1. Malatya Uluslararası Film Festivali

Binlerce yıllık tarihiyle dünyanın en eski sarayı ve kral mezarına ev sahipliği yapan Malatya, şimdi de yeni bir festivale kucak açmaya hazırlanıyor. Malatya Valiliği ve Malatya Kayısı Araştırma – Geliştirme ve Tanıtma Vakfı tarafından bu yıl ilk kez 26 Kasım – 02 Aralık 2010 tarihleri arasında Malatya Uluslararası Film Festivali düzenleniyor. Festival, 26 Kasım Cuma günü perdelerini açarak tüm sinemaseverlere ve Malatyalılara merhaba diyecek. Dünyanın dört bir yanından nitelikli yapımları seyirciyle buluşturacak olan Malatya Uluslararası Film Festivali, filmlerin yanı sıra etkinlikleriyle de sinema dolu bir hafta yaşatacak.

  • Basın Bülteni: 1 / 2
  • Etkinlik Takvimi
  • Web Sitesi
  • Sadi Çilingir Yazıyor: 1 / 2
  • Yüksek çözünürlüklü afiş, diğer haber ve basın bültenlerine haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    1. Malatya Uluslararası Film Festivali yazısına devam et
  • Kalmak İçin Gitmek: Revolutionary Road

    Sözlerin boğazınıza düğümlenmesi gibidir hayat. Her yutkunuşta acı verir. Sarılmak bu kadar mı zordur öteki zamana? Yoksa geri kalmak mıdır iç çekişin sinsiliğinde hayat. Uzun mudur hayat, yoksa çığlık atana dek mi süreriz kervanımızı? Yol upuzun oysa ki… Sonunu görmek mümkün olmuyor. Yolun sonuna koşabilmektir yalnız kovboyların derdi. Hayat bir iç çekiştir yeri geldiğinde. Sabırsız, yer yer de dingin. Kana kana su içmenin keyfidir umuda sarılmanın verdiği haz. Ya da karda açan bir çiçeğin sessizliği, gülümseyişi, titreyişi… Hayat, sonsuz bir uçurumdur… Döner durur kendi içine…

    Revolutionary Road iki kere izlemiş olduğum bir filmdir. Hayat kendi içine evrilirken sinemanın buna kayıtsız kalamayışının kanıtı. Her anı gerçektir. Ya da gerçeğin bu olduğuna şartlanmışızdır. Sanırım kitabi bir eleştiri yapamayacağım bu film hakkında. Şeffaf olan bir şeyler var ya da her şey şeffaf. İçinize işliyor ya da benzer durumlara gebe kalmışsa sizin de hayatınız içinize işlemekten başka da çare kalmıyor. Filmde Amerikan Banliyo yaşamına dair, süslü tekdüze hayatlara dair bir eleştiri var. Sam Mendes sanki anlattığı konuda ihtisas yapmışçasına döktürüyor. Filmin sosyolojik boyutundan da öte psikolojik tespitleri, bu tespitleri ifade edişi her sahnenin altını sağlam bir şekilde dolduruyor. Komşu misyonunun ya da o dayatılmış misyonun katkısı da ustaca işlenmiş. Kate Winslet ve Leonardo DiCaprio da döktürmekten öte kariyerlerinin zirve noktasını çizmiş oluyorlar. Titanic sonrası gözlerimiz de yaşarmıyor değil bu uyumlu çifti gördüğümüz zaman. Kitap uyarlaması olduğu aslında her halinden belli olsa da bunun altından ustaca kalkmış yönetmen.

    İnsanın kendi gerçeğini çizmesi üzerine bir film aslında Revolutionary Road. Dış faktörlerin insan psikolojisine ne derece etki ettiğine işaret ediyor. Pencereden esen buz gibi bir rüzgâr misali. Aslında her şeyin özünde de o buz gibi esen rüzgâra verilen tepki yatıyor. Sözde gerçeklikleri ne derece arkamıza alabildiğimiz, söylenen sözleri, sosyal statü diye konumlandırılan ünvanların ezici gücünü ne kadar göz ardı edebildiğimizle âlâkalı anlatılanlar. Birilerine kulak asmanın saçmalığı, gitmenin bir noktada kalmak, kalmanın da bir noktada da gitmek olduğunu görememenin cehaletini duyumsatıyor. Revolutionary Road derdini çok aşan bir üslûba sahip: “Herkes boşluğa düştüğünü fark eder ama umutsuzluğu görmek cesaret ister.” Durup düşünmek, düşündükçe daha derin anlamlar aramak amacıyla ustaca çalışılmış replikler bunlar. Gerçi kitabın yazarı Richard Yates’in sayesinde vücut bulmuş bir anlatımdan bahsediyoruz. Ama Sam Mendes daha iyisini yapamazdı sanırım. Nuri Bilge Ceylan’ın Üç Maymun’da beni yüzleştirdiği, gerçek dediğim olgu bu filmde tamamen altüst oldu. Aile ne olursa olsun dimdik ayakta duran, tüm sırların, yalanların tek bir potada eritildiği yarı saha maçıyken Sam Mendes aile içinde aile yaratmış. Bir şey içinde başka bir şey var yani. Daha da özüne iniyoruz sosyal statülerimizin. İşte indiğimiz o en derin çukurda da varoluşumuz yatıyor çırılçıplak bir şekilde. Umutsuzluğu görmek cesaret istiyor, büyük zorluklara katlanmak gerekiyor. Aynı zamanda gitmenin kalmak olduğuna dikkat çekiyor. Hayatta kalmak zor bir uğraşken gitmek de zorlaşıyor. İçiçe geçen bir takım gitgelleri tasvir ediyor film.

    Kate Winslet beyazperdede hayatının performanslarından birine imza atmış. Kavga sahnelerinde yaratılan gerçeklik, aslında hepimizin somut anlamda ya da içsel olarak kendi kendimizle yaşadıklarımıza ayna tutuyor. Başlarda iki kişilik bir dünya tasavvur edilirken dakikalar aktıkça filmi izlerken bu dünya da küçüldükçe küçülüyor. Filmde fonda da iki adet çocuğu var başroldeki çiftimizin. Ama bu çocukları doğru düzgün perdede göremiyoruz. Daha doğrusu bize pek gösterilmiyorlar. Kendimiz olabildiğimiz noktada çocuklar da silikleşmeye başlıyor. İsteklerimiz, hayallerimiz, umutlarımız olunca asıl önemli olan kendimizi buluyoruz ve bizden diye atfedilen parçalarımız silikleşiyor. Filmde çocukların pek görünmeyişi de anlatılmak istenen vahim durumu daha iyi kavrayabilmemiz açısından yerinde bir tercih olmuş. Şayet gelmek üzere olan üçüncü çocuğu hiç görmesek bile varolmaya başlaması ve hakkında konuşulanlar sayesinde dehşete kapılıyoruz. İnsanoğlunun varoluşu başkalarının zorlamalarından, gelenekçi yaklaşımların oluşturduğu dayatmalardan, kendimiz olamayıp esir kalmış ruhlardan ibaretmiş meğer. En kötüsü ve her şeyi özetleyen de aslında sahip olduğumuzu zannettiğimiz şeylerin aslında bize sahip olmasından kaynaklanıyor oluşuymuş meğer. Oturduğumuz ev, sahip olduğumuz araba, koltuklarımız, değerli mücevherlerimiz, takım elbiselerimiz, çocuklarımız… Aslında her şey bizi esaretin gölgesinde bırakmaya başlamış. Umutsuzluk da işte yavaş yavaş tüm bunların farkedilebildiği noktada kendisini göstermeye başlıyor. Cesareti de farkındalığından alıyor. April’in ölüme doğru yol aldığı sahne ve hemen sonrası yüreğimi sızlattı. Farkedemediğim bir noktaya taşıdı beni. Bu da cinsiyetsizlik aslında. Film karı – koca misyonunu somut anlamda apaçık gösteriyor olsa da anlatılmak isteneni kavradıktan sonra hepimizin aslında birer et parçası olduğumuzu fark etmemizden öteye geçemiyor. Kadın ya da adam, ya da yoldan geçen biri, eve giren deli -ki aslında kim deli?- gibi gibi bir sürü cevapsız ama kimliksizliğin eşiğine gelmiş sır gibi saklanan bir cinsiyetsizlik.

    Revolutionary Road tam da anlatmaya çalıştığını anlatmış, izleyenleri kilitlemiş dediğimiz yerde biraz gereksiz bir biçimde uzamaya başlıyor. Frank’in hastaneden çıkıp caddede koşmaya başladığı sahnede her şey çözümlenmişti aslında ve burda da ekranın kararması gerekiyordu. Ama ardarda bir dizi zorlama kapanış sekansı daha geldi. Wheeler’ları efsaneleştirme çabası olmamış. Wheeler’lar silinmeye mahkûm karakterleri oynamamışlar mıydı film boyunca. Gerçi tam olarak bu hükme de karşı çıkan sahneler de yoktu. Ama şekil itibariyle Avrupa Sinemasına çok çok yakın duran bu film final itibariyle de netleşmeye mahkûm olmamalıydı. Filmle ilgili tek rahatsızlık duyduğum nokta bu, yani Kate Winslet’in perdeden ayrıldıktan sonraki tüm sahneleri. Ama her şeye rağmen yıkılamayan tabular aslında kendi özümüzde başlıyormuş fikri güzel işlenmiş.

    İzlemesi zor bir roman ve okuması da oldukça zor bir film Revolutionary Road. Son yılların en başarılı Amerikan filmi. Bağımsız olmayan ama bağımsıza en yakın duran, Amerikan yaşam tarzını eleştirirken Avrupa’nın yozluğuna da ışık tutan bir film…

    Yönetmen: Sam Mendes
    Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Kate Winslet, Kathy Bates, Kathryn Hahn
    Görüntü Yönetmeni: Roger Deakins
    Senaryo: Justin Haythe, Richard Yates (Kitap)
    Müzik: Thomas Newman
    Yapım: 2008, ABD/İngiltere, Renkli

    (31 Ağustos 2011)

    Görkem Akgün

    http://gorkeminsinemadefteri.blogspot.com/

    Aykut Oray Kısa Filmleri Gecesi

    Geçen sene bu ay kaybettiğimiz Aykut Oray, oynadığı kısa filmlerin gösterileceği geceyle anılıyor. Her zaman öğrencilere ve kısa filmcilere destek olan sanatçının rol aldığı ve katılımın herkese açık olduğu gecede gösterilecek filmler şunlar: Pembe İnek (Yön: Onur Gürsoy), Hücre (Kemal İleri), İş Görüşmesi (Gökhan Özdemir), Ayak Altında (M. Cem Öztüfekçi), Gerçeğin Hikâyesi (Yasemin Çağan Boğalıoğlu), Yemekteyiz Öğrenci Evi (Enver Engin Karalar). Etkinlik, 04 Eylül 2010 Cumartesi günü saat: 20:30’da “Klaxon Kültür Merkezi, İstiklal Cad. Olivia Geçidi, No:5, D: 2, Beyoğlu, İstanbul” adresinde yapılacak. Tel: (0212) 2442464.

    Osman Nuri Ergün’ü Kaybettik

    Sinemamızın sevilen yönetmenlerinden Osman Nuri Ergün, yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamayarak 24 Ağustos 2010 Salı günü hayata veda etti. 1928 yılında Çayeli’nde doğan ve sinemamızda Kemal Film yönetmeni olarak da bilinen Osman Nuri Ergün’ün yönettiği filmler arasında Cilalı İbo ve Tophane Gülü, İzmir Ateşler İçinde, Sevgili Halam, Aşk Mahkumu, Mor Defter, Fakir Gencin Romanı, Ali Baba Kırk Haramiler, Bir Pınar ki, Mahşere Kadar, Saymadım Kaç Yıl Oldu, Herşeyim Sensin gibi filmler var. Afiş ve jeneriklerde adı genellikle O. Nuri Ergün olarak geçen yönetmenin cenazesi, yarın Bebek Camii’nde kılınacak öğle namazını müteakip Aşiyan Mezarlığı’nda toprağa verilecek. Merhuma tanrıdan rahmet, kederli ailesine sabırlar dileriz.

  • Osman Nuri Ergün fotoğrafları için tıklayınız.