Alman Kısa Filmciler, Oberhausen Seçkisi’yle İstanbul’a Geliyor

Ruhr2010, TÜRSAV (Türk Sinema Vakfı) ve İstanbul Goethe Enstitüsü işbirliğiyle 2010 İstanbul / Pecs / Ruhr – KRV Sinemasal Buluşma Projesi kapsamında yapılacak Alman Filmleri Haftası’ndaki kısa film gösterilerine katılmak üzere Ruhr Eyaleti sinemacıları İstanbul’a geliyor. Beyoğlu Sineması’nda oynayacak olan uzun metraj filmlerin önünde gösterilecek olan Oberhausen Seçkisi’nde kısa filmlerin yönetmenleri de gösterimlere katılacak. Jan Verbeek, Marjorie Bendeck ve Melanie Andernach, 27 Kasım Cumartesi günü yapılacak olan Türk – Alman Yapımcılar Buluşması’na da katılacak.

  • Basın Bülteni
  • Hafta hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Alman Kısa Filmciler, Oberhausen Seçkisi’yle İstanbul’a Geliyor yazısına devam et
  • New York’ta Beş Minare, 15 Günde 2,5 Milyona Dayandı

    Mahsun Kırmızıgül’ün yazıp yönettiği New York’ta Beş Minare filmi bayramda sinemacıların yüzünü güldürdü. Hem Türkiye’deki hem de Avrupa’daki izleyiciden büyük ilgi gören film 15 günde, Avrupa’nın dört ülkesinde 253.643 kişi tarafından izlenerek, 8 ülkede gösterime giren Güneşi Gördüm filmininin 251.872 kişilik gişesini geride bıraktı. Türkiye’de ikinci haftasında 2.332.672 kişi tarafından izlenen film 2,5 milyon barajına dayanırken, Mahsun Kırmızıgül’ün bir önceki filmi olan Güneşi Gördüm’ün toplam gişesini iki gün sonra kesin geçecek.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Bir Kısa Film Festivali

    “Bir kısa film festivali” dedim ama kastım Batman’da yapılan 1. Yılmaz Güney Kürt Kısa Filmleri Festivali. Sinema önceki asrın son yıllarında icat edildi ve geçen asrın başlarında da İmparatorluğa geldi, tamamlanan ilk (kurmaca) film 1917’de çekildi. Sinemamız, özellikle oyuncular bakımından tiyatromuz ile hep etkileşim içinde oldu. Bu nedenle tiyatroda bazı özellikler edinmiş oyuncular bunu sinema perdesinde tekrar ettiler, bu sinemada sesin kullanımından (1931’den) sonra da giderek gelişti.

    Ülkemiz, önceki İmparatorluk döneminden beri farklı unsurları içinde barındırmaktadır. Bu farklılıklar kendi sanatlarını da (ağırlıklı olarak müzik ve edebiyat) ürettiler. Ülke içinde Ermeni, Rum gibi azınlık durumunda bulunan gruplar yanında, Laz, Gürcü, Çerkez, Arnavut ve Muhacir gibi özellik gösteren gruplar da bulunmaktadır. Bunlara Kürtleri de ekleriz. Diğer sanat kollarının yanında sinema da ürünlerinde bu özellik gösteren grupları kullanmıştır. Kürtler, filmlerde diğer grup mensupları gibi özellikle şiveleri ile belirginlik kazanacak şekilde tali kahramanlar olarak yer almıştır. Zaman olmuş bu gruplar filmlerde komedi unsuru olarak kullanılmış, fakat herhangi bir ayrımcılık olarak ele alınmamıştır. 60’lı yıllardan sonra sosyal içerikli filmler ağırlık kazanırken, ülkenin Güneydoğusunda geçen filmlerde, bölgenin sosyal gerçekliği olan ağalık ve kaçakçılık konuları da bazen temanın geneli, bazen de tali unsuru olarak işlenmiş, bu nedenle bölgenin Kürt karakterleri toplumdaki konumları ile işlenmiştir.

    Bu noktada kahramanlar bazen olumsuz da olmuş olabilir ama bir genelleme değildir. Ayrıca özellikle İstanbul’da yazılan bir takım şablon senaryolarda olaylar / kişiler gerçeklere uygun olmayabilir ama zamanla bölgeden çıkmış yapımcı – yönetmen – oyuncular veya konuyu yerinde ve daha kapsamlı inceleyen üreticilerin elinde gerçeklere daha yakın sonuçlara ulaşılmıştır. Olayların tüm özellikleri ile ele alındığı söylenemez, çünkü bir “sansür” kurumu vardır fakat bu yalnız bölge ile ilgili değil tüm sektörün üretimleri için geçerli bir kısıtlayıcı faktördür. Önceleri diğer grupların olduğu gibi sadece şive olarak kullanılan Kürt ağzı zaman içinde doğrudan Kürtçe olarak filmlerde yer almıştır.

    1991 yılında Ümit Elçi’nin çektiği bir Kürt halk söylencesinden kaynaklanan Mem û Zin isimli film, (bildiğim kararı ile) ilk defa Kürtçe seslendirilerek (özgün seslendirmesi Türkçedir) bölgede gösterilmiştir. Bundan sonra başka Kürt söylenceleri de sinemaya uyarlanmıştır. Gani Rüzgâr Şavata 2001’de Doz, Kâzım Öz 2005’de Dûr gibi filmlerde Kürtçe isimler kullandılar, bu giderek devam etti.

    Şimdi ise bir “Kürt Filmleri Festivali”. Filmlerin kısa olması durumu değiştirmez. Burada toplanılan filmlerin Almanya’ya götürülüp şu veya bu kentte Almanya’da Türk Filmleri Festivali yapmakla aynı şey değildir bu. Türkiye’de yaşayan çoğunluk olarak, Güneydoğu Anadolu’da yaşayan ama ülkenin tamanına dağılmış, hele metropollerde mahalleler oluşturacak duruma gelmiş, “yoksulluk”, “ezilmişlik” söylemine sarılınmasına rağmen toplumun her katına dağılmış, buralara yerleşmiş birçok Kürt kökenli -açıkça söylersek Kürt- yurttaşımız varken ve Kürtlük her zaman bir problem gibi söylenmesine rağmen, hiçbir zaman ne sosyal, ne de bürokratik -olumlu ve olumsuz- anlamda bir farklılık çıkışı oluşturmamıştır. Avrupa’ya ayak uydurmak için yapılan bir takım politik girişimler sonucu gündeme, toplumsal olgusundan daha fazla ağırlık verilen bu sorun, parlamentoda da siyasal yapılanma bulması yanında, “etnik” olmadığı (!) özellikle belirtilen birtakım etkinlikler de giderek ağırlık kazanmaktadır.

    Sinemamızın hiçbir zaman görmezden gelmediği, şu veya bu şekilde, az veya ağırlıklı olarak kullandığı Kürt olgusu, son yıllarda çoğunlukla Kürt kökenli olan -bir kısmı da yurtdışında (Avrupa’da) yaşayan- kişiler tarafından sinema yolu ile perdeye taşınmaktadır. Bunlar bazen sırf yurtdışı gösterimlerde adını duyurmakta, zaman zamanda sinemalarımızda seyirci ile buluşmaktadır. Bu filmler seyircisiz kalmamaktadır, bu ise herhangi bir tartışmanın konusu olmamalıdır. Filmler, sırf yerel veya etnik bir özellik taşıyabileceği gibi, politik bir içerikte taşıyabilir. Bu içerikler tartışılabilirse de aslolan tartışılan konuya karşıt veya başka bir yönden bakabilen yapıtlar yapabilmektir.

    Bu şekilde zıt kutuplu denebilecek filmlerin yalnız bu konuda değil, belirli bir süre suskun kalmış, karşıt her grup tarafından yapılması -yalnız slogancılık düzeyinde kalarak değil- yerinde olacaktır. Ülkemizde yeterli noktaya henüz getirilememiş kültür düzeyinin gelişmesine ne kadar katkısı olur, orasını bilemem ama sinema gibi estetik bir yanı da olması gereken aracın bu yönde gelişmesinin (geliştirilmesinin) bazı katkıları olur düşüncesindeyim.

    İmdi, böyle bir ortamda yapılan bir film festivalinin adında Kürt adının bulunması yinede garip gelmektedir. Bir film festivaline “çocuk filmleri”, “komedi filmleri”, “animasyon filmler”, hatta “müzikal filmler”, “yol filmleri” v. s. gibi adlar verilebilir. Bir soru: “Kürt filmleri” festivalinde ünvanda yer alan “Kürt” neyin ayırt edici unsurudur? Burada söyleyeyim ki ben bu kısa filmleri görmedim, görmeyi isterim ama festivale katılmadım. Sorudaki gibi “Kürt”ün ayırt ediciliği ne? Filmlerin hepsi -45 film katılmış gazetelerde okuduğum kadarı ile- Kürtleri mi, Kürtçülüğü mü anlatıyor, yoksa hepsi Kürtler tarafından mı yapıldı? İkinci sorunun saçmalığı açıktır, ilk soru da filmler seyredilmeden yapıştırılacak yaftalar değildir. Aslında filmlerin bu şekilde yaftalanmasına her zaman karşıyım ama içerikleri bakımından bu özellikleri ile incelenmelidirler. İçeriği ne olursa olsun, yapan kişinin “etnik” (!) durumu nedeni ile sloganlaştırılmasını da benimseyemem ama, içerik açısından, yapanı tanımak / tanıtmak adına bu yapılabilir.

    Bütün bunlardan sonra festivalin adının başına bir de Yılmaz Güney adının eklenmesini kabûl etmem mümkün değil. Bir festivalde, söz gelimi Adana, Antalya Festivallerinde Yılmaz Güney adına, Behlül Dal adına, Avni Tolunay adına ödüller verebilirsiniz. Festivalin adında, yapıldığı yer (Batman) yer almalıdır, yılı yer almalıdır, kaçıncısı olduğu belirtilmelidir, -özellikle- kısa film olduğu mutlaka yer almalıdır, hatta -yukarıda açıkladığım nedenlerle benimsemediğim halde- “Kürt filmi” (?) ibaresi de kabûl edilebilir diyelim (olmaz ama), fakat Yılmaz Güney de olsa bir sinema sanatçımızın adının, (peşindeki “Kürt” ibaresi ile birlikte) verilmesini kabûl etmek, benimsemek -benim için- mümkün değil. Son söz olarak, bütün bu karşıtlıklarımdan sonra, -hiç birini görmedim ama- filmlerin hiç birine (içlerinde belki beğenmeyeceklerim, eleştireceklerim olacak) karşıt olmadığımı belirtmek isterim.

    (25 Kasım 2010)

    Orhan Ünser