Perde’li Düşünceler / Yönetmenler ve İzlekler Işığında Sinema

“Sinemada teknoloji değiştikçe, Spielberg sinema tarihinden silinecek.”

“Yeşilçam Sokağı’nı, Türk filmlerindeki oyuncuların gerçek yaşamlarından ve oynadıkları filmlerden esinlenerek anlatacak bir film görmek isterdim.”

PERDE’Lİ DÜŞÜNCELER
Yönetmenler ve İzlekler Işığında Sinema

“Perde’li Düşünceler” kitabı geçtiğimiz ay Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı. Yazarı İsmail Ertürk edebiyat ve sinema yazıları da yazan bir ekonomist.

Sinemayla doğduğu yer olan Söke’de çocukluk yıllarında tanışır İsmail Ertürk. Daha o yıllarda Arthur Penn’in yönettiği ve Dustin Hoffman’ın oynadığı Küçük Dev Adam – Little Big Man’ı izlediğinde sinemaya eleştirel bir ilgi duyar. Liseyi okumak için geldiği İstanbul’da Yeşilçam ve Beyoğlu sinemaları onu büyüler. Fitaş Sineması’nda izlediği Pasolini’nin Salo filmi ve Liliana Cavani’nin Gece Bekçisi’ni izledikten sonra artık eğlence amaçlı film izleyemeyeceğini anlar ve eleştirel dürtüleri tam anlamıyla öne çıkar. Ertürk üniversiteyi okuduğu yıllarda günde üç film izlemeye başlar. Ama tam bir sinema düşkünü olması eğitim için yurtdışına çıkmasıyla gerçekleşir. O dönemini “Söke’den sonra İstanbul’da, Beyoğlu’nda sinemaya gitmek nasıl küçük bir çocuğun şekerci dükkânına düşmesi gibi geldiyse; her yerden sonra New York’ta olmak şeker fabrikasında yalnız kalmak gibiydi.” diyerek anlatmaktadır kitabında.

Kitap, yazarın 1986 – 2005 yılları arasında; Ve Sinema, Toplum Bilim, Sanat Dünyamız ve Aries dergilerinde yayımlanmış sinema yazılarından oluşuyor. İsmail Ertürk’ü daha iyi tanımanızı sağlamak için kendisiyle e-mail aracılığıyla röportaj yaptım. Keyifle okumanız dileğiyle…

Özgeçmişi

İsmail Ertürk, 1959 yılında Söke’de doğdu. İlkokul ve ortaokulu Söke’de bitirdikten sonra liseyi, İstanbul Robert Kolej’de okudu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde lisans, New York Üniversitesi’nde de yüksek lisans öğrenimini gördü. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde bir yarıyıl okudu, İngiltere Hull Üniversitesi Siyaset Bölümü’nde bir yıl araştırma görevlisi olarak çalıştı. 1987 yılından bu yana Manchester Üniversitesi’nde öğretim üyesi. Yüksek Lisans İşletme Fakültesi’nde -Manchester Business School- şirket finansmanı, bankacılık ve uluslararası finans konularında ders veriyor, araştırma yapıyor ve danışmanlık yapıyor. Çalıştığı şirketler arasında IBM, Toronto Dominion Bankası, Lloyds – TSB, Belçika UCB, Britanya Ticaret ve Sanayi Bakanlığı, Thales, Vodafone İspanya ve British Telecom gibi şirketler var. Avrupa dışında Güney Afrika ve Güney Doğu Asya’da da düzenli seminerler veriyor. 1999 ve 2003 yılları arasında Türkiye’de Bilgi Üniversitesi’nde MBA programlarını kurdu ve yönetti. Stockholm School of Economics’in Petersburg’daki programlarında ziyaretçi akademisyenlik yaptı. Türkiye’deki kültür ve ekonomi dergilerinde düzenli olarak yazıları çıkıyor.

Ekonomi okumayı siz mi istediniz?

Evet. Yalnız benim ekonomi okumam, toplumbilim, siyaset kuramı, felsefe ve edebiyat ile çerçevelendirilmiş bir akademik çalışmaydı. Ve öyle sürdü. Bundan yaklaşık on, on iki yıl önce Sombahar Dergisi’nde; Nazım Hikmet, Ece Ayhan, Ezra Pound ve Enis Batur’daki şiir ve edebiyat ilişkileri; George Bataille’daki ekonomi ve mistisizm ilişkisini konu alan bir denemem yayımlandı. Gelecek yıl Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkacak deneme kitabım içinde de yer alacak bu yazı. Üç yıl önce AB’deki hane halkının mali portföylerindeki ve tasarruf anlayışlarındaki değişimi konu alan İngilizce makaleme Thomas Mann’dan bir alıntı ile başladım. Ekonomi, maalesef hem akademik çevrede hem de basında, çoğunluk teknik, öbür insan bilimleri konularıyla bir ilgisi yokmuş gibi ele alınıyor. Ben, Milliyet Gazetesi‘nde, Ali Gevgilili’nin ekonomi yazılarını okuyarak büyüdüm. Ne yazık ki Türkiye’de bugünkü kuşaklar böyle bir şansa sahip değiller.

Aldığınız eğitimler bilinçli bir tercih sonucu mu yoksa bir arayıştan dolayı mı bu kadar çeşitli?

Bilinçli yapılmış seçimlerdi.“Toplum„ ve “İnsan Bilimleri„ diye adlandırılan dallarda uzmanlaşmak değil, disiplinlerarası bilgilenmek daha çekici geldi bana. Yapıtlarında bilgi ve estetiği başarıyla, zorlamaya kaçmadan ve yaratıcılıkla bütünleştiren sanatçılar da baktığım doruklar oldu. Genellikle, hatta tümüyle, üniversite dışındaydı bu doruklar.

İlk edebiyat yazılarınıza öğrenciyken başlamışsınız, neden o yönde ilerlemediniz?

İlerledim, yalnız çok yavaş gitti. Bir yıla kadar bir anlatı kitabını bitirmeyi umuyorum. Edebiyat ve kültür üzerine yazdığım denemeler de gelecek yıl kitap olarak çıkacak. Aslında, sinema yazıları, edebiyata olan ilgimle örtüşüyor. Sonuçta, estetik, sanat ve düşünce, sanatçı ve yapıt üzerine araştırma, inceleme, deneme olarak da bakmak olası sinema yazılarıma.

Sinema yazılarınıza ne zaman başladınız? Birinin talebiyle mi, siz kendiniz mi karar verdiniz sinemayla ilgili yazı yazmaya?

İlk sinema yazım, kendi isteğimle, 1986’ta Tarkovsky üzerine yazdığım, bir hayli kapsamlı bir yazı. Tarkovsky, yukarıda sözünü ettiğim, felsefe, sanat, sanatçı ve yapıtı, sanatçı ve ortamı, estetik konularını yapıtlarında çok iyi işlemiş usta bir yönetmen. Daha sonra gelen taleplerle ya da kendi yazdıklarımı dergilere göndererek ilerledi sinema yazılarım.

Sinemayla tanışmanız Söke’de olmuş. İlk izlediğiniz filmi hatırlıyor musunuz?

Hiç düşünmemiştim bunu. Sorunuz nedeniyle anımsamaya ve tahmin etmeye çalışacağım şimdi. Anımsayamıyorum. Ancak ilk görüntüleri aklımdan çıkmayan film “Ben Hur”du. Wyler’ın 1959’da gösterime çıkan Ben Hur’u. Tabii Türkiye’de gösterime çıktığı ya da yeniden gösterildiği bir yılda izlemiş olmam gerek. İlkokula yeni başlamış, hatta henüz başlamadığım yıllarda olabilir. Filmin görüntüleri -özellikle vebalılar kolonisi ve atlı araba yarışı sahnelerindeki görüntüler- halen gözümün önüne, ilk izlediğimdeki duygularla getirebilmemin nedeni, filmin, Wyler gibi bir ustanın elinden çıkmış olması. Tabii o yaşımda değil Wyler’ın, filmlerin yönetmeni olduğunun bile ayrımında değildim.

Babanızın ve annenizin mesleği neydi? Sinemaya bakış açıları nasıldı?

Babam çiftçi, annem ev kadınıydı. Sinemaya eğlence için giderlerdi. Özel bir ilgileri yoktu.

Daha o dönemde sinemaya yalnız gittiğinizi anlatıyorsunuz. Aileniz sinemaya gittiğinizi biliyor muydu? Neden onlarla beraber gitmiyordunuz?

Tabii bilirlerdi. Söke’deyken sadece bir kez yalnız gittim sinemaya. O da Dustin Hoffman’ın kitapta yazdığım gibi “Küçük Dev Adam”ını görmek için. Sanırım gişe geliri olmayacağından film hafta sonunda gösterilmiyordu. Söke’deki üç sinema salonundan iki tanesi evimize on dakika uzaklıktaydı. Mahalle arkadaşlarımla birlikte giderdim film izlemeye. Fellini’yi andıracak biçimde. Arkadaşlarımdan biri, kitabı kendisine adadığım Ahmet Güzelyağdöken. Halen kendisiyle çok sıkı arkadaşlığımız sürer.

Beyoğlu’nda ilk hangi sinemaya gittiniz? Hayal ettiğiniz gibi miydi?

Tam anımsamıyorum ilk gittiğim hangi sinemaydı. Evet büyülü bir tanışmaydı. Büyü, sinema salonlarından çok, Beyoğlu’nun kendisinden kaynaklanıyordu. Özellikle de Yeşilçam Sokağı. O sokağa girdiğimde sinemaya gitmiş, sinema salonuna girmiş, film seti ile filmin birbirine karıştığı bir mekâna girmiş gibi oluyordum. O yıllardaki, Yeşilçam Sokağı’nın dibindeki Beyoğlu saklı ve tehlikeli olanın başladığı bir bölge gibi görünüyordu. Los Angeles’daki Hollywood Bulvar’ı gibi; bir ucunda insanların eğlendiği, kendini güvenli duyumsadığı öbür ucunda ise her an başına tehlikeli bir şey gelecekmiş gibi ürktüğün bir yanı vardı Yeşilçam Sokağı’nın. Hollywood’un bu yanını David Lynch son filmlerinde çok iyi anlattı. Yeşilçam Sokağı’nı da aynı biçimde, Türk filmlerindeki oyuncuların gerçek yaşamlarından ve oynadıkları filmlerden esinlenerek anlatacak bir film görmek isterdim.

İstanbul’da okumanızın sinemayla ilgilenmenize yararı oldu mu?

Evet. Ancak, asıl sinemaya olan ilgim üniversite yılları ve yurtdışına çıktığımda pekişti.

Kitabınızda da “tam bir sinema düşkünü olmam yurtdışına çıkmam ile başladı” diye yazmışsınız, neden? Türkiye’deki eksiklik neydi o dönemler?

Benim lise ve üniversite yıllarımda, daha ne video ne bilgisayar olduğundan, sinema tarihinin önemli filmleri ve ticari olmayan dünya sineması örneklerini izlemek hemen hemen olanaksızdı. Stanley Kubrick’in “Mekanik Portakalı”nı, Ankara’daki Amerikan Kültür Merkezi’nde videodan izlemiştim. Woody Allen’ın en son filmlerini Amerikan Kültür’ün sinema salonunda, eski filmlerini ise TRT’de. Ancak bunlar ender olanaklardı. Türkiye’deki film dağıtımcıları ticari nedenlerle sanat filmlerini ithal etmiyordu. Bir de üniversite yıllarım sırasında, Türkiye’de ciddi bir ekonomik sıkıntı vardı ve film ithalâtı için eminim yeteri kadar döviz olmayabilirdi.

Üniversitede okurken günde 3 film izlemeniz derslerinizi ve sosyal yaşamınızı etkilemiyor muydu?

New York’ta öğrenciyken, sosyal yaşamımın kendisi, film izlemek, kitap okumak, fazladan ders almak, kafa dengi arkadaşlarımla bunları tartışmaktan oluşuyordu. Üniversite eğitimi, ortalama beceriye göre düzenlenmiş bir etkinlik olduğu için, ortalama üzerine çıkmak isteyenlere zaman sıkıntısı çektirmez. Üstelik eğlenmeye de zaman kalır.

Çok film izlemenizden dolayı mı filmleri eleştirmeye başladınız? Yoksa beklentilerinizi karşılayamıyor muydu?

Filmleri ve sinemayı anlamak için, sinema üzerine okumak kaçınılmaz. Toplumbilim, sanat ve edebiyat ile ilgili eleştirel ilgim doğal olarak sinemaya da genişledi.

Kitabınızda “sinemada teknoloji değiştikçe, Spielberg (fotoğrafta sağda) sinema tarihinden silinecek” diye yazmışsınız nedenini öğrenebilir miyim?

Spielberg, sinemada “special effects”i, görsel ve işitsel etki teknolojisini iyi kullanan bir yönetmen. Görsel bir şölen yaratmayı, izleyiciyi düşündürmekten çok eğlendirme ve etkilemeyi amaçlayan, sonuçta, istikrarlı biçimde iyi ticari filmler yapan biri. Zamanının teknolojik olanakları içinde var olabilen bir teknisyen. İyi bir teknisyen, iyi bir işadamı. Teknoloji değiştikçe, yeni teknisyenler ortaya çıkacak. “Matrix”i izleyen yeni kuşak, “Jaws”u yavan bulacak, buluyor da. Bugün Sony Play Station 3’te video oyunlarıyla büyüyen kuşak için Er Ryan’daki ses teknolojisinin yarattığı “gerçekçi” savaş ortamı yeteri kadar etkileyici değil. Şair Ece Ayhan’ın, tahminim Tanpınar’dan ödünç aldığı bir kavramı dizeleştirerek dediği gibi ve aklımda kaldığı kadarıyla “has atlar tersine yarışır”. Spielberg’in filmleri zaman aşımına uğruyor, tedavülden çıkmaları daha hızlı oluyor. “Indiana Jones”lar, televizyonda çoğunluk, çocukları hedefleyen saatlerde yeniden gösteriliyor. Risk almayan bir yönetmen Spielberg. Balkanlarda, Rwanda’da, Orta Doğu’da kıyımların doruğa çıktığı bir dönemde, Naziler ve İkinci Dünya Savaşı üzerine, allegorik yanı olmayan filmler yapmaktan daha az riskli ne olabilir? Polansky de Polonya’daki Nazi dönemini konu alan film yaptı hemen hemen aynı zamanda. Polonsky’nin filmindeki görsel ayrıntı ve anlatım zenginliği; insanlık tarihinin akıl almaz bir dönemini konu alırken insan ruhunun karmaşasının derinliklerine inme başarısı ile Spielberg’deki beylik ve yüzeysel yargılama, bence, karşılaştırılamaz bile. Spielberg, sinema ile araştıran bir yönetmen değil. Sinema tarihi bu tür yönetmenlere karşı acımasız. Hem ticari olup hem araştıran, sinemayı sorgulayan yönetmenler de var üstelik. İşte Hitchcock. İşte Coppola.

Greenaway ve Tarkovski filmlerinde sizi etkileyen neydi?

Greenaway, Ece Ayhan’dan alıntıladığım dizedeki gibi, “tersine yarışan bir at”. Yalnızca sinema tarihi ile değil resim tarihi ile de hesaplaşan bir yönetmen. Sinemayı, sanat tarihi içinde düşünen ve bunu ustalıkla yapan bir görüntü ve sanat cambazı. Sinemanın, tiyatro ve edebiyatla değil, resimle akraba olması gerektiğini başarıyla göstermiş bir sanatçı. Henüz sayısal teknolojinin yaygınlaşmadığı bir zamanda, sayısal teknolojinin olanaklarını sinemaya sanatsal ve estetik kaygılarla yansıtan bir öncü. Televizyon için yaptığı “Televizyon İçin Dante” ve uzun metrajlı filmi “Prospero’nun Kitapları” bunun örnekleri. Tarkovsky ise sinemayı insanın mistik boyutunu araştırmak için başarıyla kullanmış usta bir sanatçı. Estetik ve düşünceyi görselleştirme becerisine sahip ender bir yönetmen. Sinemayı, insanlık durumu üzerine estetik bir düşünce sergilemek için kullanmış bir doruk nokta.

Filmleri, çekildikleri, yönetmenlerinin yetiştiği topraklardaki sinema salonlarında izlemenin ayrıcalığı nedir? Film izleyene nasıl bir etki yaratır?

Söze dökmesi zor bir duygu. İnciri, Ege’de, ağacından koparıp yemek gibi bir şey. Rakıyı, yurt dışında değil, Türkiye’de bir lokantada içmek gibi bir şey. Futbolu, stadyumda izlemek gibi bir şey. Tadı, biraz daha güzel.

Sinema felsefesini bilen ve ona göre film üreten yönetmen var mı?

Usta yönetmenlerin çoğu, düşünceden, felsefeden yola çıkmak yerine sanatın gerektirdiği özgürlükle başlamayı, bu özgürlükle araştırmayı yeğleyen kişiler galiba. Sinema felsefesinden çok, felsefenin geneliyle sanatçı duyarlığıyla ilgili yönetmenler var. Antonioni, ilk renkli filmi “Kızıl Çöl”ü yaparken Goethe’nin renk kuramını okuduğunu söylüyor örneğin. Godard da felsefecilere sinemasında yer açan bir başka yönetmen. Alman dışavurumcu sinema da Alman romantik filozoflarından dolaylı ya da doğrudan etkilenmişler. Tabii, sinemanın kendisini konusu yapan, öyle de felsefe yapan yönetmenler de var.

Wong Kar – Wai ve Hal Hartley’in sizi, sinemaya yeniden ısındıran genç kuşak yönetmenler olduğunu yazmışsınız. Sinemadan ne zaman ve neden uzaklaşmıştınız? Bu yönetmenlerin özelliği nedir?
Sanırım 35 yaşıma geldiğimde, 1990’ların ortalarında, beni heyecanlandıran yeni yönetmen, yeni film bulamıyordum. Eski ustaların yeni yapıtlarını ve sinema tarihindeki önemli yapıtlar tabii ki halen heyecan veriyordu. Örneğin, Orson Welles’in, kaybolduğu sanılan “Otello”sunun yeni baskısını 1990’lu yılların sonlarında yeniden, DVD’den izlediğimde sinemaya yeniden aşık olmuştum. Ancak, bildiğiniz bir yönetmenin filmini izlemek, bildiğiniz bir tadı yeniden, yeni ayrıntılar bularak tatmak gibi. Sinemanın benim için, öbür sanatlara göre ayrıcalıklı yanı, bugün ve şimdi ile olan bağı. O yüzden, çağdaş yönetmenlerin filmleri önemli benim için. Wong Kar – Wai, sinema dilini çok iyi kullanan, renk, hareket, açı, ritim, mekân gibi öğeleri ustaca görselleştirerek sahici öyküler anlatan bir yönetmen. Godard ve Tarkovsky’i birleştirebilen ender bir örnek. Ayrıca, Hong Kong, ses ve görüntünün yumağa dönüştüğü çok kalabalık bir yer. Avrupa ile Çin’in buluştuğu, kapitalizmin uç noktalarının çıplak olarak göründüğü bir çağdaşlık durumu. Hong Kong’lular da bu çağdaşlık durumunun ruhsal yansıması. Zamanı araştırmak için olağanüstü bir yer ve kültür Hong Kong. Wong Kar – Wai bütün bu malzemeyi yaratıcılıkla görselleştirip evrenselleştiriyor. Hal Hartley ise kitapları seven, edebiyatı seven bir yönetmen. Bugünü, şimdiyi, çağdaş sorunları; edebiyata yaklaşarak, mekân ve oyunculardan görsel tadı doyumsuz koreografiler yaratarak, sinemanın klâsik konusu erkek ile kadın ilişkisini odağa alarak başarıyla araştıran, bağımsız bir Amerikalı yönetmen. Jim Jarmush’un getirdiği gönül serinliğini Hollywood’un dışında, New York’ta sürdüren güzel bir örnek.

Sinema eğitiminde sinema yazarlarını önemli bir konuma yerleştiriyorsunuz. Beğendiğiniz sinema yazarları kimler?

İki tür sinema yazarı var tabii. Film eleştirmenliği işi olanlar, sinema üzerine düşünenler. Sinema üzerine düşünenlerden beni etkileyenleri kitabımda anıyorum. Bunların arasında, Pasolini, Bresson, Tarkovsky, Godard gibi aynı zamanda sinema yönetmeni olanlar da var; Andre Bazin, Umberto Eco, Deleuze gibi eleştirmenler ve kuramcılar da var. Sinema, yalnızca izlenerek, filmler hakkında ansiklopedik bilgi sahibi olarak anlaşılacak bir sanat değil. Sinemayı, öbür sanatlarla eş tutan yönetmenlerin, yapıtların hakkını verebilmek için sinema kuramcılarını, sinema tarihini, yönetmenlerin yazdıkları ve söylediklerini de okumak gerekiyor. Yalnız hemen eklemek isterim: sinemayı bir yorum nesnesine indirgeyen aşırı dozda kuramsal akademisyenlerden genellikle kaçınma eğilimindeyim. Halen keyifle okuduğum sinema yazarı gazeteci, Financial Times’da Nigel Andrews. Sinema, sanat ve edebiyat bilgisini olağanüstü güzel bir dille haftalık sinema eleştirisi yazılarına dönüştürüyor. İyi sinema yazıları, iyi filmler denli keyif verebiliyor.

Beğendiğiniz yönetmenler kimler?

Kitapta andığım ve üzerine yazdığım yönetmenler. Burada tekrarlamak bir hayli uzun sürer. Ancak, ıssız bir adaya düştünüz ve yanınıza en fazla beş yönetmenin filmlerinin alabilirsiniz diye bir soru sorulursa yanıtım her halde şöyle olurdu: Antonioni, Bresson, Greenaway, Resnais ve aralarından birini seçmekte zorlanacağım biraz uzunca bir liste- Hertzog, Tarkovsky, Welles, Wong Kar – Wai, …

Türk sineması ve Türk yönetmenleri hakkındaki düşünceleriniz?

Kuşkusuz usta yönetmenler var. Auteur diyebileceğimiz yönetmenlerin sayısı ise az. Nuri Bilge Ceylan, önemli bir başarı elde etti. İstikrarlı bir biçimde Cannes’da eleştirel başarı kazanmak kolay bir şey değil. Bu başarı, Ceylan üzerine yazılacak eleştirel yapıtlarla sürerse kalıcı bir nitelik kazanır. Ancak son zamanda kendine güveni arttı Türkiye sinemasının. Nuri Bilge Ceylan yalnız değil Türkiye sinemasının son zamanlardaki atılımında. Mutlaka uluslararası ödül alması gerekmez başarılı bir yönetmenin. Benim sevdiğim yönetmenler ise sinemanın olanaklarını zorlayan, sinemanın kendisini de estetik düzeyde sorgulayan, öbür sanat dallarıyla hesaplaşabilen, öykü anlatmanın ve güzel görüntüler çekmenin ötesine geçmiş olanlar.

Size göre Türk sinemasının sorunları nedir?

Bunları anlamlı bir biçimde dile getirecek denli yakın değilim Türkiye’deki sinemaya. Yalnız, bir ülkenin sinemasını, o ülkenin genel kültür ortamından soyutlamak zor. Edebiyat, resim, düşünce, dans, müzik, sanat eleştirisi, sinemayı besleyen alanlar. İşin kuşkusuz endüstri yanı, ticari yanı da var. Bütün bunları da göz önüne almak gerekiyor. En son kertede, sinemanın milliyeti değil, yönetmenlerin, ülkelerini de aşan bireyselliği daha önemli.

Hangi ülkenin sinemasını beğeniyorsunuz? Neden?

Ülke sineması değil, yönetmenler daha önemli benim için.

Amerika’da sinema sektörünün son durumu nedir?

Geçen yıl sanırım Venedik Film Festivali‘nde yönetmen Ridley Scott güzel bir şey söyledi ve buna katılıyorum; yaklaşık şöyle bir şeydi: “Eskiden, Hollywood’dan çıkan filmlerin yüzde ellisi iyi olurdu. Şimdi ise yüzde beşi.” Sayısal teknoloji sinemayı, sanat olarak geriletebilir. Kompüter ekranında, büyük perde için estetik yaratmak olası değil. Martin Scorcese, “New York’un Çeteleri” filmini, kendisine, “sayısal teknolojiyi kulllanırsan onda bir ucuza maledersin” diyen George Lucas’ı dinlemeyip set kurarak ve çok sayıda figüran kullanarak çekerken bence doğru bir sinema tercihi yaptı. Tabii, bu ortaya çıkan filmin başarılı olmasını garantilemedi. Ancak, büyük perdeye uygun bir görsel yapıt çıktı ortaya. Filmin ilk sahnesini anımsayın. “Yüzüklerin Efendisi” dizisi ise, sayısal teknolojiyi, büyük perdeye başarıyla uygulayan filmlerdi. Sanırım, Amerikan sineması, sayısal teknolojiyle sınavını iyi vermediği sürece tehlikede. Bağımsız iyi yönetmenler ise her zaman çıkacaktır Amerika’dan.

Bağımsız sinema ve bağımsız yönetmenler hakkındaki düşünceleriniz?

Sinemanın kanı ve canı onlar.

Sinema yazılarınızda eğitimini gördüğünüz diğer dalların etkisi görülebiliyor. Sinema ekonomisi hakkında bir çalışmanız var mı?

Hayır. Ancak bu konuda yazan meslekdaşlarım var. Yazdıklarını bana okutmayı, hem sinema hem de ekonomiye olan yakınlığımdan tercih ediyorlar. Yalnız, ekonomi ve kültür üzerine yazmaya başladım son zamanlarda. Kültür endüstrileri önemli bir olgu durumuna geldi ve Adorno sonrası yeni eleştirel bir yaklaşımı gerektiriyor.

(29 Temmuz 2008)

Serpil Boydak

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir