Fatih Dural

Sırrı Süreyya Önder: Diktatörlerin Aptallığını Beynelmilel’de Gösterdim, Kanlı Oluşunu da O… Çocukları’nda

“BENİM SİNEMAM ‘YOKSUL’LARIN TARAFINDAN BAKIYOR”

Sırrı Süreyya Önder, daha ilk filmi Beynelmilel’de, kendi sinematografisini oluşturacağını gösterdi. Nefreti, öfkesi olan bir senarist ve yönetmen, o. Buradan besleniyor; ama ona mahkûm değil. Karşısında durarak, öfkesine biçim veriyor. Ama bu, bir dönüştürme olarak algılanmasın. Önder’in derdi, kendi varlığı için insanları yok eden iktidar; bunun özgün adı ise diktatörlük…

Beynelmilelde bir siyaset ve toplum okuması yaptınız. Senaryosunu yazdığınız O… Çocukları da aynı paralelde mi yürüyor?

Beynelmilel, belki de anti-militarist duruşumu sözümü sakınmadan en net biçimde söyleyebildiğim filmlerden birisi oldu. Bunu yaparken o biyografik özelliklerinin dışında biraz ‘diktatörlüğün budalalığı’nı ya da ‘budalalığın diktatörlüğü’nü teşhir etmeye çalıştım. Bütün diktatörler aptaldır ve bütün diktatörlerin eli kanlıdır. Aptallığını Beynelmilelle gösterdim, eli kanlılığını da bu filmde anlatmak istiyorum. Aradaki fark budur.

80 darbesini çok acımasız bir şekilde yaşadınız. Frankfurt Okulu’ndan biliyorsunuz ki, “Çıplak gerçeklik, korkutur.” Sırrı Süreyya Önder hâlâ o hazmedememişliği içinde taşıyor mu? O nefret tüm canlılığıyla içinde mi?

Bunun mağduru bir tek ben değilim ki! Hatta en önemsiz mağdurlarından birisiyim. Yaşanan diğer acıları hatırladığımızda benim derdimi anlatmam bile ayıp. Hayatını kaybedenler var. Gözünün önünde çocuğu tecavüze uğrayanlar var. Gözünün önünde eşi tecavüze uğrayanlar var. Adam oğlunu arıyor, oğlunu öldürmüşler. Çeşitli merkezlere gidiyor ve adama “Oğlun Karşıyaka’ya götürüldü.” diyorlar. Adam gelmiş Hozat’tan; bilmiyor Karşıyaka’nın mezarlık olduğunu. Gidip soruyor herkese, kimse ona mezarlık olduğunu söyleyemiyor. Hâl böyleyken, bunu kişisel bir bağışlama ya da cezalandırma gibi görmemek lâzım. Bu bir toplumsal suç ve kollektif ayıbımızdır. Bunlar ne zaman yargılanır; biz de o zaman yüreğimizdeki öfkeyi, rafa yerleştiririz.

Anlatıcılığın bir misyona dönüştüğünü söyleyebilir miyiz o halde?

İster istemez dönüştü. Çünkü “Sen bunu dile getirdin. Şunu da getirirsin.” diyenler var. Bunların hiç birisi, sırtınızı döneceğiniz talepler değil. Ama benim sinema yolculuğum, genel anlamda yoksulların yanından bakıyor. ‘O… Çocukları’ da öyledir. Etini satarak geçinmek zorunda kalan bir kadından daha yoksul hiçbir varlık yoktur. Bu ne açlığa benzer, ne susuzluğa benzer, ne evsizliğe benzer! Benim bu dertlere yetişmem mümkün değil, sinemanın kendisi de tek başına derman olamaz. Ama bir duruş ve yolculuk olarak hep yoksulun yanındadır benim kameram.

YILMAZ GÜNEY’İN GÖNÜLLÜ ÖĞRENCİSİYİM

Yılmaz Güney sinemasının izinden gidiyorsunuz. Peki, anlatıcılık bağlamında “Neden ben?” diye sorguladığınız oluyor mu?

Yok, hiç öyle değil. Bir sürü arkadaşımız var, bu çizgide önemli işler yapan. Bunların kitlelere ulaşabileni var, ulaşamayanları var; ama bu çizgide uğraşan birçok sinemacı arkadaşımız var.

Sizinki, ironik oluşu ve yalınlığındaki çarpıcılığıyla daha öne çıktı…

Yılmaz Güney benim kutbumdur. Hem siyaseten yoldaşım; hem de sinemada açtığı yolu takip eden öğrencisiyim. Sebebi de şu: Bu ülke sinemasının ortak aklı yoktur. Ortak hafızası yoktur. Hiçbir ülke sinemasını etkilememiştir. Ne zamana kadar? ‘Umut’ filmine kadar. ‘Umut’ filmi, Türk sinemasının yapı taşlarından birisidir ve belki de en önemlisidir. ‘Umut’dan sonra Türk sinemasında hiçbir şey eskisi gibi olmamıştır, olamazdı da. Bugün herhangi bir İran sinemacısıyla konuştuğunuzda Yılmaz Güney’i örnek aldığını söyleyecektir. Yeni nesil de Yılmaz Güney’i örnek alanları örnek alıyor. Dolayısıyla veraseten intikâl eden bir durum var İran sinemasında. İran sineması hep yoksulların sinemasıdır. Oradaki politiklik adamın beynine şamar gibi iner. ‘Ajitasyon sineması’ denir bir anlamda. Yılmaz Güney’in yaptığı; ajitasyonu, o didaktikliği, ete kemiğe büründürmektir. O anlamda ben, Yılmaz Güney’in rahle-i tedrisine diz çökmemiş bir öğrencisiyim.

Bu öğrencilik, ‘kaybedenler’in hikayesinden geliyor. Barış Pirhasan’a “Öfkem var, bu yüzden senaryo yazmak istiyorum.” demeniz de bunun dışavurumu olmalı?

Bir türkü vardır: ‘Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş.’ Barış Pirhasan’a öyle demiştim; o da “Sinemaya başlamak için iyi bir sebep.” dedi. Ama bana devam ettirmek için de bu öfkeyle arama bir mesafe koymak gerektiğini öğretti. Mesafe biraz daha serinkanlı bakabilmeyi çağrıştırsın. O anlamda kaybetmek, kazanmak falan çok uzun bir zaman aralığında muhasebesi yapılacak şeyler. Bugün, işkenceye uğratan o insanların sokağa çıkıp, dolaşabilecek halleri yok. Yüzleri de yok… Biz geziyoruz ve Orhan Kemal Kahvesi’nde oturabiliyoruz, ama onlar oturamazlar. Çünkü namusları noksana düşmüştür onların. Niye? Ellerine kan bulaşmıştır. Niye? Mahkeme kararıyla tescilli hırsız oldukları ortaya çıkmıştır. Bu ülkenin en önemli şeyini, zamanını çalmışlardır. Neyi bahane ederek gelmişlerse, onu çoğaltarak gitmişlerdir. Yazık bu ülkeye! Bu anlamda bizim söyleyecek sözlerimiz var. Bu öfke ürünlerimizi başlatmak için sebep olmalı; ama ürün sinemaysa bunun önce sinema olmasına gayret göstermeliyiz.

“Her filmde olduğu gibi bu filmde sağ yok.” eleştirisi getirilmişti, Ali Murat Güven’in eleştirisiydi. Bu ifade, sizi çok etkilemişti. Yine de Beynelmilele bakınca, sert bir sol algısıyla karşılaşmadı izleyici. Sizce o ‘öte anlam’ neydi?

Bir tek şeyi yapmaya çalıştık: Samimiyeti elden bırakmadık. Mevzuya tüccarca değil samimiyetle yaklaştığınızda, bu duygu insanlara mutlaka geçiyor. Hiçbir şeyi bilmiyorsanız da samimiyeti elden bırakmayın. İnsanlar diğer çapakları affedebiliyor. Sağın olmaması meselesine gelince, sağın kendisi 12 Eylül’de iyi bir sınav veremedi. Dolayısıyla 12 Eylül ürününün önemli ana objelerinden birisi olamıyor. Hatırlayalım dönemin sağ siyasi aktörlerini… En baba yiğitleri ‘Fikrimiz iktidarda, kendimiz mahpustayız.’ dedi. Agâh Oktay Güner sanırım, MHP büyük davasında böyle bir savunma yaptı. MHP’nin ikinci ya da üçüncü adamıydı. Diğerleri de itiraz etmediler bu minvalde savunma yaptılar. Fikrin iktidardaysa yapılan bütün zulümlerde dahlin var demektir. Çünkü iktidarda olan fikir; insanı yok sayan, ilerlemeyi, aydınlanmayı, eşitliği, özgürlüğü yok sayan ve bunu kanla boğan bir anlayış. O zaman sen bu tür sanatsal ürünlerde, var olamazsın, yer alamazsın. Kenan Evren’in şöyle bir demeci var: “İlk idam dosyası önümüze geldiğinde denge olsun diye bir tane de sağdan olsun dedik.” İşte o dengeye kurban giden sağcının konusu sinemanın konusudur. Ama bunu da bir sağcının yapması lâzım. Bundan sinemasal bir şey yok. Kendini iktidarda zannediyorsun ve seni asıyorlar.

Bir solcu bir sağ filmi çekemez mi? Arada keskin bir sınır mı var? Yoksa o anlam dünyasına hakim değildir de, o yüzden mi çekemez?

Çeker; her şey öğrenilir, her şey yerine konulur. Ama niye bir sağcı çekmesin. “Bu filmler bize yer vermiyor.” demek, soylu bir yaklaşım değil. Sağın önemli sinemacıları var. Hepsini çok önemsiyorum ben. Yücel Çakmaklı, İsmail Güneş ve ismini yeni duymakta olduğumuz, kısa film çeken arkadaşlar…

Solun, hikâyelerini beceriyle anlatabilmesini neye bağlıyorsunuz?

Dramaturjide basit bir kurala bağlıyorum. Siz başkasının aşk mektubunu yazamazsınız. Oturursun, o aşkı en iyi sen anlatırsın. Çünkü o aşk seni perişan etmiştir. Sağın şanssızlığı, dramaturji eşittir çatışma, o da eşittir engel. Böyle basit bir tanıma indirsek, sağ repertuar hayatı hep bir takdiri ilâhi olarak görünce buradan bir çatışma çıkarmak zor.

Askerlerden, Beynelmilele dair tepkiler aldınız mı?

‘Eline sağlık’ diyen, o dönem askerlik yapmış insanlar oldu. İkincisi, “Evet filmde bahsi geçen konular oldu.” dediler. Fakat bundan hemen sonra hiyerarşiyle eğlenmemi eleştirdiler. 30 Ağustos balosunda başçavuşla, yüzbaşıya aynı masada rakı içirmiştim. Hiyerarşiyle her şey yapılır ama eğlenilmez. Niye ilk dansı komutan yapsın? Buna çok bozuldular. Ankara Barosu, kendi üyeleri arasında yılın filmi seçtiler Beynelmileli. Film izlenildi, ödül verdiler sonra da soru cevap faslına geçildi. Üç, dört tane emekli askeri hukukçu kalkarak sadece bu konudaki itirazlarını dile getirdiler. Buraya takılacaklarını da biliyordum.

O… ÇOCUKLARI, ‘EMANETÇİ ANNELER’İN HİKÂYESİ

O… Çocukları’ndan biraz bahsedersek, yine 80 dönemini ya da siyasetin ezdiği insanı mı sorguluyorsunuz?

Sadece 80 dönemini değil… Faşizmin dini, imanı, kitabı yoktur. Ama cinsiyeti vardır. Faşizm erkektir. Bütün jargonu, erkek jargonudur. Bütün yöntemi, kaba erkek yöntemleridir. Bir toplumu erkekleştiremezsen, o kitleyi faşizmin uzantısı yapamazsın. Kadın merhamettir, kadın vicdandır, kadın anadır, kadın topraktır. Dolayısıyla faşizmin ilk mağdurları kadınlardır. Bu olgunun fıtratı budur ve ilk mağduriyetini de kadınlar yaşar. O… Çocukları, bir kadın hikâyesidir. Hemen bunlarla birlikte anılması gereken diğer kesim çocuklardır. Kim Allah’tan korkmaz? Çocuk, derler. Çocuk dolayısıyla faşizmden de korkmaz. O… Çocukları’nda kadınların ve çocukların üzerindeki tahribatı anlatmaya çalıştım. Yani faşizmin erkek yüzünü…

Foucaultyen bir yere doğru gidiyoruz. İktidarın, bedeni tahakküm altına alması… İlginçtir Türk sinemasında bugüne kadar böyle bir örnek yok sanıyorum. Zor bir işe soyunduğunuzun farkında mısınız?

Vardır mutlaka, benim şimdi aklıma gelmiyor ama. İnsanlar hayatı üç şekilde algılarlar: Günlük hayat, bilim ve sanat. Herkesin şeyi neye dönükse, bakarsınız çok ünlü bir adam görürsünüz, ama hayatın, kâinatın sırlarına ermişçesine refleksler gösterir. Bu o günlük hayattan süzebilmektir. Yoksa Yunus Emre’yi izah edemezsiniz. Marx, Das Capital’i yazar, Picasso’da onu Guernica’yla anlatıverir. Ben de oturup size anlattığım kadar detaylı cümleler kurarak bu hikâyeye başlamadım. Drama, soru sormakla başlar. Soruyu sorarsın, verdiğin cevap senaryondur. Cezaevinden çıktıktan sonra İstanbul’a ilk geldiğimde, Tarlabaşı’nda kalmıştım. Yüz yıllık köhne bir apartmanda! Yıl 1988. Orda çoluk çocuklu birkaç ev görünce dikkatimi çekti. Sordum, ‘emanetçi anneler’in evi dediler. Ne iş yapar bunlar? Fuhuşla geçinmek zorunda kalan kadınların çocuklarına bakarlar. Bu tanım bile yeterince dehşetengiz. Daha sonra tanıdım da bu çocukları. Bu kadınların çocuklarının hepsinin hayat hikâyelerinde cinsel tacize uğramak var. Emanetçi anneye bırakılanlar, bu anlamda güvencede sayılıyorlar. Bu kadınların hepsinin başı, çocuklarının babasıyla dertte. Bütün kavgalar hep çocukların üzerinden yürütülüyor. Emanetçi annelerin iyi – kötü militer bir gücü de var. Yanlarında mutlaka bir sabıkalı bulunduruyorlar. Bir üçüncü husus bu kadınlar, çocuklara, annelerinin iştigâl ettiği işi sevdirmiyor. Bende, “Yurt dışına gitmek zorunda kalmış, eğitimli bir aile; çocuğunu emanetçi annelerden birine verseydi neler olurdu?” sorusunu sordum, senaryo çıktı ortaya.

Senaryoyu yazarken, emanetçi aile kavramını yeniden gözlemleme şansınız oldu mu?

Bu kavram artık yok. Çünkü fuhuş, kurumsallaşmaktan daha vahim bir boyuta geldi bu ülkede. Bir kere ideolojik olarak meşrulaştırıldı. Bu nedenle “ar, namus” olgusu ortadan kalktı. Bir de çok yaygınlaştı. Paranın maliyeti ne kadar yükselirse ahlâkın maliyeti o kadar düşer. Enflasyon, ahlâksızlık demektir. Kapitalizm, namussuzluk demektir. Bu çok bilimsel bir şeydir. Kendi insanımız yetmezmiş gibi, başka ülkelerin kadınları da bu ülkede böyle bir pazarın metaı haline geliyor. Şimdi nispi refah denilen bir şey var. Etiler’de insan bu işi yapıyor olabilir; ama parası, onun yoksulluğundan bir kademe eksiltmez.

İktidar ve beden ilişkisinde, ‘çocuk’ kavramını nasıl şekillendirdiniz? Kapitalist ya da modernist düşüncenin, çocuğu, üremenin sonucu dünyaya gelen beden olarak görmesine dokundunuz mu meselâ?

Çocuk için hiç bu kadar ayrıntılı analizlere gerek yok aslında. Çocuk tüketim ideolojisinin önemli metalarından biridir. Hem hedefidir, hem objesidir. Meselâ bir hayat kadını var. Okuması yazması yok. “Okumam yazmam yok; ama her gün mutlaka bir gazete alırım.” diyor. Ben, herkes bağışlasın, bugün çocuğunu kolejlere sokma, belli kalıplara sokma histerisinde olanlara gönderme yaptım. Orada en sevdiğim diyaloglardan birisi şöyle gelişiyor: Kadın, çocuğuna Sakıp adını vermiş, zengin olsun diye. Her gün işine giderken, çocuğa para veriyor. Akşam geldiğinde de verdiği paranın hesabını soruyor. Bu toplumda, “Babam bana şunu verirdi, akşam onunla şunu yapardım, sonra zengin oldum.” gibi bir geyik dönerdi. Bildiğimiz mahdut sayıdaki zenginimizin hikâyesini, bu zannederdik. Fakat çocukta böyle bir şey yok. Her akşam geliyor çocuk mal mal bakıyor, ona verilen parayla kesinlikle bir sermaye birikimi yapması mümkün değil. O anda hayat kadınının şöyle bir yakınmasını duyuyoruz, gayet hayal kırıklığıyla: “Acaba Vehbi mi koysaydım?”

3. FİLMİMİ TEK BAŞIMA YAPACAĞIM

Halihazırda üçüncü bir sinema projesi var mı?

Berlin Duvarı’na gecekondu yapan bir Yozgatlı’nın hikâyesini işliyorum. Biraz fazla ironik… Bir Türk, dünyaya kederdir. Orada da gene yoksulluk var. Etini satmaktan sonraki yoksulluk baremi de gurbete düşmektir. Gurbetlik essahlı bir derttir. Rivayet, 72 millet var diyorlardı. Şimdi 73 millet var; çünkü göçmenler de artık bir millet. Meşrebi, menşei, rengi, dini, dili ne olursa olsun göçmenler diye bir millet var, millet tanımına çok uyuyorlar çünkü. Kaderde, tasada, kıvançta birler; dünyanın hangi coğrafyasında göçmense, aynı refleksi gösterirler. Bizim Almancının yaptığıyla, buradaki Nijeryalı’nın yaptığı arasında zerre fark yoktur. Ev sahibi ve göçmen olmakla ilgilidir bu hikâye. Gerçek bir hayat hikâyesi… TRT’de belgeselini gördüm, bir de Samanyolu’nda görünce, gittim adamdan telifini aldım. Bu, ilhakla başlıyor. “Almanya, acı vatan” adını yeterli bulmuyorum. Almanya’dan yapılan oryantalist filmleri de derde derman olarak görmüyorum. Hele bir de ben kurcalayım şu işi, bakalım ne çıkacak dedim. Böyle bir hallenmenin sonucudur, yani bir tür kederdir. Yozgatlı Osman da ufak ufak Berlin duvarının dibinde 580 metrekare arazinin ilk bir metresini çöpten temizlemekle başlıyor. Giderek oraya sahip oluyor, iki hemşerisiyle beraber. Sonra bu iki hemşeri birbirlerine düşüyorlar. Bu da, bize özgü bir hal…

Ne zaman çekilecek? Ayrıca yönetmen koltuğuna siz mi oturacaksınız?

Bu, Ağustos’ta çekilecek nasip olursa. Evet ben yöneteceğim inşallah. Her şeyiyle üstleniyorum projeyi.

“Ben, Türkiye’deki sinema âleminin adamı değilim.” der gibisiniz…

Sinema bu ülkede, en eski geleneğe sahip sektör. Ben de ona en son intisap eden adamlardan birisiyim. Burası dışarıdan bakıldığı gibi değil. Bizim sektörümüz çok dar. En muhteşem işi yapanlardan, en sıra dışı işi yapanlardan tutun, bir avuç insan sonuçta. Meslek içi çok uzlaşmaz bir dil kullananlardan değilim. Ayrıca çok bundan yana da değilim. Bir faydası olduğuna inanıyorum çünkü. Daha vahim noktalar var; bunlardan biri de dağıtım tekeli var bu ülkede. İstatistiklerde belki de en yüz akı olduğu alanlardan birisi kendi filmine teveccüh oranı. Bu, bizde yüzde 54. Avrupa’da Fransa kendi filmine kota koyuyor, ona rağmen rakamlar bunun çok gerisinde. Dünya üçüncüsüyüz. Amerika ve Hindistan’ın hemen ardından geliyoruz. Hal böyleyken Amerika bu alana muvaffak olamamış, çözümü şunda bulmuş: Dağıtım tekelini ele geçirmiş. Bu ülkenin toplam dağıtıcı oranlarına baktığımızda yüzde 80’ine yakını Amerikan şirketlerinin denetiminde. Ben bununla mı uğraşmalıyım, yoksa meslektaşımın kendi kişisel alanıyla ilgili bir film yapma hallenmesine mi saydırmalıyım? Onun için bu aleme ait olmak olmamak falan önemli değil.

(01 Mayıs 2008)

Fatih Dural

http://www.sinemalife.com

    DİĞER YAZILARI

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu