Kategori arşivi: Yazılar

Uyanık Kardeşler

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri 9

Ünlü bir oyuncunun kardeşide oyunculuğa başladığında bana nedense hep aslını taklit ediyor gibi gelir. O nedenle Nazan Şoray, Necip …

… Tekçe, Faruk Savun, vd. gibi oyunculara bir türlü ısınamamışımdır. Elimde değil onları izlerken aklıma devamlı Türkan Şoray, Ahmet …

… Tarık Tekçe, Kadir Savun geliyor, filme konsantre olamıyorum. Yeğen Levent İnanır’ın oyunculuğunu sevsem de, keza seyir sırasında …

… aklıma hep Kadir İnanır gelir. İnanır gelincede maçoluk, kabadayılık, Kadirizm, Tatar Ramazan, vs, derken, Levent İnanır silinir gider.

Ülkemizde düzenlenen film festivalleri neden hep aynı isimle yapılmaz anlayamıyorum. Festival aynı kentte olduğu halde neredeyse her sene…

… festivallerin adı değişir. Misal verirsek, 13. Altın Koza Film Kültür ve Sanat Festivali, 14. Adana Altın Koza Film Festivali, …

… 16. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, 18. Limak Ankara Uluslararası Film Festivali, 19. Ankara Uluslararası Film Festivali, …

… 42. Antalya Altın Portakal Film Festivali, 46. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, 7. If AFM Uluslararası Bağımsız …

… Filmler Festivali, 8. If İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali… Daha yazayım mı? Yazmayayım. Şu festivalleri hep aynı…

… isimlerle yad etsek diyorum. Hani bendeniz, 60 yıllık Sadi Bey’e bazen Sudi Bey, bazen Şadi Bey derler, onun gibi. Fakat bendeniz işin…

… kolayını buldum. Pinema Film’e girdiğim ilk yıllarda Mustafa adlı arkadaşımız bana hep Şadi Bey, Şadi Bey diye hitapta bulunuyor. …

… “Mustafacığım” dedim, “Benim adım Şadi değil Sadi”. Gelgelelim Mustafacığımın -tabiri caizse- bu kulağından -af buyrun- giriyor …

… öbür kulağından çıkıyor. Bende başladım Mustafacığıma “Muştafa… Muştafa…” diye söylenmeye, adımı aniden ezberledi. O gün bugündür …

… Çok şükür anlı şanlı Sadi Bey adıma kavuştum. Malûmunuz “Sadi” Arapçada “Uğur” manasına gelir. İstermisiniz bu yazıdan sonra …

… Mustafacığım bedenize “Uğur Bey, Uğur Bey” diye seslenmeye başlasın; kaş yapayım derken, göz çıkarmış olmayayım. O zaman yandık netekim.

Eski sinemalar kapandığında hep ah, vah ederiz. İşletmecileri suçlarız, “Direnseydiniz, çok para kazanırken iyiydi de…” vs. deriz…

… Sinemaların kapanmasında mülk sahiplerinin de payı var. Adamın yıllardır izbe halde duran salonuna bir işletmeci talip olur, kiralar, …

… milyarlarca lira sarf ederek salonu yeniler. Salonun güzelliği ortaya çıkınca ve insanlar akın akın gelmeye başlayınca salon sahibi …

… Hemen kiraya astronomik zam yapmaya kalkar. Onu bırak, bir işletmecinin kendisinden duydum. İşletmeci, “Salonu kendi paramızla …

… böldüğümüzde, gelirimizin de arttığı gerekçesiyle sözleşmenin ortasında kiraya zam istediler, bizde kapattık” diye belirtiyor.

(14 Mart 2010)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Umarız’lar Üzerine Bir Yazı, Yeşilçam Müdavimleri Unutulmasın

30 sinema örgütünün oluşturduğu Türkiye Sinema Konseyi, yarın Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde bir basın açıklaması yapacak. Başkanlığını Erden Kıral’ın yaptığı konsey Türk sinemasının sorunları ile ilgili bir bildirge yayınlayacak. Umarız makro isteklerin yanında (Türk sinema yasası taslağı) mikro istekler de bildirgede yer alır. Yeşilçam müdavimlerinin huzurevi ve hastane köşelerine atılmaları, kendilerine dizilerde yer verilmemesi gibi… Sonucu yarın sizler için izleyeceğim Türkiye Sinema Konseyi toplantısında göreceğiz.

Ata Demirer Milyon Dedi

Ata Demirer’in filmi Eyyvah Eyvah henüz ikinci haftasında 1 milyon barajını geçti. İzleyen hemen herkesin hayran kaldığı, hatta tekrar gittiği filmin başarısı Umarız film üreticilerine iyi bir örnek olur ve tastamam yerli hikâye ve konularla film çekerler.

“I Love You Seti” Çok Komik

Henüz izlemedim ama Sermiyan Midyat’ın yönettiği ve Hollywood’un starlarından Steve Guttenberg’in oynadığı “I Love You” konusu kadar set arkası hikâyeleri de meşhur oldu şimdiden. İşte bazıları:

– Amerikalı oyuncuların çekim süresince en zorlandığı şey alaturka tuvalete alışamamaları oldu.
– Rol alan köylüler Rugby topuyla normal maç yapmaya çalışırken topun her vuruşta taca gitmesine çok bozuldu. (Top Yamuk)
– Bütün yemeklerin etten yapıldığı Mardin’de Mariel Hemingway, her mekânda wireless sorup, internetten cesar salata siparişi vermeye kalkıştı.
– Baş örtülü ve basma elbiseli bir Kürt ana üzerinde ‘Love Me’ yazılı t-shirt’i ile komik bir görüntü oluşturdu.
– Genç oyuncu Josh Folan, atletik vücudunu korumak için, tüm köylülerin şaşkın bakışlarına aldırmadan her sabah sporunu yaptı.
– Amerikalılar hamamböceklerini görene kadar Mardin’i film platoları sanmış.

Umarız bu tip yabancı oyunculu prodüksiyonlar artar.

Festivaller Çakışınca

Önce Berlin Film Festivali, Sonra Oscar’lar, daha sonra Ankara Film Festivali derken sırada İstanbul Film Festivali ve Yeşilçam Ödülleri var. Şu sıralar sinema, medyanın gözdesi oldu adeta. Umarız medya sadece işin jan jan kısmı ile değil de, biraz da sinemanın gerçek sorunları ile ilgilenir bir gün.

Bravo Türk Seyircisine

Geçtiğimiz yıl vizyona giren 70 Türk filmi 13,5 milyon seyirciyi salonlara çekmişti. Oysa bu sene 2010’da vizyona giren 13 Türk filmi 10 milyon barajını geçti bile…. Bu hızla gidersek sene sonunu 20 milyon yerli seyirci ile kapatabiliriz. Bu da bir önceki yıla oranla % 70 daha fazla seyirci demek. Umarız Türk sineması bu şekilde yoluna devam eder.

(14 Mart 2010)

Erhan Işık

erhan@yesilcam.gen.tr
www.yesilcam.gen.tr

Kıymetli’nin Trajik Hayatından

Acı Bir Hayat Hikayesi (Precious)
Yönetmen: Lee Daniels
Eser: Sapphire
Senaryo: Geoffrey Fletcher
Müzik: Mario Grigorov
Görüntü: Andrew Dunn
Oyuncular: Gabourey Sidibe (Precious), Mo’nique (Mary), Paula Patton (Bayan Rain), Mariah Carrey (Bayan Weiss)
Yapım: LDE-SEG (2009)

Bu filmle anneyi oynayan Mo’nique “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu”, Geoffrey Fletcher, Sapphire’ın “Push” romanından yazdığı senaryoyla “En İyi Uyarlama Senaryo” ödüllerini kazandı.

Bu film, Amerika’dan sahici bir hikâye anlatıyor, 16 yaşındaki obez genç kız Claireece “Precious” Jones’un hikâyesini. Babası tarafından tecavüze uğrayan “Precious”, annesi Mary’yle aynı evi paylaşıyor. Annesi evden dışarı çıkmayan, loto oynayan, sürekli televizyon izleyen, tüm geliri Sosyal Hizmetler’den gelen birkaç yüz dolarla hayatını sürdüren hayatın sinirli yaptığı yapayalnız bir kadın. Kızı da yapayalnız. “Down sendromlu”, yani “mongol” bir çocuk doğuran “Precious” (Kıymetli), ikinci çocuğuna hamile ve okuldan uzaklaştırılıyor. Okulun müdüresi onu sosyal hizmet destekli bir başka okula gönderiyor ve orada Bayan Rain’in desteğiyle hem okuma yazma öğreniyor hem de hayatına yeni bir yön çiziyor. Filmin hikâyesi 1987’de New York – Harlem’de başlıyor. Ortalarda pek görünmeyen kendisine tecavüz eden babası bir zaman sonra AİDS’ten ölüyor. “Precious” da AİDS. Belki de onu hayata bağlayacak iki çocuğu.

Yürek burkucu…

Sapphire’in 1996’da yazdığı “Push” (İtin) romanından uyarlanan bu film, belki de son dönemlerde Amerika’nın öbür yüzünü, yoksul kıyılarını gösteren önemli yapıtlardan. Akademi, geçmişte olduğu gibi bu yıl da hakkı yenmiş filmlerle anılacak. Annede inanılmaz bir dramı tüm ruhuyla perdeye yansıtan yapayalnız ve hep kaybetmiş Mary rolüyle Akademi’den “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” ödülünü kazanan Mo’nique performansıyla gerçekten insanı etkiliyor. “Precious”a hayat veren Gabourey Sidibe, dalgın gözleriyle dışarıdaki sert hayatın içerisinde yapayalnız biri. Bu trajik hayatta sığınacağı tek varlıklar çocukları. O çocuklar, hem kardeşleri hem de evlâtları. Amerikan toplumunun arka sokaklarına bakan bu film gerçekçi ve trajik. Bu gerçekçiliğiyle insanı tam anlamıyla sarsıyor bu film. “Acı Bir Hayat Hikayesi” filmi, ayrıca Akademi’den “En İyi Uyarlama Senaryo” ödülünü de aldı. Bu film, sinemasal belleğe alınmalı. Bu filmde Ken Loach ruhunun da olduğunu belirtmeliyiz.

(12 Mart 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Evine Dön Lone Scherfig

“An Education” Üzerine…

Lone Scherfig ne yapmış bu sefer diye düşünerek !f İstanbul 9. AFM Bağımsız Filmler Festivali’nde An Education’u (Aşk Dersi) izlemeye gittim. Ve ardı ardına izlemiş olduğum başkaca filmlere selâm gönderen bir yapımla karşılaştım. Yer yer Ölü Ozanlar Derneği, yer yer Mona Lisa Smile’ı (Mona Lisa Gülüşü) anımsatan havası ile kendi kısır döngüsüne kapılmış olan ve bağımsız bir duruşa bürünememiş Scherfig bu sefer. Ama bu onun hoşuna gitmiş olacak ki Altın Küre, Oscar derken bütün dünyada tanınır hale gelmeyi başardı.

An Education bize izlediğimiz filmi hangi perspektiften okumamız konusunda yardımcı olamıyor. Bakış açıları önümüze seriliyor ama bir duruş kazanamıyor ne yazık ki. Ne yazık ki demek zorundayım çünkü “Yeni Başlayanlar İçin İtalyanca” ve “Wilbur Ölmek İstiyor” filmleriyle daha kendi halinde ve söylemek istediklerini abartıdan uzak ve daha mütevazı bir dille aktaran bir yönetmen için kayda değer bir bocalama yaşanmış. Bunu bağlayabileceğim en sağlam nokta da bu hikâyeyi anlatırken kendi coğrafyasının uzağına düşmüş olması. An Education bir dönem filmi ancak 1960’ların Londrası’na hapsolunarak anlatılması zorunlu bir öykü de değil. Lone Scherfig, Danimarka sınırları içerisinde kendi dilinde, eleştirmek istediği sistemi ya da bağlanılması kaçınılmaz olan kurumsal yapıları içine de bir tutam aşk kırıntıları ekleyerek anlatsaymış, hikâye daha da bir karakteristik yapıya bürünebilirmiş. Görsel anlamda ve oyunculuklarda belki bir problem yok ama bir filmin belkemiği olan senaryo sallanmış da sallanmış. Sallanan senaryoyu da çoğu zaman başarıyla kotarılmış sanat yönetmenliği ve fonda bize dinletilen müzikler toparlamaya çalışmış. Filmi izlerken Carrey Mulligan’ı saçlarını topladığında hep birine benzetip durdum zira bir türlü çıkaramadım ama sonradan farkettim ki apaçık ortada olan bir Audrey Hepburn tasviriydi bu. Dönemsel olarak çakışmış mı bilemem -ki buna da gerek yok- hoş bir selâm duruş görüntüsünde perdeye yansıdı. Hepburn’ün masumiyeti Mulligan’ın zerafetiyle bütünleşmiş ve 1960’lara yakışan bir tablo oluşturmuş.

Filmde aile çekirdeğinin önemine ya da önemsizliğine de değiniliyor elbette. Ama işte tam da bu noktada beli bükülmüş olan senaryo bir türlü doğrultulamıyor. Alfred Molina’yı kızları için en iyisini -neye göre-, en doğrusunu -kime göre- isteyen baba rolünde izliyoruz. Carrey Mulligan’ın canlandırdığı karakter özgürlüğüne düşkün haliyle ve yaşının ötesinde sergilediği olgunlaşma görüntüsüyle ilgi çekici ve sevilesi bir hale bürünmüş filmin içinde. Ama biraz sıyrılalım duygularımızdan ve tam da orta yerinden bir dalış yapalım anlatılan hikâyenin içine dersek tam da bu noktada tatmin olamıyoruz. Babanın tam olarak ne istediğini de anlayamıyoruz kızlarının bu kadar özgür olup da yine de kendini aile baskısı altında hissetmesini de. Garip bir çelişki var derken anne karakteri olup bitenleri dengelemeye çalışıyor. Kuzey Avrupa sinemasının kendine has üslûbu olmasa da her şeye rağmen sıcak bir havası var An Education’un. Oscar rakipleriyle de yanyana geldiği zaman en ayrıcalıklı olanı diyebiliriz.

Ama hiçbir şey Lone Scherfig’e duyduğum özlemin daha da pekişmesine engel olamadı. Dogma manifestosundan nerelere gelindiğinin güzel bir kanıtı oldu An Education. Belki Lars Von Trier de ihanet etti altına imza attığı manifestoya ya da ihanetten öte bir yenilenme süreci geçirdi -ki bence böyle- ama yine de uzak düşmemişti kendine. Hiçbir Trier filmi izledikten sonra özlemimi daha da filizlendirmemişti.

(09 Mart 2010)

Görkem Akgün

http://gorkeminsinemadefteri.blogspot.com/

Scorsese’den Hitchcockvari Gerilim

Zindan Adası (Shutter Island)
Yönetmen: Martin Scorsese
Eser: Dennis Lehane
Senaryo: Laeta Kalogridis
Kurgu: Thelma Shoonmaker
Görüntü: Robert Richardson
Oyuncular: Leonardo DiCaprio (Teddy), Mark Ruffalo (Chuck), Ben Kingsley (Dr. Cawley), Michelle Williams (Dolores), Max von Sydow (Dr. Naehring) Emily Mortimer (Rachel 1), Patricia Clarkson (Rachel 2), Jackie Earle Haley (Noyce), Elias Koteas (Leaddis)
Yapım: Paramount (2010)

Sinemanın önemli yönetmenlerinden Martin Scorsese’nin “Zindan Adası”, tam bir psikolojik gerilim filmi. Bu film, Berlinale’de “Altın Ayı” için de yarışmıştı.

Yazar Dennis Lehane’in romanından uyarlanan “Shutter Island – Zindan Adası”nın hikâyesi 1954 yılında geçiyor. US Marshall dedektifleri Teddy ve yeni ortağı Chuck, Boston açıklarında Zindan Adası diye adlandırılan bir ada hapishanesine doğru gemiyle yolculuk yapıyorlar. Ada hapishanesinden çocuklarını vahşice öldürmüş Rachel adlı bir katil kadın kaçmış. Fırtınalı havada deniz Teddy’yi tutuyor. Adadaki hapishanede akıl hastası suçlular kalıyor. Scorsese, her şeyi hemen göstermiyor. Her şey yavaş yavaş yansıyor perdeye. Yönetmen, anlatımını Teddy’nin zihinsel algılamaları üzerinden yansıtıyor. Teddy ne anlıyorsa seyirci de onu anlıyor. Filmin ikinci yarısından sonra her şey yavaş yavaş anlamlaşmaya başlıyor. Teddy, Dr. Naehring’i ziyaret ederken pikapta geç romantizm ve erken modernizm bestecilerinden Gustav Mahler’in (1860-1911) müziği çalıyor. Bu müzik onu savaştaki Yahudi esir kampına götürür. Yaralı bir Nazi subayı da aynı müziği dinliyor. Dışarıda karlar altında donmuş Yahudi ölüleri. Teddy’nin zihnini kuşatan bir şey daha var, o da karısı Dolores’in ölümü. Teddy, karısını evde yakarak öldüren Leaddis’in de bu adada olduğunu düşünüyor. Leaddis’i ararken, McCarthy’nin “cadı kazanı”na düşmüş sanatçı George Noyce’u da buluyor hücrelerin birinde. Noyce’u Teddy tutuklamış zamanında. Görülen her şey, Teddy’nin zihninin bir oyunu mu, yoksa geçmişte yaşanmış şeyler mi? Yoksa vicdan arınması mı? Filmin derinliğinde, öncelikle ikinci yarıda yönetmen bazı şeyleri anlamlaştırıyor perdede. Az da olsa final yine de bulanık ve açık uçlu. Bu film de bulanık ve sürekli zihniniz karışıyor. Bir şeyi anlamlaştırmaya başladığınızı sandığınızda bile zihniniz size oyun oynuyor ve finale kadar çoğu şeyi yerli yerine koyamıyorsunuz bu psikolojik-gerilim filminde. Bu gerçeküstü filmde renk tonları da Teddy’nin ruh haliyle buluşuyor. Adadaki anlar koyu renk tonlarıyla yansıyor. Teddy’nin eşini hatıladığı anlarda renk tonları açılmaya başlıyor. Nazi katliamında renkler daha açık kullanılmış.

Hitchcock ruhu…

Bu film, gerçekten Hitchcock ustanın ruhunu perdede yaşatıyor. Hatta fonda duyulan bazı müziklerle bile. Dipte duyulan gerilimli müzikler zaman zaman insanın kafasının içinde patlayacakmış gibi oluyor. Filmin görselliği de gerçekten çarpıcı. Öncelikle iç mekânlarda. Ama, adanın derinlikli uçurumları da çarpıcı ve Teddy’nin metaforik anlamda uçurumun kenarında olduğunu hissettiriyor sanki. Evet, bu filmde Hitchcock ruhu var. Hitchcock’un zihinsel anlamda bulanık filmlerini düşünün. Hitchcock’un 1945 yapımı “Spellbound – Öldüren Hatıralar” ve 1958 yapımı “Vertigo – Ölüm Korkusu” hemen akla geliyor. Bu iki film de zihinsel bulanıklık üzerine Hitchcock’un seyircinin zihniyle oynayan muhteşem filmlerdi. Martin Scorsese, gerçekten sinemanın yaşayan büyük yönetmenlerinden. Scorsese, 1942’de New York – Queens’te doğdu. Çocukluğu astım hastalığıyla geçti. Annesine tutkundu. Filmlerinde, annesi gibi sıcak kalpli kadınları arıyor sanki Scorsese. Mağaradaki ikinci Rachel anne gibi sıcaktı. Bu andan sonra da her şey anlamlaşmaya başlıyor. Filmlerindeki tüm iyi kadınlar annesi gibi sanki Scorsese’nin. Nevrotik ruh halindeki filmlerinde karakterleri çoğunlukla takıntılı / saplantılı bir de. Ayrıca o, Woody Allen gibi bir New York tutkunu. Bir şehre tutkun olmayan yönetmenlere aşina değiliz.

(11 Mart 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Hayattan Korkma

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri 8

“Muro: Nalet Olsun İçimdeki İnsan Sevgisine”nin gösterdiği box office başarısı ile Mustafa Üstündağ füze gibi başrol oyunculuğuna yükseldi.

Bu sezon peşpeşe “Abimm”, “Kutsal Damacana 2: İt Men” ve “Deli Dumrul Kurtlar Kuşlar Aleminde”de oynadı. Son filminde tüm film boyunca…

… neredeyse sadece masa başında bir mafya babasını canlandırdı. Bir ara arabada direksiyona da oturdu. “Bu ne biçim başrol oyunculuğu …

… kendini süratle harcıyor”, diye düşünürken açıklama Mustafa Üstündağ’dan geldi. Filmde hatır için konuk oyuncu olarak rol almış, fakat …

… arkadaşları parayı hatırdan daha değerli bulduklarından filmin afiş ve jeneriğinde başrol oyuncusu gibi lânse etmişler. Aynı dertten …

… Tarık Papuççuoğlu da muzdarip. Onunla da aynı şekilde anlaşma yapılmış fakat filmde rolü hiçde konuk oyuncu rolü gibi değilmiş.

Filmde konuk oyuncu vasfı sadece Levent Özdilek’e uyuyor. Sadi Bey’in pek beğenmediği filmin bir özelliği de ünlü bir yapımcının filme …

… destek vermesi fakat firma adını kullandırmaması. Vallahi bana sorarsanız, durum fısıltı gazetesinde karizmayı çizdirmek olarak geçiyor.

Bu vesileyle Tarık Papuçcuoğlu’nun soyadını bir türlü belleyemediğimi itiraf edeyim. Yoksa Pabuçcuoğlu muydu? Kendisi açıklasa da öğrensek.

“Aç TDK Sözlüğünü de bak” demeyin, açtım baktım, orada “pabuç -cu” yazıyor. Ancak yukarıdaki ilk yazılımı “Hayattan Korkma”nın …

… ikinci yazılımı “Deli Dumrul Kurtlar Kuşlar Alemi”nin afişinden aldım. Başka işim yok mu benim?

Yok. “Deli Dumrul Kurtlar Kuşlar Aleminde”nin web sitesinin künye bölümünde de TARIK PABUÇÇUOĞLU yazıyor.

KKTC Cumhurbaşkanı Talât, Lefkoşe’de yapılan toplantıda bağımsız aday olacağını açıklamış ve “Bu film geriye sarılmayacak” demiş.

Smart TV.nin reklâmını yapan vatandaş konuşuyor: “Çocuk TV, Erotik TV, Komedi TV, vs. TV, istediğiniz paketi alabilirsiniz.”

Çocuk ve erotik kelimesi reklâmda da olsa bir araya getirilir mi a şaşkın. Smart TV.den paket alacağım varsa da almayacağım, vazgeçtim.

Güzel yurdumun, güzel TV.lerinden birinin haftasonu programında Yunanistandan konuk gelmiş sanatçılarının çaldığı müzik eşliğinde yapılan …

… sirtaki dansının sonunda sinema okulu mezunu güzel sunucumuz “oley” diye seviniyor. Türkiye – Yunanistan – İspanya açılımı mıdır bu?

Yusuf Kurçenli’nin “Yüreğine Sor”unu basın gösteriminde izleyen bazı basın mensupları filmi “baş yapıt”, bazıları ise “TV filmi formatında” …

… şeklinde ifadelendirdi. Sadi Bey “baş yapıt” diyenlerden. Duayen sinema yazarımız ise Kenan Ece, Hakan Eratik ve Tuba Büyüküstün için …

… “Bayıldım, bayıldım, bayıldım” dedi. Yayladaki bıçaklı horon bölümünden sonra film iyice güzelleşmiş. Bu arada şimdiden bir tüyo vereyim.

sadibey.com yazarı Ali Ulvi Uyanık, “Yüreğine Sor” için yazacaklarını da, 12 Mart haftasında çok beğendiği filmlere yaptığı gibi çerçeve …

… içine alacakmış. Bizim bu Türk sinemasına doğrusu akıl sır ermiyor. Birkaç gün içinde “Eyyvah Eyvah” ve “Yüreğine Sor” insanı göklere …

… çıkarıyor. Semih Kaplanoğlu’nun “Bal”ı, Reha Erdem’in “Kosmos”u dünyayı hayran bırakıyor. Öte yandan “Recep İvedik”, “Deli Dumrul…” …

… vs. ise “Bu filmleri niye yapıyorlar” diye insanı düşüncelere gaaark ediyor.

Oscar Ödülleri’nde hem 6’da 4, hem de 6’da 5 tutturdum. Nasıl olduğunu açıklayayım. Dünkü Milliyet Pazar ilâvesinde yayınlanan tahminler …

… sorulduğunda, Ölümcül Tuzak, Kathryn Bigelow, Jeff Bridges, Meryl Streep, Christopher Waltz, Penelope Cruz olarak cevaplandırmış ve …

… En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü büyük ihtimalle Mo’Nique’nin kazanacağını, ancak filmi henüz görmediğimden Penelope Cruz adını …

… vermiştim. Keza En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanan Sandra Bullock’un filmi de henüz Türkiye’de gösterilmediğinden tercihimde onun da …

… adını belirtmedim. “Aynı dalda Meryl Streep’in adını niye belirttin, onun filmi ‘Julie & Julia’ da Türkiye’de gösterilmedi” derseniz, o …

… başka. Meryl Streep de Robert Redford gibi benim fetiş oyuncularımdandır. Varımı yoğumu gözüm kapalı onun üzerine yatırırım.

Sinemamız şaşırtmaya devam ediyor. Sermiyan Midyat’ın “Ay Lav Yu”su çok sevimli ve seyri zevkli bir film. Diyaloglar iyi, müzikler güzel.

Önceleri bu filmin mülkiyeti Sinan Çetin’indi. Daha sonra Sermiyan Midyat filmi satın aldı ve kendi firması adına gösterime çıkarıyor.

Bu haber basına yansıdığında “Acaba film kötü de Sinan Çetin o nedenle mi filmden vazgeçti” şeklinde bir kanaate sahiptim. Neyse ki basın …

… gösteriminde filmin yardımcı yönetmeniyle yaptığım konuşmamızda Sermiyan Midyat’ın filme sahiplenme isteği nedeniyle filmin el …

… değiştirdiğini öğrendim. Belgelendirelim ki benim gibi yanlış kanaat sahipleri işin doğrusunu öğrenmiş olsunlar.

Şahan Gökbakar’ın yeni projesi, arabalı vapurun peşinden koşan mavi eşofmanlı vatandaş üzerine olacakmış. Duyan duymuştur, ben yeni duydum.

Bizim sinema yazarlarının kaderi böyledir. Bir film hakkında olumsuz birkaç şey çiziktirseniz, her yerden bir sürü sitem alırsınız, ancak …

… methettiğiniz ve övdüğünüz filmler hakkında ise bir Allahın kulu çıkıp da, ağzına, burnuna, gözüne, kaşına, eline, koluna, diline, …

… sağlık demez. Anladınız siz onu?

(10 Mart 2010)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

12 Mart 2010 Haftası

“Acı Bir Hayat Hikayesi”, bir Amerikan kâbusu! 1987’de Harlem’de, evi terk etmiş babası tarafından defalarca tecavüze uğrayıp ondan ‘down sendrom’lu bir kız çocuğu dünyaya getirmiş ve şimdi, yine ondan hamile, egoist bir tembel olan annesi tarafından da sürekli itilip kakılan, aşırı şişmanlamış bir zenci ve disleksi sorunlu bir öğrenci olarak yaşamaya çalışmak kâbus değildir de nedir? Ensest ilişkiden kaptığı HIV virüsü de ‘bahşiş’! Yaşı mı: 16! Sadece 16! Çok mu inanılmaz geldi? O halde, son birkaç yılda üçüncü sayfalara yansıyan bizdeki haberlere bakın. Türkiye’de en yakıcı konuların üzerine cesaretle gidebilecek yönetmen eksikliği çektiğimiz için, Amerikan Bağımsız Sineması’dan gelen, psikolojik sertliği antolojilere geçebilecek, zor izlenir bu film karşısında şoke olduk. İnsanın olduğu her yerde yaşanan bu koyu dramın, melodramatik tuzaklara düşmeyen gerçekçi anlatımı, yönetim ve oyuncu performansları karşısında şaşırmamak olası değil.

Ona, Precious’a yardım edebilen birilerinin varlığı, insanlıktan umudu kesmememiz için bir neden olsa da, problemlerin kökenindeki sevgisizliğin adaletsizlikle kol kola, en alttakilere azaplar yaşattığını kabûl etmek gerek. Bazıları için sevgi arayışı, hep acıdır; gözyaşıdır… Ve hâlâ, Harlem’deki Precious’lar ile Türkiye’deki Ünzile’lerin, yaşamlarından istifa etmeden direnebilmeleri de, asıl mucizelerdir.

“Çılgın Kalp”, genç aktör Scott Cooper’ın Thomas Cobb’un kitabından uyarlayarak yazdığı ve yönettiği ilk film. Ama öyle olgun bir ilk film ki… Çaptan düşerek kasaba barlarında çalmaya başlamış alkolik country müzik efsanesinin, ellili yıllarında yeniden, hem de bir çocuklu genç kadına âşık olmasını ve aslında, hayranlarının belleklerinde unutulmadığının, yüreklerinde de çok sevildiğinin ipuçlarını, müzikle ışıldatarak anlatıyor. Eğer efsane katına yükselmişseniz, ne kadar düşseniz de, örneğin yıldız yaptığınız genç şarkıcının vefasının sağlamlığını görebilir; yeniden doğabilirsiniz… Hiçbir kusuru olmayan bir ‘insan hissetmek’ hikâyesi! Bir büyük oyuncu Jeff Bridges, aşılması zor bir dorukta; bir bölümde ona eşlik eden ‘konuk oyuncu’ Colin Farrell yine şaşırtıcı: İkisi de, mükemmel iki country şarkıcısı!
“Yüreğine Sor”, yönetmenin güçlü biçimde hissedildiği filmlerden. Yusuf Kurçenli, kahramanlarıyla kolaylıkla empati kurabileceğimiz aşkı tüm yakıcılığıyla kalplerimize işleyip, oyuncularını doğru tonlarda oynattığı yerel ve aynı zamanda evrensel bir filmi, kültür bahçesine armağan etmiş bulunuyor. Yöre kültürü ve folklorun, uzmanlarla çalışılarak, en ince ayrıntısına kadar, rengârenk şekilde ve zengin görsel düzenlemelerle hikâyenin içine işlendiği filmlere, sinemamızda pek rastlanmadığından, Türk Sineması’nın bu has yapıtını kaçırmamanız gerektiğinin altını çiziyorum. İlk kez izlediğim Kenan Ece’nin de, ‘aura’sı olan ve hissettirebilen, son 15 yılda Türk Sineması’nda rastlamadığım türde bir genç erkek oyuncu olduğunu vurgulamalıyım.
“Zindan Adası”, savaşa katılmış ülkelerdeki insanların korkunç ruhsal sarsıntılar geçirdiği bir dönemde, 1954 yılında geçiyor. Kaçak bir kadın suçluyu bulmak için, üzerlerinde deneysel tedaviler de uygulanan psikopat katil hastaların tutulduğu ve kaçmanın olanaksız olduğu adada kurulu Ashecliffe Hastanesi’ne, yeni tanıştığı ortağı Chuck Aule ile birlikte çağırılan adli polis Teddy Daniels’in, iz sürerken bir dolambaçta ‘kaybolması’nın öykülendiği usta işi çalışma. Gotik bir korku atmosferi içinde, gerçekle kâbuslar arasında gidip gelirken karanlığa çekilen genç adamın gerilimi yoğun öyküsünde, seyircilerin de, aklın esnekliği içinde kışkırtıcı bir meraka sürüklendiğini söylemek yeterli olacaktır. Zaman zaman kötülüğün daha baskın olduğu dünyada, insan olmanın, ruhu acılara gark eden nasıl ‘ağır’ bir durum olduğuna dair bir temaya ilişkin de diyebiliriz. Martin Scorsese – Leonardo DiCaprio ikilisinin dördüncü işbirliği, yine, çarpıcı bazı anlara, küçük şoklara, soluksuz izlenen bir başarıya dönüşmüş. Bu yılın en iyilerinden!

(10 Mart 2010)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

Cehennemin Tam İçinden

Ölümcül Tuzak (The Hurt Locker)
Yönetmen: Kathryn Bigelow
Senaryo: Mark Boal
Müzik: Marco Beltrami-Buck Sanders
Kurgu: Chris Innis-Bob Murawski
Görüntü: Barry Ackroyd
Oyuncular: Jeremy Renner (Will James), Anthony Mackie (JT Sarborn), Brian Geraghty (Owen Eldridge), Guy Pearce (Matt Thompson), Ralph Fiennes (Takım Lideri), David Morse (Albay Reed)
Yapım: Voltage-First Light-Kingsgate (2009)

“Tuhaf Günler” ve “Kırılma Noktası” gibi çarpıcı filmleriyle bilinen Kathryn Bigelow, ABD’nin Irak işgâlini bomba imha ekibinden bir grup askerin üzerinden anlatıyor. Bazı şiddet sahnelerine bakmak gerçekten zor. İşte bu film tam altı dalda Oscar kazandı.

1951’de Kaliforniya’nın San Carlos şehrinde doğan Amerikalı yönetmen Kathryn Bigelow, sinemanın önemli kadın sanatçılarından. Sinemanın en iyi bilim-kurgularından biri kabûl edilen 1995 yapımı “Strange Days-Tuhaf Günler” filmiyle sinemada sağlam bir yer edindi. Onun 1991 yapımı “Point Break – Kırılma Noktası” filmi de görülmeye değer. Yönetmen Bigelow’un “The Hurt Locker – Ölümcül Tuzak” filmi, bir bomba imha ekibinin peşine takılıyor. Irak’ı işgâl etmiş ABD, milyonlarca insana trajedi yaşatırken, film savaşı ve trajedileri bir grup Amerikalı askerin gözünden yansıtıyor. Hem de tam anlamıyla. Bu film, zaman zaman hamaset kokan ırkçı filme dönüşüyor ve soylu Irak halkını düşmanca yansıtıyor.

Cehennem gibi…

Filmin girişi de şok edici. Bağdat’ta bir robot tank, Çavuş Sanborn’un komutasındaki bomba imha ekibinin denetiminde bir araçta bombayı alırken terslik oluyor. Çavuş Thompson, robotu tamir ederken bomba patlıyor ve ölüyor. Yerine de Çavuş Will James geliyor. Ardından savaşın içinde bombaların peşine düşüyorlar. Yönetmenin bu savaşın içindeki filminde şiddet bir kaos gibi yansıyor perdeye. Yönetmen sanki bu filmini, Amerikalı anneler için yapmış. Askere gönderdiğiniz çocuklarınız işte bu cehennemin içinde diyor sanki yönetmen. Film, seyircileri o çatışmaların ve patlamaların ortasında bırakıyor. O duyguları yaşatıyor. Yönetmenin kamerası, o anın tam içinde hep. Yönetmen, bir kadın olmasına rağmen erkek dünyasını da iyi yansıtabiliyor. Ama, şiddetin ve ölümlerin azalmadığı Irak’ta savaşı Amerikalı bomba imha ekibinin gözlerinden yansıtan filmde savaşa eleştiri getirilse bile direnişçilere ve Irak halkına belli bir mesafeden bakılıyor. Irak halkı da Amerikalı askerleri evlerinin pencerelerinden seyredip duruyorlar. Bir tek Çavuş Will James, kendisine Beckam diyen küçük Iraklı çocukla kurduğu iletişim var. Çocuktan porno DVD’ler alan Çavuş James, o çocuk vahşice öldürüldüğünde sarsılıyor. İntihar bombacıları, çocuğun karnını yarmışlar ve karnına bomba yerleştirmişler. Aslında hiçbir yer ve hiç kimse için güvenli yer yok buralarda. Her an bir yerlerde beklenmedik bir anda bombalar patlayabilir. Bomba imha ekibinin çölde, Black Water’ı çağrıştıran paralı askerlerle karşılaştıkları sekansta direnişçilerle çatışma gerçekten savaşın ne demek olduğunu yaşatıyordu. Canlı bomba sahnesi de kolay unutulmaz bir sahneydi. Yönetmen, Irak’taki cehennemi, şiddeti ve kaosu yaşatabilmek için hafif el kamerası kullanmış çoğunlukla. Yönetmen bazı sahnelerde, zamanı alabildiğine yavaşlatarak cehennemi daha ayrıntılı gösteriyor seyirciye. Bu anlarda saniyede yirmi bin kare çeken özel kamera kullanılmış yönetmen. Gerçekten bu kamera kaotik atmosfer yaratabiliyor perdede. Yönetmen kameraman Barry Ackroyd’u seçerek doğru yapmış. Çünkü kameraman Ackroyd, büyük yönetmenlerden Ken Loach’un filmlerinin de gözü. Filmin final bölümü de etkileyici. Çavuş Will James, eve izinli gelir. Vefalı dediği boşandığı eşi ve oğluyla kısa bir zaman geçirdikten sonra bir sığınakmış gibi hemen savaşa geri dönüyor. Kathryn Bigelow, güçlü ve iyi bir yönetmen. Bu yapıt film, yönetmen, senaryo, kurgu, ses ve ses miksajı dallarında Oscar kazandı.

(10 Mart 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Amerikan Saldırganlığına Muhalif

Avatar
Yönetmen-Senaryo: James Cameron
Müzik: James Horner
Kurgu: James Cameron-John Refoua-Stephen E. Rivkin
Görüntü: Mauro Fiore
Oyuncular: Sam Worthington (Jake), Sigourney Weaver (Dr. Grace), Stephen Lang (Albay Miles)
Yapım: Fox (2009)

Mükemmeliyetçi yönetmenlerden James Cameron, “Avatar” bilimkurgu filmi için yıllarca uğraştı ve sonunda üç boyutlu olarak beyazperdeye yansıttı. Bu film Akademi’den hak ettiğini alamadı, sadece görüntü. sanat yönetimi ve özel efekt ödüllerini kazanabildi.

Mükemmelliyetçi yönetmen James Cameron’ın dünyada bir fenomene dönüşen ve şu ana kadar sinema tarihinin de en pahalı filmi olan “Avatar”, görselliği ve içeriğiyle gerçekten etkileyici. Üç boyutlu (3D) görüntüler muhteşem ötesi bir şey. Sanki o mekânların, atmosferin içindeymiş hissi yaşatıyor insana “Avatar” filmi. Ayrıca bu film, sinemanın da ulaştığı teknolojik olarak son nokta. Belki de hiçbir şey, gerçekten eskisi gibi olmayacak. Aslında, 1977’de George Lucas’ın bir mite dönüşen “Star Wars – Yıldız Savaşları” bilimkurgusundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Teknoloji ve bilgisayar her şeyi kuşattı, konvansiyonel olan yavaş yavaş silinmeye başlandı. Günümüzde dijital kamerayla çekilen filmler çoğalıyor ve negatif filmler yavaş yavaş hayatımızdan çıkmaya başlıyor. İşte “Avatar”, üst noktalara ulaştırdığı teknolojisiyle sinemayı uzayın derin yollarına savuruyor.

Barışçı mavi insanlar…

“Avatar”, Hinduizm inancına göre “gökyüzünden yeryüzüne Tanrı” anlamına geliyor. Cameron, bu filminde metaforik olarak ABD’nin saldırgan ve yok edici politikalarına sert eleştiriler getiriyor. “Avatar”da emperyalist ve militarist güç, mavi insanların gezegenini değerli bir maden için işgâl ediyor. Ama hiçbir şey plândıkları gibi gitmiyor ve batağa saplanıyorlar. Filmin hikâyesi 22. yüzyılda, Pandora gezegeninde geçiyor. Aslında gerçeklikle sanal gerçekliğin iç içe geçtiği bir dünyayı yansıtıyor yönetmen. Sanal gerçeklik dediğiniz şey gerçeklik olabiliyor. Süper güç, “Avatar Projesi” denilen bir çalışma başlatıyor. Sanal gerçeklikten başka bir boyuttaki gerçekliğe geçiş projesi bu. Pandora gezegeninde devasa ağaçlarda yaşayan mavi insanların topraklarının altındaki çok değerli madenleri ele geçirmek istiyor süper güç devlet. Bu proje için bilim insanlarını bile kullanıyor bu süper güç. Mavi insanları tanımak için, savaşta yaralanmış ve şimdi tekerlekli sandalyeye mahkûm er Jake Sully ve bilim insanları sanal gerçeklik yoluyla mavi insanların içine yollanıyor. Dış görüntüleri de tıpkı mavi insanlar gibi bunların da. Sonra Jake, tek başına mavi insanların arasına katılıyor onları tanımak için. Kabile gibi yaşayan mavi Na’vi halkı barışçı. Kendilerine saldırı olmadıkça da silâhlarına da sarılmıyor. Silâhları da mızrak ve kalkan sadece. Boyları da üç metre kadar. Bu dünyada kuşlar da helikopterler gibi Na’vi halkına hizmet ediyorlar. Jake, Na’vi prensesi Neytiri’yle karşılaşıyor ve sonra da aralarında doğal olarak aşk da doğuyor. Kendisine benzeyen Jake’in insan olduğunu biliyor Neytiri ve Na’vi halkı. Başlarda zorlansalar da aralarına alıyorlar Jake’i. Neytiri, Jake’e Na’vi halkından biri olması için eğitim de veriyor. Sonra da ona güvenip onunla oluyor. Sonunda süper güç saldırıyor ve trajedi çöküyor bu mutlu halkın üzerine. Gerçekten görsel ve teknolojik olarak bu film üzerine söz söylemek anlamsızlaşıyor. Her şey muhteşem. Görsel dünyanın sınırsız uzayın karanlığında nereye gittiğini seyrediyosunuz perdede. Sessiz sinemadan sesli sinemaya geçişteki gibi çelişkili duygular içerisinde buluyor insan kendini. Sesli sinemaya geçilirken sinemanın bittiğini ve anlamsızlaştığını söyleyenler olmuştu 1920’lerde. Bu da aynı mı? Artık görsellikte sınır olmadığını anlıyorsunuz.

(09 Mart 2010)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Veda

60’lı yılların sonuna doğru Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü, Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuk’unu oyunlaştırmış ve oynamıştı. Bu denemede ilk kez Mustafa Kemal sahnede bir oyuncu tarafından canlandırılmaktaydı. Mustafa Kemal’i oynayan Tiyatro Bölümü öğrencisi (mezunu?) kimdi hatırlamıyorum. Önemli değil, önemli olan şu idi, bu oyuncu Mustafa Kemal’e benzemek için en ufak bir gayret içine girmemişti. Evet onun kostümleri gibi kostümler (üniforma) giyiyordu ama makyaj yapma gibi bir girişim olmamıştı, bu sahneye koyucu tarafındanda bu şekilde değerlendirilmişti…

Sinemamız Kurtuluş Savaşı ile ilgili bir çok film yapmıştır 50’li ve 60’lı yıllarda, şimdilerde bu azaldı değil, bitirildi… Bu filmlerde Mustafa Kemal hiç bir şekilde bir oyuncu tarafından canlandırılmaz, filmin sonunda -Samsun’dan- bir güneş gibi doğuşu küçükten büyüğe geçen -çok sonraları çekilmiş- fotoğrafı ile verilir ve bazı filmlerde de savaş sonrasında çekilmiş “gerçek” filmlerle bir anlatıcının sesi refakatinde gösterilir.

1964 yılında Çanakkale Arslanları (Demirağ / Eraslan) filminde, çok kısa bir süre, bir oyuncu (Halûk Kurdoğlu) tarafından canlandırılmıştı, ilk kez ve bu sahnede, savaşın da kaderini değiştiren ünlü komutunu veriyordu: “Size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum” (devamı -yaklaşık olarak- “… yerimizi alacak yeni kuvvetler savaşa devam edeceklerdir”) Yıllar sonra Mustafa Kemal ile ilgili bu görüntü tabusu önce televizyonda kırıldı, dramatik belgesellerde Mustafa Kemal oyuncular tarafından canlandırılmaya başlandı. İyi de oldu. (Ama yine böyle bir televizyon filminde, daha Kurtuluş Savaşı günlerinde makamına giren başı açık bir asker, Amerikan ordusu çıkışlı bir hareketle elini başına götürerek, sanki her hangi bir şapkası (başlığı!) varmış gibi, selâm veriyor ve hiç bir reaksiyon görmüyordu. Askerlik yapmışlar bilir, bizim ordumuzda, hele o günlerde hiç bir zaman baş açık iken böyle selâm verilen bir devir olmamıştır; Mustafa Kemal huzurunda hiç bir asker o şekilde selâm veremezdi. Haa verse ne olurdu, gerekli cevabı bir daha unutmayacak şekilde alırdı, gayet kesin ve nazik bir şekilde… ama sayın Livaneli, filminde sözünü ettiğim -Amerikan- selâmını bizzat Mustafa Kemal’e yaptırıyor. Geri çağrılınca istifa eden Mustafa Kemal’i görmeye gelen Kâzım Karabekir, esas duruşta “Ordumla emrinizdeyim” deyip -başında şapkası vardır- selâm verince Mustafa Kemal’in de eli başına gidiyor, başı açıktır, üstelik sivildir…

Livaneli, filmini Salih Bozok’un hatırladıkları -düşündükleri ve oğluna aktarmak için mektuba yazdıkları- üzerine kuruyor ve televizyona sızan bir konuşmasında dediği gibi, yaptığı “bir sinema filmidir”, yani bir belgesel, dramatik belgesel ve bir tarih çalışması değildir. Mustafa Kemal gibi birisi üzerine “bir sinema filmi” yapılırken, bir “dramatik” belgesele göre daha serbest hareket edilebilir. Mutlaka yaşamı tüm zamanları ile anlatılacak diye bir kuralda yoktur. 57 yıllık yaşamının sadece bir günü (her hangi bir günü) filme konu edinilebilir. Seçilen yaşamının parçası sadece bir kişi ile olan ilişkileri olabilir, bu kişi İsmet (İnönü) de olabilir, Latife Hanım da, Fikriye Hanım da… Yahut başka birisi de… Savaşları da ele alına bilir, savaşlar öncesi hazırlık süreçleri de, savaş sonrası mücadelenin farklılaştığı alanlarda (“tarih”, “eğitim”, “dil” çalışmaları) olabilir, herkesin farklı bir taraftan anlattığı sofraları da… Bir seçim sorunudur sonuçta…

Dediğimiz gibi Livaneli, Salih Bozok’tan hareket etmiş. Senaryo kendisince yazıldığına göre, elindeki kaynakları ne kadar kullandı bilemiyorum ama bir film içine yerleştirdikleri, ister istemez bazı boşluklar taşıyor. Çocukluk, gençlik (askeri öğrencilik) askerlik (ve düşünceleri, Bozok ile ilişkisi, Fikriye ve Latife ilişkileri) ve hastalık günleri… Dört ana bölümde anlatılanlar, herkesce görülen bir imparatorluğun çözülüşü, yalnız Mustafa Kemal’in savunduğu plânlı programlı ve dayanışmalı bir direnişin kaçınılmazlığı ve (zaferden sonra) toplum yapısının -birlikte, anlatarak, toplumun geneli ile beraber, direnişleri kırarak- dönüştürülmesi… Direniş yalnız Mustafa Kemal tarafından yapılmaz, daha Yunan işgâlinin başladığı günlerde Ege’de silâh bırakma emrine rağmen ayaklanan birlikler (komutanları ile birlikte) vardır ama bunlar münferit kalmış, organize olmayı, yani gerekli direnişin bütünlüğünü göremeden yapılmış reaksiyon hareketleridir. Livaneli filminde, daha başlamadan, zaferle bitecek savaştan sonra yapacaklarını anlatan Mustafa Kemal’e yer vermiştir ki, doğrudur. Direniş gerekliliğine herkes inanır ama sonundaki Cumhuriyet hiç birinin aklında yoktur (olamazdı da). O günlerde Cumhuriyet’i öngörmek ancak Mustafa Kemal’in hedef alabileceği birşeydir.

Tüm bunlara rağmen, sinemamızda bir ilk, Mustafa Kemal üzerine bir sinema filmi olan Veda, seçtiği kısıtlı alanı ve bu alandaki kısıtlı kişileri titizlikle işlese de didaktiklikten kurtulamıyor, yeterince yaşanırlılık kazanmıyor. Güzel çekilmiş savaş sahneleri, savaş sahneleri… ama o kadar. Onlar da, savaş dışı sahnelerle birlikte bir bütün oluşturuyor ama didaktikliğin bütünlüğünü, yaşanırlığın, -hele gerçek yaşanmışlığın mı, bilemiyorum- değil. Nasıl ki Mustafa Kemal Atatürk’ü tüm yönleri ile anlatan bir kitabın yazılması -daha- mümkün olmamışsa, böyle bir film yapılmasına kalkışılmaması lâzım. Hemen belirtelim ki Livaneli’nin böyle bir iddiası yok. Mustafa Kemal’in hasta yattığı -artık komada- sarayda in cin top oynuyor, hiç bir fevkalâdelik yok (nasıl yorumlacak olursa olsun). Düşünüyorum da, Bozok’un ( Livaneli’nin) anlatısında bazı olaylar (Serbest Fırka, v.d.), bazı kişiler (İsmet İnönü!) yok… Olmayabilir, çünkü (anlatılanlar) “eğer, Mustafa Kemal ölürse, intihar edecek” bir babanın oğluna bıraktığı bir mektubun içeriğidir…

Günümüzde “tarihimizle hesaplaşma” diye “bir şey!” ön plâna çıkarıldı / çıkarılmaya çalışılıyor… Bu birde tarihimizi incelemeyi de gerektirir. Bu tarihin içinde Mustafa Kemal de var (ve de başkaları). Bu konularda sırf kitaplar yazılmamalı, filmler de yapılmalı. Bu şekilde yapılacak filmlerin olayın veya kişinin tamamını kapsaması gerekmiyor, yeter ki övmeyi bir yana bırakın. Eleştirirken bile objektif olmayı becerebilelim. Bir inceleme kitabında objektif olman şarttır. Bir romanda ne kadar objektif olunabilir, bir belgesel de objektif olmayı isteyebiliriz ama bir sinema filminde… ama bu hiç bir zaman (bir romanda ve) bir filmde tarihsel olayı veya kişiyi istediğimiz gibi ele alabilirsek de -hele bu kişi Mustafa Kemal ise- el insaf demeden duramayacağım…

(09 Mart 2010)

Orhan Ünser

Korku Filmlerinden Korkan Bir Yönetmen Daha İyi Korkutur

“Bosch, çizdiği cehennem tasvirlerini yaparken, bir üslûp olsun ya da gerçeküstücüğe yol göstersin diye yapmıyordu; gerçekten korkarak, gerçekten çizdiği şeylere inanarak yaratıyordu o tuhaf mahlûkları, dünyaları… Bence korku filmlerinden korkan bir yönetmen daha iyi korkutur.”

Türk sinemasının en uçuk ve üretken yönetmenlerinden Ümit Ünal ile ilk buluşmamız Ara filmi sonrasında olmuştu. Ünal; henüz Ara’nın dumanı üstündeyken Gölgesizler üzerine kafa yoruyordu. Başlamakta olan yoğunluk bu günlerin sinyalini veriyor gibiydi… Önce Gölgesizler geldi sonra Kaptan Feza, şimdi de Ses…

Bu hız sizi yoruyor mu, istedikleriniz yapmak için yeterli vakit bulabiliyor musunuz?

En çok yapmak istediğim şey sinema, film yapmak. Yıllarca durdum, sadece yazdım, biriktirdim. Şimdi setlerde de olma zamanı. Özellikle son yıl oldukça yorucu geçti. Haziran’dan beri İstanbul’dan çıkmadım, hayatım stüdyolar, setler ve film şirketleri oldu. İş bütün hayatımı işgâl etti, arkadaşlarımı ihmâl ettim, sosyal hayatım nerdeyse yok oldu. Ama mutluyum böyle de.

Ayrıca bu üç filmin de türleri farklı… Kendinizi daha yakın hissetiğiniz bir tür vardır ama değil mi?

Ben belli bir “tür” sineması yapmıyorum. Yani işlerimi yakından takip edenler için yaptığım her şeyi birbirine bağlayan temalar, üslûplar var. Elbette kendimi en rahat hissettiğim zamanlar 9 ya da Ara gibi küçük bütçeli, kişisel filmlerin setleri. Ama sinema bir sanayi ve “büyük” bütçeli filmler alanına açılmak da şart. “Tür” kalıplarını kullansam da, sonuçta Ses’te de yıllardır işlediğim temaların, kullandığım üslûpların izi var.

Bir de sizin alışık olduğumuz bir diğer yönünüz, kendi senaryolarınızı çekiyor olmanızdı… Ses bu anlamda bir ilk, sizi ikna eden ne oldu?

Senaryoyu kendime çok yakın buldum. Uygar’ın yazar olarak senaryonun yeniden işlenmesi konusunda açıklığı da önemliydi. Bir de yapımcı şirket, Bir Film mutlaka çalışmak istediğim bir yerdi. Ersan, Tunç, Kaan ve ortakları Marcel, bence yeni kuşak Türk sineması için model olması gereken yapımcılar.

Hem korku filminden korkup, korku filmi çekmek ne yaman bir çelişkidir?

“Bosch”, çizdiği cehennem tasvirlerini yaparken, bir üslûp olsun ya da gerçeküstücüğe yol göstersin diye yapmıyordu gerçekten korkarak, gerçekten çizdiği şeylere inanarak yaratıyordu o tuhaf mahlûkları, dünyaları. Bence korku filmlerinden korkan bir yönetmen daha iyi korkutur. Ama zaten Ses, “korku”dan çok gerilim filmi…

“Yalanlar yok olmaz. Hayatınız büyük bir yalan üzerine kuruluysa, o yalanı zihninizin en karanlık en derin odasına atsanız bile orada yaşamaya devam eder ve başka kılıklara girip yine karşınıza dikilir. Bu kişilerin hayatı için de geçerli, toplumların hayatı ve bilinçaltı için de…”

Hepimiz hayatımızda en az bir kere bir söze “içimden bir ses diyor ki” diye başlamışızdır… Hiçbir batıl inançla ilgisi olmayan insanlar bile… Hikâyede sizi çeken dinsel değil psikolojik gerilim olması mıydı?

Evet, hikâyenin gerçek korkulara, bastırılmış ve unutulmuş gerçeklere dayanıyor olması bana çok ilginç geldi. Yalanlar yok olmaz. Hayatınız büyük bir yalan üzerine kuruluysa, o yalanı zihninizin en karanlık en derin odasına atsanız bile orada yaşamaya devam eder ve başka kılıklara girip yine karşınıza dikilir. Bu kişilerin hayatı için de geçerli, toplumların hayatı ve bilinçaltı için de…

Selma Ergeç rol için biçilmiş kaftan, Ergeç’i keşfiniz nasıl oldu?

Derya rolü için birçok görüşme ve deneme çekimi yaptık. Selma deneme çekimine inanılmaz hazır bir şekilde geldi ve orada bulunan herkesi oyunuyla çok çok etkiledi. Odadan çıktığında kararımızı vermiştik.

Ses için, “ucuz sömürüye ve seyirciyi istismara dayalı bir korku filmi değil”, dediğiniz okumuştum. Bu bağlamda “Paranormal aktivite” / Paranormal Activity filmi ile ilgili ne düşündüğünüzü merak ediyorum…

Ses’in derdi sadece korkutmaktan ya da germekten ibaret değil. Türün kalıplarını bir şekilde kullanarak, gerilim kurallarına uyarak, o dünyanın içinde yaşayan karakterler çizmeye ve her şeye rağmen hepimizin hayatı hakkında ciddi bir şeyler söylemeye gayret eden bir film. Biliyorum: Kimsenin durup dinlemeye vakti yok, öyle zamanlarda yaşıyoruz, herkes hazır hap fikirler istiyor. Yut, tüket, unut. “Paranormal aktivite” konusunu işleyen bir filmin adının Paranormal Activity olması garip gelmiyor insanlara, bir romantik komedi filminin adını da Romantik Komedi koyabiliyorlar. Yüzyıllık Yalnızlık’ta tüm köy belleğini kaybeder ve unutmamak için ineğin üzerine “inek”, köpeğin üzerine “köpek” diye yazarlar. Günümüz seyircisinin çoğunluğu da benzer bir uyurgezerlik durumunda yaşıyor sanırım.

(08 Mart 2010)

Gizem Ertürk

Türkiye’de Sinema İzleyicisi Olmak

Kimi zaman sinema eleştirmenleri ve bazen gazete köşe yazarları sinema sektörü için büyük lâf etmek isterler. Bu duruma bende düşmüşümdür (Turkishnews’da yazdığım dönem). Genelde söylenen lâflar şöyledir:

– Türkiye’de sinemaya çok az gidiliyor. (Avrupa ve ABD’ye bakınca)
– Türk sineması yükselişte, yerli film izleyicisi artıyor. Her iki kişiden biri yerli filme gidiyor.
– Türkiye’de sinema salonu olmayan iller var.
– Türk seyircisi Festival filmlerini izlemeyi sevmiyor.
– Bilet fiyatları çok yüksektir. 2 kişinin sinemaya gitme maliyeti 50 TL.dir.
– Sinema perde sayımız halen Avrupa düzeyinin çok altında.
– Türkiye’de her 2 kişiden biri yılda bir kez de olsa sinemaya gidiyor.
– Toplam koltuk kapasitesinin büyük bir kısmı 3 büyük şehirdedir.
– Devletin film sektörüne desteği çok az. Aksine sektörü engelliyor. (Vergiler)
– TV, İnternet, Korsan Cd, Ev Sineması, sinema seyircisini azaltıyor.

Hatta bazen eski dönem öne çıkarılmakta ve 70’li yıllarda açık hava sinemaların revaçta olduğu dönemde sinemaya gitme oranının çok fazla olduğunu (10 – 20 milyon) anlatıp o dönemi yad edenler de var.

Sinema’da her dönemi, yaşanılan yılın sosyal, siyasal ve ekonomik şartları göz önünde bulundurarak incelemek ve izleyici profilini bu şekilde değerlendirmek daha akılcı olur. Oysa biz işin genelde kolayına kaçarız: “Türk İzleyici Sinemaya Gitmiyor.” İyi ama Türk seyircisi Tanzanya’da yaşamıyor ki. Darbelerden, terörden, ekonomik krizlerden, devlet büyüklerimizin birbirleri ile olan çekişmelerinden, hatta ana haber bültenlerinden bile etkileniyor. Biraz daha derin düşünelim.

Yıl 1970. Film sayısı 300. Halkın tek sokak eğlencesi olan sinema, çoluk çocuk herkesin rağbet ettiği bir sektör olmuş. Açık hava sinemaları dolup taşıyor. Peki sonra neler olmuş bakalım. TRT yayın hayatında – terör sokakta – erotizm sinemada – darbe mecliste ve sinema küt diye bitiyor…

80-90 arası yasakların olduğu dönem. Ve sinema kendisini videoda yeniden buluyor. Ancak kalitesi arabesk düzeyinde kalıyor. (Muhsin Bey, Züğürt Ağa gibi çok özel filmleri saymazsak).

90’larda özgürlükçü döneme geçtik derken sinema yine başını uzatacak anı yakalayamıyor çünkü bu sefer özel televizyonlar çıkıyor.

96’da ise o film geliyor: Eşkıya.

2010’lara geldiğimizde ise piyasada Recep İvedik’i görüyoruz.

Peki Şimdi Ne Olacak?

Dedik ya, Türk seyircisi çok hassas diye. Eğer ekonomi iyiye giderse, işsizlik azalırsa, siyasal krizleri atlatırsak, dış ilişkilerimiz sağlıklı olursa, tabiki bunun doğal sonucu olarak iyi filmler çekilecek ve daha çok izleyici sinemaya gidecektir.

Yani özetleyecek olursak sinema sektörünün sıkıntısı sanılanın aksine seyirci problemi değildir. Aksine seyirci, adından da anlaşılacağı gibi sadece izleyicidir. Yani etki tepki kuralı gereği. Ülkenin gidişatına göre tepki vermektedir.

(06 Mart 2010)

Erhan Işık

erhan@yesilcam.gen.tr
www.yesilcam.gen.tr

Eşrefpaşalılar

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri 7

Şimdiden tarih düşeyim, “Eşrefpaşalılar”ın box office rakamları gerçeği yansıtmayacak. Bugün Cumartesi, gittiğim birkaç sinemada filme…

…gelenlere baktım, alışıldık seyirci değil. Zaten filmin gösterime girmesinden önce “hoca efendi hakkında” diye konuşulmaya başlanmıştı.

“Hoca efendi” dediysem filmde cami hocasını canlandıran Sinan Taymin Albayrak’tan bahsediyorum. Ahmet Hakan da Hürriyet’teki köşesinde…

…Sinan Albayrak’ın, meşhur falanca Albayrak’ın kardeşi olduğunu yazdı. Filmin sponsorları arasındaki Bank Asya da malûm…

…”maneviyatla ilgili sanat projelerine destek veren bir kurumdur” diyelim. Sinemalara dönersek, keza birkaçının yetkilisiyle konuştum.

“Abi” diyorlar, “matineye 70 – 80 bilet kesilmiş, film başlayacak, salonda 2 – 3 kişi var”, bir diğeri “Genellikle grup halinde bilet…

…talebinde bulunuyorlar, indirim istiyorlar. 6 TL.ye kadar indik. Öteki filme 10 – 15 TL.ye bir bilet, bu filme 2 – 3 bilet kesmiş oluyoruz.”

Bu teşhisler sonrası şimdiden duyar gibi oluyorum, yarın öbür gün “Aynı dönemde vizyona girdik, bizim film şu kadar hasılat yaptı, sizin…

…film bu kadarda kaldı” denilecek. Sinemamızda zaman zaman böyle şeyler olur, ancak bu seferki açıkça talimatla film izlemeye döndü. Maşallah…

…sonunda sinemayı da süratle “sizinkiler – bizimkiler” ayrımına doğru götürüyoruz. Birde akıl vereyim, bir zamanlar sinemamızda dini…

…filmler moda olduğunda, Anadolu’da hoca efendiler vaazlarında “Şu filmi bir kez seyreden erer, iki kez seyreden göğe çıkar, on kez…

…seyreden hacı olur” gibi şehir efsaneleri anlatılırdı. “Eşrefpaşalılar” için de pekalâ böyle bir uygulama yapılabilir. En azından…

…Recep İvedik’in -şu gerçekten yalan olan- “Tüm zamanların en çok izlenen filmi” rekoru elinden alınır. Tabi biz yine “tüm…

…zamanlar rekoru”nun geçmişte kaldığını, artık TV.siz zamanlardaki filmlerin rekorunun kırılmasının hayal bile edilemeyeceğini biliriz.

Her ne kadar bu yazdıklarımdan olumsuz bir manâ yansıması oluyorsa da Sadi Bey filmi beğenerek izledi, hatta 4 üzerinden 3 yıldız bile verdi.

Tabi “Yüreğine Sor”u izledikten sonra 3 yıldızın “Eşrefpaşalılar”a çok, 4 yıldızın “Yüreğine Sor”a az olduğunu düşünse de kayda böyle geçti.

(06 Mart 2010)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Sev Kardeşim

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri 6

Alışveriş merkezlerine ve sinemalara yabancı isim konulmasını kınıyorum. Emek, Saray, Lale, İnci Sineması gibi isimlerin suyu mu çıktı?

Amerika, İngiltere veya Fransa’da “Saray Sineması” adıyla bir sinema, “Şaşkınbakkal AVM” adıyla bir AVM açsanız, adama poposuyla gülerler.

Güzel Türkçemize saygı gösterelim. Yabancı isimli AVM ve sinemaların isimlerini değiştirelim.

Gariban çaresizlikten gecekondu yapar, kamu arazisini işgâl ettiği gerekçesiyle yıkarlar.

Belediye Sultanahmet Meydanı’nı çirkin barakalarla panayır yerine döndürür, soran olmaz. Aslında o kılıfına uydurulmuş kamu arazisi işgâlidir.

Bir kısım vatandaş Tokat – Reşadiye’deki 7 askerin şehit olması olayını “provokasyon” (TDK sözlüğüne göre: “kışkırtma”) olarak nitelendirdi.

Demek ki bu provokatörler o kadar aptal ki yaptıkları işin provokasyon olduğunu belirtecek izler bırakıyorlar. Bir tuhaflık olduğu belli.

Skiper şöyle diyor: Dev dalgalar iskeleleri yıktı, sahil yolunu parçaladı, milyonlarca dolarlık zarara yol açtı.

Ksiper kardeşim dalgaların bir suçu yok. Sen denizin içine iskele yaparak, kumsalı yola çevirerek denize milyonlarca dolarlık zarar verdin.

Diyet o diyet, deniz senin verdiğin zararın diyetini alıyor. Veya -senin kapitalist, ekonomik ifadenle- verdiğin zararın “tazminat”ını alıyor.

Üzerinde binlerce minik ampul olan elektrik kablolarıyla sizi sarıp sarmalarını ister misiniz? İstemezsiniz değil mi?

Yine yılbaşı geldi. Şehrin orasında burasındaki ağaçları niye üzerinde binlerce minik ampul olan elektrik kablolarıyla sarıp sarmalıyorsunuz?

Ağaçlara sordunuz mu?

Elmadağ ile Kurtuluş son durak arasında teleferik yapılmasını istiyorum. Türkiye’de halka en faydalı teleferik olacağına inanıyorum.

Yabancı film reklâmlarında bazen yabancı basın yazarlarının kanaatleri belirtiliyor. “Tanrının Kitabı” ve “İntikam Peşinde” reklâmlarından:

New York Times, Arizona Republic, Chicago Sun Times, Richard Roeper.com, Fox TV, The CW, CBS-TV, ABC-TV. Bana ne bunların kanaatlerinden.

Ali Murat Güven, Ali Ulvi Uyanık, Atilla Dorsay, Murat Özer, Ömür Gedik, Uğur Vardan ve diğerlerinin kanaatleri bence daha değerlidir.

(10 Şubat 2010)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com

Yarim İstanbul’u Mesken mi Tuttun

Sadi Bey’in Twitter Günlükleri 5

Sağolsun RTÜK sinema filmlerinde cigaralı sahnelere mozayik döşeyerek filmin -af buyrun- içine…

Eğlence, şarkıcı, türkücü programlarında ise sanatçı seyirciye soruyor: Şarkı damardan mı olsun, arabesk mi?

Ne demek “damardan?” Eroin dükkânı mı, esrar dükkânı mı burası? Yasak iyi değildir de, aslında RTÜK’ün bunları mozaiklemesi gerekmez mi?

Ramazanda ve Cuma günleri “İftara kadar kapalıyız” ve “Cumaya gittim, geliyorum” yazan lokanta, aşevi vs.ye alışmıştık.

Geçen gün, Mecidiyeköy civarında dini bütünlüğü ile takdir toplayan Pehlivan Lokantası’nın erkekler tuvaletinde şöyle yazıyordu:

“Sağlığınız için küçük ihtiyacınızı lütfen oturarak yapınız.” Salona da ayakta su içenler için “Suyunuzu çömelerek içiniz” diye yazı koymalı.

İstanbul 12. Uluslararası 1001 Belgesel Film Festivali 11 Aralık’ta sona eriyor, 14 Aralık’ta Documentarist Belgesel Haftası başlıyor.

Documentarist’in duyurusunda “etkinliğin mini bir festival boyutunda tasarlandığı” belirtiliyor. Hayırdır festivallerde mi yarışa başladı?

2. İstanbul İtalyan Film Festivali’nin kapanış töreni ile 12. İstanbul Sinema – Tarih Buluşması’nın açılış töreni aynı geceye rastladı.

O nedenle bendenize de böylece bir İlhami geldi. Bakınız diğerlerini yazayım: 04-10 Aralık: 2. İstanbul İtalyan Film Festivali,

04-11 Aralık: 12. İstanbul Uluslararası 1001 Belgesel Film Festivali, 04-20 Aralık: 15. Gezici Festival,

05-12 Aralık: Antakya Medeniyetler Buluşması Film Festivali, 11-17 Aralık: 12. İstanbul Uluslararası Sinema – Tarih Buluşması.

Hesap, kitap yapsan, bilgisayarda program yazsan bu kadar film festivalini aynı zamana rastlatamazsın. Maşallah biz Türkler başardık. Aferim.

İstanbul’da yiyip, içip zevk sefa yaptıktan sonra sıra mertliğe, yiğitliğe geldiğinde “Biz Anadolu çocuğuyuz” denilmesini anlamıyorum.

Mekânı cennet olsun Trakya çocuğu Selanik’ten kalkmış gelmiş, Anadolu’yu kurtarmış.

Artvin’e yolu düşen sigara tiryakileri gönül rahatlığıyla Livaneli 2 Restaurant’a gidebilirler. Çünkü püfür püfür sigara içenlere yasak yok.

Artvin’e yolu düşen sigara içmeyenler gönül rahatlığıyla Livaneli 2 Restaurant’a gitmesinler, çünkü dumandan göz gözü görmüyor.

Gezici Festival açılışında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’a teşekkürler edildi, minnet duyguları belirtildi.

Kadir Topbaş, Artvin’li olduğundan memleketine Ahmet Hamdi Tanpınar Kültür Merkezi’ni baştan aşağı yenileyerek hizmet etmiş. Allah razı olsun.

Ancak harcamaların Sayın Kadir Topbaş’ın kendi kesesinden mi, yoksa İstanbulluların kesesinden mi yapıldığı belirtilmedi. Keşke belirtilseydi.

(15 Aralık 2009)

Sadi Çilingir

sadicilingir@sadibey.com