Kafes

Mahmut Kaptan’ın yönettiği ve İsmail Hacıoğlu, Nilay Duru, Şefik Onatoğlu, Fırat Şahin, Barış Küçükgüler, Melda Arat, Erdal Cindoruk, Murat Ercanlı, Fatih Doğan, Murat Çağlar, Cem Sultan Karabulut, Mine Doğan, M. Şekip Taşpınar ile Tolga Yüce’in oynadığı Kafes, 02 Ekim 2015′de Chantier Films dağıtımıyla Joy Pr. tarafından vizyona çıkarıldı.
Film, 12 Eylül olaylarında haksız yere cezaevlerine atılan, işkenceye maruz kalan ve ortak noktaları vatan olan masum gençlerin hikâyelerini beyazperdeye taşıyor. O dönem gençlerin konulduğu cezaevi olan Ulucanlar Cezaevi’nde yapılan çekimlerdeki sahneler izleyenleri gözyaşlarına boğacak.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman

Kafes yazısına devam et

Tarık Dursun Kakınç’ı Kaybettik

Yazar, yönetmen, senarist ve film eleştirmeni Tarık Dursun Kakınç, 11 Ağustos 2015 Salı günü (bugün) hayatını kaybetti. Aramıza Kan Girdi, Korkusuz Kabadayı, Cehennem Arkadaşları, Kelebekler Çift Uçar, Yaralı Kartal adlı filmleri yöneten Kakınç’ın senaryosunu yazdığı filmler arasında Düşman Yolları Kesti, Devlerin İntikamı, Kızgın Toprak, Kuma Kurşun Ata Ata Biter, Ona Sevdiğimi Söyle gibi filmler var. Cenazesi, 12 Ağustos 2015 Çarşamba günü İzmir Karşıyaka Bostanlı Beşikçioğlu Camii’nde kılınacak ikindi namazını müteakip Çiğli Kabristanı’na defnedilecek olan merhuma tanrıdan rahmet, kederli ailesine sabırlar dileriz.

Hayallerimdeki Kadın (Manglehorn)

Hangimiz hayaller âleminde yüzmedik, hangimiz hayallerimizin gerçek olması için birçok şeyi feda etmeyi göze almadık. Bazılarımız başardı, bazılarımızsa vazgeçti. Bazılarımız gıpta ile izlendi, bazılarımız kaybettiği gibi kayboldu da…

Yaşamın tam da kendisinde, her an görebileceğimiz bir karakter ile çıkıyor karşımıza Al Pacino. İçinde fırtınalar kopan ama dışına hiç yansıtmayan (hiç mi yansıtmıyor) çilingir Manglehorn aradan geçen onca yıla rağmen düşlerinde canlı tuttuğu platonik sevgilisini, kendisine ilgi duyan kadına (Holly Hunter) tercih ediyor. Film de orada başlıyor zaten.

Yönetmen David Gordon Green, senaryoyu doğrudan Al Pacino için, onu düşünerek yazdığını söylüyor. Al Pacino da, yılların deneyimiyle, döktürüyor deyim yerindeyse.

Mektuplar ve çilingir…

Filmin metaforları çok güçlü. Adam çilingir ama bir kadının kalbini açamıyor. Yazdığı mektuplarsa sürekli geri dönüyor. Nasıl yalnız kalmasın, nasıl bunalıma sürüklenmesin… Müşterilerine karşı müşfik, yardımsever biri olan çilingir, kendi çocuğuna (platonik sevgilisinden olmadığı için mi) o yakınlığı, o sıcaklığı gösteremiyor.

Hayallerimdeki Kadın (Manglehorn) bir Amerikan filmi ama tam bir Avrupa havasında… Tam bir festivallik film tadında. Derinliği olan ve salondan çıktıktan sonra da etkisini sürdüren film, bilinçli ve duyarlı sinemaseverler tarafından büyük bir keyifle izlenecektir. Alışılageldiği gibi sıradan bir seyirlik olmadığı için ‘sıkıcı’ yorumları yapılsa da aslında hepimizin (ama hepimizin) içindeki bir başka dünyayı açığa çıkarabileceği için bile izlenmeli.

Herkesin kendince bir mesaj alacağı filmde Al Pacino gerçekten başarılı. Yalnızlık bunaltısını, yalnızlığın tedirginliğini, çözümsüzlüğünü ve o tutkudan kurtulamamanın haklı hüznünü elle tutulur düzeyde yansıtıyor.

Başrol oyuncusu ile hatırlanır, onu çıkardığınız zaman film de kaybolur. Tekrar çevrimlerde de rastlıyoruz, aynı tadı vermiyor. Bu filmde de Al Pacino’nun yerine kim gelirse gelsin aynı film olmaz.

Hayallerimdeki Kadın (Manglehorn), yönetmen D. Gordon Green, yuncular Al Pacino, Holly Hunter, Harmony Korine, Chris Messina, gösterim tarihi: 21 Ağustos

(18 Ağustos 2015)

Korkut Akın

Dünyanın Sonu

Derek Lee ile Clif Prowse’un yönettiği ve Derek Lee, Clif Prowse, Michael Gill, Baya Rehaz, Benjamin Zeitoun, Tach Gray, Jason Lee ile Edo Van Bremen’in oynadığı Dünyanın Sonu (Afflicted), 14 Ağustos 2015’de Mars Dağıtım dağıtımıyla Mars Cinema Group tarafından vizyona çıkarıldı.
Bir yıl boyunca dünyayı dolaşmak isteyen ve bu sırada da attıkları her adımı kayda alan iki arkadaşın korku dolu hikâyesinde olaylar, Paris’te güzel bir kadınla tanışmalarıyla karanlık ve umulmadık bir açıda yönlenir. Evlerinden kilometrelerce uzaktaki maceraperest ikili, bu karanlık gücün kaynağını, kendilerini yok etmeden bulmak zorundadır.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb

Dünyanın Sonu yazısına devam et

Bir Zamanlar Yugoslavya’da: Emir Kusturica

Büyük Boşnak yönetmen Emir Kusturica’nın, Tito’nun ülkesi Yugoslavya parçalanmadan önce bu ülkenin dönemlerine baktığı “Dolly Bell’i Hatırlıyor musun?”, “Babam İş Gezisinde” ve “Çingeneler Zamanı” filmlerini hatırlatmak istedik. Koca bir tragedya sunan Kusturica’nın yapıtlarında Fellini ruhuna da dokunuyorsunuz.

“Dolly Bell’i Hatırlıyor musun?..”

Boşnak usta Emir Kusturica’nın 1981’de çektiği “Sjecaš li se Dolly Bell-Dolly Bell’i Hatırlıyor musun?” bir ilk film. Bu filmin senaryosunu yönetmenle beraber Abdulah Sidran yazmış. Filmin müziklerini Zoran Simjanovic bestelemiş. Görüntülerse ünlü kameraman Vilko Filac’tan. Bu film, Venedik Film Festivali’nde ilk filmlere verilen “Altın Aslan’ı da kazandı. Bu filmi seyrederken yoksulluğa da dokunuyorsunuz. Ayrıca Kusturica’nın filmlerinde Fellini ruhunu da hissediyorsunuz her zaman. Fellini filmlerindeki gibi bütünden parçalara gidiyorsunuz. Her şey yoğun ve bir sirkin içindeymiş gibi.

1960’lı yıllar. Yaz ayları… Film, dernekteki toplantıyla açılıyor. Kıdemli önder yoldaş Cica (Zika Ristic), Saraybosna’nın bu kenar mahallesinde gençleri kötü yollardan uzak tutabilmek için müzik topluluğu kurulmasını öneriyor. Yoldaşlar da bunu kabul ediyor. Ardından panayır yansıyor. Ön jenerik sürerken 16 yaşındaki Dino’yu (Slavko Štimac), direkteki megafondan çılgınca etrafa saçılan İtalyanların büyük şarkıcısı Adriano Celentano’nun söylediği “24 Mila Baci” (24 Bin Öpücük) şarkısını kendinden geçerek dinlerken buluyor kamera. Küçük kardeşi de çekilişle güvercin işi yapıyor. Dino’nun takıldığı çete de orada. Sigara içiyor. Abisi Kerim, onu sigara içerken gördüğünde tokat atıyor. Akşam olunca Dino ve çetesi şarabı ve sigarayı paylaşıyorlar. Yanlarına biraz büyük olan Marbles (Aleksandar Sasa Zurovic) geliyor birayı yudumlarken. “Marble”, İngilizcede “mermer” anlamına geliyor. Mermer gibi ifadesiz ve soğuk gibi anlamlara geliyor. Altında donu olmayan bir kızı anlatıyor. Onunla sevişecekken başarısız olmuş. Sonra sevdiği şarkıyı mırıldanıyor Marbles. “Esen meltemin altında / Mavi denizin kumsalında / O sarışının hayalini kurdum / Nasıl da mutluydum” diye sürüp gidiyor şarkı. Çok geçmeden, Pog geliyor motosikletiyle. Pezevenk “Yumurcak” Pog, hapisteymiş. Dino’yu çağırıyor. Ne konuştukları anlaşılmıyor. Dino’nun, evlerinin üstünde özel bir yeri var. Erkek tavşanı Pero ve güvercinleri var. Burası Dino’nun tüm dünyası, sığınağı. Evde akşam yemeği yerlerken, eve baba Maho (Slobodan Aligrudic) geliyor. Her zamanki gibi sarhoş geliyor elbette. Dino evde, babası Maho, annesi Sena (Mira Banjac), kendinden küçük erkek kardeşi Midho ve çok küçük kız kardeşiyle yaşıyor. Kerim, Dino’yu sigara içerken yakaladığını söylüyor babasına. Maho’nun sigara tabakası ve çakmağı var. Değerli. Zamanı gelince kime bırakacağını biliyor tabakayı. Yağmur yağıyor, dam akıyor. Maho, bilime inanıyor ve bilimsel makaleleri dinlemeyi de seviyor. Sosyalizme de bilimsel bakıyor. Maho, “Sosyalist komünizmde bilimsel yaratıcılığı öne çıkarmalıyız” diyor çocuklarına. Maho, Dino’yu çok seviyor, çünkü Dino bilimi seviyor. Dino, kendi sığınağında Marbles’le başlarını suya sokmadan önce Emile Coué’nin “Her geçen gün iyiye gidiyorum” sözünü söylüyorlar beraberce. Sonra da gözleri parlak olsun diye yüzlerini suya batırıyorlar. Dino, hipnoz üstüne çalışıyor. Marbles de ondan bir şeyler öğrenip kadınları hipnoz ederek onlarla sevişmek istiyor.

Lokalde. Dino, “Dörtgöz” (Boro Stjepanovic) dedikleri derneğin önderiyle satranç oynuyor. Sonra Dino ve çetesi partide eğleniyorlar. Pog da oraya geliyor. Sahnenin perdesi açılıyor ve Marbles sevdiği şarkısını söylemeye başlıyor. Sonra müzik-eğlence filmi izliyorlar. Fonda Beethoven’in “9. Senfonisi”ni çağrıştıran müzik de duyuluyor. Film izlenirken, “Dörtgöz” de müzik grubu için eleman seçiyor. Elbette Dino ve çetesi bu grup. Sonra filmde görünen ve striptiz yapan sarışın Dolly Bell hepsini büyülüyor. Ama Dino’yu daha çok. Akşam evde. Her zamanki gibi baba Maho eve geliyor. Salonun ortasındaki masada yemek yeniyor. Çakırkeyf Maho Sena’yla dans ediyor. Maho, “Komünizm 2000’li yıllara kadar gelmeli” diyor coşkuyla. Çünkü komünizm bir bilim Maho’ya göre. “Herkes komünizmi içinde var etmeli” diyor Maho. Maho, hipnoza karşı. Ona göre, bu ideolojikmiş. “Komünizm fabrikalarda doğdu” diyor neşeyle. Dino’ysa özel sığınağında hipnoz kitabı okumayı sürdürüyor. Sonra pezevenk Pog geliyor yanında bir kızla. Dino, kızı yukarı, kendi yerine çıkartıyor. Kız merdivenlerden tırmanırken, Dino da hayatında ilk defa eteğin altındakileri görüyor. Dino, gazlı lüks lambasını yakıyor. Kız rahat. Dino ne yapacağını bilmiyor. Kız kendine Dolly Bell diyor. Dolly Bell sarışın değil miydi? Dolly Bell (Ljiljana Blagojevic), üstünü çıkartıyor ve irice göğüsleri ortaya çıkıyor. Dino bunları da ilk defa yakından görüyor. Dolly Bell’e yiyecek bir şeyler almak için alt kattaki eve giden Dino’yu uyuyamamış Maho görüyor. Sonra onu takip ediyor, kızı fark ediyor. Gururlu olsa da merak içinde Maho. Sabah… Duvar aynasında tıraş olan Maho, Dino’ya dokundurmalı laflar gönderiyor kızın farkında olduğunun. Dino’ya, “Kadınlar tuz gibidir. Onsuz da olunur” diyor Maho. Tavan arasına çıkıyor. Dolly Bell uyanmış, Dino’nun tavşanı Pero’yla oynuyor kız. Kız soyunuyor, utangaç Dino ona bakamıyor.

Gündüz ailecek halalarını ziyarete gidiyorlar. Hala (Nada Pani) güzel yemekler hazırlamış avluda yiyorlar. Enişte (Pavle Vujisic), Türk sazı çalıyor, türkü söylüyor. Elbette sesi pek iyi değil eniştenin. Midho da en çok jayalini kurduğu bisiklete binmeye çabalıyor. Sonunda bisikletle masaya bindiriyor, yemek sefası bitiyor. Ebeveynler neşeyle dans yaparlarken, yağmur yağmaya başlıyor ardından. Herkes içeri girerken, yağmurda ıslanmak istiyor Maho. Belki de bu hayatının kırılması olacak Maho’nun hastalanarak. Kendi sığınağında Dino, hipnoz hakkında konuşuyor Dolly Bell’le. Kız anlamasa da dinliyor. Hipnozla dünya daha eşit olur muydu? Gece gitar çalıp şarkı söylüyor Dino. Sonra eve dönüyor. Masada babası oturmuş sanki onun gelmesini bekliyormuş gibi. Dino’ya sigara uzatıyor Maho. Sigarayı alıyor. Maho, dolaylı yollardan kadınlar üstüne konuşuyor Dino’yla. “Her canlının teninde özel bir yüzey var. Ona dokunduğunda beyninde salgı başlar, bedeni fiziksel olarak tıkayan. (…) Maddi dünyada hiç etkisi olmaz. Tamamen kimyasaldır. Ama kimya da fiziktir. Fizik de biyolojidir. Tamamen diyalektik” diyor Maho, sevişme üstüne nutkunda. Dino pek anlam veremiyor bu sözlere. Tavan arasında Dolly Bell yıkanırken, Dino da güvercinlerini besliyor. “24 Mila Baci” şarkısını da coşkuyla mırıldanıyor. Tüm dişiliğiyle tam karşısında Dolly Bell. “Öpüşmeyi biliyor musun” diyor Dolly Bell. Sürahiyle başlarına su döküyorlar. Ardından Dolly Bell, dudaktan öpüşme dersi veriyor Dino’ya. Gündüz, Maho’nun rötgen filmlerine bakıyor çocuklar evde. Olağanüstü toplantı yapıyor ve vasiyetini Midho’ya yazdırıyor. Tabakasını ve çakmağını Dino’ya bırakıyor Maho.Sonra yine Dolly Bell’le Dino. Kıza, doğal yollarla öleceğini söylüyor mum ışığı altında. Yatağa uzanıyorlar. Dolly Bell’in yumuşak tenini yakından hissediyor Dino. Ama bu mutluluk anı uzun sürmüyor. Pog ve Dino’nun çetesi oraya geliyor. Önce Pog, ardından diğerleri Dolly Bell’e tecavüz ediyorlar. Yağmur damlalarına Dino’nun gözyaşları karışırken. Sabah Pog, Dolly Belly motosikletiyle götürüyor. Dino için şiir bitiyor böylece. Dino kederler içinde. Kendi sığınağında tavşanı hareketsiz yatarken buluyor. Pero ölüyor muydu? Maho da hastaneye gidiyor. Dino babasını hastane kapısına bırakıyor şehirde. Maho, “Evlen” diyor oğluna. “Soğukkanlı ol. Kadınlar, soğukkanlı erkekleri sever” diye nasihatte bulunuyor Dino’ya.

“Dörtgöz”, Dino ve çetesiyle derneğin orkestrasını kuruyor. Sonra Dino yine hastaneye gidiyor. Kamera, geriye doğru kayıyor ve Dino banka oturuyor. Babasına yemek getirmiş. Ardından Maho geliyor. Ona sigara veriyor Dino. Ondan annesine destek olmasını istiyor Maho. Eve geldiğinde bayramlık elbiselerini giyen Dino, tavşanını pazarda satıyor. Beyaz ceketiyle şehre gidiyor, gece kulübünde Dolly Bell’in striptizini izliyor biraları içerken. Otel odasında Dolly Bell’le buluşan Dino, onun sarı peruğunu çıkartıyor ve hayatının en mutlu anını yaşıyor. İkisi de soyunuyor. Yatağa uzanıyorlar. Sevişiyorlar. Dino cenneti keşfediyor bu unutulmaz anda. Mutluluk uzun sürmüyor ve Pog geliyor. Dolly Bell’den kazandıklarını istiyor, Dolly Bell’i dövüyor. Buna dayanamayan Dino, tüm gücüyle Pog’la dövüşse de iyi bir dayak yiyor.

Evde. Babası hastaneden taburcu olmuş. Dino masada yemek yerken Pog’u nasıl dövdüğünü anlatıyor, mağlubiyet yüzündeki morluklara yansırken. Dino, Midho ve Kerim aynı yer yatağında uyuyorlar gece. Sabah… Evde hemşire de var. Dino, babasına çok sevdiği bilim ve teknoloji haberlerini okuyor gazeteden. Dünyanın her tarafından yüz milyon bilim insanından oluşan bilim ordusu bir araya gelmiş ve bir insan ömrü kadar sürede dünyayı kurtarmanın mümkün olduğunu belirtmişler. Gazetede, “Önce Kuzey Kutbu’ndan Güney Kutbu’na doğru dev bir siper inşa edilir. Ardından yerkürenin dönüş eksenine de etki yapılarak eksi dereceler tamamen ortadan kaldırılabilir. Ebedi gündüzlerin baharına kavuşulur” yazıyor. Maho, “İyi fikre benziyor” diye mırıldanıyor. Anne ve çocuklar da salonun kapısından onları izliyorlar. Dino okumayı sürdürüyor. Haber, “Hint Okyanusu’nun hareketli kütlesi gezegenimizin dengesini bozuyor. (…) Hint Okyanusu’nun kurutulmasıyla dünyadaki karasal alan 91 milyar 200 milyon kilometrekareye ulaşabilirdi. Bu alanın tarıma elverişli hale getirilmesiyle 146 milyar insan beslenebilirdi” diye sürüp gidiyor. Maho, “Şimdi kaç kişiyiz” diyor. Dino da “İki veya üç milyar” diye cevap veriyor. Maho da, “Beni sayma” diyor latife ederek. Eğer tüm okyanus suları başka bir yere akıtılabilseymiş, dünya 72 katrilyon daha hafif olurmuş. Dünya, güneşten 30 milyon km daha uzağa da taşınırmış. Üstelik bir yıl 365 gün değil, tam 425 gün olurmuş. Yaşanan tek mevsim de sadece yaz olurmuş. Maho, “Daha zekice Tanrım” diyor ve gözlerini dünyaya kapatıyor, insanların atalarının maymun olduğunu öğrenemeden. Maho’nun başı kıbleye gelecek şekilde yatırılıyor. Artık ev, bir yas evi. Enişte de elinde bisikletle geliyor eve. Midho’nun gözü de bisiklette. O sırada “Dörtgöz” geliyor cenaze evine. Dino’yu alıp götürüyor. Dernekte şarkı söylüyor Dino, kendi çetesiyle. Gençler de bu müthiş müzikle dans ediyorlar. Bu, Cica için hoşgeldin konseriymiş. Gündüz… Dino ve ailesi bu mahalleden taşınıyorlar. Uzakta şehrin apartmanları yansıyor. Kamyonun arkasında oturan Dino sigarasını tüttürürken, “Her geçen gün biraz daha iyiye gidiyorum” diyor sürekli tekrarlayarak. Son jenerik yazıları da uzaktaki şehir apartmanları üzerine düşüyor. Gerideyse, coşku ve keder kalıyor.

“Babam İş Gezisinde…”


Emir Kusturica’nın ikinci filmi 1985 yapımı “Otac na Sluzbenom Putu-Babam İş Gezisinde”, bir çocuğun gözüyle yansıyan, çocukluk dönemi üstüne muhteşem bir film. Bu filmin senaryosunu Abdulah Sidran yazmış. İnsanı etkileyen müzikleri de Zoran Simjanovic bestelemiş. Görüntülerse elbette kameraman Vilko Filac’tan. Bu film, 1985 yılında Cannes Film Festivali’nde “Altın Palmiye” ve “Fibresci” ödülleri kazanmıştı.

Saraybosna, 1950… Yaz… Hasat zamanı. Filmin hikâyesi, altı yaşındaki Malik’in (Moreno Bartolli) iç sesiyle yansıyor. Hikâye 1952 yılına kadar sürüyor. Küçük oğlan, “Adım Malik Malkoç” diyor. Kasım 1944’te doğmuş. Kendi doğduğunda annesi bir aylık fazladan maaş almış. En iyi arkadaşı da Yoza’ymış. Yoza’nın babası Franjo (Predrag Lakovic), çok içen ve gitarıyla Meksika şarkıları söyleyen biriymiş. Malik’in annesi, Franjo’ya içme dermiş hep. Malik’in babası Franjo’ya “Neden Meksika şarkıları söylüyorsun” demiş. Franjo da, “Yoldaş Meşa, böyle zamanlarda en güvenlisi bu” dermiş. Başkan yoldaş Tito’nun Yugoslavya ülkesi, etnik ve dini farklılıkları bir araya getirse de, bu bir yere kadar gitti, sonunda patladı. Tek parça denilen ülke parçalandı ve iç savaş sonucu milyonlarca insan öldü. Soykırımlar yaşandı 1990’ların başında. Birliğin ilk bağımsızlığını ilan eden parçası Slovenya’ydı. Almanya, kültürel olarak yakınlık hissettiği Slovenya’yı tanıyınca, diğer parçalar da bağımsızlıklarını ilan ettiler hemen. Yugoslavya’da her zaman büyük lokmayı yutan Sırbistan, Bosna Hersek’e saldırdı. Sırp ve Hırvat faşistler trajedilerin çoğalmasına neden oldular bu iç savaşta. Yugoslavya, yani “Güney Slavya” tutkalla birbirine yapıştırılmış yapay bir ülkeydi belki. Parçalandı. Kusturica’nın 1980’lerde çektiği ilk iki film bu Yugoslavya’yı fotoğrafladı işte. Tutkalla bir arada tutulan Tito’nun Yugoslavya ülkesini.

Trenin kompartımanında Malik’in babası Meşa (Predrag Manojlovic), can sıkıntısıyla gazetede bir karikatüre gözü ilişiyor. Karikatürde, Marks masada oturmuş, Stalin’in de fotoğrafı çerçevelenmiş duvara asılmış. Meşa, “İleri gidiyorlar artık” diyor. Karikatürü metresi Ankica’ya (Mira Furlan) gösteriyor. Ankica, Meşa’nın karısı Sena’yı (Mirjana Karanovic) boşayıp kendisiyle evlenmesini bekliyor. İki yıldır bıkmış Meşa’nın yalanlarından. Kompartımandan öfkeyle çıkıyor. Bir satıcı ona barışmak için ruj satıyor. Elbette Meşa iki ruj alıyor. Karısı da var çünkü. Meşa, Ankica’yı tuvalete sürüklüyor ve sevişiyorlar. Meşa eve dönüyor. Sokakta oynayan Malik’i alıp eve giriyorlar. Meşa, gözlüklü büyük oğlu Mirza’ya (Davor Dujmovic) küçük projeksiyonuna objektif de getirmiş. Evde karısı Sena’nın babası Muzaffer de (Pavle Vuisic) yaşıyor. Banyo yapmaktan da pek hoşlanmıyor yaşlı kurt. Mirza, evde yeni objektifiyle çizgi film gösterisi de yapıyor hemen. Projeksiyon makinesinin kolunu Malik çevirirken, Mirza da akordeonu çalıyor film müziği gibi. Gündüz… Beden kültürünü geliştirmek için gösteriler yapılıyor ulusal bayramda. Havada uçaklar uçarken, paraşüt gösterileri de propagandanın parçası. Ankica da uçak kullanıyor törenlerde. Sosyalist bu ülkenin ilk planör uçuran kadınıymış. Törende Meşa’nın kayını Zijo da var parti kontenjanından. Tören sonrası cipte Ankica, Meşa’nın gazetedeki karikatürü eleştirdiğini söylüyor. Bu ihbar acılar getiriyor çok geçmeden.

Meşa, Zijo’nun bürosuna gidiyor. Bu anlar soğuk ve insanı tedirginliğin içine düşürüyor. Yönetmen bu anlarda sıkça vantilatörleri gösteriyor. Bu anlardaki vantilatörler, hem bir kısırdöngüye hem de bir sıkıntıya düşüşe metafor yapıyorlar. Karar verilmiş. Ama Meşa durumu anlıyor. Ankica’nın Zijo’yla beraber olduğunu. Zijo ona rahatlama içkisi de ikram ediyor son olarak. Ama sürgüne gitmeden önce oğulları Mirza ve Malik’in sünnet yaptırıyor Meşa. Sünnete Zijo’yu da davetli. Komşuları da var yemekte. Komşularının kızları Nataşa (Jelena Covic), şimdi asker olan Sena’nın kardeşi Fahro’yla nişanlı. Nataşa, tuvalette Fahro’nun fotoğrafına bakıyor gizlice. Mirza ve Malik’in amcaları berber Hamdo (Tomislav Gelic) sünnet ediyor ikisini de. Sünnetten sonra Meşa vedalaşıp gidiyor. Malik, babasının iş gezisine çıktığını sanıyor. Sena için zorlu günler de başlıyor. Dikiş makinesiyle dikiş işleri yapıp evin geçimini çıkarmaya çabalıyor. Gece… Malik, ortadan kayboluyor. Malik’in uyurgezerliği yine nüksetmiş. Dede, Sena ve Mirza beraberce Malik’i aramaya çıkıyorlar. Malik, köprünün üst demirinde usulca yürürken görüyor Sena. Usulca ona yaklaşıyor ve Malik annesinin güvenli kollarına geliyor uyurgezer. Evde Mirza, yatakta uyuyan malik’in ayağına ip bağlıyor, ucuna da çan takıyor uykusunda başını alıp gitmesin diye.

Sena, kardeşi Zijo’nun evine gidiyor Meşa’nın sürgününü öğrenmek için. Şimdi okulda beden eğitimi öğretmenliği yapan Ankica, şimdi Zijo’yla beraber. Evleniyorlar. Uykudan uyanan Zijo, “Patronun emir kuluyum” diyor. Sena, Meşa için birkaç parça giysi getirmiş Zijo ulaştırsın diye. Zijo, yeğeni Malik için aldığı futbol topunu veriyor Sena’ya. Gündüz… Yağmur yağıyor. İnsanlar sokakta toplanmış megafondaki konuşmayı dinlerlerken, Mirza okuldan çıkıyor. Malik’i görüyor Yoza’ya futbol topunu satarken. Tepki gösteriyor. Ama Malik’in soylu bir davranışı var bu satışta. Anneleri, hiç dikiş makinesinin önünden kalkmıyor evin geçimi için. Hem dikiyor hem ağlıyor. Malik annesine destek olmak istiyor bu küçük parayla. Gece Sena’nın asker kardeşi Fahro dönüyor eve. Mutluluk geliyor onun gelişiyle. Nişanlısı Nataşa’yı da özlemiş. Fahro gündüz yeğenleri Mirza ve Malik’i sinemaya götürüyor. Mirza, makinistten film parçaları alıyor evde göstermek için. Ertesi gün Fahro müjdeyi getiriyor Sena’ya. Çünkü Meşa’dan mektup gelmiş.

Trende… Sena ve Malik, Meşa’yı ziyarete gidiyorlar Lipnica’ya. Bıyıklarını kesmiş Meşa tam anlamıyla çökmüş. Hasretini çektiği karısıyla bir an önce sevişmek de istiyor. Yatakta Sena’nın göğüslerine özlemle bakıyor. Malik, anne-babasının fısıltılı konuşmalarıyla uyanıyor, sonra da muziplik yapıveriyor. Onu uyutma çabaları yorgun babayı da uykunun derinliğine çekiyor. Malik, özlediği babasının sıcaklığına bırakıyor kendini. Sena, Saraybosna’ya döner dönmez doğrudan okula, Ankica’nın yanına gidiyor. Sena bir şeyleri anlamış. Öğrencilerin bakışları altında Ankica’yla kavgaya tutuşuyor Sena. Yanında Malik de varken. Sonra kilisede cenaze töreni düzenleniyor. Yoza’nın babası Franjo vefat etmiş.

1951 yılı… Malik mutsuz. Çünkü Hidroelektrik Santralı (HES) yapılacak Zvornik’e taşınacaklarmış. Babası oradaymış şimdi. Eşyalar toplanıyor, kamyonete yükleniyor. Dede Muzaffer evde kalıyor. Sena, Malik ve Mirza kamyonette şoför mahallinde yolculuk yaparlarken, altta da gitar eşliğinde etkileyici bir şarkı duyuluyor. Yollardan, ormanlardan, tünellerden geçip gidiyor kamyonet. Şarkı, “Baban çok zaman önce gömüldü / Nemli toprağa gömüldü / Kardeşin çok zaman önce gitti Sibirya’ya / Çok zaman önce çınlayan prangalarla / Baykal serserisi geri döndü / Annesine / Merhabalar anne / Babam ve kardeşim iyi mi” diye uzayıp gidiyor. Şarkıyı gitarıyla söyleyen Rus Dr. Ljahaov (Aco Djorcev) söylüyor. Meşa onun yanında. Kamyonet, Drina kıyısına geldiğinde bir asker (Aleksandar Sasa Zurovic) şoförden sigara istiyor, sonra da geçmelerine izin veriyor. Aile yeniden birbirine kavuşunca mutluluk meltemi esiyor. Kamyonet salla karşı kıyıya taşınıyor. Malik için buraya gelmek Maşa’yı da tanımak oluyor. Kendinden birkaç yaş büyük Maşa’yla ilk aşkını yaşıyor Malik. Dr. Ljahaov’un karısı ve kızı Maşa (Silvija Puaric), aileye sıcak davranıyorlar. Malik okula da başlıyor. Malik, Yugoslavya’nın futbolda İsveç’i 2-1 yendikleri gün âşık olduğunu anlamış. Maşa hasta. Kanının sürekli değiştirilmesi gerekiyor. Öte taraftan Maşa da, kendini gözlem altında tutan okul müdürü Ostoja Çekiç’le (Slobodan Aligrudic) satranç oynuyor bol bol. Hatta Çekiç’le eğlencelere de katılıyor Meşa. Karısına alışveriş yapacağını söylüyor ve yanına Malki’i de alarak şehre gidiyor. Yanında da Dr. Ljahaov ve Çekiç de var. Otelin restoranında sahnede müzik çalarken, hepsi eğleniyorlar. Çekiç üç kadın ayarlıyor. Kadınlar masaya geldiğinde Meşa içlerinden birine romantik bakışlar fırlatıyor, masanın altından ayağını kadının bacaklarına sürtmeye başlıyor. Malki masanın altında kibriti çakıp kadının eteklerini tutuşturuveriyor. Sonra herkes odalarına çekiliyor. Meşa kadınla odada sevişirken, arabada uyuyan Malik uyurgezerliği nüksedince ortadan kayboluyor. Telaşla onu arıyorlar. Ormanda kayaların üstünde uçuruma yakın Malik’i fark ediyor Meşa. Onun yanına gidiyor, Malik geriye, babasının sıcaklığına bırakıyor kendini. Sabah evde. Sena, Meşa’ya öfkeli davranıyor “Keşke seni bırakmasalarmış” diyor. Meşa, “Salak karı” deyip bir tokat atıyor ona. Sena, kocasının neler yaptığını biliyor hep. Malik annesine sarılınca kavga uzun sürmüyor. Hepsi beraber Mirza’nın akordeonunun tınılarıyla mutlu oluyorlar. Gece. Malik yine uyurgezer yataktan çıkıyor, sokakta yürüyor, doktorun evine gidiyor. Doktor ona kapıyı açıyor. Malik merdivenlerden çıkıyor ve doğruca Maşa’nın odasına gidiyor. Doktor da onların üstünü örtüyor. Sabah banyoda. Malik aynanın karşısında dişlerini fırçalarken, Maşa da küvette banyo yapıyor. Sonra Malik de küvete giriyor. Donunu çıkartıyor. Malik, arkadaşı Yoza’nın şeyiyle ağırlık kaldırdığını bile söylüyor. Ama kendisi yapamıyormuş daha. Amcasının kendisini sünnet ettiğini söylüyor Malik. Maşa, “Yahudiler de sünnet oluyor” diyor. Maşa, doktorlara sünnet olmanın daha iyi olduğunu söyleyince, önce kendi pipisine, sonra kızın önüne bakıyor, hiçbir şey göremiyor yukarıdan aşağıya küçük bir çizgi dışında Malik. Demek ki doktorlar sünnet ederse hepsini götürüyorlarmış. Üstelik Maşa’nın da babası bir doktordu. Bir mutlu gün geliyor. Çünkü Malik izci oluyor bugün. Hem de başkana meşaleyi o verecek. Babasının ezberlettiği sözleri de söyleyecek. Törende meşaleyi başkana verirken heyecanlanıyor ve bunalıma giriyor Malik. Teselli etmek de babasına düşüyor onu. Çekiç, Meşa’yı çağırıyor. Yüzünde hiç umut vermeyen bir ifade var. Yine vantilatör yansıyor sıkça. Çekiç, Meşa’ya içkisini veriyor ve çok geçmeden mutlu haberi veriyor. Meşa affedilmiş ve Saraybosna’ya dönebilirmiş. Ama öncesinde Çekiç, “Parti mi Tito’yu yönlendiriyor, Tito mu partiyi” diyor. Meşa da, “Ne fark eder ki” diye cevaplıyor. Zijo ve Çekiç’in bürolarında yansıyan vantilatörler kısırdöngüye metafor yapıyordu. İlkinde sıkıntı, ikincisindeyse mutluluk hissediliyordu. Zijo ona votka ikram etmişti sürgün öncesi. Çekiç de konyak ikram ediyor geriye dönüş öncesi. Aynı şeyler farklı sonuçlara götürüyor. Kusturica’nın bu ilk iki filminde sinema adına güçlü dersler var senaryo anlamında. Kusturica filmlerinde coşku öne çıkıyormuş gibi olsa da, keder ve trajedi sarıyor hep. Onun filmleri bir tragedyaydı. Gece sokakta. Malik, cankurtarana (ambulansa) doğru koşuyor. Maşa hastaneye götürülüyor. Maşa, Malik’i teskin ediyor. Malik de çanını ona veriyor. Kadınlar, hangi yaşta olurlarsa olsunlar daha mı olgunlardı? Malik bir daha Maşa’dan haber alamıyor.

1952 yılı… Fahro’yla Nataşa’nın düğünü yapılıyor. Bu düğünde geçmişin hesaplaşmaları da yaşanıyor. Dayısı Zijo, Malik’e futbol topu hediye ediyor. Düğünde Zijo’nun karısı Ankica da var. Meşa, içerlerken, Zijo’yu affetmediğini söylüyor. Onun ispiyonuyla iki yıl sürgün olmuş, kolay değildi. Ama Meşa, hamile karısının Zijo’yla barışmasını istiyor. Sena, kardeşini görmeye bile tahammül edemiyor onca acı çektirdikten sonra. Zijo, uykusuzluk çekiyormuş. Vicdan azabından mı, yoksa şeker hastası olduğundan mıydı? Zijo şarkı söylerken başı masaya düşüyor. Alnı kanıyor. Fahro onu içeri götürüyor. Dede Muzaffer, Mirza’ya valizini getirmesini söylüyor. Meşa, Ankica’yı eski eşyaların konduğu bodrum katına sürüklüyor. Ankica’nın üstündekileri parçalarmış gibi çıkartıyor. Sonra da ona tecavüz eder gibi sevişiyor. Ankica da karşı koymuyor. Malik, pencereden bu olayı izliyor. Bodrumda kalan Ankica, klozetin ipiyle intiharı deniyor, başaramıyor. Sadece ağlıyor. Dede Muzaffer, haftada bir banyoyu göze alarak huzurevine doğru yol alıyor. Çünkü bıkmış tüm gerilimlerden. Radyodan da maç yaıyını dinliyor insanlar bahçede. Yugoslavya, SSCB’yi 3-1 yenmiş. Malik uykusunda rüya görüyor. Bu gerçeküstücü anda Malik havaya kalkıyor, ağacın boyunu aşıyor. Sonra kameraya dönüp gülümsüyor ve görüntü donarak nostalji oluyor. Son jenerik yazıları akıyor hemen.

“Çingeneler Zamanı…”

Emir Kusturica’nın 1988 yapımı üçüncü filmi “Dom za Vešanje-Çingeneler Zamanı”, sinemasında dönüm noktası. Coşku daha bir öne çıkmaya başladı bu filmle. Ama keder ve trajedi devam etmeyi de sürdürdü. Dünya dağıtımını Columbia’nın yaptığı, Film Forum’un sunduğu yapıtın senaryosunu yönetmenle beraber Gordan Mihic yazmış. Kusturica’yla ünlü müzisyen Goran Bregovic’in yolu bu filmle kesişmişti. Bu filmin müzikleri gerçek anlamıyla unutulmaz. Bu müzikler, filme imza atan bestelerden. Sinema tarihinde böyle imza atan müzikler var. Görüntülerse elbette Vilko Filac’tan. Filmi dünyaya Columbia dağıtınca birçok yerde İngilizce adıyla biliniyor bu film. İngilizcesi “The Time of the Gypsies” olan film, “Çingeneler Zamanı” olarak ünlendi. Filmin “Dom za Vešanje” orijinal adı, “Asma Ev” anlamına geliyor. Bu adın anlamını yönetmen arada bir hatırlatıyor filmde. “Çingeneler Zamanı”, 1989’da Cannes Film Festivali’nde Kusturica, “En İyi Yönetmen” ödülünü kazandı. Bu film ülkemizde, Mayıs 1990’da vizyona çıkmıştı.

Film, Çingene mahallesinde düğünle açılıyor. Beyazlar içinde şişmanca gelin öfkelerini savuruyor el arabasında sarhoşluktan sızmış damada. Ön jenerik yazıları sürerken bir deli, kameraya bakarak akıllılara konuşuyor. Ona, zehir içmesi emrediyorlarmış. Birden “Ampuller” diyor deli. Uzakta bir topluluk tabut taşırken fark ediliyor. Düğün ve cenaze aynı anda yaşanıyor. Kusturica, ince bir zihin karışıklığı mı yaratıyordu farkına vardırmadan bu giriş bölümüyle? Deli, “Kanatlarımı kırpmak isterler be! Kanatsız bir ruh ne işe yarar” diyor. Ruhu kuş gibi özgürmüş onun. Mahallede yoksulluk her yandan yansıyor. Bir köşede zar oynayan genç Merdzan (Husnija Hasimovic) “Allah baba yardım et” diyerek günahlarına destek istiyor. Oyundan kalkıp meydandaki çeşmeye geliyor Allah’ın durumunu daha iyi anlaması için. Sonra yine kumara dönüyor Merdzan. Asma evde gözlüklü Perhan (Davor Dujmovic), yürümekte zorlanan kız kardeşi Danira’nın (Elvira Sali) başucunda. Kumarda yenilmiş Merdzan eve dönüyor. Merdan, Perhan ve Danira’nın dayısı. Annesi Khaditza’ya (Ljubica Adzovic) öfkeleniyor her şeyi torunu Perhan’a verdiği için. Perhan akordeon çalıyor Merdzan’ın öfkesi sürerken. Perhan’ın hindisi de içeride dolaşıyor özgürce. Bu hindisine “güneş kuşu” diyor Perhan.

Gündüz. Aile kireç satarak geçimini sağlıyor. Perhan kireç fırınının önündeyken yanına dünyalar güzeli aşkı Azra (Sinolicka Trpkova) geliyor kireç alma bahanesiyle. Perhan, Azra’ya kirecin nasıl yapıldığını anlatırken, kamera öne doğru kayıyor, kireç fırınını üstünden yukarı çıkıyor, Perhan ve Azra ayakta konuşurken gösteriyor. Kız onunla öpüşmek istiyor. Hiç kesme yapmayan kamera, bu defa geriye doğru kayıyor, kireç fırınından aşağı iniyor, Perhan ve Azra bu defa fırının önünde oturmuş konuşuyorlar. Bu anlar insana, Antonioni’nin 1975 yapımı “The Passenger-Yolcu” filmindeki otel odası sahnesini hatırlatıyor. Afrika’daki. Kamera bu stilize alıştırmaları yaparken, Perhan da Azra’ya “Orman Anne ile Taş Anne” masalını anlatıyordu. Geceleyin… Aziz George Günü… Dışarıda perdeye yansıyan Jim McBride’ın, 1983 yapımı Breathless-Nefes Nefese” filminden anlar düşüyor. Perhan’la Azra, Richard Gere ve Valérie Kaprisky’nin oynadığı bu filmi izliyorlar. Filmde en heyecan verici ansa, filmdeki iki kahramanın sinema perdesinin arkasında seviştiği an. Perhan ve Azra da ilkleri yaşıyorlar bu anda. Sonra Perhan’ın hindisi, içmekten sızmış kemane komşuları Zabit’i (Zabit Memedov) uyandırıyor güzel uykusundan. Gözünü açan Zabit, kendi kendine kayan konserve kutusunu görünce korkudan kaçıp gidiyor oradan. Perhan’ın, büyükannesi kadar güçlü olmasa da telekinetik yeteneği var. Perhan, aynı gece Azra’nın evine gidiyor ve Azra’yı annesi Ruza’dan (Sedrije Halim) istiyor. Ruza, doğru düzgün işi olmayan baldırı çıplağa kız verir miydi? Azra’nın babası da bu çenebaz kadından yorulmuş. Koca, Ruza’nın beline ip dolayıp duvara asıyor. Perhan da kendini kilisenin çanıyla asmak istiyor. Hep ayyaş Zabit, Perhan’ı kurtarıyor, büyükannesinin yanına götürüyor. Sonra Perhan, akordeonunu çalıyor. Büyükanne ve zabit neşeyle dans ediyorlar. Hep Almanya’da olmayı hayal eden Merdzan da orada. Merdan, Şarlo gibi giyinmiş ve küçük bir gösteri yapıyor onlara. Büyükanne de bu kadar yakına gelmişken komşu Zabit’le yatmak istiyor herkes neşeliyken. Uyuyamayan Perhan, büyükannesinden annesini anlatmasını istiyor. Anneleri, Danira’ya hamileyken hastalanmış. Danira doğduktan sonra ölmüş. Büyükanne, kızının çok güzel olduğunu söylüyor. Güzel kızı, Sloven bir askere âşık olmuş. Perhan’ın rüyasında:. Sevgili hindisi kucağındayken etrafa bakınıyor Perhan. Görüntü o an kırmızımsı. Fonda o unutulmaz “Ederlezi” şarkısı duyulmaya başlıyor ilk defa. Bu, “Hıdrellez” şarkısıydı. Perhan havada uçuyor. Çingeneler nehir kıyısında toplanıyor Hıristiyan azizinin bayramında. Perhan suyun içinde ve irice göğüsleri suyun üstünde görünen Azra’ya doğru yürüyor. Sonra ikisini kayığın içinde uzanmış görüyor Perhan. Kayık suda giderken, büyükanne de tedirgin bakışlarla onları izliyor. Azra, suyun içinde kadınlara doğru yürüyor rüyanın sonunda.

Gündüz… Hindiler çiftleşiyor. Perhan, bayramlık elbiselerini giyinmiş elinde paketle Azra’yı yine istemeye gidiyor annesinden. Azra olmadan Perhan yaşayabilir miydi? Perhan’ın ardından büyükannesi de peşinden geliyor. Ruza’nın önüne para atıyor ama, Ruza işsiz birine kız vermek istemiyor. O gün İtalya’dan çete reisi Ahmet (Bora Todorovic), kardeşleriyle gösterişli bir dönüş yapıyorlar. Arabalar, karavanlar, eğlenceler. Merdan, dayanamıyor onlarla kumar oynuyor ve kaybediyor. Kaybeden Merdzan, yeniden kaybetmek için annesinden para istese de başaramıyor. Dışarıda gök yarılmış gibi yağmur yağıyor gece. Çıldıran Merdzan, ipi eve bağlıyor, pikabın yardımıyla evi çerçeve olarak yukarı kaldırıyor. Filmin orijinal adı da bu asma evden geliyor işte. Ahmet, küçük oğlu Roberto’yu iyileştirmesi için yardım istiyor büyükanneden. Telekinetik güçleri olan büyükanne zorlanmadan Roberto’yu iyileştiriyor. Sabah Ahmet, bir enkaza dönmüş büyükannenin evine geliyor minnettarlık için. Ahmet, gördüğü her çocuğu iş olarak görüyor. Onları İtalya’ya götürüp dilendiriyor. Çetenin başı Ahmet, çocukları köle edip sömürerek büyük servet sahibi olmuş. Büyükannenin evine geldiğinde de kazanacağı paraları düşünüyor. Danira’nın hastalığını öğrenen Ahmet, onu Ljubljana’da hastaneye yatırıp iyileştireceğini söylüyor büyükanneye. Perhan, kız kardeşini yalnız göndermek istemiyor. Yol çıkarken, Zabit ve küçük orkestrası da onları uğurlama müziği çalıyorlar. Perhan, sevgilisi Azra’yla da vedalaşıyor. Büyükanne elmaşekerleri de hazırlamış. Ahmet, yola çıkmadan önce çocuk İrfan’ın babasına para veriyor ve İrfan’ı satın alıyor. İrfan da onlarla beraber yola çıkıyor. Hastaneye geldiklerinde Danira orada kalıyor. Ahmet’in planları var. Perhan’ı ikna edip onu Milano’ya sürüklüyor. Dilenecek yeni çocuklar da kırmızı Ford minibüsteler. Geldikleri yerde büyükçe topraktan bir top sahası var. Üstelik kaleler bile konduruşmuş. Top sahasının yakınında derme çatma binalar, karavanlar, otobüsten bozma yatakhane vs. var. Perhan şaşırıyor. Ama hemen işi kavrıyor. Başlarında da Ahmet’in kardeşi Saddam işleri kontrol ediyor. “Saraybosnalı” denilen cüce, Perhan’a işleri öğretiyor. Yankesicilik, araba soyma, dilenen çocukları gözetleme vb. Mekâna döndüğünde, diğer çocuklar gibi Perhan’ın da üzeri aranıyor. Az para çıkınca Saddam onu döverek işkence yapıyor. Perhan, gizliden gizliye para biriktirmek için de bu dayak fikir veriyor. Perhan, kazandığı paranın bir kısmını zulaya ayırıyor ve çetenin ruhu bile duymuyor sonra. Ahmet’in karısı da orada kalıyor. Roberto’nun annesi. Bunca kötülüklerin ve sertliklerin içerisinde şefkat duygusu azalmamış.

Gerçeküstücü bir an gibi, Perhan bir eve giriyor. İlk işi. Orada bir piyano görüyor. Piyanonun başına oturuyor, tuşlara basıyor. Sonra çıkıp gidiyor. Başka bir anda büyükannesine yazdığı mektupta iyi olduğunu yazarken, Perhan camekânda Orson Welles’in purolu siyah-beyaz fotoğrafını görüyor. Kendi de bir puro çıkartıyor, önce Orson Welles’in purosunu yakıyor. Geceleyin Perhan, yaktığı ateşin karşısında büyükannesine mektup yazıyor yine. Mektubunda, “Tanrı’nın hepimiz için planları olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum” diye yazıyor. Ahmet’in, İtalya’da avukatlar, hâkimler, polisler tanıdığını da yazıyor Perhan. Beyaz kazlar burada da sıkça yansıyor, tıpkı bir “leit motif” gibi. Kırmızı Ford minibüs geliyor birden. İçinden dayak yemiş İrfan çıkıyor. Ahmet ona, “Ne istiyorsun, tatil mi” diye soruyor. İrfan, sıcak suyu önce sıcak suyu savuruyor, Saddam ve Ahmet haşlanıyor. Sonra da İrfan kaçıyor. Gerçeküstücü gibi bir sahne yansıyor birden. İrfan, ipe bağlanmış sürükleniyor. Sonra Perhan, Ahmet’e yardım etmeye çalışıyor. Ahmet’in tansiyonu yükselmiş. Yağmur yağıyor. Otobüsten bozma yatakhanede bir hindi Perhan’ı uykusundan uyandırıyor.

Perhan rüya görüyor. Milano’daki meydanda katedral yansıyor. Perhan gözünü açıyor hindiyi görüyor. Zabit ona bir akordeon veriyor. Büyükannesi elinde kırmızı nesneyle top gibi oynuyor. Danira da top sahasının kalesinin önünde dans ediyor kendi kendine. Perhan eve dönmüş zengin olarak. Danira iyileşmiş. Evi yanarken görüyor. Bu rüya sürerken altta duyulan müzik de muhteşemdi. Perhan gece polis baskınıyla uyanıyor. Saklanan Perhan olayları izliyor. Polis herkesi tutuklayıp götürüyor. Bu baskını atlattıktan sonra Ahmet, karşısına aldığı Perhan’a, “Oğlum gibisin” diyor. Kardeşi Saddam’ın görevlerini ona veriyor. Artık Perhan, takım elbise giyiyor, fötr şapka takıyor ve artık puro içiyor. Tam bir mafya oluyor. Kazandığı paralar da ona çok tatlı geliyor. Hiç zahmete girmeden bir dolu parası oluyor. Öyle ki, rakip Çingene çetesinden de tehdit almaya başlıyor. Perhan, Ahmet’ten izin koparıp eve dönüyor gemiyle. Önce müstakbel kayınvalidesini evine gidiyor. Azra uyuyor ve hamile. Ruza’nın önüne desteyle para atıyor Perhan. Azra’nın hamileliğinde şüpheleniyor önce. Azra’nın karnındaki bebek kendinden olabilir miydi? İçindeki şüpheyle kedere düşüyor ve tavernada bol bol içiyor Perhan unutmak için. Ama, hem kederli hem de neşeli. Çingene ruhu böyle olmalı. Zabit de orada. Kar yağıyor. Büyükanne ve Azra da geliyor. Büyükannesi kırgın ona. Danira da gelmemiş daha. Azra’nın hamileliğinden şüpheye düşen Perhan, “Kendime yalan söylediğimden beri kimseye inanmıyorum” diyor büyükannesine. Kadınlar, kendilerinden uzaktayken hamile kaldıklarında erkekler hep şüpheye düşüyor. Beraber oldukları o gün akıllarından uçup gidiyor işte. Büyükannesi gittikten sonra dışarı çıkan sarhoş Perhan, yere yığılıyor. Gözünü açtığındaysa Azra’yla düğününde buluyor kendini. Düğün sürerken işleri de halletmeye çalışıyor. Kayınbabasına para bile veriyor yeni çocuklar bulunması için. Yeni çocuklar daha çok para demek. Gerdek gecesinde Azra’ya soğuk davranmayı sürdürüyor Perhan. Gelin Azra, üstünü çıkartıyor, o büyüleyici güzelliği sunuyor. Aynanın karşısında, tıpkı nehirdeki gibi karnına bir yazıyormuş gibi yapıyor. Simgesel bir anlamı olabilir bunun. Sabahleyin bir inşaata uğruyor Perhan. Ustadan başka inşaat olmadığını da öğreniyor. Ahmet ona hep yalan söylemiş.

Sonra yola çıkılıyor. Azra gelinliğini çıkarmamış. Arabanın içi de yeni dilenecek çocuklarla dolu. Milano’daki mekâna gidiyorlar. Perhan hâlâ soğuk. Azra, Aziz George Günü beraber olduklarını söylese de zihnindeki şüphe dağılmıyor Perhan’ın. Ahmet, “Nerede benim yeni karım” diyor Perhan’a. Her yede kadın mı kaynıyordu Ahmet için? Ortamı yumuşatmak veya kızıştırmak için, Roberto’nun da kendinden olduğundan şüphelendiğini söylüyor Ahmet. Azra dışarı çıkıyor. Rüzgârlar esiyor. Gecenin karanlığında Azra gözden kayboluyor. Perhan ve diğerleri, Azra’yı aramaya çıkıyorlar. Tren yolunun kenarında Perhan, biricik karısı Azra’yı uçarken görüyor. “Ederlezi” şarkısı da duyuluyor bu anlarda. Azra, kanlar içinde bir erkek bebek doğuruyor ve ardından ölüyor. Ahmet’in karısı şefkatle bebeği sarıyor. Perhan şimdi ne yapacaktı? İlk aklına gelen intihar oluyor. Kendini suya atıyor. Çünkü Tanrı onu cezalandırıyormuş. Ama suyun içine düşmüş yavru kedinin yaşama savaşını görünce yaşamaya karar veriyor Perhan. Sonra Ljubljana’daki hastaneye gidiyor Danira’yı bulmak için. Orada gerçeği öğreniyor. Ahmet, çok geçmeden Danira’yı hastaneden çıkarmış. Milano’da, Ahmet’in karısından Ahmet’in Roma’da olduğunu öğreniyor.

Roma’da Ahmet’i arıyor Perhan. Kız kardeşini de. Dört yıl geçiyor. Tesadüfen Danira’yı görüyor arabadan inerken. Yıllar sonra birbirlerini buluyorlar. Danira, Ahmet’in yerini söyledikten sonra, kendine benzeyen oğlu Perhani’nin de (Ajnur Redzepi) yaşadığını anlatıyor Perhan’a. Buluşuyorlar. Oğlunu ve Danira’yı trene bindiren Perhan, son hesaplaşması için Ahmet’in düğününe gidiyor. İrfan da hâlâ Ahmet’in çetesinden kurtulamamış. Perhan, İrfan’dan yardım alıyor. Düğünde fark edilen Perhan, Ahmet’in karşısına getirildiğinde hemen onun elini öpüyor. Onu bir masaya oturtuyorlar. Perhan, telekinetik gücünü kullanarak masadaki çatalı havalandırıyor, havada uçan çatal mızrak gibi Ahmet’in boğazına şişleniyor. Sırada Saddam’ı haklamaya geliyor. Onu da tuvalette buluyor. Saddam’ı yaralıyor. Saddam, tuvalet kulübesiyle ortalarda dolaşırken, gelinin tabanca ateşiyle yaralanan Perhan’ı İrfan tren yoluna götürüyor. Ama gelin peşlerini bırakmıyor. Köprüye çıkan Perhan trenin geçmesini beklerken, gelin tabancasıyla geleceğini yok eden Perhan’a ateş edip vuruyor. Perhan köprüden geçen trenin kum yüklü vagonuna düşüyor. Fonda da “Ederlezi” şarkısı duyuluyor.

Perhan’ın cenazesinde… Büyükanne de keder yüklü. Herkes içiyor. Perhan’ın elbise giydirilmiş cenazesinde gözlerine sikke altın konuyor. Oğlu Perhani, gizlice gelip altınları alıyor. Bunun farkına varan Merdzan, kutu içinde saklanıp kaçan Perhani’nin peşine düşüyor. Sonra Merdzan kilisenin penceresinden İsa’nın çarmıha gerildiği anı tasvir eden ikonasını görüyor. İkonayı doğrultuyor. İsa’yla konuşuyor. Derinlikte de bir kırat fark ediliyor. Simgesel anlar. Yağmur da yağıyor bu son anlarda. “Ederlezi” şarkısı da sürüyor. İkona yine düşüyor. Belki her şey Merdzan için eskisi gibi geçip gidecek Almanya düşleriyle. Ya büyükannenin? Danira ve Perhani de var elbette. Çingene coşkusu ve kederi her yeri kuşatıyor bu filmde. Düğün ve cenaze gibi hepsi aynı anda. Bu film üstüne yazmak yerine seyretmek gerek sadece. Filmin girişiyle final bölümüne zihinsel yoğunluk vermek gerek.

(18 Ağustos 2015)

Ali Erden

ailerden@hotmail.com