Cannes Altın Palmiye seçkisinin ağır topları hız kesmeden sinemalarımızda gösterime giriyor. Festivalin 79. edisyonundan en iyi senaryo ödülü ile dönen ‘Devrinin Adamı / Notre Salut’, yönetmen Emmanuel Marre’ın büyükbababası Henri Marre’ın yaşam öyküsünden ve karısı Paulette ile yazışmalarından yola çıkılarak çekilmiş.
49 yaşındaki Henri Marre (Swann Arlaud) ile filmin açılışında devlet memurlarının bir araya geldiği bir açık büfe toplantıda tanışıyoruz. Soru soran yakın plan bakışları geriye kaydırma marifetiyle çevresindeki insan topluluğuna yöneldiğinde, bir çıkış yolu arayışı içinde olduğunu anlıyoruz. Kırklı yaşlarının sonlarında beş parasızdır. Karısı Paulette (Sandrine Blacke) ve üç yetişkin çocuğunu geride bıkarak, İkinci Dünya Savaşı yıllarında, mareşal Henri Philippe Pétain’in liderliğinde Fransa’nın güneyindeki kaplıca beldesi Vichy’de kurulan Nazi işbirlikçisi kukla hükümetin idari merkezi konumundaki Limoges kentine şansını aramaya gelmiştir. Toplantıda falına bakan kişi, ‘çok belirsiz ve çok sığı’ avuç çizgilerini işaret ederek ‘her halükârda güvendesiniz, başınıza asla dikkate değer bir şey gelmeyecek’ imasında bulunur.
Aç karnını açık büfeden cebine attığı yiyeceklerle doyurmaya çalışan Henri, bireysel kurtuluşunun izinde, rejimin bürokrasisinde yer almak için her yolu deneyecektir. Ekonomik ve sosyal çöküntü içerisindeki Fransa’nın yeni fikirlere ihtiyacı olduğunu bilir. Koltuğunun altına sıkıştırdığı, filme adını veren ve dilimizde ‘Kurtuluşumuz’ anlamına gelen kendi yazmış olduğu kitabıyla bakanlık düzeyinde yetkililerin kapısını aşındırır. Savaş öncesi özel sektörde çalışmış, şirketlere danışmanlık yapmıştır. Yeni düzen onun mühendislik yeteneklerinden, iletişim ve propaganda yetilerinden, verimlilik üzerine kafa yorduğu raporlarından yararlanmalıdır.
Hem bireysel hem de idealist vatansever coşkularla harekete geçen Marre, verimliliği arttırmak üzere emirleri harfi harfiyen yerine getirme motivasyonuyla hareket eder ve tırnaklarıyla kazıyarak bürokraside yükselmeye başlar. Sonradan öğrendiğimize göre şehri terkeden bir Yahudi ailesinden devraldığı ferah konutta yaşamaya başladığında ailesini de yanına aldırır. Mareşale ve hükümetine sonuna kadar sadakat göstererek ‘hepimiz ulusal devrime hizmet ediyoruz’ mottosunu içselleştiren Marre, bölge müfettişliğine kadar yükselmiş, Alman komutanlar ile sıcak ilişkiler içerisine girmiştir. Küçük bürokrat zamanla, çalışma kamplarından çok sayıda işçinin Alman topraklarına transferi ve nihayetinde Yahudi ailelerin çoluk çocuk kamyonlara tıkılarak toplama kamplarına sevki kararlarının altına atarak insanlık dışı düzenin bir dişlisine dönüşür. Nazilerin gemi azıya aldığı, özgür bölgeyi istilâya başlayan askeri birliklerin Yahudi aileleri toplamaya başladığı 1942 yazı geldiğinde, ya Almanlarla işbirliğini sabote edenlerin karşısında yer alacak ya da istifa edecektir.
İkinci Dünya savaşı yıllarında geçmesine karşın zihinlerde yer etmiş topyekün savaşı ve Nazi zulmünü direkt olarak perdeye taşımayan yapım, olan biteni faşizmle birlikte yükselmek ve toplumda itibar kazanmak isteyen bir küçük adamın gözünden anlatmayı seçmiştir. Bu minvalde hikâye, Hannah Arendt’in tanınmış eseri ‘Totalitarizmin Kökenleri’nde dile getirdiği ‘kötülüğün sıradanlığı’ kavramından yola çıkarak, sıradan insanların kendi statülerini korumak adına, üstlerinin emirlerine körü körüne uyma, eylemlerinin ya da eylemsizliklerinin sonuçlarını düşünmeksizin otoriter güce itaat etmeleri üzerine yoğunlaşır. Henri’nin mektuplarında ve resmi yazışmalarında eski alışkanlıkla yazdığı ‘Fransa Cumhuriyeti’ ( République Française) ibaresini karalayarak, Pétain rejiminin yeni resmi adı olan ‘Fransa Devleti’ (État Français) olarak düzeltmesi, faşizmin ve otoriterleşmenin sıradan bir büroktratın diline ve zihnine usulca yerleştiğinin çarpıcı bir örneği olarak dikkat çekmektedir.
Torun Marre, büyükbabasının utanç yüklü mirasını sinemaya aktarırken onu ne tamamen canavarlaştırıyor ne de aklıyor. Sadece otoriter sistemlerin her daim yeni ‘Henri Marre’lar üretebileceğini hatırlatıyor. Bunu yaparken, alışılagelmiş dönem filmlerinin tarihi kostümlü drama estetiğini reddederek farklı bir üslûp benimsiyor. Film çekilirken, dijital olmasına rağmen analog film dokusuna en yakın sonucu veren ve kendine has grenleri olan ‘Digital Bolex’ kameralar kullanılmış; bu sayede, o döneme ait gerçek bir arşiv kaydı tadı yakalanmaya gayret edilmiş. Genellikle karakterlerin ardından yürüyen ve devlet erkânını dairelerin koridorlarında, dar ofis odalarında ya da toplantı masaları arasında klostrofobik bir mesafeyle takip eden el kameraları marifetiyle, tarihi kararların sıkıcı idari mekânlarda alındığı vurgulanmış.
Renk paletine gelince, dramatik ve teatral ışık oyunlarından uzak durularak, canlı renkler yerine, faşizmin yarattığı monotonluğu ve bürokrasinin tekdüzeliğini vurgulayan gri, soluk, kahverengi tonlar tercih edilmiş. Bazı bölümlerde ‘haber kamerası ışığı’ kullanılarak belgeselvari bir tad yakalanmış. Doğaçlama diyalogların yanı sıra, müzik kullanımında, 1940’ların Nazi işgali altındaki kasvetli atmosferine tezat oluşturan 1970 ve ‘80’li yıllara ait müzikal tercihlerle filmin estetiğine özel bir katman eklenmiş. Alman synth-pop grubu Alphaville’in ünlü şarkısı ‘Sounds Like a Melody’ (1984) daha açılış sekansında izleyiciyi şaşırtırken, Hott Butter tarzı synthesizer aranjmanıyla parlayan ’70’lerin ünlü ‘Popcorn’u, Vichy hükümeti üst düzey bürokratlarının iştirak ettiği eğlenceli dans sahnesine eşlik ediyor. Mareşal Pétain’i Limoges kentinin sokaklarında sevgi seli içinde bayraklar ve Nazi selâmıyla karşılayan Fransız halkının siyah – beyaz gerçek arşiv görüntülerine, Avusturyalı rock grubu Opus’un marş ritmindeki 80’ler hiti ‘Life is Life’ eşlik ediyor. Çağın ötesindeki bu anakronik tarz, yaklaşık bir asır öncesinin faşizmi ile günümüz Avrupa’sındaki aşırı sağın yükselişi arasında bir paralellik kurarken, tek adam diktatörlüğünün ilelebet devam edeceği hayaliyle yola koyulmuş çağımız işbirlikçilerinin sonu malûm istikbaline ayna tutuyor.
Ve sona kaldı kusura bakmasın, Fransız sinemasının sessiz ve derinden giden usta aktörü Swann Arlaud, Henri Marre kompozisyonuyla filmi baştan sona sürüklüyor. İKSV festivallerinde izlediğimiz 2017 yapımı ‘Petit Paysan’ ile gönüllerimize yerleşmiş olan oyuncu, kendisine César ödülleri kazandırmış önemli yan rollerin ardından dört başı mamur bir ‘işbirlikçi portresi’ çiziyor, zayıf iradeli, korkak ve opportünist bürokratın ahlâki ikilemini, vicdani yozlaşmasını karikatürize etmeden, aşırılığa kaçmadan büyük bir soğukkanlılıkla yorumluyor. Henri ile ailesinin göl kıyısındaki kaçamak tatil sahnesiyle, aynı dönemde geçen ve ‘kötülüğün sıradanlığı’nı didikleyen Jonathan Glazer imzalı ‘İlgi Alanı / The Zone of Interest’e bir gönderme yapan ‘Devrinin Adamı’, tarihe ve günümüze bakışı ve sıra dışı görsel işitsel tercihleriyle yılın en önemli filmlerinden biri olarak sinefillerin ilgisini bekliyor.
(29 Ekim 2026)
Ferhan Baran
ferhan@ferhanbaran.com





