Kasabalı Kahvede Kurtlar Vadisi’ni İzlerken Ben de Onları İzliyordum

Çoğumuz kumsalda yürürken kıyıya vuran deniz kabuklarını elimize alıp ya sesini dinlemiş ya da içine bir göz gezdirmişizdir. Acaba bir yerlerde sıkıştırılmış bir not bulabilir miyiz diye. Ya da şişeler aramıştır gözlerimiz, içinde bir aşk mektubu bulmak için… Güzel hikâyeler anlatılırdı bize çocukken, uzaktaki sevgiliye yazılan bir mektup, şişenin içine koyulur ve salınırdı mavi denizlere… Peki, sevdiğine ulaşabilecek miydi o mektup, yoksa başka bir aşığın ellerinde mi kalacaktı? İşte geçtiğimiz Cuma vizyona giren El Yazısı filmi tam da bu tat da bir film… “Herkesin veremediği bir aşk mektubu vardır.” diyor Yönetmen Ali Vatansever ve heyecanla ilk uzun metraj filmini anlatıyor bize…

Gülümseten, aynı zamanda da hüzünlendiren bir film “El Yazısı.” Filmin hem yönetmenliğini hem de senaristliğini üstlendiniz. İç içe geçmiş birçok hikâye ve birçok kahraman… Nasıl ortaya çıktı bu film?

“Yerde, sararmış bir mektubun bir parçasını bulsanız ve üzerinde ‘sen benim hayatımın anlamısın’ yazsa ne düşünürdünüz?” düşüncesinden yola çıktım. Bir mahallede kısa film fikriydi bu. Birçok kişi o parçayı bulup rüzgâra bırakıyorlardı ve o eski kâğıt onlara kendi hayatları ile ilgili karar aldırmaya çalışıyordu. Bu kısa film fikrinden ortaya çıktı ve filme dönüştü.

Tabi ki bu filmin şu anki halini alması epey zaman almıştır öyle değil mi?

Evet bu proje yıllara yayıldı. 2008 yılında Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde senaryo geliştirme ödülü alınca dedik ki demek ki bu senaryo hayata geçebilir. Arkadaşlarımız, “Bu parayı prodüksiyon için saklayın, size çok gerekecek” dedi ama biz parayı senaryoyu geliştirmek için kullandık. İtalya’dan iki senaryo geliştirme doktoru bulduk. Filmde müthiş bir Akdeniz kanı var ve bizim senaryo doktorlarımız da bizi çok iyi anladılar.

Siz kültürümüzü çok iyi tanıyorsunuz ki bunu çok iyi yansıtabilmişsiniz filmde…

Senaryonun ilk taslağı hazırlanırken Göynük’ü bulduk ve çok uzun süre Göynük’te kalıp senaryoyu yazdım. Otelde sürekli camdan dışarıyı izliyordum, kahveye gidip kasabalıyı yakından tanıdım. Herkes toplanıp Kurtlar Vadisi’ni izlerken ben saatlerce onları izliyordum.

Filmden çıktıktan sonra bavulunuzu toplayıp oralara gitme isteği geliyor insana. Yani açıkçası bana öyle geldi. Göynük manzarası ile sizin kareleriniz birleşince masalsı görüntüler çıkmış ortaya…

Göynüğü bulmadan önce Mudurnu, Taraklı başta olmak üzere birçok yer gezdik. Göynük’ü bulunca başka yere gitmek istemedik. İki yamaca yaslanmış bir kasaba, ortada bir Zafer Kulesi vardı. En önemlisi de eskiyi koruyan ve enerjisi çok yüksek bir kasabaydı. Bizim filmin en büyük avantajı, erken zamanda mekâna karar vermemiz ve o mekâna göre yazılmış olmasıdır. Zaten senaryonun çıkış noktalarından biri de Ferhat ile Şirin’di. Filmin içindeki Ferit ve Saniye hikâyesi oradan geliyor.

Sayenizde Göynük halkı da oyunculuğa adım atmış oldu… Çok doğal bir tat vermişti bence, kasabalının kısa kısa repliklerle filme dâhil olması…

İnci Teyze vardı meselâ. Önce yanına gidip sordum, “Teyzeciğim siz köyden kız alır mısız?” diye, “Almayız.” dedi. “Neden?” dedim. “Alsak bile biz onun yedi ceddine bakarız” dedi. Yani her şeyi kendi doğallığıyla aktarmaya çalıştık. Kasabayı ve kasabalıyı olduğu gibi anlatmak ona bir masalsılık da katıyor açıkçası. Benim anlatmaya çalıştığım bir derdim vardı ve bu dert sadece kasabaya özgü bir dert değil. Bizim şehirde de gördüğümüz ama fark etmediğimiz bir mahalle baskısı kavramı var.

Kasabalı, okullarına gelecek olan İngilizce öğretmenini bekliyor ama Fransız bir turist geliyor ve her şey altüst oluyor…

Ragıp dışında herkesin özgürlüğünü kaybettiği bir kasaba ve diğer taraftan yeni gelenlere karşı ne kadar açık oynayan bir halk var…

Kasabanın öğretmeni beklemesi ve sonrasından yaşananlar tam da “Güleriz ağlanacak halimize” durumu yaşatıyor izleyiciye. Anadolu’da çok yaşanan bir durum ve fıkralara konu olacak türden öğretmenin kasabaya gelişi…

Kesinlikle böyle. Ama bu durum da tamamen iyilikten ve misafirperverlikten kaynaklanıyor…

Bu arada çocuk oyuncularına bayıldım. Ragıp karakterinin o şaşkın ve afacan halleri çok tatlıydı.

Çocuk oyuncu en büyük korkumuzdu. Ama çok iyi çalıştık. Deniz Ali ve Ezgi çok akıllı çocuklar, sürekli oyunlar yarattık onlara ve istediğimiz oyunu aldık.

Bu film sinemaseverlerin desteği ile çekildi. Bu çok önemli bir durum, biraz bahseder misiniz?

Sosyal medyada yükselen yeni bir finansman metodu ortaya çıktı. Sosyal medya hayatımızdaki birçok şeyi değiştirdi. Biz filmi yaparken para bulmakta çok zorlandık. “Ne yapabiliriz?” diye düşünürken projemizi internete koyalım, insanlar projemizi okusunlar ve eminim ki bu projeye dâhil olmak isteyen insanlar olacaktır diye düşündük. Projemizi yurt dışındaki bir internet sitesine koyduk ve neler yapacağımızı anlattık. 15.000 Dolar toplandı ve biz sinemaseverlerin de desteği ile böyle bir film çektik. Sonunda da onlara verdikleri destekten ötürü teşekkür amaçlı filmin DVD.si vb. gibi hediyeler verildi.

“Bu filmde, ufakta olsa benim de bir payım var” demek çok önemli bence. Sanata destek oluyorsunuz…

Sinemanın geleceği bence burada, sinema artık ekranda duran, bitmiş, iki saatlik, sizin de uzaktan izlediğiniz bir şey değil! Sinemanın, insanların müdahil olduğu ve size destek verdiği bir kültür haline gelmesi lâzım. Bunu başaramazsak sinema hâlâ bir odada bizim ticari sıkıntılar yüzünden insanlara ulaşamadığımız bir alan olarak kalacak. Sinemada öncelik para kazanmak değil, sinemaya ihtiyacı olan insanlara ulaşmak.

Genel olarak bakıldığında yapımcılar sinema salonlarında filmlerine yer bulamamaktan yana dertli. Ve bu sorun birçok yerli filmde boy göstermeye başladı. Siz de 35 kopya ile gösterime girdiniz. Salon sıkıntısı yaşıyorsunuz değil mi?

Bu durumu herkesin dile getirmesi gerek bence. Biz bu filmi sadece para kazanmak için yapıyor olsaydık üç yıl uğraşmaz, erken zamanda bırakırdık. Dolayısı ile tüm riski alan bizlerin beklentileri, motivasyonları, amaçları ile sinema salonlarının amaçları uyuşmadığı için böyle bir sıkıntı var. Bizim gibi orta ve küçük bütçeli, “sadece bir şekilde bu işi, ticaret olarak yapalım, senaryomuzu ticarete göre süsleyelim ve ona göre motive edelim” beklentisinin ötesinde olan herkesin otomatik olarak karşısına sinema salonları çıkıyor. Buradaki en büyük sıkıntı da tüm riski hiç kimse almıyor, sadece biz alıyoruz. Düşünsenize biz filmimizde kaderini kendi eline almaktan bahsediyoruz. “Gidip başkalarını dinleme kendi adımını at” diyoruz ama öyle bir noktaya geldik ki biz kendi filmimizin kaderini belirlemiyoruz. Biz bu filmi yaptık, şimdi kaderimiz başkalarının ellerinde. Filmi Bolu’da çektik ama Bolu’da vizyona giremiyoruz. Bu ülkede sadece sinema yaparak ayakta kalması gereken insanlar olması lâzım ve biz bunu bu şekilde sağlayamayız. Herkes haklı, bizde haklıyız ama bir şekilde bu duruma toplanıp dur demeliyiz. Bu durumu dile getirdiğimizde bize “tek çıkış yolunuz ticari film yapmak” diyorlar. Ama biz sadece ticari film yapmak istiyor olsak bu kadar derdimiz varken neden yapalım ki? Bizim derdimiz ticari film yapıp gülüp eğlenmek değil, biz insanlar bir film izledikten sonra yanlarına bir şey kalsın istiyoruz.

Teşekkürler…

(28 Mart 2012)

Yeliz Bozkurt

Fotoğraflar için Hande Arslan Yazıcı’ya teşekkür ederiz.