Neo Liberalizme Karşı: Ken Loach

Büyük yönetmenlerden Ken Loach’un işçi sınıfına, göçmenlere, devrimcilere adadığı “Kerkenez”, “Özgürlük Rüzgârı” ve “İşte Özgür Dünya” filmleriyle hatırlatmak istedik.

Sinemanın büyük ustalarından İngiliz Ken Loach (Ken Loç), 17 Haziran 1936’da Nuneaton, Warwickshire’da bir emekçinin oğlu olarak dünyaya geldi. İşçi sınıfının yönetmeni Oxford’da hukuk okudu. 1963’te BBC’de yönetmenlik yapmaya başladı. Usta, uzun süre Kenneth Loach imzasını kullandı yapıtlarında. Sinemada Ken Loach adını 1990 yapımı “Hidden Agenda-Gizli Ajanda” filmiyle kullanmaya başlamıştı. İngiliz “Özgür Sinema” akımının kıyılarında yer aldı. 1967’de “Poor Cow-Düşen Kadın” filmiyle sinemaya geçti. Ustanın filmleri yıllarca ülkemize uğramadı geçmişte. 1995’te “Land and Freedom-Ülke ve Özgürlük” filmiyle her şey açıldı.

1996 yapımı “Carla’s Song-Carla’nın Şarkısı”, 1998 yapımı “My Name is Joe-Benim Adım Joe”, 2002 yapımı “Sweet Sixteen-Afili Delikanlı”, 2004 yapımı “Ae Fond Kiss-Duygudan da Öte”, 2009 yapımı “Looking for Eric-Hayata Çalım At”, 2010 yapımı “Route Irish-Tehlikeli Yol”, 2012 yapımı “The Angels Share-Meleklerin Payı”, 2014 yapımı “Jimmy’s Hall-Özgürlük Dansı” gösterime çıkabilmişlerdi.

Ustanın 1986 yapımı “Fatherland-Ata Yurdu”, 1991 yapımı “Riff-Raff-Ayaktakımı”, 1993 yapımı “Raining Stones-Yağan Taşlar”, 1994 yapımı “Ladybird-Minik Kuş”, 2000 yapımı “Bread and Roses-Ekmek ve Güller”, 2001 yapımı “The Navigators-Emekçiler”, 2005 yapımı “Tickets-Biletler” filmleri de var.

“Kerkenez…”

Ken Loach’un Kenneth Loach adıyla çektiği 1969 yapımı “Kes-Kerkenez”, yoksulluğu iliklerde hissettiren bir başyapıt. United Artists’in dağıttığı, Woodfall’un sunduğu film, Barry Hines’ın “A Kestrel for a Knave” eserinden uyarlanmış. Filmin senaryosunu yönetmen ve eserin yazarıyla beraber Tony Garnett yazmış. Muhteşem müzikleri John Cameron bestelemiş. Çarpıcı fotoğraflarıysa büyük kameraman Chris Menges yansıtmış. Loach’un birçok filminin de gözleri oldu. Menges’in, Roland Joffé’nin 1986 yapımı “The Mission-Görev” filmindeki sinemaskop görüntüleri sinema perdesinde görmek gerek. Menges’in, elbette Joffé’nin 1984 yapımı “The Killing Fields-Ölüm Tarlaları” filmindeki çalışmaya da dokunalı. Menges, film de yönetiyor arada. Loach’un bu filminde, Fransız sinemasının büyükleri François Truffaut ve Jean Vigo’nun ruhlarına da dokunuluyor. Vigo’nun 1933 yapımı siyah-beyaz “Zéro de Conduite-Hal ve Gidiş Sıfır” ve Truffaut’nun 1959 yapımı siyah-beyaz ve sinemaskop “Les Quatre Cents Coups-400 Darbe” filmlerinin kıyılarında dolaşıyor Loach’un bu filmi. Yönetmen Loach, eğitim sistemine, disiplinine ve ahlaki ikiyüzlülüğe sert eleştiri getiriyor.

Loach, bu filminde sıkça “kararma-açılma” tekniğini de kullanmış. Ayrıca kamera, bolca çevriniyor (pan yapıyor) bir de. Ampulü, film kamerasını ve birçok şeyi icat eden despot Edison’ın sinemacılarından olan temel yönetmenlerden Amerikalı Edwin S. Porter’ın 1903 yapımı “New York City ‘Ghetto’ Fish Market-New York ‘Varoş’ Balık Pazarı” belgeselinde kamera yavaşça sola doğru çevriniyordu. Yine Porter’ın 1903 yapımı sinemanın ilk westerni konulu “The Great Train Robbery-Büyük Tren Soygunu” filminde çevrinmeli (panlı) çekimler vardı. Porter, belgesellerinde ve filmlerinde kamerayı sola çevrinme yaptırıyordu çoğunlukla. Politik bir tercih miydi bu? Hatta bu western filminde kaydırmalı çekim bile fark ediliyordu. Öne doğru yol alan trenin üzerine yerleşmiş kamera, öne doğru kayıyordu. Kaydırmalı çekimleri,
Edison kameramanları, 1890’ların sonlarına doğru “Şehir Senfonileri” seri belgeselinde denemişlerdi. Trenin üzerine konuşlanmış kameralar, öne kayıyordu bu çekimlerde. Bunu, TRT Türk’teki “Sinemanın İlkleri” kısa kuşak programında keşfettik. Porter’ın bu filminde ayrıca “yakın plan çekim” (close-up), sinema
tarihinde ilk defa kullanılmıştı. Filmin sonunda bir kovboy yakın çekimde elindeki tabancayla kameraya doğru ateş ediyordu. Bunu da yine TRT Türk’teki bu programda keşfettik. Biliyorsunuz, “close-up” terimini, flanör (aylak) Yahudi filozof Walter Benjamin bulmuştu. Bunun, sinemada büyük bir devrim olduğunu belirtmişti büyük düşünür. İtalya’da 1914 yapımı “Cabiria” dönemsel filmindeyse kameranın kendisi doğrudan kayıp duruyordu. Gerçek anlamda ilk kaydırmalı çekimin olduğu bu 125 dakikalık sessiz ve siyah-beyaz “Cabiria” filmini Giovanni Pastrone yönetmişti. Kamera kaydırmaları ilham vericiydi. TRT Türk’teki ilkler dışındaki keşifleriyse “YouTube”tan yaptık.

Loach’un filminin hikâyesi Yorkshire taraflarında geçiyor. İngiltere’nin göçmen alan bölgesi olan bu yer, mutfağı da çok zengin bir bölge. Sabah olurken saat çalıyor. Küçük Billy Casper (David Bradley) ve abisi olarak bildiği genç Jud’la (Freddie Fletcher) aynı yatakta uyuyorlar. Billy’nin babası evi terk etmiş.
Annesiyle yalnız kalmışlar. Jud, hem ekonomik olarak yardımcı oluyor hem de madenden kömür istihkakı da var. Yoksulluk çoğu yerde hissediliyor bu madenci kasabasında. Billy’nin annesi de (Lynne Perrie) yalnızlık çekiyor. Biriyle (Joe Miller) avunuyor
şimdilik. Jud gittikten sonra uyanan Billy, pencereden dışarı bakarken, ön jenerik yazıları da yansımaya başlıyor. Altta da insanı etkileyen müzik duyulmaya başlıyor. Flüt tınısıyla başlayan bu müzik, atmosferin ruhuna göre farklı algılanıyor. Ama müzik aynıydı. Film, Billy’nin iç sesiyle yansıyor.

Billy, gazete bürosuna gidiyor. Gri göğün altında buz gibi hava hissediliyor. Aksi patronundan (Harry Markham) gazeteleri alıp dağıtmaya başlıyor. Billy hayvanları çok seviyor. En çok da kuşları seviyor Billy. Dağıtımdan dönerken, mandıranın sütçüsünün arabasından her zamanki gibi süt çalıp bir güzel içiyor Billy. Sütçü gencin bundan haberi vardır belki de. Dağıtımı bitiren Billy, kasabanın dışında çizgi romanındaki macerayı okuyor sonra. Görüntü kararıyor. Gazete bürosuna dönüyor. Patronu da, tıpkı okuldaki öğretmenleri gibiydi. Disiplinli ve sertti. Billy sonra okuluna gidiyor. Öğretmen de hayli sert. Aşağılayıcı kelimeler de kullanıyor diğer öğretmenler gibi. Sanki burası okul değil de, ıslahevi gibi. Görüntü kararıyor. Sabah Billy, okul arkadaşının evine gidiyor ve camlarına küçük taşlar fırlatıyor çocuğun uyanması için. Arkadaşının annesi çok geçmeden kovuyor onu oradan. Billy, aylak aylak dolaşmaya başlıyor doğayı keşfeder gibi. Kamera da onu sürekli çevrinerek takip ediyor. Elindeki sopayı da otlara ve ağaçlara savurup duruyor. Sonra bir çiftliğe giriyor giriyor. Kerkenezi, doğanı izliyor Billy, kuş yuvasına girip çıkarken. Çiftlik sahibine kerkenez hakkında bilgiler de veriyor Billy. Onları eğitmek zormuş. Çünkü onlar vahşi ve özgür. Kerkenez yuvasına sürekli yiyecek taşıyormuş. Yavruları mı vardı? Billy kütüphaneye gidiyor, ama kuşlar hakkında kitap alamıyor. Anne-babasının imzası gerekiyormuş. O da bir kitapçıya gidiyor ve amacına ulaşıyor. Evde de kitabı okuyor.

Hafta sonu… Akşama doğru. Annesi ve Jud, bara gitmeye hazırlanıyorlar. Hem de özenle. İşçi sınıfı için Cumartesileri çok önemli birisiyle tanışmak için. Jud, güzel kızlar bulmayı hayal ediyor. Onlar bara gittiğinde Billy evde yalnız kalıyor. Barda, biraların ve müziklerin eşliğinde güzel anlar yaşanıyor. Sahnede gençlerden oluşan orkestra rock şarkılar söylüyorlar. Jud, kızları pek etkileyemiyor. Billy’nin annesi de Billy’den yakınıyor masadakilere. Umutsuz vaka diyor.

Bir zaman sonra Jud eve sarhoş geliyor ve doğruca yukarıdaki yatak odasına gidiyor. Pantolonunu çıkaramayınca Billy’yi uyandırıyor yardım için. Billy, sızıp kalan Jud’un pantolonunu çıkartırken, bildiği tüm kötü kelimeleri Jud’a söylüyor. Ona cadı, cadaloz, domuz, piç deyip duruyor. Billy, odadan çıkıyor, giyiniyor. Gecenin bir yerinde dışarı çıkıyor. Fonda, flütün duyulduğu aynı müzik bu defa kulağa gerilimli gelmeye başlıyor. Billy çiftliğe gidiyor. Duvara tırmanırken, onu izleyen kamera da yukarıya doğru “tilt” yapıyor. Kuş yuvasına ulaşıyor ve dişi kerkenezi alıyor yuvadan. Sonra da kuşu eğitmeye çabalıyor Billy. Eline eldiven geçiren Billy, eldivenin üzerine et parçaları da koyuyor. Kerkeneze de Kes adını veriyor Billy hemen.

Okuldaki beden eğitimindeki sahne, sınıftaki bazı anlar gibi sarsıcı. Bu eğitim sistemindeki disiplin dedikleri şey faşizmin ruh hali miydi? Beden öğretmeni Sugden (Brian Glover) diğer öğretmenler gibi öğrencilerden nefret ediyor disiplin adına. Billy’nin eşofmanı olmadığı için aşağılıyor başta. Sonra da ona bol gelen giyecekler veriyor. Ardından da sahaya çıkıp, Manchester United-Spurs maçı oynatıyor. Elbette kendisi de mahallede topu olan çocuk gibi.
Öğretmen Sugden, hem golcü hem de hakem. Manchester United’da oynuyormuş gibi de iştahlı. Sürekli düşen şortuyla Billy de kaleye geçiyor. Billy, iki gol yiyince Manchester United, 2-1 mağlup oluyor. İnsan rahatlık hissediyor öğretmen yenildi diye. Loach, skoru da yansıtıyor canlı yayımlanan maçlardaki gibi. Maçtan sonra Billy duş almayınca öğretmen üzerine gidiyor ve Billy’ye zorla duş aldırıyor. Öğretmen Sugden, Billy duş alırken soğuk suyu açıyor. Hava çok soğuk ve öğrenciler de üşüyor. Böylece öğretmen cezalandırmış oluyor Billy’yi. Sonra görüntü kararıyor.

Gündüz. Kamera, müthiş müzik eşliğinde Jud’u işe giderken takip ediyor. Jud, madene giriyor ve mesai arkadaşlarıyla buluşuyor ve yerin altına gidiyor. Ve okulda. Öğrenciler ve öğretmenler salonda toplanmışlar. Koro ilahi söylüyor. Sonra da bir öğrenci İncil’den ayet okuyor herkese. Öğretmenlerin gözlerinde disiplin adına nefret kıvılcımları da savruluyor etrafa. Okul müdürü Gryce (Bob Bowes), sigara içen öğrencileri odasında topluyor ve onlara nutuk çekiyor ardından. Bu okul, bir zamanlar şehrin kenar mahallesindeymiş. Şimdiyse burada. Buradaki birçok öğrencinin babasını da öğretmenlik yapmış. 1960’ların sonundaki bu kuşağı hiç anlayamıyormuş müdür. Öğrencilerin üzerinde sigara arıyor. En küçüklerinin üzerinde sigara paketleri buluyor. Sonra da müdür,
elindeki sopayla hepsinin avuçlarına sertçe vuruyor. Billy sonra sınıfa dönüyor. Felsefe dersinde “olgu” üzerine ders veriyor öğretmen. Bir öğrenci Billy’nin kuş beslediğini söylüyor. Billy de tahtaya kalkıp kerkenezle yaşadıklarını anlatıyor sınıfa. Görüntü kararıyor. Okulun bahçesinde daha büyük öğrenciler gizli yerde sigara tüttürürken, oradan birisi Billy’ye Jud üzerinden bir şeyler söyleyince, Billy onunla kavga ediyor. Öğrenciler, bu kavgadan zevk alır gibi izliyorlar. Öğretmen Farthing (Colin Felland), Billy’yi büyük öğrencinin saldırısından kurtarıyor. Sonra da öğretmen iş hakkında konuşuyor. Çalışarak okuma gibi. Gazete dağıtmaktan sıkılmış Billy. Öğretmen de annesi gibi Billy’nin umutsuz vaka olduğunu anlıyor. Onu yeni iş bulması için öğrencilere uygun iş bulan kuruma yollamaya teşvik ediyor. Billy çalışır mıydı? Madenci olmaktan da nefret ediyor bir de. Görüntü kararıyor.

Billy, kuşunun kümesine giriyor. Masanın üstünde Jud’un notuyla parayı görüyor. Jud, at yarışı için para bırakmış. Kâğıtta da atlar yazıyor. Billy, doğada kuşunu uçuruyor. Eldivenine konduğunda da mutlu oluyor. O sırada bir beyaz araba geliyor. Öğretmen Farthing kuşu nasıl eğittiğini merak ettiği için gelmiş. Sonra Billy, şehrin içinde koşarak ganyan bayisine gidiyor. Ganyan çalışan bir adama yaklaşıyor. Atları söylüyor. Adam, bu atlar gelmez deyince kâğıdı çöpe atan Billy, parayla karnını doyuruyor, kuşuna da et alıyor. Sonra Billy sınıfa geliyor. Matematik dersine geç kalmış. Ders sürerken, Billy, birden Jud’u görüyor. Zil çalıyor. Ders bitiminde saklanarak okuldan çıkmayı deniyor. Spor salonunun olduğu yere gidiyor. Ardından kalorifer dairesine sığınıyor. Orada uyuyor. Jud
da umutsuzca Billy’yi arayıp duruyor okulda. Billy, öğrencilere iş bulan kuruma da uğruyor. İşlerin kendine göre olmadığını düşünüyor. Çünkü disiplin orada da varmış. Billy koşarak eve geliyor. Hemen kümese gidiyor kuşu için. Ama bulamıyor. Sonra ganyana gidiyor. Jud’un yazdığı atların kazandığını öğreniyor Billy. Sonra yine kuşunu aramaya koyuluyor. Eve dönüyor. Evde annesi ve Jud yemek yiyorlar. Kuşunu soruyor. Jud, Billy’nin ganyanı oynamadığı için kuşu öldürmüş. Billy onunla kavga ediyor. Filmin
sonu boşlukta bırakıyor insanı. Bundan sonra ne olacaktı? Anne, Jud’u evden kovacak mıydı? Kovsa bile ne olacaktı? Bir şeyler değişecek miydi? Bilinmiyor. Her şeyin ucu açık kalıyor sonda. Ardından görüntü kararıyor ve son jenerik yazıları yansıyor sonra. Filmde, gerçekten çok güçlü metaforlar var. Sevgi ve sabırla her şeyin eğitilebileceğini söylüyor film. Sevgili küçük Billy, sevgiyle vahşi kuşa ulaşabiliyor. Okuldaysa sevgisiz öğretmenler, hayattan koparan disiplin gösterileriyle şiddeti ve yabancılaşmayı çoğaltıyorlar. Loach’un bu filminde kalpler, Billy ve yoksul madenci çocuklar için atıyor.

“Özgürlük Rüzgârı…”

Büyük Ken Loach, İngiltere’nin İrlanda’yı ikiye bölerek trajediler yaşattığını gerçekçi sinemayla anlatıyor bu filminde. 2006’da yapımı “The Wind That Shakes the Barley- Özgürlük Rüzgârı”, İngiliz emperyalizmine karşı İrlanda tarafında duran bir film. İngiliz
muhafazakâr basını, en başından beri Loach’a ve filmlerine karşı hep mesafeli durmuştu. Bu film, muhafazakârları çıldırttı. Eğer muhafazakârlar bir noktada çıldırıyorsa orada doğru bir şeyler yapılıyordu. Muhafazakârlar, hiçbir zaman halkın çıkarlarını düşünmezlerdi. Sixteen ve UK Films’in sundukları filmin senaryosunu Paul Laverty yazmış. Müzikleri George Fenton bestelemiş. Özgürlük ruhu veren fotoğrafları da Barry Ackroyd yansıtmış. Loach, bu filminde, İngiltere’nin katliamlarını ve bu İngiltere’nin ne demek olduğunu da gösteriyor. Loach bu filmiyle, yok sayılan halkların yanında yer alıyor. Loach’un bu yapıtı, Cannes’da “Altın Palmiye” kazanmıştı. Ayrıca bu film ülkemizde, 20 Ekim 2006’da vizyona çıkmıştı.

İşçi sınıfının yönetmeni Loach, “Özgürlük Rüzgârı” filmiyle, emperyalizmin ne demek olduğu üzerine bir belge koyuyor beyazperdede. Emperyalizmin maskesini kaldıran Loach, İrlanda’nın özgürlüğünü kazandıktan sonra bile ne büyük bedeller ödediğini de gösteriyor. 1920’li yıllarda, özgürlüğünü kazanan İrlanda’yı terk eden Britanya İmparatorluğu, geride bıraktıklarıyla da kardeşi kardeşe kırdırtıyor. Hiçbir ulus, bağımsızlığını kazandıktan sonra böyle ağır bedeller ödememiştir herhalde. İngiltere, yeni İrlanda’ya ekonomik ve siyasi olarak yaptırımlar uyguluyor. Bununla da kalmıyor, İrlanda’yı ikiye bölüyor. Çünkü kuzeydeki İrlanda’da Protestanlar var. Loach’un filmi, şiddet yüklü. Loach, bu şiddeti göstermeseydi, emperyalizmin korkunç yüzü anlaşılamazdı. Britanya, sömürgelerinde hep aynı politikaları izlemiş. Kraliyet ordusu, içerideki işbirlikçilerle halka korku ve yıldırma yaşatırken, orayı terk ettiğinde Loach’un bu filmindeki gibi yapıyor.

Film, 1920’de İrlanda’da açılıyor. Hokey oynayan gençler, evlerine döndüklerinde İngiliz askerleri köyü basıyor. Çünkü sıkıyönetim var ve insanlar dışarı çıkmış. Askerler, 17 yaşındaki bir genci adını İngilizce söylemediği için işkence yapıp infaz ediyorlar. Gencin adı Micheal (Laurence Barry)… Donovan kardeşler Damien (Cillian Murphy) ve Teddy (Padraic Delaney), direnişçilere katılıyorlar. Kasketli gençler yemin ederek İrlanda’nın bağımsızlığı için İRA’ya katılıyorlar. Direnişe katılan gençler, küçük askeri eğitimden geçtikten sonra, İngiliz ordusuna karşı gerilla savaşı veriyorlar. Filmin içinde öyle sahneler ve hikâyeler var ki, ancak perdede görünce anlamlaşıyor. Donovan kardeşlerin hikâyesinde, Sinead (Orla Fitzgerald), tren makinisti Kızıl Dan (Liam Cunnigham), İngiliz katliamları, İngiliz ordusuna karşı gerilla yöntemleriyle karşı koyma, süreç içinde kazanılanlar, kaybedilenler ve birçok şey yansıyor. Loach, direnişi yansıtırken, aralarda dramatik tarafları da öne çıkarmış. Devlet mahkemesinde görevli güzel Sinead’la yeni doktor olan Damien’ın aşkı, bu kirli savaşın içinde yeşeriveriyor. Damien, İRA gerillası olarak İrlanda’nın bağımsızlığına uğruna inanmış bir insan. Tüm bir final bölümü dramatik ve trajikti.

Loach, Britanya tarihinde izler bırakan İrlanda aracılığıyla İngiltere’nin iğrenç taraflarını da gösterebiliyor. İngiltere’yi sadece İrlanda’da yaptığı pis işlerinden dolayı değil, geçmişten günümüze kadar geride bıraktığı trajedilerle de yargılıyor. Çin’de, Hindistan’da ve birçok yerde yaptıklarını da düşünüyorsunuz Britanya’nın. Böl ve yönet, İngiltere’nin taktiği hep bu olmuş. İngiltere, İrlanda’ya da aynısı yapıyor. İkiye bölünen İrlanda’nın kuzeyinde de günümüze kadar süren katliamları var İngiltere’nin. Ayrıca, İrlanda’da tam bir faşizm uygulamış ve bir ulusu tümden inkâr etmiş. Dilini, kültürünü, dinini yaşamayı bile arkalara itmiş. İşte bu İrlanda’nın güneyi, önceleri Serbest İrlanda adını almıştı. Sonradan İrlanda Cumhuriyeti adını alan ülke, Avrupa Birliği üyesiydi şimdi. Kuzeyse, Britanya’nın bir parçasıydı hâlâ.

Loach, bu filmini, Hollywood’un savaş filmleri estetiğinin dışında daha gerçekçi çekmiş. Kendisinin de ilham aldığı İngiliz “Özgür Sinema” akımının ruhunun hissedildiği filmde, öfkeli bir kamera kullanımı var. Sarsıntılı, özneyi arayan çerçeveler, o anın içinde olma duygusu bir anlamda o direnişin, o gerilla ruhunun anlamlanması için seyirciye yardımcı oluyor. Tüm genç
oyuncularının performansları da öğreticiydi oyunculuk adına. Filmin İrlanda müzikleri de etkileyici. Sinead’ın, annesi ve ninesiyle kaldığı ev, İngiliz askerlerince yakılıyor. Nine, kümeste yaşamaya razı geliyor, ama evini terk etmiyor. Filmde, sarsan işkence
sahneleri de var. Filmin son bölümünde çatışmalar öne çıkıyor. IRA’nın içinde “kızıl” ve “yeşil” bayrakçılar var. “Yeşiller”, İngiltere’nin tüm isteklerini kabul ediyorlar ve Kuzey İrlanda’nın bir “eyalet” olmasına göz yumuyorlar. “Yeşiller”, yeni kurulan Serbest İrlanda’da asker oluyorlar ve IRA’nın “kızıl” kanadıyla çarpışıyorlar. Bu film çok önemliydi.

İrlanda’nın iki tarafında da tarih ve doğa büyüleyici. Bu ülkeyi yeşil kuşatmış gibi. Kuzey İrlanda’da mağara nehrine botla girip keşifler bile yapabiliyorsunuz. Milyonlarca yılda oluşmuş buz sarkıklarından damlayan suların nasıl nehre dönüştüğüne tanıklık ediyorsunuz. Yabancı ülkelerin, tarihlerini ve doğalarını gözbebekleri gibi koruduklarını gördükçe de gözleri doluyor insanın. “Tanrı, ‘kentsel dönüşüm’den korusun”, diyorsunuz.

“İşte Özgür Dünya…”

Ken Loach ustanın, 2007 yapımı “It’s a Free World-İşte Özgür Dünya”, mülteciler üstüne yürek paralayıcı bir film. Film4 ve Sixteen’in ortak sundukları filmin senaryosunu Paul Laverty yazmış. Müzikleri George Fenton bestelemiş. Görüntülerse Nigel Willoughby’ye ait. Bu film ülkemizde 19 Eylül 2008’de vizyona girmişti. Daha öncesinde, 2008’deki 27. İstanbul Film Festivali’nde gösterilmişti. Beyoğlu Emek Sineması’nda görmüştük festivalde.

Loach usta, mülteci sorunlarına dönüyor “İşte Özgür Dünya” filmiyle. Loach, “İşte Özgür Dünya” filminde mülteciler aracılığıyla kapitalist gelişmiş ülkelere sert eleştiriler gönderiyor. Başta İngiltere olmak üzere, Avrupa Birliği’nin (AB) zengin ülkelerine yasal ya da yasadışı giden mülteciler, tarif edilemez ekonomik bir darboğazın içine düşüyorlar. İliklerine kadar sömürülüyorlar. Sigortasız, yersiz yurtsuz ve geleceksiz bir hayat bekliyor onları. Loach, yüreğini mültecilerden yana koysa da, oralara gitme düşü kuran insanlara hiç umut vermiyor. Buralarda açlık ve sömürü var, diyor. Loach, emperyalizmin ve kapitalizmin sömürgeciliğine öfkesini sürdürüyor. “Özgür dünya”ya içeriden bakan, gerçekçi ve karamsar bir filmdi bu. Loach, sadace mültecilere değil, mültecilerin gelmesiyle orta sınıf İngilizlerin hayat koşullarının değişebileceğinin de altını çiziyor. Belki yeni koşullarda eski alışkanlıklar terk edilecekti. İşsizlik, barınma ve gelecek kaygısı İngilizleri kâbusa sürükleyebilecekti. Belki de en zor olanı, insanın kendi ülkesinde mülteci koşullarında yaşamaya zorlanmasıydı. Aslında herkes haklıydı.

Loach, sistem herkesi öğütüp kendine benzetirken, insani değerlerden uzaklaştırır ve insanı kendine yabancılaştırır, diyor “İşte Özgür Dünya” filmiyle. Hikâyenin tam ortasında İngiliz Angie (Kierston Wareing) var. Polonya’da, İngiltere’de çalışacak kalifiyeli işçileri alan bir kurumda çalışan Angie, burada tacize uğrayınca buna sert tepki gösteriyor ve ardından da işinden kovuluyor. Angie, Londra’da en iyi arkadaşı Rose’la (Juliet Ellis) beraber, yasal göçmenlere iş bulan bir şirket kuruyorlar. Angie, giderek de bu vahşi sistemin parçası olmaya başlıyor. Loach, gerçekliği dolambaçsız ve doğrudan gösteriyor. Göçmenler ve mülteciler bu kapitalist sistemde birer köle. Boğaz tokluğuna çalışarak kendilerine güzel bir gelecek arıyorlar. Eğer varsa. Loach, sistemin kendi mafyasını yarattığının da altını çiziyor. Angie’nin işe yerleştirdiği mülteciler, en ağır işlerde çok az parayla, çoğu zaman da ücretlerini bile alamadan birer köle gibi çalışıyorlar. Angie, bu sistem içinde kaybolmadan önce İranlı Mahmut (Davut Rastgou)ve ailesine yardım ediyor. Karısı Mahin (Mahin Aminnia), çocukları Shadeh (Shadeh Kavousian) ve Sheeva (Sheeva Kavousian). Aile, ne yazık ki ahıra benzeyen bir yerde kaçak olarak yaşıyor. Çocukları da var. Babaya bir iş bulan Angie, aileyi biraz daha düzgün olan karavan evlerin birine yerleştiriyor. Belki de Angie, kendi çocuğu da olduğu için bu aileye sahip çıkıyor. Çok para kazanmaya başlayan Angie için her şey yolunda gitmiyor. İşe yerleştirdiği mülteciler çalıştıkları yerden paralarını alamayınca isyan başlatıyorlar ve her şey herkes için kötüye gidiyor. Ama Angie’nin borçlarını ödeyebilmesi için bir şansı daha var. O da, yeniden yasal yoldan kalifiyeli göçmen getirmek.

Gerçekten Loach, kapitalist ülkelere, AB’nin zengin ülkelerine karşı çok öfkeli. Bir kez daha yüreğini kaybedenden tarafa koyuyor işçi sınıfının bu büyük yönetmeni. Bizde medya kuruluşları, mültecilere “kaçak göçmen” diyorlar hep. Neden aşağılıyorlardı bu güzel insanları? Bu nefret suçu muydu? Bizdeki basında merhamet duygusu düşkün müydü? Şefkat ve merhamet duygularının en çok beklendiği kimi ciddi haber kanalları ve gazeteleri de “kaçak göçmen” diyerek ruhlara acı vermeyi sürdürüyorlar. İnsana da “tane” diyor bizdeki basın. “Nar tanesi”, “darı tanesi”, “insan tanesi” diye sürüp gidiyor böyle işte. Medya, sanat eserlerine de saldırgan davranıyor. Sahnelerde içki ve sigara içilince hemen buzlama yapılarak yönetmenlere ve filmlere saygısızlık yapılıyor. Başka şeylerde de buzlama oluyor elbette. Vandallık mıydı bu? Ama yine de gazeteleri okumak ve haber kanallarını takip etmek iyidir. Yoksa dünyadan haberdar olamazdık.

(05 Aralık 2015)

Ali Erden

ailerden@hotmail.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir