Uluslararası Antalya Film Festivali Ulusal Kısa ve Belgesel Film Seçkisi’nde Gösterilecek Filmler Belli Oldu

Antalya Büyükşehir Belediyesi Başkanı Menderes Türel’in festival başkanlığında düzenlenen Uluslararası Antalya Film Festivali, bu yıl da Antalyalı sinemaseverleri, beyazperdenin en yeni örnekleriyle buluşturmaya ve şehirde festival coşkusu yaratmaya devam ediyor. 200’e yakın başvuru arasından seçilen filmlerden oluşan Kısa Film Seçkisi’nde 10 kısa film, Belgesel Film Seçkisi’nde ise 12 belgesel yer alıyor.

Uluslararası Antalya Film Festivali Ulusal Kısa ve Belgesel Film Seçkisi’nde Gösterilecek Filmler Belli Oldu yazısına devam et

6. İtalyan Sinemasıyla Buluşma

6. İtalyan Sinemasıyla Buluşma en yeni İtalyan filmleriyle, 27 Kasım – 02 Aralık 2015 tarihleri arasında düzenleniyor. Etkinlik boyunca ünlü İtalyan eleştirmen Giorgio Gosetti tarafından oluşturulan film seçkisi sinemaseverlerle buluşacak. Dünyanın çeşitli festivallerinden ödüllü filmlerden oluşan gösterimler Beyoğlu Beyoğlu Sineması’nda gerçekleştirilecek. Buluşma’da Yaşasın Gelin (Viva La Sposa), Arianna, Efsanevi Giulia ve Diğer Mucizeler (Noi E La Giulia),Anna: Aşkınız Uğruna (Anna: Per Amor Vostro), Klor (Cloro), Huysuzluğu Bırak (Non Essere Cattivo),  Latin Sevgili (Latin Lover) adlı filmler sinemaseverlere sunulacak.

6. İtalyan Sinemasıyla Buluşma yazısına devam et

Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Yaşam Boyu Başarı Ödülü Fransız Aktris Catherine Deneuve’ün

52. Uluslararası Antalya Film Festivali’nin Yaşam Boyu Başarı Ödülü sinemanın efsanevi oyuncularından Catherine Deneuve’e verilecek. Deneuve, ödülünü 29 Kasım’daki açılış töreninde alacak. Festival kapsamında sanatçının Yeni Ahit (The Brand New Testament), Şerburg Şemsiyeleri (Les Parapluies de Cherbourg) ve Indochine adlı filmleri gösterilecek. Catherine Deneuve, 1957 yılında oynadığı Kolejli Kızlar (Les Collegiennes) filminden bu yana 130 civarında filmde rol aldı.

Hayal Kavuşmalar

Hoş bir yılsonu sürprizi olarak beşinci uzun metrajı ‘Jauja / Hayal Ülkesi’ ile sinemalarımıza konuk olan Lisandro Alonso’nun karakterleri sürekli yolculuk halindedir. Bu ezeli ve ebedi arayışın temsilcileri uzaklardaki aile bireylerine kavuşmanın hayalini kurarlar. Lakin ‘Jauja’nın yaşlı bilgesinin söylediği gibi ‘aileler zamanla yok olmaya mahkûmdur’. Çöl onları yutacak, kavuşmalar hayal olacaktır. Böylesi daha iyidir belki de. Zira böylesi ilişkiler ve konfor insanın gücünü ve bağımsızlığını engeller niteliktedir.

Arjantinli sinemacının ilk filmi ‘La Libertad / Özgürlük’ ormanda tek başına yaşayan oduncu Misael’in günlük çalışma rutini üzerinden ‘özgürlük’ kavramını sorgular. Uzaktaki annesiyle telefonda konuşan genç adam kavuşma hayaliyle sürdürür uğraşını. ‘Los Muertos / Ölüler’ mahkûmiyet sürecini tamamlamış ellili yaşlardaki Vargas’ın yetişkinliğe adım atmış kızını görmek üzere uzak bir beldeye yolculuğunun hikâyesidir. Keza 2008 yapımı ‘Liverpool’da hayatının büyük bölümünü bir limandan diğerine seyahat etmekle geçirmiş gemici Farrel’in bir fırsatını bulduğunda aile ocağını ziyaret edişini izleriz.

Alonso’nun şimdilik son çalışması ‘Jauja’ adını kadim öğretilerde bereket ve mutluluk diyarı olarak anılan mitolojik beldeden alıyor. Söylence bu dünya cennetini arayanların yolda kayboldukları
üzerinedir. Nitekim 19. yüzyıl sonlarının bereketli toprakları yağmalamaya yönelik sömürge seferberliği döneminde Patagonya
bölgesine konuşlanmış askeri birliğin Danimarkalı yüzbaşısı, kendisi gibi genç bir erle kaçan 15 yaşındaki kızını bulmak üzere tekinsiz topraklara çıktığı yolculukta mistik bir boyuta geçerek kaybolacaktır.

Alonso’nun sinemasında yolculuk uzun, kavuşma hep kısa sürelidir ama hayali hep canlıdır. Bu arayış sürecinde doğa başroldedir. Dağlar, ırmaklar, çöllerin kalıcı, insanoğlunun geçici olduğu özenli kadrajlarında çok az kamera hareketine yer verir yönetmen. Alonso’nun sabit ve durgun doğayı uzun planlarla resmettiği tabloyu andıran göz alıcı kadrajına girer çıkar insanlar. Hayatın yol almasını sağlayan bu bitmez tükenmez arayışın her bir sakin karesi sessiz bir çatışmayı içinde barındırır.

Filmlerinin senaryolarını kendi yazan Alonso bu kez Fabian Casas ile çalışmış. Arjantinli tanınmış şair ve romancı yönetmenin önceki çalışmalarına kıyasla daha yoğun dramatik çatışma ve diyalog içeren tarihsel bir çerçeve çizmiş metninde. 19. yüzyıl sonlarının
saldırgan kapitalizminin izinde el değmemiş toprakların soykırım yoluyla gerçek sahiplerinden koparılması ve Batılı göçmenlerin yerleşimine açıldığı dönemin tipik Western atmosferinde açılıyor film. Ancak ikonografinin yerli yerinde olmasına karşın klasik anlamda bir Western değil hedeflenen. Nitekim film için seçilmiş çerçeve oranı ve uzun planlarıyla daha en başından farklı bir evrende olduğumuzun net işaretlerini veriyor yönetmen.

Önceki çalışmalarında amatör oyunculara yer vermiş olan Alonso ilk kez ana akım sinemanın tanınmış yıldızlarından biriyle Viggo Mortensen ile çalışmış. Danimarkalı oyuncunun gönülden bağlanmışa benzediği bu projeye katkısı oyunculukla sınırlı kalmamış. Mortensen ‘Jauja’nın hem yapımcılarından biri, hem de Alonso’nun filmlerinde nadiren yer verdiği müziklerinin bestecisi. Yüzbaşı Dinesen’in ıssız tepenin üzerinde gece hayallerine daldığında ilk kez duyuluyor Mortensen’in ezgileri. Tamamını dinlemek için son jeneriği beklemeniz gerekiyor. ‘Başka Sinema’ konseptine belki de en yakışan filmlerden biri olan ‘Jauja’yı beyazperdede izleme fırsatını kaçırmayın.

(14 Kasım 2015)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Sinemamızın Smokin ve Kravatla İmtihanı

Sinemanın propaganda ve “bıyık” ile ilişkisini masaya yatırdığımız yazının üzerinden çok da zaman geçmedi; ama bu kez kılık ve kıyafetin festivallerle bağı üzerinden nur topu gibi bir gündem sahibi olduk!

Kökleri hayli önceye giden bir tartışma bu ve niyetimiz, konuyu “haklılık” zeminide incelemek değil. Hoş, böyle bir kavram üzerinde gezinseydik, önce olgunun taraflarını tespit etmek zorunluluğu doğardı ve bunu da “belgeselciler / kısa filmciler” ile “kıyafetçiler (ya da onun ardında bekleyenler)” şeklinde sıralardık. Ama neyse, amacımız yakın tarihten bir hatırlatmada bulunmak.

*****

Yer: Aspendos, 1999. Kılık ve kıyafet sorununun sinemamızın gündemine -bu yoğunlukla- geldiği muhtemelen ilk tarih. 36. Altın Portakal’ın kazananları sahnede boy göstermeye başladığı ilk andan itibaren bir tartışmadır kopar gider. Gazeteler günlerce konuyu ele alır; Jack Nicholson’un Oscar törenindeki smokini, Uğur Polat’ın tişörtüyle kıyaslanır.

Konuyu magazincilerin dışında ele alan ilk yazarlardan biri, dostumuz Burak Göral’dır. Yazar, haklı olarak bu tartışmalardaki eksikliğe işaret eder ve Oscar’lardaki sahne ve oturma düzeninin Antalya’dakiyle karşılaştırılmadığını söyler. Gerçekten de, Göral’ın dediği gibi oyunculara ayrılan protokol bölümlerinin Antalyalı sinemaseverler tarafından doldurulduğundan, oyuncuların ayakta kaldıklarından ya da sonradan getirilen sandalyelere sıkıştırdıklarından kimse bahsetmez.

Aynı günlerde, o yıl . “Salkım Hanım’ın Taneleri” ile En İyi Film Ödülü’nü kazanan Tomris Giritlioğlu, konuyla ilgili eleştirilere yanıt verir ve kınamaları doğru bulmadığını, törenin Oscar’la alakası olmadığını söyler. Biçimci olan her şeye karşı olduğunu söyleyen yönetmen, festivalin bir tatil beldesinde yapılmasından dolayı insanların en doğal halleriyle geceye katılmalarının sorun edilmemesi gerektiğini söyler.

“Duruşma” filminin yönetmeni Yalçın Yelence ise kişisel olarak belli bir disiplinden yana olduğundan söz ederek, belli kurallara uymanın gerekliliğinin altını çizer: “Altın Portakal için yazılı bir kural konulmamış; ama dünya çapında bir centilmenlik anlaşması gibi düşünülürse, adı konmamış kurallara da uymak gerekir. En ufak bir resepsiyonda bile davetiyenin altında kostüm belirleyici bir ibare vardır. Herkesin gözü önünde olan görsel bir şenlikte insanların bir gelenek içinde uymaları hoş olurdu.”

Eleştirilerin odağında bulunan isimlerden Nuri Bilge Ceylan ise, Antalya’nın Oscar ya da Cannes ile kıyaslanmasını azgelişmiş ülke tepkisi olarak yorumlar. Oscar ödül töreninde ya da Cannes’da kıyafet zorunluluğu olduğunu, bu zorunluluğun olmadığı Berlin, Venedik, Tokyo gibi saygın festivallerde ise blucin, tişört ya da gömlekle ödül alanlar bulunduğunu açıklar. İlk uzun metrajlı filmi “Kasaba” ile Altın Portakal’da Jüri Özel Ödülü kazanan, o yıl ise En İyi Yönetmen seçilen sanatçı, Gazete Pazar’a verdiği 17 Ekim 1999 tarihli demeçte, piyasadan uzak ve geleneksel anlayışın dışında film üreten biri olarak, gelenekçi, farklılıktan hoşlanmayan, uluslararası bir boyutu olmayan Antalya Film Festival’nin hiçbir zaman fazla ilgisini çekmediğini de sözlerine ekler. Muhtemelen artık görüşleri değişmiştir.

Zeki Demirkubuz da festivallere katılmasının son derece pratik sebeplerle, para ödülleriyle ilgili olduğunu açıklayacak ve “Bugüne kadar her ödül töreninden yarım inançsızlıkla ayrıldım. Ödül meselesi bir bütün olarak Türkiye’de devleti memnun etme üzerine kurulduğu için bugüne kadar beni heyecanlandıracak bir ödül almış değilim.” diyecektir.

Demirkubuz’un kıyafet meselesine yorumu ise şöyledir:

“İnsanların sinemanın anlamıyla değil popüler ve ideolojik tarafıyla ilgilendiği açık. Sinema Türkiye’de sadece bir üst kimlik olarak var. O yüzden bunların olması da doğal. Sinemayla ilgili olan insanları da korkak buluyorum. Sinema ya da hayatımızdaki diğer değerler gerçeklik olarak üretilse işte o zaman her şey ortaya çıkacak. Gerçeklik bildiren, yabancı bir duruş gösteren kişiden nefret ediliyor bu ülkede.”

Sonrasında, dönemin festival yönetimi, kamuoyundan gelen baskılar üzerine, katılımcıların daha özenli olması gerektiğini vurgulayan ifadeler kullanır; hatta sonraki birkaç yıl bu tavrını resmileştirir! Buna karşın, yaklaşımı “dayatma” olarak kabul eden bir kısım sinemacı, ödül törenine katılmayı reddedecek ve sorun bir başka platforma taşınacaktır.

*****

Başta da vurguladığımız gibi, amacımız sadece küçük bir hatırlatmada bulunmaktı; ama dilin kemiği yok işte. O dönemde böylesi bir tartışmanın belli bir altyapısı vardı. Bugün ise en temel sorunları kapısında beliren bir sinemanın, uğraşacak başka alan kalmamış gibi lügatine eski veya yeni, içi boş maddeler eklemesinin bir anlamı var mı?

Bilerek ya da istemeyerek böylesi bir gündeme kendi penceremizden küçük bir katkı sunduk. Tarih bizi affetsin!

(14 Kasım 2015)

Tuncer Çetinkaya
ModernZamanlar Sinema Dergisi Editörü
m_zamanlar@hotmail.com