerli isimleri yer alıyor. Kurmaca Kısa Film Ana Jürisi’nde; yönetmen Ümit Ünal, oyuncu Şenay Gürler, oyuncu Görkem Yeltan ile akademisyen Serdar Öztürk yer alırken; Belgesel Kısa Film Ana Jürisi’nde ise yönetmen Eylem Kaftan, akademisyen Cenk Demirkıran, sinema yazarı Ali Can Sekmeç ile yönetmen Murat Karakütük bulunuyor.

Uluslararası Gastronomi Film Festivali’nde Jüri Üyeleri Belli Oldu yazısına devam et

Mavi Balıkçıl

Sophy Romvari’nin yönettiği ve Eylül Güven, Edik Beddoes, Iringo Reti ile Adam Tompa’nın oynadığı Mavi Balıkçıl (Blue Heron), 12 Haziran 2026’da Başka Sinema dağıtımıyla TAFF Pictures – Kinova Art tarafından vizyona çıkarıldı.
Küçük Sasha ve ailesi Vancouver Adası’na taşınır. Doğayla çevrili sakin yaşam, yeni fırsatlar sunmaktadır. Ancak ailenin büyük oğlu Jeremy’nin giderek tehlikeli ve öngörülemez hale gelen davranışları, bu huzurlu görüntünün altında büyüyen bir krizi ortaya çıkarır. Çocukluk anıları, aile içi travmalar ve aidiyet duygusu üzerinden ilerlerken, bir ailenin parçalanma noktasına gelişi anlatılıyor.

  • Basın Bülteni
  • Fragman
  • IMDb

Mavi Balıkçıl yazısına devam et

Kalabalık İçinde Kaybolmak: Türkiye’de Sessizce Artan Uzaklaşma Hâli

Yazar Uzman Klinik Psikolog Hatice Keltek, son dönemde Türkiye’de büyüyen “sessizleşme”, “geri çekilme” ve “hayatı sadeleştirme” eğilimini Mükemmel Günler (Perfect Days) filmi üzerinden değerlendirdi: “Bu film minimalizmi değil, hayatta dağılmadan insanın kendini nasıl taşıdığını anlattı.”

Türkiye’de dijital yorgunluk, ekran maruziyeti ve sosyal tükenmişlik hissinin giderek büyüdüğü bir dönemde; sosyal medyada yeniden konuşulmaya başlayan Perfect Days, bu kez yalnızca bir sanat filmi olarak değil, modern insanın ruh haline dair güçlü bir psikolojik anlatı olarak yorumlandı.

Yazar Uzman Klinik Psikolog Hatice Keltek, “Ruhun Kadrajları” programında Alman yönetmen Wim Wenders imzalı filmi, “Sinema ve Ekran Psikolojisi” perspektifinden değerlendirdi. Keltek’e göre film, son yıllarda özellikle büyük şehirlerde görünür hale gelen “hayatı küçültme” arzusunu çarpıcı biçimde görünür kıldı. “Bugün insanlar artık büyümeyi değil, psikolojik olarak kaygıdan uzak yaşamayı ve dağılmamayı konuşuyor. Perfect Days tam da bu ruh halinin filmi oldu.” dedi.

Zihinsel Gürültü Çağında, Sessizce Hayatta Kalmak

Keltek’e göre filmdeki Hirayama karakteri yalnızca sade yaşayan bir adam değildi; ilişkilerin, beklentilerin ve sürekli performans göstermenin yükünden çekilmiş bir karakterdi. “Türkiye’de de son yıllarda insanlar daha az insanla görüşmek, daha küçük evlerde yaşamak, daha az eşya almak ve daha sessiz bir hayat kurmak istemeye başladı. Bu sadece ekonomik değil; psikolojik bir geri çekilme biçimi.” Keltek, Hirayama’nın analog kasetten müzik dinlemesini, ağaç fotoğraflamasını, kitap okumasını ve rutinlerini bir “kendini taşıma yöntemi” olarak değerlendirdi. “Bu karakter mutluluğu aramadı. Dağılmadan kalmaya çalıştı.”

Minimalizm Moda Değil, Yorgunluk Tepkisi Haline Geldi

Hatice Keltek’e göre filmin bugün yeniden konuşulmasının nedeni, modern insanın artık “fazlalıklarla” baş etmekte zorlanması oldu. “Bir dönem minimalizm estetik bir tercihti. Şimdi ise zihinsel bir savunma mekanizmasına dönüştü.” Keltek, Hirayama’nın yaşam biçimini “özgürleşme” değil, “kontrollü sadeleşme” olarak yorumladı: “Hirayama hayatını büyüterek değil, eksilterek yönetilebilir hale getirdi.”

Neden Tuvalet Temizliği?

Filmin en çok tartışılan detaylarından biri de buydu. William Faulkner okuyan, entelektüel bir karakter neden hayatını tuvalet temizleyerek sürdürmeyi seçmişti? Keltek bu tercihin psikolojik tarafına dikkat çekti: “Tuvaletler spontane alanlardı. Kimse oraya rol yaparak girmedi. Hirayama burada görünmez olabildi. İnsan ilişkilerinin yükü yoktu. Kontrol yine ondaydı. Bu sessiz bir kefaret ödeme biçimiydi” Keltek’e göre karakterin temizlik işini seçmesi tesadüf değildi: “Bu seçim biraz da modern insanın statü, güç ve görünürlükten vazgeçip görünmezliğe sığınmasını anlattı.”

Ekran Çağında Rutinler Neden Bu Kadar Önemli Hale Geldi?

Keltek’e göre filmdeki tekrar eden rutinler, günümüz insanının kaygıyla baş etme biçimini de gösterdi. Aynı kahve, aynı müzik, aynı sokak, aynı saatler. “Bugün insanlar ekran kaosu içinde zihinsel sabit alanlar oluşturmaya çalışıyor. Çünkü belirsizlik arttıkça rutin ihtiyacı da büyüyor.” Keltek, özellikle sosyal medya çağında insanların sürekli uyaran altında kaldığını belirtti: “Rutinler insanı toparladı ama fazla rutin canlılığı azalttı. Film tam olarak bu ikilemi anlattı.”

Hirayama İnsanlardan Kaçmadı, Kendini Korudu

Keltek’e göre filmde en önemli psikolojik başlıklardan biri “sınır koyma” meselesi oldu. “Hirayama insanlardan nefret etmedi. Sadece sürekli müdahale edilen bir dünyadan kendisini korumaya çalıştı.” Keltek, sağlıklı sınır kavramının filmde güçlü biçimde işlendiğini söyledi: “Sınır, duvar değildi. Hücre zarı gibiydi. Sana iyi geleni içeri alırsın, zarar vereni dışarıda bırakırsın.”

Final Sahnesi Neden Bu Kadar Konuşuldu?

Filmin finalinde Hirayama araba kullanırken fonda “Feeling Good” çaldı. Hatice Keltek’e göre sahne, günümüz insanının ruh halini tek bir yüzde topladı: “Orada aynı anda hüzün, dinginlik, yalnızlık ve kabul vardı. İnsanlar bu yüzden o sahneyi unutamadı. Çünkü bugün pek çok kişi tam olarak böyle hissediyor.” Keltek’e göre yönetmen filmin sonunda “yeni hayat” vaadi vermedi: “Film bize büyük dönüşümler sunmadı. Sadece insanın kırıldıktan sonra da hayatın içinde nasıl kalabileceğini gösterdi.”

(18 Mayıs 2026)

Hatice Keltek

Kıyma: Hain Eşer Kendi Düşer

Abdurrahman Akarsu ile Kadri Biran Taşkın’ın yönettiği ve Ali Sürmeli, İrfan Ballı, Kerem Ali Yengüner ile Melis Özçimen’in oynadığı Kıyma: Hain Eşer Kendi Düşer, 12 Haziran 2026’da CJ ENM dağıtımıyla Sıfırbir Yapım tarafından vizyona çıkarıldı.
Mesut, hapisten çıkıp babasının işlettiği otele döner. Babası oteli ona emanet etmek isterken Mesut oteli dört yıldızlı yapmak ve yeni bir hayat kurmak için çabalar. Ancak otele misafir olarak gelen servet avcısı Gamze’ye aşık olması, Tufan ve Serdar’la arasındaki güç dengesini bozar. Eğitimler, denetimler ve sahneye konacak Hamlet oyunu için hazırlıklar sürerken giderek oteldeki aile hesaplaşmaları büyür.

  • Basın Bülteni
  • Fragman

Kıyma: Hain Eşer Kendi Düşer yazısına devam et

Ferhan Baran Yazıyor: Zamanda Asılı Kalmak / Pompei: Bulutların Altında

Jean Cocteau ‘dünyanın tüm bulutlarını Vezüv üretiyor’ diye buyurmuş. Belgesel üstadı Gianfranco Rosi’nin Venedik’ten ödüllü son filmi ‘Sotto Le Nuvole’ işte bu deyişle açılıyor. Daha sonra Romalı yazar genç Plinius’un tarihçi Tacitus’a yolladığı mektuptan MS 74’te yaşanan büyük felâketi anımsıyoruz. O meşum günde önce Vezüv yanardağından yükselen, parlaklığı ya da koyu alacalığı toprak mı ya da kül mü kaldırdığına göre değişen … Devamı…»

Gizemli Ağaç

Ben Gregor’un yönettiği ve Nonso Anozie, Sonny Meo, Andrew Garfield ile Claire Foy’un oynadığı Gizemli Ağaç (The Magic Faraway Tree), 12 Haziran 2026’da CJ ENM dağıtımıyla Leon Creative tarafından vizyona çıkarıldı.
Beth, Fran ve Joe adlı üç kardeş hiç memnun olmasa da ebeveynleri Tim ve Polly İngiltere’nin kırsalına taşınmaya karar vermiştir. Üç çocuk yeni çevreye yerleştikten sonra, yakındaki ormanı keşfetmek için yola koyulurlar. Orada, kısa sürede bir dizi büyülü sırla karşılaşırlar. Bu ormanda sadece oldukça garip yaratıklar yaşamakla kalmaz, aynı zamanda tam ortasında, tepesi bulutların arasında gizlenmiş çok uzun bir ağaç da hızla büyümektedir.

  • Basın Bülteni
  • Fragman
  • IMDb

Gizemli Ağaç yazısına devam et

Robin Hood’un Ölümü

Michael Sarnoski’nin yönettiği ve Hugh Jackman, Jodie Comer, Bill Skarsgard ile Jade Croot’un oynadığı Robin Hood’un Ölümü (The Death of Robin Hood), 19 Haziran 2026’da Bir Film dağıtımıyla Bir Film tarafından vizyona çıkarıldı.
Suç dolu geçmişi ile yüzleşen Robin Hood, son savaşı olacağına inandığı bir çatışmada yaralanır ve ölümün eşiğine gelir. Bir anda kendisini esrarengiz bir kadının ellerinde bulur ve bir kurtuluş şansı sunulduğunu fark eder. Robin Hood’un hayatının hiç anlatılmamış kısmını konu alan bu yeniden yorumda, efsanevi haydut aslında anlatılan masallardaki kişi değildir; yıllardır aktarılan hikâyeler aslında yalandan ibarettir.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb
  • Ferhan Baran Yazıyor

Robin Hood’un Ölümü yazısına devam et

Uçan Süpürge Unutmuyor, Unutturmuyor; Uçan Süpürge Hatırlıyor, Hatırlatıyor; Kadınların Belleği ve Direnişi Uçan Süpürge’de

29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, 02 – 07 Haziran 2/26 tarihleri arasında Ankara’da Kült Kavaklıdere Sineması ve Etimesgut Belediyesi 100. Yıl Cumhuriyet Kültür Merkezi’nde, Ankara Büyükşehir Belediyesi, Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu, Çankaya Belediyesi, Etimesgut ve Mamak Belediyeleri destekleriyle / katkılarıyla gerçekleşecek. Sinemaseverler altı gün boyunca bellek ve direniş temalarının öne çıktığı, 9 bölümde toplanan 23 ülkeden 47 filmin Türkiye ve Ankara prömiyerlerini takip etme ve çeşitli yan etkinliklere katılma olanağına sahip olacak. Festivalin uluslararası yarışma seçkisi olan Her Biri Ayrı Renk bölümünü değerlendirecek.

Uçan Süpürge Unutmuyor, Unutturmuyor; Uçan Süpürge Hatırlıyor, Hatırlatıyor; Kadınların Belleği ve Direnişi Uçan Süpürge’de yazısına devam et

Demir Leydi’nin Dönüşü / Şeytan Marka Giyer 2

Hollywood sıkıştıkça eski defterleri karıştırmayı sürdürüyor. Meryl Streep’in bilmem kaçıncı kez Oscar adayı olduğu ikonik ‘Şeytan Marka Giyer / The Devil Wears Prada’nın tam 20 yıl sonra temelde aynı kadroyla bir ikincisinin çekilmesi pek beklenen bir şey değildi. 2016 tarihli Stephen Frears yapımı ‘Florence’ın ardından dişe dokunur bir sinema filmi çekmemiş olan Streep’in bu devam filmine ikna edilmesinin film başına aldığı ücretin iki katına çıkarılmış olduğu yazıldı çizildi. Her ne olduysa, bizler de özgün yapıtla ilgili eski anıları tazeleme ve yıllardır hayranı olduğumuz büyük sanatçıyı yeniden beyazperdede izleme fırsatı olarak değerlendirmek üzere sinema salonunun yolunu tuttuk.

David Frankel’in yeniden yönetmenlik koltuğunda oturduğu ‘Şeytan Marka Giyer 2 / The Devil Wears Prada 2’ çağımızda gazeteciliğin ve dergi yayıncılığının içine düştüğü krizden yola çıkarak hikâyesine başlıyor. 20 yıl öncesinde gazeteci olma hayalleriyle yanıp tutuşan Andrea ‘Andy’ Sachs (Anne Hathaway) ‘Altın Klavye’ ödülünü kazandığı gecenin hemen ertesinde, çalışma arkadaşlarıyla birlikte işten çıkarılıyor. Sebep çalıştıkları yayın organı ‘Vanguard’ın hisse değerinin düşmüş olmasıdır. Öyle ya, gazetecilik altın çağını çoktan geride bırakmış, kitabevleri ve tüm yayıncılık sektöründe küçülmeler ve birleşmeler devri başlamıştır.

Bir dönemin moda dünyasına yön veren ünlü dergisi ‘Runway’ için de durum farklı değildir. Efsanevi Miranda Priestly’nin (Meryl Streep) başında olduğu popüler yayın yıllar önce dergi formatını terk etmiş dijital olarak yayınını sürdürmektedir. Çalışma şartları kötü ‘SpeedFash’ markasını öven bir makale yayınladığında dergide büyük bir çalkantı yaşanır. Reklam verenler dergiye desteğini çekerse zor bela ayakta kalmaya çalışan bu pahalı yayını kim finanse edecektir.

Bu gelişmeler sonrasında Andy, Miranda’nın kadim dostu, iş arkadaşı Nigel Kipling’in (Stanley Tucci) çıtlatması ve derginin büyük patronu Irv Ravitz’in (Tibor Feldman) talimatıyla, derginin gol yiyen itibarını geri kazandıracak makalelere imza atmak üzere ‘konular editörü’ olarak ‘Runway’de işe başlar. Geçmişteki toy çalışanının aniden çıka gelmesi Miranda’nın hoşuna gitmemiştir ama kabûl etmekten başka çaresi yoktur. Yaşlı kurt eski ‘Emily’sinin başarısız olacağından emindir, tek yapması gerekenin biraz beklemek olduğunu düşünür. Aynı kibirli tafralarla Andy’yi görmezden gelmeye çalışır ama onun kaleme aldığı özür makalesi medya eleştirmenlerince olumlu karşılanır. Genç gazetecinin, milyarder Benji Barnes (Justin Theroux) ile boşanmasının ardından dünyanın en zengin kadınlarından biri olan Sasha Barnes’ı (Lucy Liu) basına çıkmadığı üç yılın ardından lüks villasında bir röportaja ikna etmesi dergideki prestijini yükseltir.

Ancak, büyük patron Irv’ün 75. doğum günü partisindeki ani ölümü firma içi dengeleri baştan sona değiştirir. Yaklaşan ‘Milano Moda Haftası’ öncesinde, bir yandan yeni bir yönetim anlayışını uygulamaya kararlı patronun oğlu Jay (B. J. Novak), öte yandan dergiyi ele geçirmeye çalışan Andy’nin eski hasmı yeni ‘Dior’ çalışanı Emily Charlton (Emily Blunt) ile mücadele etmek üzere Andy ile Miranda omuz omuza mücadeleye girişmek zorunda kalırlar.

İlk filmin formülünü tekrar eden yapım, pek de karakter incelemesine girişmeden, yayıncılık ile moda dünyasının kesiştiği renkli dünyayı beyazperdeye taşımak, aralarında Marc Jacobs, Donatella Versace, Stefano Gabbana, Domenico Dolce gibi moda dünyasından ünlülerin boy gösterdiği sürprizleri ile bu sahte dünyanın ışıltısı içinde kafa dağıtan bir iki saat geçirmeyi hedeflemiş. Miranda’nın kendinden genç yeni sevgilisi Stuart’da Kenneth Branagh şöyle bir görünüp kaybolmuş. Çok başarılı ‘Runway’ yorumunda ise, sesi ve şovuyla Lady Gaga filmin önemli sürprizlerinden birine imza atmış.

(17 Mayıs 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Oyuncak Hikayesi 5

McKenna Harris ile Andrew Stanton’un yönettiği ve Tom Hanks, Keanu Reeves, Alan Cumming ile Joan Cusack’ın seslendirdiği animasyon film Oyuncak Hikayesi 5 (Toy Story 5), 19 Haziran 2026’da UIP Filmcilik dağıtımıyla Disney Studios Türkiye tarafından vizyona çıkarıldı.
Oyuncaklar geri döndü, Ancak bu kez Buzz Işıkyılı, Woody, Jessie ve ekibin geri kalanı, oyuncakların görevlerini tehdit eden yepyeni bir rakiple karşı karşıya: Lilypad. Bu yeni tablet cihazı, oyuncakların düzenini altüst ediyor. Oyun zamanı bir daha asla eskisi gibi olmayacak mı? Oyuncakların günümüz teknolojik cihazlarıyla mücadelesinde, tam kadro bir dayanışma gerekiyor.

  • Basın Bülteni
  • Fragman: 1 / 2 / 3 / 4 / 5 / 6 / 7
  • Web Sitesi
  • IMDb

Oyuncak Hikayesi 5 yazısına devam et

N. İpek Gökdel’in Yeni Romanı Ruh Meclisi Okurla Buluşuyor, Ruh Meclisi Gün Yüzüne Çıkıyor

İlk romanlarından biri, Netflix’in ilk Türk orijinal dizisi The Protector (Hakan: Muhafız) olarak izleyiciyle buluşan İpek Gökdel, yeni romanı Ruh Meclisi ile yeniden okurları karşısına çıkıyor. Yazarın “ispatlayamayacağı bir gerçeklik” olarak tarif ettiği bir sezgiden yola çıkan roman, insanları birbirine bağlayan görünmez iplerin izini sürerken hiçbir karşılaşmanın bütünüyle tesadüf olmadığı fikrini edebiyatın alanına taşıyor. Kırk kişinin ve bir aşkın etrafında örülen hikâye, okuru ruhlar arasındaki bağa, hafızaya ve yaşamda iz bırakan ilişkilere yeniden bakmaya davet ediyor. Yazarın “Ruhunu ruhuma iliştiren kırk kişinin ve bir aşkın öyküsü” sözü, romanın duygusal ve düşünsel eksenini kuruyor.

N. İpek Gökdel’in Yeni Romanı Ruh Meclisi Okurla Buluşuyor, Ruh Meclisi Gün Yüzüne Çıkıyor yazısına devam et

Herşeyi Konuşmak Mümkün / Karım Ağlıyor

Angela Schalenec’in yönettiği ‘Karım Ağlıyor / Meine Frau Weint’ bir, hatta birkaç evlilik hikâyesi anlatıyor. 20 yıla yayılmış parlak kariyerine tanıklık etmiş olanlar, Alman auteur sinemacının duruşunu hiç değiştirmediğini, daha huzursuz, yaşanası çok daha zorlaşmış bir dünyada, uzun planları ve statik çerçeveleriyle insanoğlunun ezeli ebedi dertlerini soğukkanlı bir meydan okumayla neşter altına yatırmaya özen gösterdiğini çok iyi bilir. Buradan yola çıkarak kendisinden konvansiyonel bir anlatı beklentisine girmiyoruz.

Film, 40’lı yaşlardaki mavi yakalı Thomas’ın (Sırplı oyuncu yönetmen Vlamidir Vulevic) karısı Carla’dan (yönetmenin Berlinale’den en iyi senaryo ödüllü 2023 yapımı bir önceki uzun metrajı ‘Music’den hatırladığımız Fransız oyuncu Agathe Bonitzer) gün boyunca haber alamamıştır. Vinç operatörü olarak çalıştığı inşaatın ofisindeki kadın görevlilerle dertleşirken endişelidir. Yaklaşık 8 dakika sürecek olan ilk plan-sekansda demir bir sandalye üstüne oturmuş tedirgin Thomas’ı izleriz. Genç adam karısının kaza geçirdiğini öğrendiğinde hastaneye koşar. Bahçedeki bankın üzerinde kocasının omzuna yaslanarak ağlayan genç kadın kocasına beraberliklerinin gidişatını sorgulayacak gerçekleri ifşa edecektir.

Başta kocasıyla birlikte katıldığı dans dersleri Carla’nın hayatında yeni bir coşku sayfası açmıştır. Kocasını sever, hatta üzerine titrer, ama onun bu kadarı yeter deyip ileri sınıfa devam etmemesine üzülmüştür. Monoton dünyasını renklendiren dans derslerine tek başına devam etme kararı almıştır. Thomas’sız ilk derste kurs hocası ile dansetmek tatsız gelmiştir belki ama sonrasında tanıştığı öğrenci genç O’na yepyeni duygular tattırmıştır. Thomas karısına kiminle dans ettiğini sormamıştır bile. Okulunu bitirdikten sonra taşrada yaşamaya karar veren genç adam bir kır evine bakmaya giderken Carla ile birliktedir. Genç kadın belki de yeni bir hayata başlamanın eşiğindedir. Otoyoldaki lanet kazada arabaları bir tırın altında kaldığında Carla bir mucize eseri yara almadan kurtulmuş ancak genç çocuk hayatını kaybetmiştir.

Carla gözyaşları içinde bunları kocasına anlatır. Ne genç oğlanla yaşananları, ne de kazayı bizlere göstermez Chanelec, çünkü herşeyi ortaya döken konuşma eylemi önemlidir. Carla vasıtasıyla yönetmen bize dilin boşluğu doldurduğuna ikna eder. Alman sinemacı merkeze aldığı çift haricinde, onların iş arkadaşları arasına dalar, çocuklu çocuksuz evli ya da boşanmış ama arkadaş kalmış çiftlerin öykülerini, diyaloglar aracılığıyla izleyiciyle paylaşır, çağdaş birlikteliklerin kırılganlığını, farklı çiftlerin ifadeye zorlandıkları mesafeler boyunca çırpınışlarını dile getirir. Karşılıklı itiraflara bir ağaç gölgeliği, bir otobüs durağı, bir deniz kıyısında top oynayanların coşkusu, yeşilliğin ortasında çalmaya başlayan bando takımı ve aniden bastıran yağmur eşlik eder.

Çiftler bir yaz evinde bir araya geldiğinde, adeta toplu bir terapi seansı yaşanır. Carla artık katlanamadığını, Thomas karısına yardım edemediğini dile getirirken, bir başkası ‘seninle evlendiğimde hayatı net görmüştüm, eğer beni sevmeyi bırakırsan eskiden senin olduğun yeri doldurabilecek biri gerekir’ itirafını dile getirir. Coşkulu bir sahnede Leonard Cohen’in 1973 Yom Kippur savaşı sırasında insan ile Tanrı arasındaki diyalog anlaşmazlığından yola çıkarak, çarpışmalarda karşı karşıya gelen Mısırlı ve İsrailli askerlere ithaf ettiği ünlü ‘Lover, Lover, Lover’ şarkısının hızlı ritmiyle ördek dansı yaparak rahatlamaya çalışır yalnız kalpler. Lakin hayat devam etmektedir. Carla’nın arzulu arayışı sürecektir.

Dünya prömiyerini Şubat ayında Berlinale’de yapan ‘Karım Ağlıyor’ ülkemizde ilk kez İstanbul Goethe Enstitüsü’nün Kadıköy Sinematek / Sinema Evi’nde düzenlediği ‘Kino 2026 – Alman Filmleri Türkiye’de’ etkinliğinde seyirci ile buluştu. Schanelec sevenler ve de farklı bir sinema deneyimi yaşamak isteyenler buldukları yerde kaçırmasın.

(16 Mayıs 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

2. Beyoğlu Film Günleri

Dünya sinemasından güzel örnekler sunan 2. Beyoğlu Film Günleri başladı. Beyoğlu Sineması’nda 09 – 17 Mayıs tarihleri arasında düzenlenecek olan etkinlik kapsamında 18 ülkeden 18 uzun metraj film izleyiciyle buluşacak. Beyoğlu Belediyesi’nin İstanbul’daki Başkonsolosluklar ile iş birliği yaparak düzenlediği etkinlik sinemaseverleri tarihi İBB Beyoğlu Sineması’nda bir araya getirdi. Farklı coğrafyalardan hikâyeleri ilçenin tarihi atmosferinde buluşturan festivalin açılış törenine yerli ve yabancı çok sayıda sanatsever katıldı. Açılış konuşmaların ardından festivalin açılış filmi Sarah Bernhardt: İlahi Kadın (The Divine Sarah Bernhardt) sinemaseverlerle buluştu.

  • Basın Bülteni
  • Açılıştan görüntüler için tıklayınız.

2. Beyoğlu Film Günleri yazısına devam et