Arka Pencere Dergisi Şeytanla Köşe Kapmaca Oynuyor

Arka Pencere Dergisi, 86. sayısında, kapağına kapağına Alan Parker’ın unutulmaz filmi “Şeytan Çıkmazı”(Angel Heart) yerleştiriyor. Tunca Arslan, “Trendeki Yabancı” köşesinde, yeni yayımlanan dört sinema kitabına bakıyor. Vizyon filmleri eleştirileri arasında Super 8, Tehlikeli Yol, Mutlu Azınlık, Mutluyum Devam Et, Kayıp Hazine, Öfkeli Çılgınlık Karamsar Çile ve Demir Kapılar yer alıyor. Arka Pencere Dergisi’nin 86. sayısı, bir Alfred Hitchcock alıntısıyla nihayete eriyor: “1925’ten önce İngiliz filmleri vasat düzeydeydi. Çoğunlukla iç pazar için ve burjuvalar tarafından yapılıyordu.”

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü kapak fotoğraflarına haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Arka Pencere Dergisi Şeytanla Köşe Kapmaca Oynuyor yazısına devam et
  • Yağmuru Bile

    Iciar Bollain’in yönettiği ve Gael Garcia Bernal, Luis Tosar, Karra Elejalde ile Raul Arevalo’nun oynadığı Yağmuru Bile (Tambien La Iluvia – Even The Rain), 15 Temmuz 2011’de M3 Film dağıtımıyla Bir Film tarafından vizyona çıkarıldı.
    Takıntılı idealist Sebastian, Kristof Kolomb ile ilgili bir film çekmeye kararlıdır. Farklı bir açıdan bakarak Kolomb’un kahramanın mitini tersine çevirecek, açgözlülüğünü ve vahşi eğilimlerini gösterecektir. Bolivya’daki çekimler sırasında, Kolomb’dan 500 yıl sonra toplumsal huzursuzluk patlar. Halk en temel hayati madde olan su için savaşmaya başlamıştır.

  • Basın Bülteni: 1 / 2
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman: 1 / 2
  • IMDb
  • Ali Erden Yazıyor
  • Diğer bağlantılara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Yağmuru Bile yazısına devam et
  • İspanyol Köyü Juscar, Şirinler Mavisine Boyandı

    05 Ağustos’ta Türkiye’de vizyona girecek Şirinler filmi öncesinde, tüm dünyada 25 Haziran’da kutlanacak olan Dünya Şirinler Günü kapsamında, İspanya’nın Juscar Köyü’nde tüm binalar Şirinler mavisine boyandı. İspanya’nın güneyinde, Malaga yakınlarındaki bu köyde süren hazırlıklar 16 Haziran Perşembe günü resmen sona erdi ve köydeki tüm binalar Şirinler’in mavi rengine büründü. Bu yıl Dünya Şirinler Günü’nün bir önemi daha var. Dünya Şiirler Günü’nde, dünyanın çeşitli yerlerinde 24 saat Şirinler gibi giyinen en büyük kalabalık oluşturma rekoru denenecek.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Şirinler’in Yaratıcısı Peyo’nun Doğum Günü Olan 25 Haziran, Dünyada Çeşitli Şirin Aktivitelerle Kutlanacak

    Colombia Pictures ve Sony Pictures Animation, Şirinler’in yaratıcısı Peyo’nun doğum günü olan 25 Haziran 1928 vesilesiyle 25 Haziran 2011 Cumartesi, Dünya Şirinler Günü kapsamında dünya çapında aktiviteler organize edecek. Sony Pictures Dünya Pazarlama Başkanı Marc Weinstock’un yaptığı açıklamaya gore, Temmuz sonundan itibaren tüm dünyada vizyona giremeye başlayacak Şirinler filmini beklerken, hayranları tüm dünyada bu aktiviteler kapsamında buluşacaklar. Colombia Pictures ve Sony Pictures Animation yapımı olan Şirinler filmi Türkiye’de 05 Ağustos 2011 Cuma günü vizyona girecek.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Kung Fu Panda’nın Muhteşem Dönüşü

    2008 yılında gösterime girdiğinden bu yana bir fenomen haline gelen DreamWorks’un animasyon harikası Kung Fu Panda’nın devam filmi Kung Fu Panda 2 gişede yine büyük bir başarı elde etti. 10 Haziran Cuma günü ülkemizde 3D ve 2D seçenekleriyle gösterime giren film, küçük izleyiciler kadar büyüklerin de ilgisini çekmeye devam ediyor. Sevenlerinin merakla beklediği film açıldığı haftasonu büyük bir başarı elde ederek ilk 10’da birinci sıraya yerleşti.

  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Aaron Dışarıdaki Hayatı Keşfediyor

    Çömez (Cherry)
    Yönetmen-Senaryo: Jeffrey Fine
    Müzik: Bobby Johnston
    Görüntü: Marvin V. Rush
    Oyuncular: Kyle Gallner (Aaron), Laura Allen (Linda), Brittany Robertson (Beth), Esai Morales (Wes), D.C. Pierson (Vahşi Bill), Zosia Mamet (Darcy), Matt Wallsh (Profesör Van Aucken), Kirk Anderson (Phil)
    Yapım: Cherry Movie (2010)

    Adını pek duymadığımız Amerikalı yönetmen Jeffrey Fine, “Çömez” filmiyle çok genç bir insanın gözüyle dış dünyayı anlamasını ve keşfetmesini yer yer mizahi bir dille anlatmış.

    Ivy League denilen mühendislik programından Michigan Üniversitesi’ne 17 yaşında giren Aaron’ın, okulla hayat arasında geçip giden günleri ona çok şey öğretiyor hayatının baharında. “Ivy League”in anlamı “Sarmaşık Ligi” demek. Amerika’da vakıf üniversitelerinin kurduğu bir lig bu. Mezhepsel yönleri de var. Günümüzde mezhepler ikinci plâna düşmüş. Dahi ve elit öğrencileri liselerde keşfedip bünyelerine katıyorlar. Western Michigan Üniversitesi bir devlet kurumu olmasına rağmen bu lig gibi öğrenci de alabiliyormuş demek ki. Babası Phil’in kâğıda çizdiği resimdeki kadınların klitoristinin mantıki izahı olmayan yerleşimi gibi izah edilemeyen hayatın karmaşıklığının tam ortasına düşüyor Aaron. Annesinin mutlak güven ortamı yarattığı evde, ataları gibi kaderi de çiziliyor ve o da mühendistlik okumaya yollanıyor. Annesinin kuralcılığı ve plânlamacılığının çok uzağında kadınların da olduğunu keşfediyor. Resim çizmeyi mühendislik eğitiminden daha çok seven Aaron, seçmeli ders olarak seçtiği resim dersinde 34 yaşındaki Linda’yla arkadaş oluyor. Linda’nın 14 yaşında Beth adında bir kızı da var. Aaroon, Linda’yı tanıdıkça, annesinin yarattığı güvenli sığınağın dışarısındaki hayatı da keşfediyor. Üniversitenin yurdunda kızlar ve erkekler aynı yerde kalıyorlar. Elbette bol bol ilişkiler de yaşanıyor. Aaron’ın oda arkadaşı “Vahşi” Bill’in çapkınlığı yüzünden bolca kapının önünde kalıyor. Kendisi de okulda Darcy’yle karşılaşıyor. Aaron’la Darcy arasında büyük bir aşkın doğacağını düşünüyorsunuz, ama Darcy kendine “doğanın doğal kadını” diyor. “Doğanın doğal kadını” demek, Aaron için, arkasına bakmadan gitmek demek. Linda’ya daha sık gitmeye başlıyor Aaron. Geçmişi gizemli Linda, polis Wes’le beraber. Wes onunla evlenmek istese de Linda, geçmişindeki hataları yapmak istemiyor. Üniversite öğrenimini yarım bırakmış Linda, Beth daha küçükken çok içki içtiğinden hayatı savrulmuş. Kalamazoo’da kendine ve Beth’e yeni hayat hazırlamak için gelmiş Linda. Filmi seyrederken keşfetmeniz olaylar gelişiyor ve Linda’yla kızı yeni yollara düşürüyor. Belki yolları yine buluşacak. Ama hayat, bazı şeyleri zaman içinde değiştiriyor ve kendi plânlarını uygulayabiliyor. Buna kader diyorlar.

    Kalamazoo’yu bir gösterseydi…

    Filmin hikâyesi, Michigan eyaletinin güneybatısındaki en büyük şehri olan Kalamazoo’da geçiyor. Yönetmenin muhteşem Kalamazoo Nehri’ni göstermediği için hayıflanıyorsunuz. Bu nehirde oltayla irice balık bile avlanabiliyor. Kalamazoo’nun biraları da çok leziz deniliyor. Bu şehirde Mayıs aylarında “Kalamazoo Uluslararası Animasyon Festivali” (KAFI) bile düzenleniyor. Virginialı yönetmen Jeffrey Fine, 1990’lardan beri sinema ve televizyon ortamında bulunmasına rağmen genelde pek bilinmiyor buralarda. Yönetmen, 1996’da AIDS üzerine bir dram olan “No Easy Way – Kolay Yol Yok” filmini çekmişti. 2010 yapımı “Cherry – Çömez”, yönetmenin adını öğretecek gibi. Gerçekten yönetmen, çok genç Aaron’ın gözleriyle dış dünyayı anlamasını ve keşfetmesini yer yer mizahi olarak hoş bir dille perdeye yansıtabiliyor. Linda ve Beth, hayat kadar gerçek. Aaron’ın yoluna çıkan en iyi şeyler belki de. Filmin son jeneriği de iyiydi. 1986’da Pensilvanya’da doğan Kyle Gallner, Türkiye’de gösterilmiş televizyon dizileri “Smallville”de Bart Allen ve “CSI: NY”de Reed Garrett karakterlerini canlandırdı. Genç oyuncu Samuel Bayer’ın 2010 yapımı “A Nightmare on Elm Street – Elm Sokağında Kabus” filminde Quentine karakteriyle başrollerin birindeydi. Darcy’yi canlandıran Zosia Mamet, ünlü tiyatrocu ve sinemacı David Mamet’in kızı.

    (Bu yazı 24 Haziran 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

    (24 Haziran 2011)

    Ali Erden

    sinerden@hotmail.com

    Romalılar Britanya’yı İşgâl Ettiklerinde

    Kartal (The Eagle)
    Yönetmen: Kevin Macdonald
    Roman: Rosemary Sutcliff
    Senaryo: Jeremy Brock
    Müzik: Atli Örvarsson
    Görüntü: Anthony Dod Mantle
    Oyuncular: Channing Tatum (Marcus), Jamie Bell (Esca), Donald Sutherland (Aquila Amca)
    Yapım: Film4-Focus-Toledo (2011)

    İskoçyalı belgeselci Kevin Macdonald, Jeremy Brock’la yeni şibirliğinde, Romalıların Britanya’yı işgâl devirlerini anlatıyorlar. Film, İngiliz yazar Rosemary Sutcliff’in 1950’lerdeki tarihi çocuk serisinden uyarlandı.

    Belgeselcilikten gelen 1967 Glasgow doğumlu yönetmen Kevin Macdonald, 2011 yapımı “The Eagle – Kartal” filminde, Roma İmparatorluğu’nun Britanya’daki hükümranlığını genç bir Romalı komutan Marcus Aquila’nın macerasıyla anlatıyor. Bu filmi nasıl okumalı? ABD ve Birleşik Krallık, koalisyonla Irak’ta ve Afganistan’daki işgâllerle insanlığa trajediler yaşatıyorlar. Daha geriye gidildiğinde, beyazlar Amerika’ya geldi ve kızılderilileri soykırıma uğrattı. Bizler, toprakları işgâl edilmiş insanlardan yanayız. Bu filmde de Britanyalılardan yanayız. İngiliz yazar Rosemary Sutcliff’in (1920 – 1992) 1950’lerde tarihsel – macera çocuk serisinden çıkmış “The Eagle of the Ninth” (Dokuzuncu Kartal) resimli romanından uyarlanan Macdonald’ın bu filminde alt metin olarak bunları mı görmeliyiz? Yoksa bu film bir ironi miydi? Macdonald, 2006 yapımı ilk filmi “The Last King of Scotland – İskoçya’nın Son Kralı”yla hatırlanıyor. Yönetmenin ikinci filmi 2009 yapımı “State of Play – Devlet Oyunları” da ülkemizde gösterime girmişti. MacDonald, yönetmen-senarist Jeremy Brock’la “İskoçya’nın Son Kralı”ndan sonra bir daha işbirliği yapıyor “Kartal”la. Brock, John Madden’ın 1997 yapımı “Mrs. Brown – Sadık Arkadaş” ve Gillian Armstrong’un 2001 yapımı “Charlotte Gray” filmlerine yazdığı senaryolarla biliniyor.

    Babanın onuru ve kartal…

    Bu tarihsel epik filmde, Romalı genç Marcus Flavius Aquila, yeni görevi için Britanya’ya garnizona komuta etmek için geliyor. 2. yüzyıl, yani M. S. 140. Keltler, Roma garnizonuna baskın düzenlerler. Yaralanan Marcus, gözlerini amcası Aquıla’nın yanında açıyor. Tedavi gören Marcus, küçük arenada köle Esca’yı ölümden kurtarıyor ve sonra Esca’yla beraber, babasının ve Dokuzuncu Lejyon’un onuruyla kartal heykelini kuzeydeki kabileden kurtarmak için İskoçya’ya, yani Highlander’e gidiyorlar. Bu zorlu yolculukta, Brigantes kabilesiyle karşılaşıyorlar. Mohawk kızılderilileri gibi yüzlerini boyamış genç savaşçıları olan kabile, Marcus’un babasının askerleriyle de savaşmış yakın geçmişte. Kartal heykeli de onların elinde. “Seal People”, yani mühür insanlar denilen genç savaşçılar, heykeli alan Marcus ve Esca’nın peşine düşüyorlar. Atları olan Marcus ve Esca, yayan yürüyen savaşçılara yakalanıyorlar. Marcus’un, babasının dağılmış askerleri bir araya geliyor ve Briganteslerle kanlı kılıçlı bir çarpışma başlıyor. Filme bakarsanız, iyiler Romalılar, kötülerse kabileler. Onlar vahşiler ve bizim bildiğimiz medeniyetten de yoksunlar. İnsana hiç de yabancı gelmiyor bu bakışlar. İnsan kızılderili soykırımlarını, işgâle uğramış Irak ve Afganistan’ı düşünüyor hemen. Batı hep yok edecek gibi. Esca, bir Pict. Bu Pictlerin dili, Galler’de konuşulan ilk dil. Pictlerin kökleri, “Britanya Demir Çağı”na kadar gidiyor. Marcus ve Esca’nın savaştıkları kabile Brigantesler, Britanya’nın kuzeyinde İskoçya’dan ve İrlanda’ya kadar yayıldılar. Onlar da Kelt kavminden. Keltler (Celtic), Romalılar tarafından dağıtılsalar da, kökleri hâlâ sürüyor. Orta Avrupa’dan başlayarak Britanya’ya kadar. Biliyorsunuz, Cermen ırkından olan Anglosaksonlar, M. S. 5. yüzyıldan itibaren Britanya’yı istilâ etmeye başladılar ve günümüzün İngilizleri oldular. İngilizler ortada yokken Britanya’da İrlandalılar, Galliler ve İskoçlar vardı. Hepsi de kabileydi işte.

    1980 Alabama doğumlu Channing Tatum’un, Dito Montiel’in 2006 yapımı “A Guide to Recognizing Your Saints – Hayatındaki Azizleri Keşfetme Kılavuzu” filmiyle buralarda da adı duyulmuştu. 1986 doğumlu İngiliz oyuncu Jamie Bell, Stephen Daldry’nin 2000 yapımı “Billy Elliot”la sinemaya başladı, hem de başrolle. Danimarka sinemasında “Dogma” akımının önemli yönetmenlerinden Thomas Vinterberg’in 2005 yapımı “Dear Wendy – Sevgili Wendy”yle yeni bir çıkış yakalamıştı. 1935 doğumlu Kanadalı oyuncu Donald Sutherland, Hollywood’un yaşayan büyük oyuncularından. Onun göründüğü, Robert Altman’ın 1970 yapımı “M. A. S. H. – Cephede Eğlence”, Alan J. Pakula’nın 1971 yapımı “Klute – Fahişe”, Bernardo Bertolucci’nin 1976 yapımı “Novecento – 1900”, yine 1976 yapımı Federico Fellini’nin “Il Casanova di Federico Fellini – Kazanova” filmleri unutulmaz. Filmde, İzlandalı besteci Atli Örvarsson’un etnik tınılarına da kulak verin. Filmin İngiliz kameramanı Anthony Dod Mantle ünlü bir sanatçı. Lars von Trier ustanın vazgeçemediği bir usta o. Trier’in 2009 yapımı “Antichrist – Deccal” filmindeki sinemaskop görüntüleri insanı büyülüyordu. “Kartal” filmindeki sinemaskop çerçeveleri de büyülüyor. Marcus’un tedavi gördüğü amcasının yaşadığı köydeki çekimler çok estetikti. Bu sahnelerde ışık yumuşak kullanılmış ve sıcak fotoğraflar yansımış perdeye. Elbette, Brigantes kabilesinin yansıdığı tüm sahneler de öyle. Işık düzenlemeleri bir ressamın tualinden ödünç alınmış gibi. Renk kontrastları da çok keskin bu kabile sahnelerinde. Marcus’un çocukluğundan anlarda kameraman Mantle, objektifle oynayarak görüntüyü biçimbozumuna uğratıyor. Çerçevenin bazı bölümleri bulanıklaşıyor.

    (24 Haziran 2011)

    Ali Erden

    sinerden@hotmail.com

    Kadınların Büyük Mücadelesi

    Kadının Fendi (Made in Dagenham)
    Yönetmen: Nigel Cole
    Senaryo: William Ivory
    Müzik: David Arnold
    Görüntü: John de Borman
    Oyuncular: Sally Hawkins (Rita), Geraldine James (Connie), Bob Hoskins (Albert), Miranda Richardson (Bakan Castle), Daniel Mays (Eddie), Rosamund Pike (Lisa), Rupert Graves (Peter)
    Yapım: BBC Films-HanWay-UK Film Council (2010)

    İngiltere’de 1968’de otomobil fabrikasındaki kadın işçilerin grevini anlatan “Kadının Fendi”, etkileyici ve insanı kadınlardan tarafa çeken bir film.

    Yıl 1968. Dünyada 68 kuşağının rüzgârı eserken, Dagenham’daki Ford otomotiv fabrikasında kadınlar, “eşit işe eşit ücret” grevine gidiyorlar. Bu tarihe, “Ford dikiş makinecileri grevi” olarak geçti. Kadınlar, fabrikada koltuk döşemeleri dikiyorlar. İşçi sendikasının temsilcisi Albert Passingham, kadın işçileri yavaş yavaş greve hazırlıyor. Kadınlardan yana olan Albert, annesinin köle gibi çalışıp erkeklerin yarı ücret almasına hayatı boyunca öfkelenmiş bir insan. Bu yüzden daima kadınların hakkı olanı kazanmasını istiyor. Eddie’yle evli, Sharon ve Graham adında çocukları olan Rita O’Grady, toplantıda birden kendini grevin başında buluyor. Patronlarla ilk görüşmede Connie tutuk kalınca, etkili bir konuşma yapan Rita, grevin liderliğine geliveriyor. Rita, kadınların veya tüm insanların doğuştan hakkı olanları da hatırlatıyor filmde. Kadınlar köle değil ve kadınların elde ettikleri erkeklerin bir lütfu da değil. Başlarda eşini destekleyen Eddie, Rita’nın yoğun koşuşturmasından çocuklara bakmakta zorlanıyor ve sinirleri harap oluyor. Eddie’nin ıstıraplarını seyrederken, aslında kadınların doğuştan kahraman olduğunu fark ediyorsunuz. Biz erkeklerin hayatlarını ne kadar da kolaylaştırıyorlarmış. Her şey eşitlenince kadınların da hayatları kolaylaşıyor işte.

    Sınıfını bilmek mi?..

    Filmde, gelişmiş bir kapitalist toplumdaki, özellikle İngiltere’deki sınıfsal farklılık, cinsiyetçi ayrımcılık ve ikiyüzlülük hemen fark ediliyor. Rita ve ailesi toplu konutlarda yaşıyorlar. Rita, okulda oğlu Graham’i cetvelle döven öğretmene haddini vermeye gittiğinde sınıfsal bir aşağılanmayla karşılaşıyor. Aşağıdakiler, yukarıdakiler yani. Hikâyeye burada, kocası Peter Hopkins otomobil fabrikasında üst düzey yönetici olan Lisa da giriyor. En iyi üniversitelerin birinde tarih okuyan entelektüel Lisa, kocasının kendisini aşağılamasından dolayı belki, “aşağı sınıf”ın hareketine destek veriyor. Sonunda, İşçi Partisi’nin iktidarında 1968 – 1970 arasında İstihdam ve Verimlilik Devlet Bakanı olan Barbara Castle, kadın işçilerin sorunlarını çözüyor. Kadın işçiler önce 1970’te Britanya’da, sonra da diğer sanayileşmiş ülkelerde “Eşit Ücret Yasası”yla haklarını kazanıyorlar.

    Kadınlar haklıdır…

    Sol ruhlu The Guardian, bu film için “iyi hissettiren film” demiş. Gerçekten filmi seyrederken hoş esprilerle yüklü tatlı bir film diyorsunuz, filmin kadınların hakları için mücadele ettiklerini unuttuğunuzda. Hatta film unutturuyor. Otomobil fabrikasında greve giden kadınların lideri olan Rita, aslında hayali bir karakter. Grevi sürükleyen birkaç kadını Rita’da toplamış yönetmen. Filmin geçtiği mekânlar gibi. Filmin hikâyesi, Londra’nın doğusunda ve başkentin yaklaşık 19 km uzağındaki Dagenham banliyösünde geçiyor. Elbette Ford fabrikası, tarihinde karanlık bir sayfayı anlatan böyle bir filme mekânlarını vermeyeceği için, Dagenham şehri ve Ford fabrikası, Galler’deki Merthyr Tydfil şehrine bağlı Pentrebach’ta çekilmiş. Pentrebach’taki 2009’da kapanmış Hoover fabrikası, Ford fabrikasına dönüştürülmüş. Filmde duyulan, 1960’ların sonuna kadar kaydedilmiş müziklerden ve şarkılardan oluşturulmuş. Şarkıların hepsi elbette Amerikan ve İngiliz malı. Filmde, besteci David Arnold’ın özgün tınıları da duyuluyor. 1959 doğumlu İngiliz yönetmen Nigel Cole, 2003 yapımı “Calender Girls – Takvim Kızları” ve 2005 yapımı “A Lot Like Love – Aşk Gibi Bir Şey” filmleri buralara kadar gelmişti. 2010 yapımı “Made in Dagenham – Kadının Fendi”, Britanya’da “Made in Dagenham” adıyla anılıyor. Nedendir bilinmez bu filmin ne kadar çok adı var böyle. “We Want Sex – Seks İstiyoruz”, “We Want Sexual Equality – Cinsel Eşitlik İstiyoruz”, Britanya’da “Made in Dagenham – Dagenham Malı” gibi. Aslolan, ülkesinde hangi adla oynadığı. Filmin sinemaskop görüntüleri gerçekten çarpıcı. Öncelikle otomobil fabrikasındaki anlarda. Filmin kameramanı John de Borman, son dönemlerde öne çıkmış filmlerin gözü oldu. Filmde dönemin ruhu iyi yansıtılmış. 1960’lar, dekorlarla, kostümlerle ve arabalarla o dönemdeymiş hissini veriyor. Yönetmen filminin aralarında belgesel görüntüler de kullanıyor. Son jenerikte grevci kadınların da gerçek belgesel görüntülerini gösteriyor. 1976’da Londra’da doğan Sally Hawkins, perdede karakterlerine ruh katan oyunculardan. Tiyatrodan gelme Hawkins, sinemada da kendini fark ettirmeyi başardı. Mike Leigh’in “Vera Drake – Hemşire”de Susan (2004) ve “Happy-Go-Lucky – Daima Mutlu”da Poppy (2008), Woody Allen’ın “Cassandra’s Dream – Cassandra’nın Rüyası”nda Kate (2007) gibi oynadığı karakterlerle hatırlayabilirsiniz. Evet, kadınlardan yana olmak insana kendini iyi hissettiriyor. Bu film gibi. “Kadının Fendi” filmi, 30. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde de gösterilmişti.

    (24 Haziran 2011)

    Ali Erden

    sinerden@hotmail.com

    Tomtom Sinema Karnavalı

    İstanbul, Galatasaray, Tomtom mahallesinin Akarsu, Kaymakam Reşat Bey, Acara ve Tosbağa sokaklarında 18 – 25 Haziran 2011 tarihleri arasında Tomtom Sinema Karnavalı düzenleniyor. Açık havada ücretsiz film gösterimlerinin yapılacağı karnavalın programı, ağırlıklı olarak disiplinlerarası etkileşime dayalı performans ve işlerden, sokak partilerinden oluşuyor. Bu sinema haftası, ‘yüksek kültür’ün ayrıcalıklı alanına sıkışan ‘entelektüel düşünme’ ile çoğu kez sadece ‘popüler kültür’ün marifeti sayılan ‘eğlence’yi, yer yer de gerçekle fanteziyi birbirine katmanın peşinde.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü görsellere haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Tomtom Sinema Karnavalı yazısına devam et
  • Özgürlüğe Doğru Uzun Yürüyüş

    Özgürlük Yolu (The Way Back)
    Yönetmen: Peter Weir
    Eser: Slawomir Rawicz
    Senaryo: Keith R. Clarke-Peter Weir
    Müzik: Burkhard von Dallwitz
    Görüntü: Russell Boyd
    Oyuncular: Jim Sturgess (Janusz), Ed Harris (Smith), Colin Farrel (Valka), Dragos Bucur (Zoran), Saoirse Ronan (Irana), Gustaf Skarsgard (Voss), Mark Strong (Khabarov), Alexandru Potocean (Tomasz), Sebastian Urzendowsky (Kazik)
    Yapım: Exclusive Films-National Geographic (2010)

    Avustralyalı Peter Weir’in, Polonyalı Slawomir Rawicz’in kitabından uyarladığı “Özgürlük Yolu”, Gulag’tan kaçan birkaç mahkumun zorlu ve trajik yolculuğunu anlatıyor.

    Bu film, gerçek bir trajediden sinemaya uyarlandı. Eski subay Polonyalı yazar Slawomir Rawicz’in (1915 – 2004), Sovyetler’in Gulag diye adlandırdıkları çalışma kampından birkaç savaş esirinin firarını anlatan “The Long Walk: The True Story of a Trek to Freedom – Uzun Yürüyüş: Özgürlüğe Göçün Gerçek Hikâyesi” romanından uyarlanan 2010 yapımı “The Way Back – Özgürlük Yolu”, bu trajediyi tüm ayrıntılarıyla ve derinlikli anlatıyor. Stalin’i hâlâ sevenler için bu roman ve film büyük bir hayal kırıklığı olabilir. Ne yapalım, gerçekler ve trajediler romantik değil. Gulag’tan kaçış, 1942 kışında başlıyor. Kaçan mahkûmlar, altı bin kilometre yol yürüyorlar. Geriye kalansa dört kişi. Sovyetler’e inanmış gizemli mühendis Bay Smith, finale doğru Himayalalar’da gizemli bir kayboluşla hikâyeden ayrılıyor ve üç kişi Hindistan’a, özgürlüklerine ulaşıyor. Film, 2. Dünya Savaşı’nın başlarında Polonya’da açılıyor. Muhalif Janusz, eşinin ihbarıyla tutuklanıyor. Elbette Janusz’un eşine işkence yapılmış. Janusz, yirmi yıl yatmak üzere Sibirya’daki Gulag’a sürgün ediliyor. Orada, Khabarov adlı bir sanatçıyla dostluğu gelişiyor. Khabarov, Janusz’a kaçmak için ilham ve plân veriyor. Filmin derinliğinde oğlunu kaybettiği öğrenilen Bay Smith, kendisine işkence bir gün daha yaşamak için çaba gösteren bir insan. Hem suçluluk hem de vicdan azabı çekiyor. Sovyet Devrimi’ne inanıp Rusya’ya metro yapmak için oğluyla giden Bay Smith, oğlu Kızıl Ordu tarafından işkenceyle öldürülmüş. Kendi yarattığı cehenneminde yanıyor Bay Smith. Firari mahkûmlar içinde Letonyalı Voss, ressam Tomasz, gece körlüğü olan Kazik, Yugoslav muhasebeci Zoran ve Janusz’la beraber tehlikeli bir Rus mahkûm Valka, Khabarov’un plânıyla gecenin derinliğinde firar ediyorlar. Baykal Gölü’nden geçip Moğalistan’a özgürlüğe ulaşmayı umudediyorlar. Yollarına, Irena adında bir Polonyalı bir kız çıkıyor. Ailesi katledilip katledilmediği gizemli kalan Irena, Kollektif Çiftlik’ten firar etmiş ve Gulag mahkûmlarını takip etmiş günlerce. Mahkûmlar önce kızı istemese de, Irena sanki umudu simgeliyor. Bu zorlu yürüyüşte Kazik, Tomasz ve Irena yolda ölüyorlar. Valka da, Moğolistan sınırında onlardan ayrılıyor. Daha sonra Bay Smith de yol arkadaşlarını terk ediyor, ama geriye kalan üç kişi Janusz, Zoran ve Voss, Hindistan’a ulaşıp özgür oluyorlar.

    Çarpıcı görsellik…

    Avustralya’nın Sidney şehrinde 1944 yılında doğan Peter Weir, Joan Lindsay’in aynı adlı romanından uyarladığı “Picnic at Hanging Rock – Hanging Rock’ta Piknik” filmiyle dünyada adını duyurdu. Bizim içinse, 1982’de ülkemizde gösterime giren 1981 yapımı “Gallipoli – Gelibolu” filmiyle fark edildi. Çanakkale’de Anzak askerlerinin 1915’teki trajedisini anlattı 1. Dünya Savaşı atmosferinde. 1989 yapımı “Dead Poets Society – Ölü Ozanlar Derneği”, onun ikinci doğuşu oldu. Weir’in “Özgürlük Yolu” filminin anlatımı ve sinemaskop görüntüleri çok çarpıcı. Filmin bazı anlarında, yönetmenin “Gelibolu” filminin de kameramanı olan Avustralyalı Russell Boyd’un, “Gelibolu” filmindeki gibi genel çekimler oluşturması insana heyecan veriyor. Sabit açıda duran kamera, genel açıdan insanları çerçevenin bir tarafından diğer tarafa yürüyüşünü takip etmesi estetik anlamda yönetmenle kameramanın tarzını ortaya koyuyor. Bizlere de az da olsa nostalji yaşatıyor bu çekimler. Yönetmen, yolculuk derinleştikçe, iyi yazılmış senaryonun da yardımıyla karakterlerin ruhsal derinliklerini ve sarsıntılarını görsel açıdan da yansıtabiliyor. Ama, kelimeler güçlü. Moğolistan’da bir tapınağın harabeye dönüştüğünü gören Voss, kendi kilisesini hatırlıyor ve günah çıkartıyor işlediği cinayeti anlatarak. Azılı bir suçlu olan Valka, sanki hayatın gerçekleri gibi duruyor hikâyede. Belki de hikâyenin romantiği Janosz. Halüsinasyonlar gören Janosz, kendine sıcaklık ve dayanma gücü veren evinin bahçesini hayal ediyor. Filmdeki en son sahne gözleri hafifçe yaşartacak sanki. Son sahneden hemen önce, siyah-beyaz belgesel görüntülerle, savaş sonrası Sovyetler’in kuşatmasında kalıp “demirperde ülkeleri” olan Doğu Avrupa ülkelerinden özgürlük eylemleri yükselirken Kızıl Ordu tanklarla o ülkelere girip eylemleri bastırıyor. Sonunda, 1989’da Berlin’deki duvar yıkılıyor ve özgürlük geliyor.

    Filmden yansıyan vahşi doğa da hikâyeye anlam katmış. Karlar, soğuklar, çöl sıcakları ve insanın dayanma gücü. İnsanı gerçekten etkiliyor yönetmen Weir. Filmdeki müzikler de gerçekten iyi ve bazı anlarda bu tınıların ruhunuzda dolaştığını sanıyorsunuz. Alman besteci Burkhard von Dallwitz’in, yol arkadaşlarının Moğolistan’a geçtiklerinde fonda etnik tınılar duyuluyor. Bu insana coşku ve hüznü aynı anda yaşatıyor. Himalayalar’da daha yoğun senfonik müzikler duyuluyor perdede. Colin Farrell ve Ed Harris, filmin lokomotif oyuncuları. Sinemaseverler, Janusz’u canlandıran 1978 doğumlu İngiliz oyuncu Jim Sturgess’i, Julie Taymor’ın 2007 yapımı “Across the Universe” filmindeki Jude karakteriyle hatırlayabilirler. Bu oyuncu Lehçe de konuşuyor filmde. İrlandalı, ama 1994 New York doğumlu Saoirse Ronan, Joe Wright’ın 2007 yapımı “Atonement – Kefaret” filminde küçük Briony karakteriyle hatırlayabilirsiniz. Wright – Ronan ikilisi son olarak 2011 yapımı “Hanna” aksiyon-gerilim filmiyle bir araya geldi. Ronan en çok Peter Jackson’ın 2009 yapımı “The Lovely Bones – Cennetimden Bakarken” filminde seyircileri etkisi altına almıştı Susie karakteriyle. Bu İngilizce, Rusça ve Lehçe konuşan filmin bir bölümü, Hindistan’ın Batı Bengal eyaletinin yüksek kesimlerinde, Himalayalar’da yer alan Darjeeling’de çekilmiş. Filmdeki diğer mekânsa, Fas’ın Sahra Çölü’nün içinde bir vaha olan Erfoud. Fas’ta Berberilerin Quarzazate, Arapların Warzazat dedikleri ve Fas’ın film stüdyolarının bulunduğu Quarzazate kasabasına “sessizce yakar” diyorlar. Elbette burası, herkesin dillendirdiği gibi “çöl kapısı…” Yönetmen, Quarzazate kasabasından bu filmi için çok faydalanmış. Ayrıca, Rusya’da geçen bazı sahneler Sofya’ya 25 km uzaklıktaki Vakarel köyünde çekilmiş. Bu film, 30. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde de seyirciyle buluşmuştu.

    (Bu yazı 24 Haziran 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

    (24 Haziran 2011)

    Ali Erden

    sinerden@hotmail.com