Sadi Çilingir tarafından yazılmış tüm yazılar

Dedektif Madigan

Görüntü tarihine bakarsak, TiVi, ViDiO, ViSiDi, DiViDi çıkmadan önce sadece sinema vardı ve o zaman herhangi bir sorun yoktu. Başımıza gelen sorunun en yakın örneğinden bahsedeyim. NTV’nin kanatları altında yeniden yapılanmaya giden Kanal E sinema filmlerinde belirli saatlerde belirli kalitede filmler yayınlayarak -takdir edildiği üzere- fevkalâde güzel bir uygulamaya başlamıştır. Kulağımıza geldiğine göre filmler sınıflandırılarak yine belirli gün ve saatlerde, klâsikler, gerilimler, komediler, vs. şeklinde sunulacakmış. İyidir. Has sinemaseverlerin gönlü Kanal E’ye doğru meyletmiştir. Ve bu uygulama umarız ki diğer TV.lere de örnek olur. Gel gelelim kaderin garip bir cilvesi olarak ilk örneği oradan vermek durumunda kalıyorum.

Başımıza gelen sorun şudur: Nick Nolte’un “Extreme Prejudice” filmi Western filmidir, 1988 Şubat’ında sinemalarımızda “Hüküm” adıyla gösterilmiştir, fakat nasıl olduysa bendeniz görmemişimdir. Keza Kevin Kline’ın “In & Out” filmi Amerika’da 1997’nin en sevilen komedi filmi seçilmiştir, sinemalarımızda “Vücut Dili” adıyla gösterilmiştir, fakat nasıl olduysa bendeniz görmüşümdür. Gazetelerin TV sayfalarına göre gözünü sevdiğim Kanal E/Star TV.si bu filmleri “Önyargı/İçim Dışım Bir” adlarıyla gösterdi.

Filmler TV, VİDEO, VCD, DVD, GAZETE ve DERGİ’lerde de mutlaka sinemalarda gösterildikleri adları ile gösterilmeli ve anılmalıdır. Ayın filmi “End Of The Day”i taze örnek olarak verirsek: Gösterime çıkana kadar “Günlerin Sonu” olarak anıyorduk, Türkiye sahibi Avşar-Pinema Filmcilik, “Şeytanın Günü” olarak adlandırdı. Film hafızalara bu isimle kaydoluyor, yarın öbür gün TV.de gösterileceği zaman “Şeytanın Üç Günü”, “Dünyanın Sonu”, “Kıyamet Günü” olarak adlandırıp seyircinin kafasını karıştırmanın ne alemi var.

Şimdi siz hasta bir Clark Gable, Vivien Leight hayranı ve “Rüzgar Gibi Geçti” fanatiğisiniz. Televizyonun biri de filmi tutup “Son Bahar Esintisi” adıyla gösteriyor. Gazetede gözünüze şöyle çarpıp geçiyor, seyretmiyorsunuz. Ertesi gün dostunuzun biri tabidir ki “‘Rüzgar Gibi Geçti’yi seyrettin mi, ‘fanatik’?” diye soracak. Siz de afallayacaksınız ve basacaksınız gümüşü (bulmacalarda simgesi SN’dir) TV.ye. Bilmem anlatabildim mi?

Sadi Çilingir

Düşlerin Efendisi

“Yüzüklerin Efendisi”nin sinema tarihinde özel bir yeri olacağı daha çekim aşamasında belli olmuştu. İlk defa bir film üçleme olarak aynı zamanda çekiliyor ve çekilen filmlerin üç yıl peşpeşe aynı tarihlerde gösterilmesi plânlanıyordu. Fantastik edebiyatın baş eseri diyebileceğimiz J. R. R. Tolkien’in “Yüzüklerin Efendisi” kitapları Yeni Zelandalı yönetmen Peter Jackson tarafından 18 ay süren çekimler sonunda beyazperdeye aktarıldı.

Film tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de korkunç bir reklâm kampanyası ile seyirciye sunuldu. Öyle ki Ocak ortalarına geldiğimizde kanaatimizce reklamlar itici gelmeye bile başladı. Filmi ilk gösterimlerinde görmeseydim “artık gına geldiğinden” görmekten vazgeçecek hale geldiğimi bile itiraf edeyim. Zaten duyumlara göre film öncesinde “Yüzüklerin Efendisi” fanatiği olmakla övünen bazı gençler idollerinin artık ayağa düştüğü fikriyle üzüntülere gark olmaya başlamışlar. İlk günlerde eleştirmenlerimizin duayeni Atilla Dorsay’ın yazısındaki: “Dünyada iki çeşit insan vardır, ‘Yüzüklerin Efendisi’ni okuyanlar ve ‘Yüzüklerin Efendisi’ni okumayanlar” şeklindeki ifadesini, “‘Yüzüklerin Efendisi’ni okuyanlar ve ‘Yüzüklerin Efendisi’ni okuyacak olanlar” şeklinde tekzip bile ettiler.

Diğer eleştirmenlerimiz arasında ise “filmin fazla abartılacak bir yanı olmadığını” belirtenler olduğu gibi, “sinema denilen icadın ‘Yüzüklerin Efendisi’ için yapıldığını” yazanlar da vardı. Yani bir taraftan sinemanın önünde “daha yapacak çok işler var”, diğer taraftan “şimdiye kadar yapılanlar faso fiso”. Peki o zaman, daha yeni izlediğimiz “Amelie”, “Akıl Defteri”, “Billy Elliot”, yıllar öncesinin “Siyah Gözler”, “Anayurt Oteli” vs. vs. gibi eserleri “sinema” değil de ne idi?. Onları “vefasızlığın acı birer belgesi” olarak mı adlandırmalıyız?

Şimdi sıra yazının başlığını izah etmeye geldi. Efendim bendeniz yazılarıma mutlaka konuya uygun bir film adını başlık olarak koyarım. Bu bendenizin basın dünyasına intisap ettiği 1989 yılından beri böylece süregelmiştir. Günümüzün modası gereği “Yüzüklerin Efendisi”nin adıyla uygun çeşitli benzetmeler yapıldı. Filme kimisi “Gişelerin Efendisi”, bazısı “Filmlerin Efendisi”, feşmekancası “Sinemanın Efendisi” gibi isimler yakıştırdı. Bendeniz de “Düşlerin Efendisi” adını bu nedenle yakıştırmıştırımdır. Fakat uydurma olmadığına dikkatinizi çekerim; 2001 yılında gördüğüm en iyi 10 filmimden birisinin adıdır, başrolünde Geoffrey Rush oynamıştır ve benden başka sadece üstadımız Atilla Dorsay’ın en iyi 10 film listesinde vardır.

(Sole, Şubat 2002)

Sadi Çilingir

Dar Alanda Kısa Paslaşmalar

Mustafa Altıoklar yönetiminde çekilen ilk yerli yapımı “İstanbul Kanatlarımın Altında” ve dağıtımını yaptığı “Duruşma” ile yerli filmciliğe renk getiren yabancı film ithalâtçısı Umut Sanat Ürünleri yeni filmi “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar”ın çekimini tamamladı. Yönetmenliğini Serdar Akar’ın yaptığı filmin başrollerinde Müjde Ar, Savaş Dinçel, Rafet El Roman, Erkan Can, Sezai Aydın, Şahnaz Çakıralp ve Uğur Polat oynuyor. Yapımcılığını Üstün Karabol ve Nida Karabol’un yaptığı filmin özgün müziklerini Rafet El Roman hazırlıyor. Tek işle uğraşmanın kendisine yetmediğini söyleyen Rafet El Roman bu nedenle yorumculuğu ve besteciliğinin yanı sıra planlı bir şekilde klip yönetmenliği, sinema oyunculuğu ve özgün film müziği çalışmalarına başladığını belirtiyor.

Gerçek bir hayat hikâyesinden yola çıkılarak tasarlanan, futbola gönül vermiş ünlü ve ünsüz insanların hikâyelerinin yer aldığı film, aynı zamanda farklı umut ve beklentilerin, tutkuların, aşkların süregeldiği bir yaşam öyküsü. “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” filminde oyuncuların canlandırdığı Esnafspor takımı, Türk futbol tarihinin ünlüleri: Tanju Çolak, Rıdvan Dilmen, Cüneyt Tanman, Metin Tekin, Rıza Çalımbay, Ali Gültiken, Ayhan Akbin gibi dönemin ünlü futbolcularının yer aldığı takıma karşı oynuyor.

Basın mensupları Umut Sanat Ürünleri’nin genç yapımcısı Nida Karabol’un çağrısıyla 4 Temmuz’da Bursa’daki sete götürülmek üzere davet edildi. Hareket yer ve saati olarak: “Taksim A. K. M. önü, 9.30” denmişti. Görevliler ve basının çoğu saatinde geldi. Üç büyük gazeteden birisinin elemanının gelmemesi üzerine saat 10’a kadar beklendi ve araştırıldı. Sonunda telefonla ulaşılan eleman ne dese beğenirsiniz? “AKMerkez önünde yarım saattir bekliyorum; böyle rezalet vs. görmedim.” Bu paragrafı herhangi bir filmde gülmece unsuru olarak kullanılabilir diye yazıyorum.

Kafile Bursa’nın Çekirge semtine intikâl ettiğinde senarist Önder Çakar tarafından karşılandı ve ilk konaklama yeri olarak tesbit edilen Şair Ahmet Paşa Medresesi’ne gidildi. Medya, meşhur İskender Kebabı’nı yemek için çatal elinde alesta beklerken -gelecekte Kültür Merkezi olacak medrese hakkında- müdür adayı tarafından izahat verildi: “Osmanlı vejirlerinden Şair Ahmet Paşa tarafından yapılan medrese, müje yapılmak üjere restore edilmektedir. Mart 2001’de yapılacak açılışta sijlerinde aramıjda bulunmanıjı isterij.”

Konusu 1980’li yıllarda geçen “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar”ın yönetmeni ve senaryo yazarı, o yıllardaki “bizim mahalle” havasını Bursa’nın Yenişehir ilçesinde bulmuş. Film çekiminin bir hayli hareket getirdiği Yenişehir, yapımı devam etmekte olan havaalanı, Boğazköy Barajı, Yenişehir Ovası sulama projesi, Bursa-Bilecik karayolu projesi ve Bandırma-Osmaneli demiryolu hattı gibi devlet yatırımlarının tamamlanması ile gelecekte her açıdan cazibe merkezi olmaya aday, 61 köyü, 10 mahallesi olan, Bursa, Bilecik, İnegöl, İznik yollarının kavşak noktasında yer alan bir ilçe.

Sadi Çilingir

Bugün Aslında Dündü

Sinemaskop okurlarına “Merhaba” diyerek tarihi bir günden bahsedeyim. Efendim, hep ağızlara sakız olmuştur: “Türk Sineması 14 Kasım 1914’te Ayastefanos’taki Rus…” diye başlanır. Günümüzde dağılmış ve güç belâ ayakta durma savaşı veren komşumuz Rusya’nın 1914 yılında burnumuzun dibinde, şimdiki adıyla Yeşilköy’deki anıtın yıkılması o günkü hengâmeyi düşünürsek makuldür. Ama gel gelelim bu sene Türk Sineması’nın kuruluşunu kutlarken “Ayastefanos’taki abideyi de mükemmelen anmakta olduğumuzu” farkettim. Muha/faza/kâr Beyoğlu Belediyesi rozet yapıp yakalarımıza bile taktı abi… deyi.

Her neyse, benim söylediğim tarihi gün yeni bir gündür ve 15 Kasım’dır. O gün tesadüfen ailece Beyoğlu’na çıkmıştık, önce balık pazarında “büyük baş hayvan bağırsağı”, yani -AB’ye girersek biraz zor… yiyeceğimiz- koko… reç yedik. Taksim’e doğru yürürken, “Lap” deyû pire… feterôl (bu kelimeyi hep karıştırıyorum, yanlış yazmış olabilirim, düzeltmeyeceğim, doğal kalsın) pastahanesine girip ondan da yedik. Tam Fitaş Sineması’nın önünden geçiyoruz, baktım bir Kalabalık, bir Alabalık, yanaştık. Bu sefer “lap” diye değil “pat” diye daldık içeri. Şimdi benim bu ifademden cesaret alan sevgili sinemaseverler benzer olaylarda aynı teşebbüste bulunmasınlar. “Pat” dediysek, “pat”tan sonra, “Hele dur bakalım, kimsin, necisin, n’aparsın, n’edersin” faslına yakalandık ki, bu ortamda tabîdir.

Şimdi, sevgili oğlumun: “İyi ki Salkım Hanımın Taneleri’ne paldır küldür girdik” dediği meseleye geliyorum. Salkım’ın galasında olup bitenleri “Sinema Gazetesi”nde yazmış ve “Yeni Türk Sineması”nın başlangıç günü olarak 15 Salkım, pardon Kasım gününü ilân etmiş idim. Günün, tarihi bir gün olmasının ikinci gerekçesi de galada Pinema Film’in sahibi Pamir Demirtaş ile görüşmemizdir. “Bir elimde mısır cipsi, öbür elimde bardak” (Orhan Veli’nin “Bir elinde cımbız, bir elinde ayna” dizesinin günümüze uyarlanmışı) etrafta dolaşırken sevgili oğlum kolumdan çekiştirdi: “Babacığım” dedi, “Pamir abi seninle görüşmek istiyor.” Yanına gittim, şu mevzuyu, yani dergiyi görüştük. Pamir galaya, selvi boylu bir afet-i devran ile gelmişti. Gazeteci milleti hemen etraflarını aldılar ve neticesini günlük magazinlerde okudunuz. İlk merhabamızda Pamir’in yanında Avşar Film’in yakışıklısı Murat Çiçek de vardı; hemen gerçeklerden bahsediverdim: “Yahu arkadaşlar”, dedim, “Ben prod. olsam ve sizin gibi yakışıklı olsam, kendimi, kendi filmimde başrôlde oynatırdım vallahi.” Gülüştük. Açıkça itiraf edeyim ki, bu iltifatı dergide görev alayım diye yapmamışımdır.

Kısaca kendimden bahsedeyim. Bendeniz, 89’dan beri “Sinema Gazetesi” ve “Antrakt Dergisi”nde, sinema konusunda, havadan, sudan bahsederek yazarlık vazifemi sürdürmekteyim. Amaç sinema salonlarındaki seyir keyfine hizmettir. Neyse ki 89’dan sonra Amerikalılar’la birlikte sinema salonları kurtuldu, yenileri açıldı. Uluslararası zincirler (Odeon) gelmeye başladı, ulusal zincirler (AFM, Özen, Avşar) oluştu. Şuuu kadar TV kanalı, buuu kadar video, ooo kadar CE.DE ve DE.VE.DE olduğu halde, sinemaların talep görmesine kendi payıma çok seviniyorum. Bendeniz yazılarımda devamlı olarak konuya uygun film adları kullanmaya çalıştım, Cinemascope’da da bu geleneği devam et… tireceğim. Dergimizde bu sayıda “Türk Sinemasının 85. Yılı”nda olduğu gibi her ay bir konu işlenecek. Ayın filmlerini “Vizyondakiler” adı ile tanıtmaya devam edeceğiz. Yeni çıkan sinema kitap ve dergilerini yakın takibe alıp, duyuracağız. Takip mes’elesini DVD, VCD ve Film müziği CD.leri alanında da gerçekleştireceğimizden emin olabilirsiniz. Sinemaya gidin ve film seyredin.

Sadi Çilingir

Bu Osman Başka Osman

“Salak Milyoner”de mi, onun devam filmi “Köyden İndim Şehire”de mi hatırlayamıyorum; Şaban, Meral Zeren’in oynadığı Emine’ye sulandıkça, Emine işi yokuşa sürüyor ve “Pazar, pazar var; Pazartesi insan azar”, diye geçiştiriyor. Salı günü için ise sallanır diye mazeret beyan ediyor. İşte “Nostradamus”un kehanetine göre Gölcük merkezli deprem de 17 Ağustos Salı günü olmuştur.

Filmde Meral Zeren’in “Salı sallanır” lafını işyerinde yemek sonrası yaptığımız deprem sohbeti sırasında bizim 380 Osman söyledi. Kemal Sunal’ın sinemaya başladığı 1970’te Osman da Allah’ın izni, ana ve babasının gayreti ile dünyaya teşrif ediyor. Sinemamızın yeni bir Kemal Sunal’a ihtiyacı olduğunu herkes biliyor. Bütün tesadüfleri, yıldız fallarını, bakla fallarını, kahve fallarını, bilumum falları, hatta hatta “Nostradamus”un kehanetini bile işin içine kattığımda yeni Kemal Sunal’ın pekala bizim Osman Çelik olabileceği kanaati bende uyanmıştır; bu çocuğu sinema dünyasına tanıtayım dedim, netekim tanıtıyorum. Biz Osman’a bazen 154 Osman da deriz. Sebebini tam öğrenmeniz için aşağıya tam teçhizatlı görüntüsünü koydum. Yanındaki fotoğrafta da Osman’ın doğal halini görüyorsunuz; hık demiş Tom Cruise’un burnundan düşmüş (nasıl becerdiyse).

Osman kendini yüksek gerilime vermeden önce emlak ticareti ile meşgul oluyormuş. İşi o kadar ileri götürmüş ki İstanbul’un Osmanbey semtini satın almış, onu satmış Adana’nın Osmaniye ilçesini almış. İnsanoğluna konulan bazı adların hem erkeği, hem dişisi vardır, Nuri-Nuriye, Hayri-Hayriye, Bahri-Bahriye vb. gibi. Osman’a bu adları hatırlatmışlar, o sırada bir de yolu Silivri tarafındaki Cemaliye beldesine düşmesin mi; Osmaniye’yi de hemen elden çıkarmış. Dediğine göre Osman ikinci yaşamını yaşıyormuş; “Osmanlı İmparatorluğu’nu da ilk yaşamımda ben kurdum” diyor ama ben onu şaka olarak algılıyorum. (Üretim Tarihi: 19.8.1999.)

Sadi Çilingir

Bitmeyen Yollar

Bursa’nın Ufak Tefek Taşları

1. Taş (Kabataş): 1. İletişim Kongresinde açık oturumu yöneten zat şöyle diyor: “Konuşmacı felanca 13.30 uçağı ile Londra’ya gideceğinden önce onu konuşturuyoruz, hık, mık…” Efendim o zaman Londra’ya gitmeyen birisini çağırsaydınız; veya o kişinin o gününün önemi Londra’yı gerektiriyorduysa gideydi Londra’ya. Demek ki o arkadaşınızın iletişimi miletişimi ciddiye aldığı yok. Alsaydı otururdu oturduğu yerde, gere gere konuşurdu 1. İletişim Kongresinde. Koskoca kongrede bir başkası için: “Ani bir şekilde yurtdışına gittiğinden katılamadı.” dediler; “ani bir şekilde” nasıl gidiliyorsa? Onun için beni kınamayın, “Bu adamın imlâsı mı bozuk, nedirrr?” deye.

2. Taş (Dikilitaş): Festivalde 15 Nisan’da gösterilen Bresson’un “Boulogne Ormanının Hanımları” adlı filmi TRT-2’nin 10 Nisan programında da vardı. Sanat filmlerine gösterdiği yakınlıkla bilinen TRT-2 festival filmini beş gün önce göstererek festivali talbalamış, labtalamış, baltalamış -her neyse işte- olmuyor mu?

3. Taş (Beşiktaş): Yılmaz Güney vesilesi ile gündeme gelen lümpenlikten bendeniz de nasibimi aldım. Çok sevdiğim ve kendime en yakın bulduğum sinema yazarı bir arkadaşa “Amerikan Güzeli”nin gösterimine girerken takılayım dedim. “Senin lümpen diyaloglarını sevmiyorum; yapma bunu bana.” deyiverdi. O sırada film başladığından rengimi göremedim, mosmor muyum, kıpkırmızı mıyım, yemyeşil miyim, pespembe miyim, kapkara mıyım, (durdurmasam daha devam edecek.) Ama sonradan düşündüm ki o pozisyon için arkadaşın dediği doğruydu, yoksa ben hakikaten her daim lümpen miyim, yoksa pen miyim, yazarlar birliği miyim? Ne yapayım şimdi ben?

4. Taş (Fenerbahçe): Festivalden sonra sinemalarda gösterime çıkacak olan “Ve Beşik Sallanacak”, “Buena Vista Social Club”, “Felicia’nın Yolculuğu”, “Hayvanlar Melekler ve İnsanlar”, “Köprüdeki Kız”, “Denizci”, “Annem Hakkındaki Her Şey”, “Bitmeyen Yollar”, “Vigo-Yaşam Tutkusu” gibi filmleri göstermekle, festival reklâma alet olmuyor mu? Oldu olacak festival için dünyanın dört bir yanını dolaşmayı bıraksak da dağıtımcılarımızın göstereceği 180 adet filmin ön gösterimlerini festivalde yapıversek taha iyi olmaz mı? Hem o zaman “festivaller festivali” unvanımızın da üstüne çıkarız. Çünkü “seçilmişlerden seçmek” gibi bir sınırlamayı da delmiş olur, doğrudan dünya filmlerinden bir -nasıl derler- “seçki” sunarıs sevgili sinemaseverlere. (Ben bu yazıdan sonra seneye festivale biraz zor girerim.) Üretim Tarihi: 22.04.2000, Saat 19.57. Beyefendi bir TEMA gönüllüsüdür.

Sadi Çilingir

Bir İlkbahar Sabahı

Sezonun en güzel haftasını okulların yarıyıl tatilinde yaşadık. Asterix ile “Güle Güle”nin vizyon yaptığı hafta Asterix’ten 7 yaşındaki çocukları ile çıkanlar olduğu gibi 70’lik annesi ile “Güle Güle”ye giden hanımlara da rastlanmaktaydı. İstiklal Caddesi bu vesile ile o hafta 7’den 77’ye çok güzel günler geçirdi. Hafta sonu Emek Sineması ana-baba günüydü ve film 2. Haftasının sonlarında olduğu halde işler gayet iyiydi. Sonraki haftalarda filmin hasılatı düzenli bir yükseliş trendini yakaladı.

Bu sezon yerli filmler aldı başını gidiyor. En son Atıf Yılmaz’ın “Eylül Fırtınası” vizyona girdi. Daha önce vizyona giren “Mayıs Sıkıntısı” ile adları karışan film bilindiği gibi 12 Eylül sonrasını anlatıyor. Sinemada mevsimlere bakarsak Erden Kıral’ın bu sayımızda kitabını da tanıttığımız “Hakkaride Bir Mevsim” ilk akla gelen filmdir. “Bir Yaz Yağmuru”, “Bir İlkbahar Sabahı”, “Yaz Bitti” gibi yerli filmlerimiz de vardır. Kafamızdaki hafızayı yoklarsak “Ağustos’ta Rapsodi”, “Cumartesi Cumartesi”, “Bir Pazar Sabahı”, “Çarşambayı Sel Aldı”, gibi filmler de hatırlanıyor. Yabancılardan “Kanlı Pazar” ve “13. Cuma”lar da çok meşhurdur.

Dergimiz filmlerin kısasını, uzununu, konulusunu, belgeselini, yerlisini, yabancısını sevdiğinden yeni bir yazı dizisine başlamayı düşünmektedir. İçinde bulunduğumuz aylarda açtığı sergiler, yayınladığı kitaplar ve çektiği dizi “Mualla” ile gündemde olan ve Yavuz Turgul’un yönettiği “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” filminin adı ile anılan Ülkü Erakalın’ın İstiklal caddesindeki sergisini ziyaret ettiğimde çok etkilendim ve “Yeşilçam Kendini Anlatıyor” adı altında “Yeşilçam mensuplarının kendi kalemleri ile hayatlarını anlattıkları bir yazı dizisi” fikrimi Ülkü Erakalın’a söyledim. Destek verdi: “Neden olmasın, çok güzel olur” dedi. Ertesi gün “Amerikan Güzeli”ni ikinci kez izlemek için gittiğim sinemanın müdüriyetine çıktım, sohbete başlarken bir başka ünlü yönetmenimiz geldi. Anlattıklarını yeni yazı dizimizin minyatürü olarak sunuyorum; okuyunuz şöyledir:

“’Güle Güle’ beklediğim kadar iyi çıkmadı. Adam kadına bir görüşte aşık olmuş, otuz yıl mektuplaşıyorlar, fıstık gibi PTT müdürü gönüllü olduğu halde hiç ilgilenmiyor. Metin Akpınar’ın oyunculuğuna bir diyeceğim yok ama o cüssesiyle pek inandırıcı değil. Daha önce önerilen Müşfik Kenter olsaydı uyardı. Zeki Ökten’den beklediğim bir film değil. Çekim yapılırken gerektiğinde senaryo değiştirilir. Bunlar eczacı gibi film çekiyorlar, reçetede ne yazıyorsa onu veriyorlar. Seyircinin ilgisi fena değil. Tabi 15-20 sene öncesinin ilgisi ile mukayese edilemez. O zamanlar Türkiye’de olduğu gibi, yurtdışında da filmlerimize olağanüstü ilgi gösterilirdi. Türk filmlerine bilhassa Yunanistan’da aşırı ilgi gösterilirdi. ‘Severek Ayrılalım’ filminin çekimlerinin bir kısmını Akrapol’de yaptık. O sırada Erman Film’in ‘Kezban Roma’da’ adlı filmi Atina’da vizyona giriyor. 1600 kişilik sinemaya girdik, korkunç bir tezahürat, dışarıda kesinlikle 15000 kişi var. Yüzbaşı komutasındaki bir jandarma birliği asayişi sağlamak için hazır bulunduruluyor. Gala sonrasında sinemanın arka kapısından parçalanmaktan korunarak uzaklaştırılıyoruz. Ayrılık zamanı geldiğinde Yunanlı yüzbaşı elini omuzuna atıyor, apoletini kopararak çıkartıyor ve Hülya Koçyiğit’e sunuyor. Olur mu böyle şey? Biz bunları da yaşadık.

Sadi Çilingir

Bir Kadın Bir Hayat

Romance: Çoğunluğun yerin dibine soktuğu ve sosyetik seks filmi olarak tanıtılan “Romance”ı gecikmelide olsa gördüm ve film hakkındaki kıymetli görüşlerimi geçen hafta sunacaktım. Ancak gazetemizde yine devran dönüp Zat-ı Sadi’m tek sütuna manşetlik bir yeryüzü parçasına sığdırıldığımdan bahsedemedim. Eylül’ün 21. Pazartesi günü, saat tamtam’ına 18.45 olmuş. “Hangi filmi göreyim” diye beyaz beyaz düşünürken, Tolga: “Koş abi; Atlas’a, Romans’a” dedi. Koştum, “Romance”a “arkadan dalayım” dedim; ama ne mümkün. Arka kapıdaki arkadaş “Nuh” dedi, “yuh” demedi. “Yoook aaabi, babam gelse…, dedem gelse…” kılasiki ile çevirdi, “ille de önden girmeniz lâzım” diye tutturdu. Ben de onu kırmadım “Romance”a ise önden girdim. Filmi İrfan Atasoy getirmiş, ben iki yıldızlık beğendim. (Bastırdım 15.000 doları, 3 kopya getirdim. Baktım iş yapıyor, iyi gidiyor; 5.000 dolar daha bastırdım, 3 kopya daha. Verdim Özen Film’e, taş atıp da kolum…). Paran/tez içindeki son kısım “Sadi Bey’in Duydukları”dır. Fısss gazetesinden. Elin kulağı torba değil ki düzesin. (Büzmek fiili Romans’da çok geçiyor).

Haftanın İncisi: “Kimse sana aşkı anlatamaz, sen bilirsin, tüm bedeninle” (Romance).

Harem Suare: Birinci Ha’yı yani Hamam’ı daha çok beğenmiştim. Harem Suare’nin en ilginç tarafı yönetmen Ferzan Özpetek’in ünlü oyuncumuz Zeynep Aksu’nun kardeşi olmasıdır; ben de yeni öğrendim. Sinemamızda Türkan Şoray’ın benzeri olarak lânse edilmesi bu oyuncumuzun talihsizliğidir. Bilindiği gibi taklit daima aslını yüceltir. Yeryüzünde hiçbir oyuncu Türkan Sultan’ın bulunduğu konuma erişemeyeceğinden bir zamanlar benzerleri ve onu taklit edenler ortaya çıkmıştı. Taklit demeyeyim de en fazla benzeyenleri Mualla Omay ve Zeynep Aksu idi. Zeynep ne yapıp ettiyse gösterim sisteminde 3. ayak diye anılan film şirketlerinden daha yukarılara çıkamadı; ömrünün neredeyse yarısını Ümit Utku’nun Kervan Film’i ile geçirdi. Hâttâ hayal mayal anımsadığıma göre Ümit Utku’yla… Günahı söyleyenlerin boynuna. Sevabı kendilerini ilgilendirir. Bize ne? İki gönül bir olunca? Değil mi? Efendim?. (Üretim Tarihi: 24.9.1999.)

Sadi Çilingir

Benim Güzel Günlerim

Kader Zamanı: Gösterime hazır hale gelmiş bir film için üç değişik zaman dilimi söz konusudur. Birincisi filmin anlattığı konunun geçtiği zaman, ikincisi filmin sinemalarda ilk gösterildiği zaman, üçüncüsü ise, sinema kulübü, video, TV, gibi yerlerde gösterildiği zaman.

Filmin lâyığını bulması için mutlaka sinemalarda gösterime çıktığı ilk vizyonda seyretmeniz gerekir. Eski filmler için tren kaçmıştır, ancak bundan sonrası için bu dediğimi uygulayın. Filmi video, TV, sinema kulübü gibi yerlerde seyrettiğinizde inkâr etseniz de mutlaka bir eksiklik söz konusudur.

Sinemada “Sissi” filmlerini izlerken, 1800’lü yılların kostümleri içindeki Romy Schneider perdede salınarak dolaşsa da, gerçek hayatta bu güzel kadının Paris gibi bir yerlerde yaşadığını düşünüp mutlu olurdunuz. Ama artık Romy cennete gittiğinden, günümüzde ayni filmi TV ekranında seyrederken, gözlerinizde yaş olmadan ekrana baksanız bile, kalbinizin kırık bir köşesi sızlar durur.

Cennet Yolu: Truffaut’nun son filmi “Neşeli Pazar”da Fanny Ardant’ın iz sürerken yoluna çıkan sinemanın adı “Eden”. Bu kelimeyi James Dean’in “East of Eden” filminden biliyoruz, yani “Cennet Sineması” demek oluyor. Fransız Philippe Noiret’nin oynadığı “Cennet Sineması/Cinema Paradiso”yu ise görmeyen sinemasever kalmadı sanıyorum. Nereden nereye. “Neşeli Pazar”ın sonlarına doğru sıkıldım, oysa Truffaut’ya bayılırım.

Buluşma: Mahallenizin birkaç yıllık bakkalı, dükkânını kapatıp kasaplık yapmaya başlar, hiç yadırgamazsınız. İki gün sonra berberiniz terziliğe başlar, ona da birkaç gün sonra alışırsınız.

Ama mahallenizde yeni bir bakkal açıldığında tezgâhın arkasında sinemadan bir karakter oyuncusunu görürseniz şaşırır, bir tuhaf olursunuz. Şaşırmanız normâldir çünkü, en küçük figüran bile olsa oyuncularımızı hep perdede düşler aleminde gördüğümüzden gerçek hayatta karşımıza çıktıklarında şaşırırız. Sanatçılarımız toplumun üst katlarına lâyık olduklarından sıradan işlerde görünce insan bir tuhaf oluyor, sanıyorum biraz da hüzün basıyor.

Günaydın Hüzün: Saray Sineması’nın girişinde Mürvet Sim’in elinden piyango bileti alınca, İncirli Sineması’nın gişesinde Kenan Pars’ı görünce beni de öyle hüzün basmıştı.

15 – 20 yıl önce Küçükköy civarında “Godfather”ımla birlikte arsa araştırıyoruz. Tek tük yeni evler yapılıyor. Koca çayırlığın ortalarında, zeminden bir iki basamak yükseklikte bir bakkal dükkânı gördük, sormak için girdik. Bakkalı çalıştıran pehlivan yapılı şişman, sempatik adam, tarif için dışarı çıktı. Adamı bir yerlerden tanıyormuşum gibi, hani “gözüm bir yerlerden ısırıyor” derler ya, aynen öyle, ama bir tarafım da “yok yahu, o değildir” diyor. Sonra söyleyiverdim. Hemen içeri gidip, rol aldığı tarihi filmlerdeki fotoğraflarını göstermeye başladı. Karakter oyuncumuz Eşref Vural’ı daha sonraları bir kaç filmde daha gördüm. Herhalde bakkallığı bırakıp tekrar yuvaya döndü.

Memduh Ün’ün birinci “Üç Arkadaş”ının Mıstık’ı Semih Sezerli de ömrünün son demlerini Tekirdağ’ın Şarköy ilçesinde bakkallık yaparak geçirmiştir. Ayfer Feray ile Güzin Özipek’in Bodrum’da ticarete takıldıklarını, Bilal İnci’nin de kebapçı dükkânı işlettiğini duymuştuk.

Yalan: Sanatçı hayranlarını üzüntüye garkeden yukarıda bahsettiğimiz olaylar artık geçmişte kaldı. Günümüzde benzer olaylarda hüzün basması bir tarafa, sanatseverler “yahu bizi istismar mı ediyorlar yoksa?” tereddütlerine dûçar olmaya başladılar.

“İbrahim’in otobüslerine binip, İbrahim’in salonlarında lahmacun yiyip, kendi arabamla dönüp gelirken İbrahim’in benzinliğinden doldurayım” diyen vatandaş anlamıştır ki İbrahim önüne gelene isim hakkı satıp durmaktadır.

Eskiden bakkala gittiğinde Semih’i, Eşref’i görürdün ama şimdi sen lahmacun yerken İbo kimbilir nerde keyf çatmaktadır? Doğru dimedim mi?

Sadi Çilingir

Çilingir Sofrası 3

Dedi/Kodu

Kodu: Geçen sayının dağıtımı sonrasında Çilingir Sofrası’nda sunulanlar kimi vatandaşın midesine dokunduğundan, fısıltı gazetesinden bazı duyumlar aldık ve yeni bir bölüm icat etmek durumunda kaldık. Demişler ki: “Ne duysa yazıyor, bilâ muvazzaf vallahi ve billâhi bir daha dergiyi buralara sokmam.” Ben düşündüm ki: “İki kişinin başbaşa konuştukları sır olabiliii, ancak ikiden fazla kişinin konuştukları kamuoyunun malıdııı, vatandaşa duyurmak vazifemizdiii. Duyulmasından çekindiğin lâfı etmeyiver efendim, ediverirsen duyulur deye neye çekiniyorsun?

Dedi: Ayın Dedi/Kodu’su İstanbul Film Festivali ile ilgilidir, şöyle yapılıyor: Festival dediğin şenlik demektir; şenliklerden de vatandaşlar ücretsiz faydalanır; oysa bunlar açıkça ticaret yapıp para kazanıyorlar. Festivalin açılışı Emek Sineması’ndan daha az koltuğa sahip olan Cemal Reşit Rey salonuna alınınca “yerlerin numarasız olduğu, erken gelenin istediği yere oturabileceği” duyuruldu. Ancak yine de açılış vatandaşın ilgisine mazhar olunca Agah Özgüç (Mega Movie), Murat Özer (Sinema Gazetesi), Sadi Çilingir (Cinemascope), Niyazi Hancı (TGRT) gibi işin göbeğindeki arkadaşlar -ki bunlara sinekolik denebilir- konuşmaları gökyüzüne yakın 15. balkondan izledikten sonra Almodovar’ın filmi başladığında rahat bir şekilde seyretmek için aşağıya indiler. Film gösteriminden önce salonu gözle görülür bir şekilde boşaltan vatandaşlar ise Zeplin’in yükselmesi için salınan gaza benzer ve gemici dilinde “safra” diye adlandırılırlar.

“Dedi Kodu Değil” Bölümü: “Yusuf Şahin’in sahnede ne kadar hanım varsa hepsini öpmesi” ile “Halit Refiğ’in -hemen hemen her konuşmasında olduğu gibi- ‘öğretmen ve filozof’ havasına girmesini” ilginç hoşluklar olarak belirttikten sonra “dedi/kodu” harici kendimizden telif bir soru soralım: “Koskoca festivalde açılışta gösterilecek başka film yok muydu da dönmeler / travestiler / aykırı kişileri anlatan bir film gösterdiniz? İnsanların özel hayatlarına karışılmaz, ister bağa, ister dağa çıkarlar, ancak her gece eğlence diye topluma sunulan Bülent, Virjin, Fatih, Bilâl, Aydın gibi san’atçılardan kurtulmak isterken bir de -matah bir şey gibi- filmlerle insanlara aykırılığı sunmanın ne âlemi var? “Aynı Yolun Yolcusu” şu filmler de öyledir: “Neurosia: Sapkınlığın 50 Yılı”, “Seksin Einstein’ı Dr. Magnus Hirschfeld’in Yaşamı ve Yapıtları”, “Kendi Kendimin Kadınıyım”, “Benim Güzel Çamaşırhanem”, “Priscilla Çöller Kraliçesi”, vs, vs. Her festivale böyle filmler sIkIştIrIlmAsI gerekli mi? Oldu olacak seneye de bir TOP filmi getiriverin. Yani “Dünya Kupası 1974” gibi; başrolünde Pele’nin oynadığı. (Yazı İş. Md.üm son kontrolda burada konuya müdahil oldu ve: “Getirsinler tabi abi.” dedi; “Hani Sylvester’ın kaleci olduğu, ‘Zafere Kaçış’ı.” Ben de: “Yok yahu, o değildir; Pele’ninki gerçek belgeseldir ve daha öncedir.” dedim.)

Dedektif Madigan

Dedek-1: Önce SİYAD Filiz Akın’a, sonra festival Çolpan İlhan’a onur ödülü verdi. Her iki sanatçı da “unutulduklarını sandıkları bir zamanda kendilerini hatırlayanlara” şükranlarını sundular. Çolpan İlhan’ın: “45 yıldır yaptığım oyunculukta yağmurda / karda/ çamurda, şehirde / dağda / çayırda yaptığımız çalışmalar nedeniyle bir gün ödül alacağımız hiç aklımıza gelmemişti; hayatımın en güzel ödülünü aldım, teşekkür ederim.” şeklindeki ifadesi bir yerde toplumumuzun değerbilmezliğini geç de olsa telâfi ettiğini belgeliyordu. En parlak çağlarını geride bırakan sinemamızın yaratıcılarına verilen benzer ödüller geleceğe umutla bakmamızı sağlıyor. Son yıllarda yapılan yerli filmlere gösterilen seyirci rağbeti bu ödüllerin boşa gitmediğini de gösteriyor.

Dedek-2: “Bayan Bacak” bir zamanlar şarkıcı Serpil Örümcer’in lâkabı idi fekat Julia Roberts piyasaya çıkınca Serpil mecburen unutuldu. Demem o ki Şişli’de bir sinemada “Tatlı Belâ”nın fragmanını Cinemascope olarak izleyen vatandaş aynı filmin kendisini görmeye gittiğinde Cinemascope olmadığını farketti, şaştı kaldı. Cinemascope filmler için normal formatta fragman hazırlanması olağan bir şeydir, ancak ilk defa rastlanılan böyle bir durumda yönetmenin yaratıcılığı da güme gitmektedir. Bu kanaatin gerekçesi şudur: Yönetmen çerçeveyi geniş olarak düşünmekte ve mizansenini ona göre düzenlemektedir; o mizansen perdede dar çerçeveye yerleştirildiğinde -nasıl derler- güdük kalmaktadır. Bu yazıyı okuduktan sonra filme giderseniz dikkat edin, filmin başlarında Julia -galiba bebesi kucağında- mutfakta o muhteşem bacaklarından birini duvara -veya dolaba- 90 derece açıyla dayıyor. Ben Etiler Hillside’da bacağı ayak başparmağına kadar gördüm, gelgelelim Şişli’de neredeyse dizinin altından kesik. Niye? E? E? E?

Sadi Çilingir

Çilingir Sofrası 3

Dedi/Kodu

Kodu: Geçen sayının dağıtımı sonrasında Çilingir Sofrası’nda sunulanlar kimi vatandaşın midesine dokunduğundan, fısıltı gazetesinden bazı duyumlar aldık ve yeni bir bölüm icat etmek durumunda kaldık. Demişler ki: “Ne duysa yazıyor, bilâ muvazzaf vallahi ve billâhi bir daha dergiyi buralara sokmam.” Ben düşündüm ki: “İki kişinin başbaşa konuştukları sır olabiliii, ancak ikiden fazla kişinin konuştukları kamuoyunun malıdııı, vatandaşa duyurmak vazifemizdiii. Duyulmasından çekindiğin lâfı etmeyiver efendim, ediverirsen duyulur deye neye çekiniyorsun?

Dedi: Ayın Dedi/Kodu’su İstanbul Film Festivali ile ilgilidir, şöyle yapılıyor: Festival dediğin şenlik demektir; şenliklerden de vatandaşlar ücretsiz faydalanır; oysa bunlar açıkça ticaret yapıp para kazanıyorlar. Festivalin açılışı Emek Sineması’ndan daha az koltuğa sahip olan Cemal Reşit Rey salonuna alınınca “yerlerin numarasız olduğu, erken gelenin istediği yere oturabileceği” duyuruldu. Ancak yine de açılış vatandaşın ilgisine mazhar olunca Agah Özgüç (Mega Movie), Murat Özer (Sinema Gazetesi), Sadi Çilingir (Cinemascope), Niyazi Hancı (TGRT) gibi işin göbeğindeki arkadaşlar -ki bunlara sinekolik denebilir- konuşmaları gökyüzüne yakın 15. balkondan izledikten sonra Almodovar’ın filmi başladığında rahat bir şekilde seyretmek için aşağıya indiler. Film gösteriminden önce salonu gözle görülür bir şekilde boşaltan vatandaşlar ise Zeplin’in yükselmesi için salınan gaza benzer ve gemici dilinde “safra” diye adlandırılırlar.

“Dedi Kodu Değil” Bölümü: “Yusuf Şahin’in sahnede ne kadar hanım varsa hepsini öpmesi” ile “Halit Refiğ’in -hemen hemen her konuşmasında olduğu gibi- ‘öğretmen ve filozof’ havasına girmesini” ilginç hoşluklar olarak belirttikten sonra “dedi/kodu” harici kendimizden telif bir soru soralım: “Koskoca festivalde açılışta gösterilecek başka film yok muydu da dönmeler / travestiler / aykırı kişileri anlatan bir film gösterdiniz? İnsanların özel hayatlarına karışılmaz, ister bağa, ister dağa çıkarlar, ancak her gece eğlence diye topluma sunulan Bülent, Virjin, Fatih, Bilâl, Aydın gibi san’atçılardan kurtulmak isterken bir de -matah bir şey gibi- filmlerle insanlara aykırılığı sunmanın ne âlemi var? “Aynı Yolun Yolcusu” şu filmler de öyledir: “Neurosia: Sapkınlığın 50 Yılı”, “Seksin Einstein’ı Dr. Magnus Hirschfeld’in Yaşamı ve Yapıtları”, “Kendi Kendimin Kadınıyım”, “Benim Güzel Çamaşırhanem”, “Priscilla Çöller Kraliçesi”, vs, vs. Her festivale böyle filmler sIkIştIrIlmAsI gerekli mi? Oldu olacak seneye de bir TOP filmi getiriverin. Yani “Dünya Kupası 1974” gibi; başrolünde Pele’nin oynadığı. (Yazı İş. Md.üm son kontrolda burada konuya müdahil oldu ve: “Getirsinler tabi abi.” dedi; “Hani Sylvester’ın kaleci olduğu, ‘Zafere Kaçış’ı.” Ben de: “Yok yahu, o değildir; Pele’ninki gerçek belgeseldir ve daha öncedir.” dedim.)

Dedektif Madigan

Dedek-1: Önce SİYAD Filiz Akın’a, sonra festival Çolpan İlhan’a onur ödülü verdi. Her iki sanatçı da “unutulduklarını sandıkları bir zamanda kendilerini hatırlayanlara” şükranlarını sundular. Çolpan İlhan’ın: “45 yıldır yaptığım oyunculukta yağmurda / karda/ çamurda, şehirde / dağda / çayırda yaptığımız çalışmalar nedeniyle bir gün ödül alacağımız hiç aklımıza gelmemişti; hayatımın en güzel ödülünü aldım, teşekkür ederim.” şeklindeki ifadesi bir yerde toplumumuzun değerbilmezliğini geç de olsa telâfi ettiğini belgeliyordu. En parlak çağlarını geride bırakan sinemamızın yaratıcılarına verilen benzer ödüller geleceğe umutla bakmamızı sağlıyor. Son yıllarda yapılan yerli filmlere gösterilen seyirci rağbeti bu ödüllerin boşa gitmediğini de gösteriyor.

Dedek-2: “Bayan Bacak” bir zamanlar şarkıcı Serpil Örümcer’in lâkabı idi fekat Julia Roberts piyasaya çıkınca Serpil mecburen unutuldu. Demem o ki Şişli’de bir sinemada “Tatlı Belâ”nın fragmanını Cinemascope olarak izleyen vatandaş aynı filmin kendisini görmeye gittiğinde Cinemascope olmadığını farketti, şaştı kaldı. Cinemascope filmler için normal formatta fragman hazırlanması olağan bir şeydir, ancak ilk defa rastlanılan böyle bir durumda yönetmenin yaratıcılığı da güme gitmektedir. Bu kanaatin gerekçesi şudur: Yönetmen çerçeveyi geniş olarak düşünmekte ve mizansenini ona göre düzenlemektedir; o mizansen perdede dar çerçeveye yerleştirildiğinde -nasıl derler- güdük kalmaktadır. Bu yazıyı okuduktan sonra filme giderseniz dikkat edin, filmin başlarında Julia -galiba bebesi kucağında- mutfakta o muhteşem bacaklarından birini duvara -veya dolaba- 90 derece açıyla dayıyor. Ben Etiler Hillside’da bacağı ayak başparmağına kadar gördüm, gelgelelim Şişli’de neredeyse dizinin altından kesik. Niye? E? E? E?

Çilingir Sofrası 2

Dedektif Madigan

Vatandaş: “Beşiktaş’ta balık pazarı yakınlarındaki Yumurcak Sineması’nda -en son birkaç yıl önce baktığımda yerinde yeller esiyordu- haftasonları ailece gittiğimiz ‘Zeki-Metin filmleri’ çocukluğumdan… (Kaya Özkaracalar, 15.2.2000, Radikal.)

Dedektif: Yumurcak Sineması yerinde duruyor, sadece film göstermiyor, bir ara ATV stüdyosu olarak çalışmıştı. Balıkpazarına giderken Yılmaz Erdoğan Kültür Merkezine gelmeden solda, ikinci katında bol miktarda VCD ve CD oyunları satılan içerlek büyük pasajın olduğu yerde Suatpark Sineması (yazlık ve kışlık) vardı, bahsedilen orası olsa gerek.

Vatandaş: Büyük bir gazetemizin CD pazarlamak için çıkardığı “Süper Film” adlı ek gazetenin 5.2.2000 tarihli nüshasının 1. sayfasında şöyle bir yazı var: “’Kahpe Bizans’la ‘Güle Güle’ izlenme rekorları kırıyor.”

Dedektif: Bütün Türk filmlerinin “izlenme rekoru kırması” arzu edilen birşeydir ancak 4 Şubat Cuma günü gösterime giren “Güle Güle” bir gün sonraki -yani 5 Şubat tarihli- gazetede “izlenme rekorları kırıyor” diye sunulmaz. Sunulursa ayıp olur, sinemasever okura saygısızlık olur, ciddiyetsizlik olur. Olur da olur.

Dedektif: 12 Ocak, Kanal D, Kurt Russel filmi, binaenaleyh Türkçedir. Kurt Russel TIR’ın altında sarkmış vaziyette gidiyor, birkaç dakika içinde yüreğimizi ağzımıza getirerek TIR’ın üstüne çıkıp içine girer. Hava kararır, şöfer TIR’ı sabahın köründe (kibarcası: gündoğumu öncesinde) evinin olduğu yere getirir, eşi ve oğlu karşılarlarlar. Şöför oğluna bir anahtar uzatarak: “Ahırın kapısını aç” der. Ahır olarak evin yan tarafındaki büyük hangarı kasdetmektedir. Niye kasd etmektedir, söyleyeyim: Kimi ithal filmlerimizin Türkçeleştirmesi kâğıt üzerinde yapıldığından filmi seyretmeyen çevirmenlerimiz “hangar”a, “ahır” demek lüzumunu hissederler.

Dedektif: Can Dündar İletişim Kongresi’ndeki konuşmasının başında: “Kültür Bakanımız geçenlerde yaptığı bir konuşmada ‘ekranların karartılması yerine belgesel film gösterilmesini sağlayacağız’ dedi. Yani arkadaşlar artık belgeselleri devlet zoruyla izleyeceğiz.” Tabiidir ki Kültür Bakanının konuşmasının devamından bi-haber olan izleyiciler güldüler ve Can Dündar’ın ince espri yapma merakı tatmin olur gibi oldu. Gelgelelim oturum sonrası söz alan bir başka vatandaş Kültür Bakanının konuşmasının devamını hatırlattı: “Sinema-Müzik Destekleme Fonu’nda Ocak ayı itibarıyla 100 milyar TL birikmiştir, yıl sonunda 1 trilyon liraya ulaşacaktır. İsteyen Üniversiteler organize olup müracaat ederlerse belgesel film yapımında kullanılmak üzere para verilebilecektir.” Aslında oturum devamında da Can Dündar vatandaşı güldürerek günah çıkartmıştı. Dediğine göre “Kemal Sunal Belgeseli”nin yayınlandığı gece rakip kanal karşısına bir Kemal Sunal filmi koyunca reytingi yine film götürmüş, ıhh, ıhh; askerde ise kendi “Sarı Zeybek” belgeselini 7000 kişi ile birlikte zorla seyretmiş, ıhh, ıhh.

Dedektif: TV.ler filmleri sinemalarda gösterdikleri Türkçe adları ile duyurmuyorlarsa onlara ayıp. Yok duyuruyorlar da gazete ve dergiler kendileri yeni ad koyuyorlarsa onlara ayıp. Ben duyurayım da duyun: İnterstar: Yaşamın Kıyısından Fotoğraflar (Kartpostallar), Ölümün Eşiğinde (Pasifik Tepeleri), Kanal E: Hayatımızın En Güzel Günleri (Yılları), Çıplak Ayaklı Rakkase (Kontes). Parantez içindekiler sinema adlarıdır.

Bursa’nın Ufak Tefek Taşları

1.Taş: Yılmaz Güney vesilesi ile gündeme gelen lumpenlikten bendeniz de nasibimi aldım. Çok sevdiğim ve kendime en yakın bulduğum sinema yazarı bir arkadaşa “Amerikan Güzeli”nin gösterimine girerken takılayım dedim. “Senin lumpen diyaloglarını sevmiyorum; yapma bunu bana.” deyiverdi. O sırada film başladığından rengimi göremedim, mosmor muyum, kıpkırmızı mıyım, yemyeşil miyim, pespembe miyim, kapkara mıyım, (tutmasan daha devam edecek.) Ama sonradan düşündüm ki o pozisyon için arkadaşın dediği doğruydu, yoksa ben hakikaten her daim lümpen miyim, yoksa pen miyim, yazarlar birliği miyim? Ne yapayım şimdi ben?

2.Taş: 1.İletişim Kongresinde açık oturumu yöneten zat şöyle diyor: “Konuşmacı felanca 13.30 uçağı ile Londra’ya gideceğinden önce onu konuşturuyoruz, hık, mık…” Efendim o zaman Londra’ya gitmeyen birisini çağırsaydınız; veya o kişinin o gününün önemi Londra’yı gerektiriyorduysa gideydi Londra’ya. Demek ki o arkadaşınızın iletişimi miletişimi ciddiye aldığı yok. Alsaydı otururdu oturduğu yerde, gere gere konuşurdu 1. İletişim Kongresinde, diiil mi efendim? Koskoca Kongrede ve İlet. Kongresinde bir başkasını: “Ani bir şekilde yurtdışına gittiğinden katılamadı.” dediler, “ani bir şekilde” nasıl gidiliyorsa? Onun için beni kınamayın, bu adamın imlâsı mı bozuk, nedirrr? deye.

İyi Kötü Çirkin

İyi: “İşte bunun için, Yılmaz Güney’in ticaretini yapan entellektüel puştlardan asla değil ama, Yılmaz Güney’in ruhundan özür diliyorum. İte kopuğa lâf yetiştireceğiz diye savunurken arada ona da dokundu, kusuruma bakmasın.” (Engin Ardıç, Star Life, 13.2.2000.)

“Ben fikir düzeyinde teslimiyetçilikten nefret ederim. Fikirler değişir o başka şey ama en azından neyin neden değiştiğinin tartışılması gerekir. Yılmaz Güney konusu hakkında 10 yazı yazdım. İki hafta boyunca konuyu bir platforma taşıyıp meselenin aslında ileriye yönelik bir sol düşüncenin toparlanması sürecindeki tartışmanın bir parçası olması gerektiğini sanırım açıkça söyledim. Bu açıklığa rağmen gerek medyada gerekse toplumun çeşitli kesimlerinde bazı insanların olayı hâlâ daha çarpıtarak yaşamakta ısrarcı olmaları bana sadece onların kendi kurdukları hayal dünyalarını korumay yönelik çabaları olarak geliyor.” (Serdar Turgut, 21.2.2000, Hürriyet.)

Kötü: “Güle Güle”nin gazete reklâmlarında: Ümit Zileli (Cumhuriyet), Özcan Ünlü (Türkiye), Fatih Altaylı, Doğan Hızlan, Cüneyt Ülsever (Hürriyet), Perihan Mağden (Radikal), Vehbi Dinçcan (Akşam), Hasan Pulur (Milliyet), Gülcan Tezcan (Yeni Şafak), Ömer Türkdönmez (Ekonomist), Mine Çakar (Zaman); “Kahpe Bizans”ın gazete reklâmlarında: Hıncal Uluç (Sabah), Güneş Gazetesi (Adı Bellideğil), Engin Ardıç (Star) gibi medyamızın değerli yazarlarının görüşleri -seyirciyi etkileyecekleri düşünüldüğünden olsa gerek- kullanılmışlardır. Dikkat ederseniz “kullanılanlar” içinde SİYAD üyesi 38 sinema yazarından hiçbir alıntı yoktur. Öyle anlaşılıyor ki adı geçen filmlerin reklâm ajansları memleketimizdeki karmaşaya uygun hareket etmişlerdir. Her konuda bilgi sahibi köşe yazarlarımız film eleştirisini de bi-hakkın yaptıklarından görüşlerine itibar edilmiş ve yıllardır sinema konusunda dirsek çürüten sinema yazarlarından herhangi bir alıntı kullanılmamıştır. Konuya manevi açıdan yaklaşırsak Cenab-ı Allah herkesin rızkını evelallah verir; sinema yazarları da “finans” (Borsa/Michael Douglas), “ticaret” (Bir Şirket Komedisi/Tim Robbins), “eğitim” (Sevgili Öğretmenim/Sidney Poitier), “hukuk” (Şeytanın Avukatı/Al Pacino) konularında yazı döşenirler, paraları kaparlar. Parantez içindeki örneklere bakarsak konu itibarıyla zorlanacaklarını da sanmıyorum.

“Ürdün Kralı Abdullah, güzel eşi Rana ile önce Florya’daki Beyti’de yemek yemiş, sonra Etiler’de sinemaya gitmiş. Kral vizyondaki film yerine dört ay önce gösterimden kalkan ‘Şeytanın Günü’ filmini izlemiş.” Milliyet Gazetesinin 10 Mart tarihli gazetesinde böyle yazıyordu; yalnız küçücük-cük-cük bir teferruatı atlamışlar: “Şeytanın Günü” Şubat ayında vizyona çıkmıştı ve kaldırılması bir yana haber tarihinde İstanbul’da gösterimi sürmekteydi.

Çirkin: Türkiye’nin en iyi haber merkezinin yönetmeni Reha Muhtar geçenlerde “Hababam Sınıfı”nın Tulum Hayri’sini ekrana çıkardı; “deprem mağduru, kimse ilgilenmiyor, devlet nerede, vs.” gibi acındırmalarla seyirciye gösterdi. İstepne olarak da yine HS’nın Güdük Necmi’sine tel. bağlantısı yaptı ve üstüne üstlük “Sultan”ımızı da tel. ile arayarak işi iyice sulandırdı. Meselenin buraya kadar olanında herhangi bir çirkinlik yok; sadece “3-5 filmde oynadıktan sonra sırtını devlete dayayıp ömür boyu ‘gel keyfim gel’ yapılamaz” diye bir kanaat belirtelim ve gerçek çirkini izah edelim: Yukarıda bahsettiğimiz programın hemen ertesi günü mezkur gazetede çarşaf çarşaf ilânlarla “bütün okullara bilgisayar” adı altında büyük bir reklâm kampanyası başlatıldı ve gerçek isimlerini bilerek yazmadığım sanatçılarımızın yukarıda gördüğünüz kucak açmış fotoğrafları gözümüze sokulur oldu.

Yaşamın İçinden

“Altıncı His”in öngösteriminde ara oldu. Herkes on dakika aradı, aradı, sonunda bir anons yapıldı. Şöyledir: “Film başlamak üzeredir, lütfen yerlerinizi alınız.” Bendeniz de salona girerken muziplik olsun diye, yüksek sesle: “On tane yer alayım arkadaşlar” diye seslenmiş bulundum, fakat bakmışımdır ki yer falan satan yoktur, herkes yerli yerindedir.

Sadi Çilingir

Çilingir Sofrası 1

Antalya Festivali’nin Ardından

Antalya Festivalinde sinemamızın çocuk oyuncularının hatırlanması çok takdir edildi. Ancak hafızamızı şöyle bir yokladığımızda anılar arasından ses veren diğer çocuk oyuncularımız şunlardır: Rüya Gümüşata (Kırık Çanaklar), Menderes Utku (Afacan), Tuncay Akça (Hababam Sınıfı), Billûr Kalkavan (Ayrı Dünyalar), Zeynep Değirmencioğlu (Ayşecik), Gülşah Soydan (Gülşah), Ömer Dönmez (Ayşecik ile Ömercik), Kahraman Kral (Canım Kardeşim), Begüm Örnek (Bez Bebek), Ozan Bilen (Uçurtmayı Vurmasınlar), Kerem Alışık (Kocamın Nişanlısı), Emin Sivas (Piano Piano Bacaksız). Fısıltı gazetesine göre ödül verilmesi önerilen Ayşecik ve Gülşah anne olduklarından, Ömercik ise bir gözünü kaybettiği o elim kazanın ezikliğini atamadığından hayranlarının karşısına çıkmak istememişler. Diğer çocuklarımız ise büyük ihtimâlle hatırlanmamışlardır. Bu vesile ile, “böyle özel seçimlerde ‘ilk akla gelenler’ sistemiyle seçim yapılmaması, ‘bir bilen’e danışılması gerektiğini” belirtelim. Sorsaydınız söylerdik herhalde, SİYAD olarak.

Ömer Kavur’un 1979 Kasım ayında sinemalarımızda gösterilen “Yusuf ile Kenan” adlı filminin -dünya sinemasında bile örneği zor bulunan- en önemli özelliği tüm oyuncularının çocuk olmasıdır. Konu ile ilgili yaptığım araştırmada çocuk oyuncular arasında ilginç iki isme rastladım. Antalya’ya “Melekler Evi” ile katılan Hande Ataizi’nin TV dizisi “Ruhsar”daki rol arkadaşı Cem Davran 21 yıl önce bu filmle perdelerimizde çocuk oyuncu olarak gözükmüştür. İlginç olan diğer isim Şevket Avşar ise internet reklâmında kokoreççi olarak ünlendi, o kadar ki sonunda Banu Alkan’la birlikte başrole bile çıkmış oldu.

Halit Akçatepe benzer toplantılarda olduğu gibi “üç kuşaktır sanatçı olduğundan, devletin sanatçıya sahip çıkmadığından, sahne tozu yuttuk, iyi günde de, kötü günde de sahneye çıktık, vs.den” bahsetti. Doğrudur, sanatçılarımızın mutlaka başımızın üstünde yeri vardır. Lâkin iyi günlerinde çuvalla para kazanıp, zevk, sefa ederlerken hiç: “Devlet sanatçısına sahip çıkıyor, minnettarız.” demezler. Hem efendim sürünmek zorunda değilsiniz ki, bırakıp başka meslek seçebilirsiniz. Toz meselesine de bakarsak, avukat duruşma salonunda, inşaat mühendisi bina tepesinde, elektrik teknisyeni dağ başında yüksek gerilim direği dibinde, fırın işçisi har har yanan fırın önünde envai çeşit toz yutuyor. Şimdiye kadar hiç birinden: “Efendim biz… toz efendim… yutuyoruz efendim… bize devlet… niye efendim… sahip çıkmıyor efendim” diye bir şikâyet de duymadık. Halit Refiğ, Kemal Tahir’in “Devlet Ana”sını filme çektiğinde Devlet Devrim’e de rol verecek mi aceba devletlum? Hee? Deve tellâl pire berber iken?

Dedektif Madigan

Dedek-1: Geçtiğimiz aylarda yayınlanan büyük gazetelerimizdeki yedi değerli yazarımızın yazılarında ortak bir özellik vardı. Kürşat Başar’ın Star’daki 27 Ekim tarihli yazısının “‘Ben, bizzat, kendim’ partisi” olan başlığı Umut Sanat’ın gösterdiği “Ben Şahsen Bizzat Kendim” ve Özen Film’in gösterdiği “Ben Kendim Sevgilim” filmlerinin adlarını çağrıştırıyordu. Derya Sazak 31 Ekim’deki yazısına başlık olarak Tom Cruise ve Demi Moore’un “Birkaç İyi Adam” filminin adını koymuştu. Aynı gün Yalçın Doğan’ın yazısının “‘Sazlı Damın Kahpeleri’ ve…” olan ara başlığı, “Sazlı Damın Kahpesi” adlı yerli filmi çağrıştırıyordu, ki bu filmin sanat yönetmeni Stavro Yuanidis’e Sinema-Tarih Buluşması’nda onur ödülü verildi. Kanal 6’da haber sunmaya başladıktan sonra iki-üç günde bir “Kanal 6’nın başarılı bir kanal olduğunu” duyurmayı üstüne vazife edinmiş havası veren Can Ataklı Sabah’taki köşesinde o günlerde yazdığı bir haberde -mutad olduğu üzere- şöyle diyordu: “Kanal 6’da bu akşam yepyeni bir program başlıyor. ‘Yaşamın Kıyısında’ programında pekçok konu ele alınıyor.” Nicholas Cage’in cankurtaran şoförünü canlandırdığı ve “Acaba melekler erkek mi?” dedirten oyun verdiği UIP filmine Türkçe “Yaşamın Kıyısında” adı konmuştu. 7 Kasım’da Milliyet’te Sami Kohen, geçen sezon gösterilen Julianne Moore, Ralph Fiennes’in “Zor Tercih” filminin adını başlık yapmıştı. Aynı gün Yalçın Doğan’ın yazısının başlığı da “Başkanın Adamları” idi, o da bir kaç sezon önce gösterilen ve Robert De Niro ile Dustin Hoffman’lı “What the Dog?”un Türkçe adı idi. Sık sık Ayşe Teyzenin borsa maceralarını anlatan Ali Rıza Kardüz de yeni başladığı Amerika maceralarının 10 Aralık’taki bölümünü Martin Scorsese’in “New York New York” adlı filminin adı ile sundu. Aralık ayı sonunda yapılan cezaevi operasyonlarını Radikal “Derin Karanlık”, Milliyet “Hayat Güzeldir” başlıkları ile verdi. Biliyorsunuz birincisi A & P Filimcilik tarafından, ikincisi Film Pop tarafından gösterime çıkarılmış iki filmdir. Gani Müjde 24 Aralık’ta Paris’teki meşhur düğünü mizahi dille ele almış, başlık olarak ise sinemamızın en güzel aşk ve komedi filmlerinden Hülya Koçyiğit’li “Kezban Paris’te”nin adını kullanmış.

Değerli yazar ve gazetelerimizin sinema filmlerinin adlarını kullanmaları bir sinemasever olarak bendenizi çok memnun ediyor; binaenaleyh fekvalâde, fevlâkade, fevkalâde -her neyse işte- zevkle okuyorum. Hâttâ yazıların aile içi methiyeler haline gelmelerini bile affediyorum. Sadece sinemaya uzak okurları “bu kadar güzel başlıklar nasıl bulunmuş” deye merak ederler düşüncesiyle bu upuzuuuuuuun açıklamayı yapmak lüzumunu hissettim.

Dedek-2: Filmler genellikle polisiye film, tarihi film, fantastik film, bilim-kurgu filmi, gerilim filmi, komedi filmi, kovboy filmi, vs. gibi sınıflara ayrılır. 24 Kasım’da “Gençlik Ateşi” ve “Charlie’nin Melekleri”, 8 Aralık’ta “Çıtır Kızlar” ve “Melekler Çetesi” adlı filmlerde bir sürü güzel kız görünce bendenizin mucitlik damarı -afedersiniz- kabardı ve “fıstık filmi” adında yeni bir film türü keşfede yazdım. Eski sezonlardan bu türe ilâve edilecek filmleri hatırlarsak Geena Davis’li “Kızlar Sahada”yı da listeye dahil edebiliriz.

Dedek-3: CNBC-E TV 23 Kasım’da gösterdiği Coppola filmi, Milliyet’te “Dışındakiler”, Star’da “Yabancılar” adıyla duyuruldu. Oysa Tom Cruise’ün ilk filmlerinden olan “The Outsiders” orijinal adlı film 1986 Ekim’inde sinemalarımızda “Sokaktakiler” adıyla gösterilmişti. Yine aynı gün TRT 2’de “Sporcunun Hayatı” adlı Richard Harris’li film “This Sporting Life”ı sinemalarımızda “Bir Sporcunun Hayatı” adıyla izlemiştik.

Dedek-4: Tarık Akan, Mehmet Dinler yönetiminde çevirdiği ilk filmi “Solan Bir Yaprak Gibi”den sonra uzun yıllar “bebek yüzlü jön” olarak anıldı. Daha sonraları ise sinemamızın önemli filmlerinde oynayarak oyun gücünü gösterdi. Brad Pitt de aynı şekilde önceleri güzel oğlan olarak tanındı. Geçen sezon “Dövüş Kulübü” ile özel hayranlar edinen sanatçı “Kapışma”da canlandırdığı delişmen çingene boksör rolü ile güzel adamların da iyi oyuncu olabileceğini gösteriyor.

Bursa’nın Ufak Tefek Taşları

Beşiktaş: Türsak tarafından organize edilen Sinema-Tarih Buluşması bu yıl Türk Sinemasının 86. yaş günü olan 14 Kasım’ın içinde bulunduğu haftaya rastlatıldı. Buluşma’nın açılış ve kapanışında bir cümleyle de olsa konudan bahsedilmediği için: “Koskoca yılda başka hafta yokmuş gibi buluşmayı neden bu haftada gerçekleştirdiniz?” deye sormakta fayda var.

Kabataş: Etkinlikte tamı tamına 87 adet filmi ücretsiz izledik; kitabını niye parayla sattılar?” diyenlere benim bulduğum cevap: “Kapanış gecesinde belirtildiğine göre filmleri 40.000 kişi izlemiş; kırk bin tane kitabı ücretsiz dağıtacak babayiğidin adını söyleyin de seneye onu sponsor yapalım.”

Dikilitaş: Buluşmanın sponsorları arasında Korhan Abay’ın şirketi de vardı. Kendisi de sunuculuk yaptığına göre iki kez mi destek vermiş oluyor?

Çemberlitaş: Gerçi o günlerde basında Nilüfer Açıkalın’ın tiyatro sahnesinde soyunduğu şeklinde haberlere rastlamaktaydık ama “Kara Kentin Çocukları” herhangi bir duyuru olmaksızın aniden Beyoğlu’nda bir sinemada vizyona çıkıverdi. Bu vizyon şekli daha önce Canan Gerede’nin “Parçalanma”sında da başımıza gelmişti. Her filmin bir müşterisi vardır ve ataların dediğine göre müşteri velinimettir; velinimete saygısızlık yapmayın. Bir filmi 35 meme formatta çektiyseniz sinemada göstereceğinizi önceden biryerlerde duyurun. Filmlerinizi TV.ye satmak için yapıyorsanız o zaman “TV filmi” diye anılan filmlerden yapın. Değil mi efendim?

Nişantaş: Sanat filmlerinin genel seyirci tarafından ilgi görmemesi, sınırlı salonda gösterilmesi fanatik sinemaseverleri ve sinema yazarlarını üzer. Gel gelelim iyi filmler için Anadolu’da hafta düzenleyenlerden “Sen de Gitme” adlı filmin bir günlük gösterimi için 600 milyon lira istendiğini öğrenirseniz şaşarsınız. Çünkü bu, iki milyonluk biletli girişte 300 kişiye tekabül eder. Adam özel gösteri için bir günde 500-600 kişiyi nereden bulacak? Medarı maişet motorunu nasıl döndürecek?

Maçka Taşlık?: Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde verilen dersler için “Hoca derse girip kitaptan okutuyor, bunun adına ders diyorlar.” diye bir söylenti var; öğrencilerin bazıları diğer okullardaki eğitimlere imreniyorlarmış.

Yaşamın İçinden

Ramazanda bir Pazar günü saat 13,30 civarında iftarlık alışveriş için Ergenekon caddesine çıktım, kestane almak için manava girdim. Baktım kestanelerin içinde etiket var fekat üzerinde bir şey yazmıyor. Atayım dedim: “Etikette bir şey yazmıyor; kestane beleş mi?” Önce afalladı sonra uyandı: “He, he, he; etiket ters dönmüş abi.” dedikten sonra o da kendi çapında espri yaptı: “Kestane kebaaap, ecele cevaaap.” Kestanecimize: “Sen herhalde güneydoğudansın.” deyince, şaşırdı: “Nerden anladın abi?” dedi. İzah etmeden, çok bilmiş bir tavırla fişimi aldım çıktım.

Şanverdi Eşrafından Ahmet Efendinin Maceraları

İftarımızı açmışız, tesadüfen Ahmet Bey’in odasına uğramış bulundum. “Gel, gel, sen benim yazımı yazdın, sana paket kahve VEREYİM.” dedi. “Kahve VERESİN diye yazmadık ki.” diye cevap VERİNCE ne dese beğenirsiniz: “Kahve VERMEYEYİM de ne VEREYİM yahu?” Bendeniz de cevap olarak mecburen: “Ahmet’çiğim, vazife ne gerektirmişse o yapılmıştır; ille de bir şey VERESİN diye yapılmamıştır.” demişimdir. Atalarımız “dervişin fikri neyse zikri de odur” derler. Çok cömert olan ve hep VEREN Ahmet’le ilişkilerimizde o atasözünü doğrular mahiyette atışmalarımız da olur ve Mersin eşrafından Bekri Bey arada sırada: “Bunu da yaz Sadi Bey.” diye beni kışkırtır. Geçen gün durup dururken maziyi hatırladım, “Yahu Bekri Bey, bizim gençliğimizde yanımızdan bir afeti devran geçtiğinde iç çekerek bakar ve ‘Üff aaamete bak, aaamete’ derdik, bilmem hatırlar mısın?” dediğimde inan olsun eşraftan Ahmet Bey anında lap diye atıldı: “Doğru, doğru hakikaten öyle denirdi.” Dergimizin özel yapılanması nedeniyle çalışmalarımız sırasında başka tuhaf atışmalar ve çatışmalar da olmaktadır. İlginç bir örnek Yazı İşleri Müdürümüz ile olan ilişkimizdir. Dergide alt makamımda bulunan sevgili yazı işleri müdürümüz şirketimizdeki konumu itibarıyla üst makamım olduğundan bazen içinden çıkılmaz durumlara gark olmaktayız. Dergideki bazı durumlar gözden kaçmış gibi oluyorsa ondandır; ya yazı işleri müdürümüz kaçırmıştır, ya ben kaçırmışımdır; bilesiniz.

Sadi Çilingir

Çilek ve Çikolata

Çilek: Önceden belirteyim, Tarık Akan’ın avukatı değilim. Ben onu tanırım, o beni tanımaz. RasimO (*) bir yazısında şöyle diyor “… Tarık Akan’ın ekibi… kahvede yorgunluk atıyorlardı… TA’a selâm verdim… çıt çıkmadı.. Yeşilçamlılar beni pek tanımaz… Sanatçılar (sinemacılar dior) tiyatroya pek gitmezler… Sen (kendisine dior) niye hıyar gibi sinemaya gidiyorsun… Ben sanatçı değilim ki tiyatrocuyum… Zeki (Ökten) abi selâmıma karşılık verip hâl hatır sordu. TA ve diğer oturanlar da selâmladı. Yönetmen selâm verirse Yeşilçamda selâm veriyor.”

Aynı muhterem, TGRT için hazırlanan “Paşa Babanın Konağı” dizisinin çekimi nedeniyle beyanda bulunuyor: “Dizi sesli çekildiği için kadroyu tiyatroculardan oluşturduk, Yeşilçam’dan da konuşmasını bilen abilerimizi aldık.”

İşine geldi mi tiyatronun saygınlığını, manevi değer ve büyüklüğünü öne sür; paraya geldi mi kadın kılığında milleti güldürmeye çalış. Yeşilçam’ı kınıyorsan, ne diye kamera karşısına geçiyorsun? Geçme, git tiyatroda oyna; cefakâr sinema oyuncularının ekmeğini elinden alma.

ve Çikolata: Danıştay devlet sanatçılığını iptâl edince Sezen Cumhur Önal şöyle demiş: “Ben yazdığım şarkılarla milletin gönlünde yer ettim. Ben ulusun sanatçısıyım. Danıştay’da bu kararı alan insanlar ve onların anne babaları ve bir çok insan yıllarca benim parçalarımı bedava dinlediler. … Benden önce şarkı yoktu Türkiye’de…”

“Yıllarca bedava…” mantığından hareket edersek Sezen’ciğim, Yeşilçam’daki bütün sanatçılar Devlet Sanatçısı unvanını hak etmiştir. “Benden önce şarkı yoktu memlekette” lâfını ise gazeteye haberi yazan kişinin ifade yanlışlığına veriyorum. Çünkü bendeniz 49 yaşımın verdiği bilgi birikimiyle “şarkı” kelimesini duyduğumda Türk Sanat Müziği aklıma gelir, “Ah bu gönül şarkıları…” gelir, Hülya Sözer’in bu şarkıyı söylerken “333 söylemi” görüntüsünde tezahür eden dudaklarının aldığı şekil gelir. Selâhattin Pınar gelir, Mısırlı İbrahim Efendi gelir, “Sırma saçlı yarimin can bahşederken işvesi” gelir, Abdülkadir Meragi gelir be, Abdülkadir Meragi. Top sakalına vurulduğum, başımızın tacı, medar-ı iftiharımız. (Üretim Tarihi: 15.12.1999.) Sadi Bey bir TEMA gönüllüsüdür.

Sadi Çilingir

(*) Yanlış anlaşılmasın Rasim Öztekin’in e-posta adresidir; O, O’dur, araba tekeri değildir.

Aşkın Gücü

Zaman zaman günlük ceride-i havadislerde yabancı filmlere konan Türkçe adların saçmalığından, tercümelerin eksik ve yanlışlığından bahsedilir. Geçtiğimiz günlerde büyük gazetelerimizin ikisinde bu konudan bahsedilmiş idi. Verilen örneklerden Orijinali/Türkçesi/Konulanı şeklinde kısaca bahsedeyim, sonra akıl veririm: “Mrs. Doubtfire/Bayan Doubtfire/Müthiş Dadı Müthiş Baba”, “The Bridges of Madison County/Madison Şehrinin Köprüleri/Yasak İlişki”, “Anna and The King/Anna ve Kral/Genç Kız ve Kral”, “Music of The Heart/Kalbin Müziği/50 Cesur Kemancı”, “The Cider House Rules/Tanrının Eseri Şeytanın Parçası”, “Any Given Sunday/Herhangi Bir Pazar/Kazanma Hırsı”.

Yabancı filmlere Türkçe ad konulacağı zaman, oturulur konuşulur, düşünülür, taşınılır; seyirciyi cezbedici, akılda kalıcı isimler tercih edilir. Orijinal adın tam tercümesi bu özellikleri taşıyorsa aynen konur, fakat öyle isimler vardır ki, orijinalinde söylemesi de, duyması da kulağa çok hoş gelir, fakat Türkçesi akılda kalmaz. Alın size birkaç misal vereyim de ne demek istediğimi anlayın. Avşar Film’in Pinema Filmcilik ile birleşmeden yıllar önce getirdiği “Kızarmış Yeşil Domatesler”in orijinal adını (Fried Green Tomatoes At The Whistle Stop Cafe) tam olarak çevirip de filme -afedersiniz- koysak: “Tren Düdüğü Kahvesindeki Kızarmış Yeşil Domatesler” dememiz gerekecekti. Woody Allen’ın “Everything You Always Wanted To Know About Sex But Were To Ask” orijinal adlı filmi “Seks Hakkında Bilmek İstediğiniz Ama Sormaya Asla Cesaret Edemediğiniz Her Şey” adıyla gösterime çıktı. Gözünüzü kapayın ve filmin adını tekrar edin, bakalım başarabilecekmisiniz. Bu kadar uzun şey ne cebinize, ne çantanıza, ne oranıza, ne buranıza sığar. Bendeniz son filmin adını hâlâ yazılı kâğıttan okumadan söyleyemem, onun için müsade edin de bazı film adlarını değiştirerek koyalım. “Wrestling Ernest Hemingway and Other Lies Your Friends Let You Get Away With”e, “Trainspotting”e siz olsaydınız Türkçe ne deerdiniz? “What Dreams May Come”a “Aşkın Gücü” demeyeydik de ne deyeydik? Sinemayı yakından takip eden sinemaseverler bu izahatıma vakıftırlar, fekat koskoca gazetelerde bunları haber diye yapıp filmcilerimizi bilgisiz gibi gösteren yeniyetme habercileri aydınlatayım deye bu kadar geniş bir akıl vermiş bulunuyorum.

“50 Cesur Kemancı” ile “Tanrının Eseri Şeytanın Parçası” için herhangi bir açıklamaya, üzerinde kafa yormaya gerek yoktur, çünkü onlar bilindiği üzere nev-i şahsına münhasır konulanlardır. “Silahını Sat Tabutunu Al”, “Mezarını Kaz Beni Bekle” gibi isimler ise spagetti westernlerine konmuşlardır, orijinal adları İtalyanca olduğundan tam tercümelerini herkesin yapamaması aslında mazeret teşkil etmez ama filmlerin üçüncü sınıflığı ve kovboyların -Cüneyt Arkın gibi- 6’lı şarjörden çıkan kurşunlarla 66 kişiyi öldürdükleri düşünülürse o kadar isim hatası affedilir doğrusu. (Cüneyt Arkın’ın böyle bir ifade ile aklanacağı vallahi benim bile aklıma gelmezdi.)

Sadi Çilingir