Türk Sineması Kendi Ajanını Yarattı: Süper Ajan K9

Sakar ajan tiplemesi, şimdiye kadar hep Hollywood filmleriyle karşımıza çıktı. Mr. Bean serisindeki Johnny English, Çıplak Silah’taki Frank Drebin, Budala Dedektif’te de Austin Powers tiplemeleri büyük başarı sağladı. Bu filmlerin serileri çekildi. Ve Hollywood’dan sonra Türk Sineması da ilk kez kendi kahramanını yarattı: Süper Ajan K9. Türk Sineması’nın da artık bir sakar ajanı var. Süper Ajan K9, Hollywood filmlerinde görmeye alıştığımız süper ajanlar gibi başarılı, komik ve sakar. Üstelik yüzde yüz Türk malı ve tüm süper ajanlarda olduğu gibi özel bir aracı da var. Dünyayı kurtarmak için mücadele eden Süper Ajan K9’un macerası, 26 Eylül’de sinemalarda.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • BSF Akademisi Sinema Okulu Kayıtları Başladı

    BSF Akademisi Sinema Okulu’nun 01 Eylül’de başlayan kayıtları 17 Ekim’de sona eriyor. Toplam 28 haftada 560 saat sürecek dersler ise 27 Ekim’de başlıyor. 2008 – 2009 programında Görüntü Yönetimi, Sinema Dili ve Tarihi, Film Senaryosu, Türk Sineması, Reklam Filmi, Belgesel Sinema, Görüntü Yönetimi Uygulama, Sinema TV’de Drama, Bir Film Nasıl Okunur, TV Teorileri, Kurgu Sistemleri, TV Programcılığı, Kısa Film Projesi gibi dersler var.

  • Geniş bilgi için tıklayınız.
  • Derine, Daha Derine Doğru Bir Öz Arayışı: Tatil Kitabı

    54. Taormina Film Festivali’nde Jüri Özel Ödüllü ve 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma Bölümü En İyi Film Ödüllü, Bulut Film yapımlı Tatil Kitabı, 12 Eylül 2008’de izleyicisiyle buluşacak. Tatil Kitabı’nı izlerken teknolojinin getirdiği birçok şeyi unutun. En önemlisi de müziği. Tatil Kitabı’nın özel bir ritmi var size müziğin eksikliğini hissetirmiyor. Çünkü görüntüler film notaları gibi. Saf, katıksız bir film sizleri bekliyor. Seyfi Teoman, Tatil Kitabı ile sinemanın özüne inme arayışı içinde.

    Sinema ile uğraşan iktisatçılar oldukça arttı, siz de onlardan birisiniz…

    Boğaziçi Üniversitesi’nde sinema bölümü yoktur ama yönetmen çıkmış bir sürü Boğaziçi mezunu vardır. Okulda sinema ile ilgilenen bir grup var. Mithat Alam Film Merkezi’nin olması da büyük avantaj tabii. Bu şekilde, ekonomi okurken sinema dersleri alabiliyordum. Yapım – yönetim kadar teknik olmasa da sinema tarihine yönelik derslerdi gördüklerim.

    Sanatı okulda öğrenmenin kısıtlayıcı olacağını mı düşündünüz?

    Ben ekonomiden sonra Polonya’da iki sene sinema eğitimi aldım. Sürenin ne kadar olduğu önemli değil. Önemli olan bu süre içinde sinema üzerine düşünecek ekstra zamanının olması. Hayatın koşuşturmacası içinde kimsenin sinemaya ayıracak iki ya da dört senesi olmuyor. Ama sinema öğrencisiysen, sinema üzerine tartışmaya, düşünmeye vaktin oluyor. Böyle bir avantajı var. Ancak meslek olarak icra etmek istediğiniz zaman salt okuldaki eğitim yeterli olmuyor. Meselâ ben şimdi bir yere gidip iktisatçı olarak çalışamam ki. Evet, eğitimini aldım ama mesleği nasıl yapacağımı bilmiyorum.

    Sinema eğitiminizi yurt dışında almanızın avantajı ne oldu?

    Farklı bir vizyon sunuyor. Yapım koşullarının yurt dışında nasıl olduğunu görüyorsun. Farklı sinema dillerini tanıyorsun. Ülkeni dışardan gözlemleyebiliyorsun. Karşılaştırabiliyorsun… Çok fazla avantajı var gerçekten.

    Tatil Kitabı sizin geçmişinizden izler taşıyor mu?

    Yabancısı olmadığım olaylar. Ama birebir yaşamadım.

    Neyi vurgulamak istediniz özellikle?

    Baba otoritesi ve daha genel anlamda toplumsal muhafazakârlık filmin esas derdi.

    Taşra hayatını nasıl gözlemlediniz peki?

    Benim çocukluğum Kayseri’de geçti. Silifke kadar ufak değil ama İstanbul gibi de değil sonuçta. Taşrada geçen bir hikâye ama aynı olay İstanbul’un herhangi bir mahallesinde de geçebilirdi. Bir yere sıkışıp kalmasını istemedim hikâyenin. Zaman ve mekândan soyutlanmış olmalıydı.

    Farklı bir taşra gözlemi var filmde. Yani öyle eğlenceli, şen – şakrak yüzler göremiyoruz. Büyük şehirde olan neyse taşra da o var sanki…

    Evet, bu özellikle üzerinde durduğum bir konu. Öyle saçma bir düşünce var insanların kafasında. Taşradaki insanlar hep çok neşelidir. Dertleri, tasaları yoktur. Bir yere kadar doğru. Ancak onlar da insan! Onların da sıkıntıları, dertleri var. İletişimini, işlevselliğini yitirmiş aileler de var. Öyle bir aileyi vurgulamak istedim. Böylesi daha gerçekçi, ötesi klişe geliyor bana.

    Müziksiz film yapmak cesaret işi…

    Müzik güzel tasarlanırsa, iyi sonuçları oluyor. Ben öyle tasarlamadım. Müzikten de pek anlamıyorum zaten. Yani anlamıyorum derken, sahneleri müzik ile düşünemiyorum. Müzik çok güçlü bir araç. Sonradan koyduğunuzda bütün tasarımı değiştiriyor. Benim filmimin müziğe ihtiyacı olmadığını düşündüm.

    Katıksız sinema arayışı belki de… Zaten sinemanın özünde ses, müzik yok.

    Doğru, sinemanın özüne inmek istedim. Eksiltme durumu da çok var. Sadece sinemada değil, edebiyatta, resimde… Eksiltme eseri daha kırılgan daha incelikli bir yapıya büründürüyor. İnsan belli bir hikâye anlatma derdindeyken kendini daha iyi anlatmak için elindekileri minimuma indiriyor. Ben de elimden geldiğince planları en aza indirdim.Her şeyi en yalın haliyle anlatmaya çalıştım. Seyirciyi aptal yerine koymamaya özen gösterdim. Tekrar müziğe vurgu yapmam gerekirse, eksiltebileceğim en güçlü araç da müzikti.

    Resminden, edebiyattan söz ettiniz. Film yaparken diğer sanat dallarına ne kadar hakimdiniz?

    Bunlar film için tasarladığım değil de, beni kişisel olarak besleyen konular. Çünkü hepsi hayatın içinden. Sinema da buna çok müsait. Ama sinema yapmak için referans aldığım konular değil.

    Film boyunca seyirci ile belli bir mesafede durma isteği var sanki, neden?

    İnsani mesafede kalma arzusundan dolayı. Konu, tavır olarak duygusallaşmaya çok müsait. Ölüm, taşra hayatı… Çok şirin bir de çocuk var meselâ. Ama ben onun şirinliğini göstermemeye çalışıyorum.

    Bir sahnede, bir baba – oğul tartışması var. Biz onların çok şiddetli bir şekilde kavga ettiklerini, sert bir kapı çarpma sesinden anlıyoruz…

    O da eksiltme hikâyesinden doğdu. İnsanın ayağını bastığı zemin mümkün olduğunca sağlam olmalı. Daha iyi bildiğin daha gerçekçi yapabildiğin şeyi göstereceksin. Beceremiyorsan göstermeyeceksin. Emin olmadığın plânı çekmeyeceksin. Yani o sahnedeki baba ile oğlun kavgası, insanların canlandırdıkları sahneden daha zayıf olacaksa hiç olmasın daha iyi. Pragmatik bir sebebe dayanıyor yani.

    Ali için Tatil Kitabı çok değerli ama neden onun için mücadele etmiyor?

    Kolayına kaçıyor, diyelim. Filmin geneliyle de çok ilişkili bu durum. Bir konformizm durumu. İnsan zor durumdayken hep kolay yolu seçmeye meyillidir. Çünkü uyum sağlamak en kolayıdır.

    Taşra filmleri ve çocuk bakışı, sanat filmlerinin vazgeçilmezi oldu, ne dersiniz?

    Taşraya yönelme Türkiye’nin coğrafi yapısıyla ilgili olsa gerek. Çocuk da çok iyi bir anlatım aracı. İstanbul ve diğer şehirler arasında büyük bir ayrım var. Zaten yönetmenlerin kökenlerine de baktığınız zaman -Reha Erdem dışında- çoğunun taşralı olduğunu görürsünüz. Taşra hepimizin meselesi.

    İlk filminizle 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde En İyi Film ödülünü almak sürpriz oldu mu?

    Sürpriz diyemem ama beklentimin üzerinde bir sonuç. Jüri açısından da çok cesur bir karar. Gerçi filmin kalitesine, yönetmenlerin biyografilerine bakıp karar verilemez. Ancak ilk filmleri küçümseye bayılanlar var. Her neyse, diğer filmler de çok iyiydi. Zaten bu bir yarışma değil. Bir jüri üyesinin beğendiği filmi diğeri beğenmeyebiliyor. Saygı duyulmalı bence. Biz her gittiğimiz festivalden küçük de büyük de olsa ödüller aldık.

    Festival filmleri gişe de hayal kırıklığı yaratabiliyor…

    Ben öyle düşünmüyorum. Bizim filmimiz çok fazla kafa yormadan da insanların bir şeyler bulabileceği, kendisine yakın hissedebileceği bir film. Bana çok doğru gelmiyor sanat filmi, gişe filmi ayrımı yapmak. Yapay bir tartışma. Yine de gişe konusunda gerçekçi olmakta fayda var. Öyle büyük kopyalarla çıkmayacağız. Adana’da çok güzel tepkiler aldık meselâ. İnşallah vizyona girdiğinde de öyle olur.

    Film Türkiye tarihi için çok önemli bir gün olan 12 Eylül’de vizyona giriyor. Yeri gelmişken sorayım, nasıl buluyorsunuz 12 Eylül filmlerini ya da siz bu konuda bir film çeker misiniz?

    Çok önemli bir konu. 12 Eylül’e dair birçok film yapıldı ama daha da yapılmalı. Büyük bir toplumsal travmaya yol açan bir dönemdi. Bu anlamda dönemi farklı açılardan ele alan filmleri ilgiyle izliyorum. Ben o dönemi yaşamadığım için buna dair film yapar mıyım bilmiyorum. Zaten siyasi olarak hala 12 Eylül ile hesaplaşmış değiliz. En azından sanat yoluyla bunu yapmak lâzım. Edebiyat, tiyatro, müzik… her dalda çok daha fazla çalışma yapılmalı.

    Yeni bir projeniz var sanırım, bahseder misiniz?

    Tabii. Barış Bıçakçı’nın Bizim Büyük Çaresizliğimiz adlı kitabından bir uyarlama yapma çalışması içerisindeyiz. Zaten Barış ile Tatil Kitabı’nda da birlikte çalışmıştık. Yeni film için finansman desteği arıyoruz. Kültür Bakanlığı’na başvurduk. Her şey yolunda giderse önümüzdeki Mayıs ayında çekimlere başlayacağız. (Bu röportaj Mirror Dergisi’nin 51. sayısında yayınlanmıştır.)

    (11 Eylül 2008)

    Gizem Ertürk

    Sihirli Orman (Yönetmen: Manolo Gomez)

    Angel de la Cruz ile Manolo Gomez’in yönettiği ve Nacho Aldeguer, Mar Bordallo, Claudio Rodriguez ile Juan Miguel Cuesta’nın seslendirdiği animasyon film Sihirli Orman (El Bosque Animado – Living Forest), 12 Eylül 2008’de 35 Milim Filmcilik dağıtımıyla Horizon International tarafından vizyona çıkarıldı.
    Etrafta kimseler yokken Cecebre ormanında çeşitli hayvanların, hatta ağaçların konuşmaları yankılanır.
    Ormanda bir gün bir bilim adamı tezi için köstebek Linda’yı yakalayınca işler değişir. Tüm orman Linda’yı kurtarmak için seferber olur.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb
  • Ali Ulvi Uyanık Yazıyor
  • Diğer basın bültenleri ve yabancı basın haberlerine haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Sihirli Orman (Yönetmen: Manolo Gomez) yazısına devam et
  • 12 Eylül 2008 Haftası

    “Bir Aradayız, Hepsi Bu”, hayata tırnaklarıyla tutunanların karşılaşıp ‘kendilerini gerçekleştirmeleri’ ve vicdanın en saf halini, iyilik yapmanın anlamını, hilesiz sevgiyi, seksin – aşkın güzelliğini keşfetmeleri üzerine, soğuk mevsimde geçen bir sımsıcaklık: Randevularınızı iptal edip her psikiyatri seansınızı bu çok gerçek filmi izleyerek geçirmenizi öneririm.

    “Çıkış Yok”ta, geçen yıl İstanbul Festivali’nde “Edmond” adlı tuhaf – karanlık filmini izlediğimiz Stuart Gordon, bir trafik kazası olayı çevresinde, insanların insanlıklarından çıkarak rekabetçi sistem içinde nasıl duygusuz birer ‘yaratık’ haline geldiklerine dair sert şeyler söylüyor: ‘Zengin’ ABD ülkesinin asıl yüzüne bakmak için bir fırsat!

    “KADINLAR Hakkında her şey…”, yaşama koşulları anlamında türlerinin şanslıları arasında yer alan bir grup kadının, kendine güvenip -karşı cins ve rakibeleri karşısında- ayakları sağlam basarak ‘dik durma’yı öğrenme sürecini, komik diyalogların – durumların – hareketlerin hakkını vererek anlatıyor: Hayatınız boyunca izleyeceğiniz -belki de- tek erkeksiz film; figüranlar dâhil erkek sayısı sıfır (en sondaki ‘masum mu masum’ sürpriz hariç)!

    “Oyum Kime?”, haritada bile yer almayan bir kasabada, ‘vasatın da altı’ yaşamıyla kimsenin umurunda olmayan bir baba ile onun duyarlı / akıllı küçük kızının ilişkisini merkeze alarak, ilginç bir gelişmeyle bu adama son derece önemli bir yurttaş sorumluluğu yükleyen ve bu noktadan sonra da malzemesi bol bir komedi olarak güldüren, bazı anlarda ise acıtan bir öykü içermekte: Tek bir kişinin tercihinin bile dünya için değerli olabileceği ‘beylik mesaj’ını da vermekten geri durmayan filmde, ustaların yanında parmak ısırtan bir oyun çıkartan küçük oyuncu Madeline Carroll, mucizenin ta kendisi!

    “Sihirli Orman”, boş zamanlarında ‘Tabiat Ana’yı tahrip eden insanoğlunun üç kötü örneğine karşı -mecburen- savaş açan ağaçlar ve hayvanların yanında yer almasını istiyorsanız çocuklarınızın, muhakkak götürün: Eğer ‘ceset giyenler’den değilseniz size de son derece keyif vereceğini düşündüğüm bu İspanya yapımı bilgisayar animasyonu, hem kendi dalında, hem de şarkıda GOYA ödülü sahibi.

    “The X Files: İnanmak İstiyorum”da, umudu kaybetmeden mücadele etmek ve ‘vazgeçmemek’ temel fikir olarak alınmış, karanlıklardaki sırlara ulaşma yolunda bir kez daha kendilerini sorgulayan iki eski ajanın araştırmaya başladıkları olaylar silsilesi eğreti kalsa da… Yaradılış çerçevesinde ahlakı ve bağışlanmayı sorgularken, sadece ‘inanmak istemenin’ bile hayatları nasıl değiştirebileceğine işaret ediyor. Dizinin yaratıcısı sinema filmini ‘bizzat’ yönettiğinden daha ‘felsefi’ takılmış. Bir ihtimal hayranlar sıkılacak!

    TEK CÜMLE EKSTRA

    Cingöz kitap! *

    Minimalist sinema, başka bir tanımla yalın, vakur, içten bir tür sinema, bir de yürekliyse, filmler defalarca izleyebileceğiniz küçük küçük başyapıtlar olarak başucunuzda durur. Yeter ki samimiyetine inanın. “Tatil Kitabı”nda, Silifke’de yaşayan 10 yaşındaki Ali’nin tatil süresince yaşadıkları gibi hikâyeler de iyi bir çıkış noktasıdır… Sert mizaçlı – sürekli iş ve para kazanmayı düşünen babası, anlayışlı – sevecen annesi, askeri okuldan ayrılıp sivil yaşama geçmek için gerekli tazminatı dert edinmiş ağabeyi ve kentte ‘deneyip başarısızlığa uğramış’, yine dükkâna dönmüş amcası ile geçirdiği o yaz, büyüklerin dünyasına ciddi bir giriş yaptığı da yazdır. Otorite ile iyice tanıştığı… İşte tam da bu noktada, bir tür kurnazlık devreye giriyor. Öyle ki, aslında eleştirmen olarak önerme yapmanızın bir anlamı yok! Çünkü , ‘masum öykü’de öyle bir şey yok! Ne mi? Filmdeki çerçevelerin içine giren ve gayet net algıladığınız ‘daha geniş anlamda bir otorite’nin varlığı! Finalde, Antonioni’nin “Professione: reporter” adlı filminin yine finalinden esinlemiş olduğunu düşündüğüm, yalnız burada ters yönde yapılan kamera hareketi, Ali’nin yakın planından çok yavaş geriye kaydırma ile genel plana ulaşıyor; iyice belirginleşen ‘otorite’ simgesi, esas vurguyu göze sokuyor.

    Kuşku yok ki, sinema -sık sık vurgulamanın önemli olduğunu düşündüğüm gibi- alabildiğine özgürdür, dünya ve evrendeki her atom (felsefi anlamda atom) eleştirilebilir. Ama yeteneğiniz kısıtlı ise ve açıkgözlüğe başvurursanız bu itici olur. İşte bu ‘alt niyet’ dolayısıyla bu film bana hiç sevimli ve üstelik Silifke gibi cennetimsi bir yerde geçmesine rağmen cazip gelmedi. Dünyanın hemen hemen her ülkesindeki küçük yerleşim birimlerinin sınırları içinde geçen yaşamlar ve bazen bu yaşamlardan kurtulmak için zincirlerini (burada baba otoritesi) kırmak isteyen bireyler konu edilir. Bu genelde, bahsettiğim ‘küçük bir sinema’ anlayışı ile gerçekleştirildiğinde -ki amaca uygundur- çok zevk verir. Ama burada küçük bir çocuk üzerinden aile bireylerine uzanan öyküde, kadrajın içindeki her bir öğenin tesadüf olamayacağı ve yönetmen tarafından düzenlenmesi gerektiği temel koşul olan bu profesyonel sinemada, ‘büyük otorite’ vurgusu beni rahatsız etti. Rahatsız eden vurgulanan değil, bu yaptığım önermenin rahatlıkla çürütülecek olabilirliği. Yani “öyle bir vurgu yok” dense kalakalırsınız. Ancak o zaman da mizanseninden sorumlu olmayan bir yönetmenin “yönetmen” olarak varlığı kabul edilemez: Aynen oyuncu yönetiminde tam anlamıyla ‘çuvallaması’ gibi. Profesyonel, yarı amatör ve amatör kadronun yönetilmesinde bir sorun daha doğrusu yönetilememesi gibi bir sorun söz konusu. Örneğin, babayı oynayan bir adamcağız var, metni zor ezberlemiş, zar zor konuşuyor, sahne ‘düşüyor’, berbat oluyor, yönetmen ortada yok! Yani hiç kimse mi uyarmıyor? Hiç mi yeniden alınmıyor? Uzatmak gereksiz.

    Ben genç yönetmenlerin daha cesur, söyleyecekleri bir şey varsa daha net söylemelerinden yanayım. Yoksa “Ulak” gibi (üstelik bu filmde yönetmenin kafası da karışıktı), “Tatil Kitabı” gibi her yana çekilebilecek ve kusura bakılmasın izleyeni -yaratıcıları öyle düşünmese bile- pek de akıllı yerine koymayan filmlerden çekeceğimiz var. Kişisel arzum, Türkiye’deki ve AB ülkelerindeki festivallere, aşiret – cemaat – tarikat gibi bir yığın büyük otoritenin egemenliğinin de sorgulandığı filmlerin katılması.

    * “cinedergi.com”da da yayımlanmıştır.

    (10 Eylül 2008)

    Ali Ulvi Uyanık

    aliuyanik@superonline.com

    Geç Gelen Gençlik

    Francis Ford Coppola’nın yönettiği ve Tim Roth, Alexandra Maria Lara, Bruno Ganz ile Andre Hennicke’nin oynadığı Geç Gelen Gençlik (Youth Without Youth), 05 Eylül 2008′de Pinema Film dağıtımıyla Pinema Film tarafından vizyona çıkarıldı.
    Dominic Matei, 2. Dünya Savaşı öncesi akademik çalışmalarına devam eden 70 yaşında bir profesördür. Bir yıldırım sonrası profesör fiziksel olarak gençlik yıllarına döner. Bilimsel çalışmaları Nazilerin dikkatini çeken profesör gençlik aşkı Laura ile tekrar karşılaşır. İzlendiğinin farkına varınca kaçmaya başlar. Profesör geri gelen gençliğini, aşkı, araştırmaları bu kaçışlarla yeniden yaşamaya başlar.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb