Öldürmenin ve Aşkın Filmleri: Kieslowski

Krzysztof Kieslowski’yi, “Musa’nın On Emri”nden çektiği “Dekaloglar” serisinin beşinci ve altıncı filmleri “Öldürme Üzerine Bir Film” ve “Aşk Üzerine Bir Film” yapıtlarının içinde dolaşmak istedik. İki filmin de Türkçe dublajları iyiydi.

“Öldürme Üzerine Bir Film…”

Krzysztof Kieslowski’nin “Musa’nın On Emri”nden çektiği “Dekaloglar” serisinden 1988 yapımı “Krótki Film o Zabijaniu-Öldürme Üzerine Bir Film”, birey ve devlet üzerinden öldürmeyi yansıtıyor. “Dekaloglar”ın bu beşinci filminin şeriatı “Öldürmeyeceksin…” İsa da, Tevrat’ın indiği Yahudilerin peygamberi Musa’nın bu emrine tamamen katılıyor İncil’de. Fransız MK2’nin dünya dağıtımını yaptığı, Zespoly-Filmowe-Tor’un ortak sunduğu filmin senaryosunu yönetmenle beraber Krzysztof Piesiewicz ortak yazmışlar. Filmin insan ruhunun ortasında dolaşan müziklerini Zbigniew Preisner bestelemiş. Fotoğraf sanatına zenginlik sunan görüntülerse büyük kameramanlardan Slawomir Idziak’tan.

Kieslowski, “Dekaloglar” serisini Polonya devlet televizyonu için çekti. “Dekaloglar”ın beşinci ve altıncı filmleri sinemalarda vizyona çıkmıştı. “Dekaloglar”, 1990’larda İstanbul Film Festivali’nde iki farklı zamanda gösterilmişti. İlki 1990 yılıydı. İlkinde beşinci ve altıncı filme rastlayamadık, bilemiyoruz. 1997 yılında 16. İstanbul Film Festivali’ndeyse bu emirler tüm filmleriyle gösterilmişti. Beyoğlu Fitaş Sineması’nda da sekizini görmüştük. Özlemle andığımız TRT 2, Kieslowski ustanın ölümünün onuncu yıldönümünde “Dekaloglar”ın hepsini saygıyla sunmuştu 2006 yılında. Bu film, 1991’de “Öldürme Üzerine Bir Film” adıyla vizyona çıkmıştı ülkemizde. İstanbul Film Festivali’ndeyse “Öldürme Üzerine Küçük Bir Film” adıyla sunulmuştu. DVD’deyse “Öldürme Üzerine Kısa Bir Film” adıyla yayımlandı.

Varşova… Sabah, blok apartmanların olduğu bölgede açılıyor film. Ön jenerik yazıları sürerken, akarsuda bir domuz leşi yansıyor. Ardından iple idam edilmiş kedi görünüyor. Çocuklar oradan uzaklaşıyorlar. Fonda da korku filmini hatırlatan müzik duyuluyor. Buraları, Varşova’da apartman ormanının bulunduğu yer. Batı’daki şehir banliyölerindeki apartman bloklarını çağrıştırıyor. Sosyalist rejim vakti zamanında Polonya’nın belli başlı büyük şehirlerinde böyle banliyöler kurmuş.

Bu hayvan vahşetinin ardından bir kapı cızırtısı duyuluyor, bu orman apartmanlarının sakinlerinden taksi şoförü Waldemar Rekowski (Jan Tesarz) görünüyor. Sinirli, aksi ve itici biri Waldemar. Elindeki mavi kovalarla taksisine doğru yürüyor. Ardından Varşova caddelerinde aylak aylak dolaşan taşralı genç Jacek Lazar’ın (Miroslaw Baka) peşine takılıyor kamera. Gencin ve taksi şoförünün adları filmin derinliğinde öğreniliyor. Omuz çantalı Jacek şehirde dolaşırken derinlikte kilisenin çan sesleri de duyuluyor. Kieslowski usta, taksi şoförünü başlarda dikizliyormuş gibi yansıtırken, hayli de sevimsiz gösteriyor. Ama biraz daha ilerleyince, Jacek’in de sevimsiz ve itici halleri fark ediliyor. Kieslowski, birçok şeyi ve anı, bir kişilik özelliğinin altını çizerek değil, bir anlık ayrıntıyla yansıtıyor. Bir anlık ifadeyle geçip gidiyor. Filmin büyük bölümünde, özellikle ilk bölümlerde daha yoğun fotoğraf estetiği hissediliyor. Filtreli görüntülerde çerçevenin kenarları bulanık ve lekeli görülüyor. Bazı anlardaysa görüntünün bir tarafı sepyalı, diğer tarafı koyu renk tonlarıyla yansıyor. Elbette kasvet duygusu da yaşatıyor bu estetik alıştırmalar. Sürekli bir fotoğrafı çağrıştıran estetik görüntülerin anlamı, filmin derinliğinde fark edilebiliyor.

Waldemar ve Jacek arasında koşut kurguyla gidip gelen kamera, avukat olabilmek için mülakata giren Piotr Balicki’yi de (Krzysztof Globisz) takip etmeye başlayınca çapraz kurguyla yansıtmaya başlıyor her şeyi. Piotr, mülakatta devletin ceza yöntemlerini ve idamı eleştiriyor. Çünkü verilen cezalar caydırıcı değil ve suçları da azaltmıyor. Piotr, mülakattaki kurula, filmin ruhuna dokunan söz de ediyor. Piotr, “Kabil’den bu yana hiçbir ceza dünyayı iyileştirmedi” diyor.

Gerçekten bu filmde küçük ayrıntılar ve anlar, simgesel olarak da filme anlam ve derinlik katıyor. Kesinlikle bir defa görülünce fark edilemeyecek ayrıntılar ve anlar bunlar. Fonda duyulan müzikleri bile bir yere yerleştirebilmek için çaba göstermek gerekiyor. Müzikler, hem karakterlerin hem de atmosferin ruhunun tam ortasında savruluyor çünkü. Kieslowski, koşut kurguyla sürekli Jacek ve Waldemar’ı göstererek içlerinde yanan öfke lavlarını hissettiriyor. Kader ve rastlantı onları buluşturuyor, aynı zamanda onlara trajedilerini yaşatıyor. Genç Jacek, aylak aylak dolaşırken, peşindeki kamera da onun kişiliğinin yansımalarına tanıklık ettiriyor. Jacek, meydanda bir sigara yakıyor. Güvercin yemi satan kadından azar işitiyor. Waldemar, taksisinin sabah temizliğini hâlâ yapmaya devam ediyor. Bir çift Waldemar’ın yanına geliyor, aksi
taksi Waldemar onları taksiye almıyor. Sanki kaderin eli dokunuyor. Waldemar, blok apartmanlardaki marketin manavında çalışan genç kız Beatka’ya da (Elzbieta Helman) asılıyordu kedilerden nefret eden Waldemar. Beatka da bir kader miydi? Şans oyunlarından kazanan Waldemar, hayat oyunundan kazanabilecek miydi? Jacek üst geçitte aşağıda akan trafiğe bakıyor. Sonra aşağıya bir taş atıyor. Piotr’un da mülakatı sürüyor. Aslında Kieslowski, koşut kurguyla Jacek ve Waldemar’ı gösterirken “Cehennem”e dokunuyorsunuz. “Araf”, Piotr muydu? Ya “Cennet” neredeydi? Piotr’un bir yıl sonra doğacak bebeği miydi? Yaşamın ve her şeyin devamı… Jacek, panolarda siyah-beyaz kadın fotoğraflarına baktıktan sonra kapıya doğru yürüdüğünde kapının demirleri hapishaneyi çağrıştırıyordu bir an. Mülakattaki simgesel bir an da insanı çarpıyordu. Bardağın içinde sallanan ipe bağlı küçük paket çay idama gönderme yapıyordu. Jacek’in meydanda ressamla konuşuyor, ressam kız çocuğun resmini yaparken. Belki de kız çocuğu kendi kız kardeşini hatırlatmıştır Jacek’e. Bu anda da
Jacek’in kişiliğinden dışarı çıkanlar var. Waldemar, taksisiyle yolda giderken bir sokak köpeği görüyor ona ekmek parçası atıyor. Jacek bir fotoğrafçıya giriyor ve kız kardeşi Marysia’nın siyah-beyaz fotoğrafını büyütmek istiyor. Çantasından beyaz bir ip de çıkartıp masaya bırakıyor Jacek. Sonra yine sokaklarda dolaşmaya başlıyor. Legia Varşova taraftarlarının arasında kalıyor. Jacek erkekler tuvaletinde pisuarda çiş yaparken, bir oğlan da geliyor. Jacek işini gördükten sonra genci çekip yere düşürüyor. Mülakatı geçip avukat olan Piotr, mobiletine biniyor ve karısı Krystyna’ya (Janda Dorota) gidiyor mutluluğu paylaşmak için. Fonda da piyano tınıları duyuluyor, alttan da yaylılar yükselmeye başlıyor. Falcı kadın Jacek’in falına bakmak istiyor. Jacek ürküyor. Piotr, sarışın karısı Krystyna’yla otelin barına giriyor. Caddenin karşısında resmi giyimli polis servisi bekliyor. Jacek aynı barda yiyip içiyor. İpi çantasından çıkartıp eline dolarken, camın dışında iki kız çocuğuna gülümsüyor. Belki de kız kardeşini hatırlattıkları için.

Jacek, taksi durağına gidiyor. Sırasını acelesi olanlara veriyor. Ama sıradaki taksiye binerken sıradakileri itiyor ve taksiye biniyor. Jacek’le Waldemar’ın trajik buluşması gerçekleşiyor. Jacek, Waldemar’ı tanıyor muydu? Kader yollarını çiziyor ikisinin de. Taksi duraktan ayrılırken gökyüzü de fırça darbesi atılmış gibi solgun yansıyor. Jacek ipi eline doluyor Waldemar’ı boğmak için. Taksi trafikte duruyor. İnşaat malzemeleri olan genç adam ((Artur Barcis) taksiye, Jacek’e bakıyor kederli yüklü gözlerle. Sanki bir şeyleri sezmiş gibi. Jacek tedirgin oluyor. Final bölümünde bu genç adam yine fark ediliyor. Hapishanede çalışan genç adam, apartman ormanının sakinlerindendi. Altıncı bölümde “leit-motif”e dönüşen valizli genç adamdı o.

Taksinin arka koltuğundaki Jacek, eline sardığı ipi Waldemar’ın boynuna doluyor. Şehrin dışında gerçekleşiyor bu vaka. Araba durunca dışarı çıkan Jacek, Waldemar’ın ölmediğini görüyor. Kieslowski, ayrıntılı olarak yansıtıyor bu anları. Jacek, çantasından demir çubuk çıkartıyor ve Waldemar’ın başına şiddetle vuruyor. Tren geçerken Jacek saklanıyor. Sonra demir çubukla vurmayı sürdürüyor Jacek. Waldemar’ın takma dişi fırlıyor. Jacek, taksiyi biraz ileriye sürüyor. Waldemar’ı taksiden çıkartıp aşağı tarafa sürüklüyor. Waldemar hâlâ nefes alıyor. Jacek, yerdeki taşı alıp Waldemar’ın kafasına indiriyor. Waldemar, “Eşim” diye mırıldanıyor. Taksiye binen Jacek, torpido gözünden paraları alıyor, kalan bir parça ekmeği yiyor. Sonra taksiyle apartman ormanına gidiyor. Akşam vakti. Manavda çalışan Beatka’nın yanına gidiyor Jacek. Kız ve Jacek birbirlerini tanıyorlar. Beatka’yı taksiye bindiren Jacek’e kız taksiyi nereden bulduğunu soruyor. Beatka, taksinin kimin olduğunu biliyor, ön camda asılı erkek başı biblosundan. Sonra…

Mahkemede genç avukat Jacek’i savunuyor ama davayı kaybediyor. Mahkeme Jacek’i idama mahkûm ediyor. Zaman geçiyor. Bir yıl sonra. Jacek infaz olacağı gün Piotr’la görüşmek istiyor. Kieslowski, infaz odasının hazırlanışını da ayrıntılı yansıtıyor cellatın (Aleksander Bednarz) titizliğiyle. Kieslowski, insanı soğukluğun tam ortasında bırakıyor. Jacek, hücresinde Piotr’la görüşürken bazı şeyler de keşfediliyor. Çünkü Jacek’in içinde suçluluk duygusu ve vicdan azabı var. Köyde, traktörü olan arkadaşıyla sürekli içen Jacek, ruhunda cehennemi yaşatan o olayı anlatıyor Piotr’a. Traktörü plan arkadaşı sarhoşken kız kardeşi 12 yaşındaki Marysia’yı ezmiş ve ölümüne neden olmuş. Zaman geçmiş ve Jacek’in ruhuna çöken bu olay daha da derinleşmiş. Belki de bu yüzden, herhangi bir şey süren birini öldürerek kız kardeşinin acısını bastırabileceğini sanmış Jacek. Ama şimdi öleceğini biliyor. Ölüsünün, babasının ve kız kardeşinin yanına gömülmesini istiyor. Avukattan annesini ikna etmesini diliyor bunun için.

O an… Şimdi 21 yaşındaki Jacek, hücresinden ölüm odasına, infaz odasına götürülüyor. Rahip dua ediyor. Son sigarasını içiyor, savcı (Maciej Maciejewski), Yargıtay’ın kararını okuyor. İp boynuna geçiyor ve her şey bitiyor. Piotr da suçluluk hissediyor idamı önleyemediği için. Gözyaşları akıp gidiyor son sahnede. Artık arabası da var onun. Film bittikten sonra, devlet intikam alır mı, diye düşünüyorsunuz. Devlet, kamu adına cinayet işleyebilir miydi? Devlet, kısasa kısas yapabilir miydi? Devletin tüm tasarladığı cezalar suçu önleyebiliyor muydu? Devlet bir yerde yanlış mı yapıyordu? Hem de binlerce yıldır.

“Aşk Üzerine Bir Film…”

Krzysztof Kieslowski’nin “Dekaloglar” serisinden 1988 yapımı altıncı filmi “Krótki Film o Milosci – Aşk Üzerine Bir Film” de “Musa’nın On Emri”ndeki “Zina etmeyeceksin” şeriatından yola çıkıyor. İsa, biraz çekinceler koysa da bu emrin birçok şeyine katılıyor İncil’de. Fransız MK2’nin dünya dağıtımını yaptığı, Zespoly-Filmowe-Tor’un ortak sunduğu filmin senaryosunu yönetmenle beraber Krzysztof Piesiewicz ortak yazmışlar yine. Elbette müzikleri Zbigniew Preisner bestelemiş. Çarpıcı fotoğraflarıysa Witold Adamek yansıtmış. Bu filmde aşkın acısına dokunuyorsunuz. Genç Tomek, kendinden büyük karşı apartmandaki komşu kadına tutku ötesi âşık oluyor. İntihara sürükleniyor. İnsan, bu filmi seyrederken aşka anlam verebilmek için çaba gösteriyor. Bu film ülkemizde 1991 yılında “Aşk Üzerine Bir Film” adıyla gösterime girmişti. İstanbul Film Festivali’ndeyse “Aşk Üzerine Küçük Bir Film” adıyla sunulmuştu. DVD’deyse “Aşk Üzerine Kısa Bir Film” adıyla yayımlandı işte.

Film, bileği pansumanlı 19 yaşındaki Tomek’in (Olaf Lubaszenko) üzerine açılıyor. Kamera, buraya kadar olanları göstermek için başa dönüyor. Çocuk yuvasında büyümüş, anne-babasını hiç tanımamış Tomek, şimdi vaftiz annesiyle (Stefania Iwinska) apartman sitesinde, apartman ormanında bir dairede yaşıyor. Vaftiz annesinin oğlu Marcin uzaklarda. Tomek, onun oğlu gibi. Vaftiz anne, Tomek’in hiç bilmediği, hiç yaşamadığı anne sevgisini
veriyor. Tomek postanede çalışıyor. Çalıştığı yerden teleskop çalan Tomek, odasından karşı apartmandaki kadını dikizliyor. Fonda da piyano tınıları duyuluyor. Kieslowski, biraz olsun Hitchcock’un 1954 yapımı renkli “Rear Window-Arka Pencere” filminden fikir anlamında ilham almış sanki. Kieslowski, kadının ne iş yaptığını, hayatını göstermiyor. Tomek onu ne kadar tanıyorsa o kadarını gösteriyor. Akşamları sekiz gibi dairesine gelen kadını teleskopuyla dikizleyen Tomek, o sevişirken hayalini bile kurmuş başlarda doğal olarak. Sonra vazgeçmiş. Çünkü Tomek âşık.

Dikizlendiğinin farkında olmayan kadın, alabildiğine de özgür. Hareketleri Tomek’i büyülüyor. Onu izlemek bir zevk Tomek için. Kadın kendine kahve yapıyor, ekmeğine yağ sürüyor, televizyon izliyor. Banyodan çıktıktan sonra içinde hiçbir şey yokmuş gibi onu saran gömleği, boşta kalan düzgün bacakları, ıslak saçları… Tüm bunlar büyü saçıyor Tomek’e. Sonra telefon ediyor Tomek ona. Cevap vermiyor önce. Bir daha aradığında özür diliyor kadından. Kadının dairesine beyaz yakalılardan biri geliyor. Öpüşüyorlar. Kadın, daha sonra beyaz yakalıyla tartışıyor ve adam öfkeyle gidiyor. Çok geçmeden başka bir erkek gelmeye başlıyor daireye. Bu yeni gelen adam, daha farklı, sakallı ve rahat giyinen biriydi. Üstelik yumruğu da sağlamdı. Kadınlar, tepki gösterdiğinde tam tersini tercih ediyorlar belki de. Tomek onlara oyun da oynuyor doğalgazcıları onların dairesine yönlendiriyor onlar sevişirken. Tomek, kadını daha yakından görebilmek düzmece havale bile yapıyor. Sonra da itiraf ediyor. Öncesinde sütçülük de yapmaya başlıyor Tomek. Kadın, son günlerde sütü gelmediği için markete şikâyette bulunuyor. Tomek hemen işe başvuruyor ve sabahın köründe sitedeki apartmanlara süt dağıtmaya da başlıyor. Böylece kadını dikizlediği dairenin kapısında daha da yakından görebilecek. Hem de hayli yakından. Tomek, tüm duyularıyla âşık kadına.

Vaftiz annesi, gözlemlediği Tomek’in karşı cinsin sıcaklığına ihtiyacı olduğunu hissediyor. Suriye’de BM adına görev yapan oğlu Marcin’in de kız arkadaşı olduğunu söylüyor. Kızlar hakkında da konuşuyor Tomek’e. Şimdinin kızları özgür gibi davransa da, nazik erkeklerden hoşlandıklarını söylüyor. Belki de Tomek’in gizli bir şeyler yaptığını hissediyordu. Tomek, o kadının uğruna sabah erkenden kalkıyor, süt şişeleri dolu arabayla apartmanlar arasında dolaşıyor, dairelerin kapısına süt şişesi bırakıyor. Onun da dairesinin kapısına bırakıyor. Kadın, dürbünle Tomek’in dikizci penceresini arıyor. Adama söylüyor. Adam daireden çıkıyor, Tomek’in kaldığı apartmanın önüne geliyor ve Tomek’le hesaplaşıyor suratına bir yumruk indirerek. Sabahleyin sütleri yüzü şiş dağıtıyor Tomek. Kadının dairesinin kapısını çalıyor sütü vermek için. Kadın sabahlığıyla kapıya çıktığında büyüleniyor Tomek. İlk defa kadının yaşadığı yeri yakından görülüyor. Fonda çello tınıları duyuluyor. Kadın, gece beyaz yakalının arabasıyla geliyor. Tartışmışlar. Ayrılıyorlar. Kadın dairesine geliyor. Fonda piyano tınıları duyuluyor. Kadın süt içmek isterken şişeyi masaya düşürüyor kederler içinde. Hayatında iki erkek var ve mutsuz. Elbette platonik âşık Tomek’i de unutmayın.

Kadın Tomek’i kafeye davet ediyor. Tomek, onu ne öpmek, ne de sevişmek istiyor. Hiçbir şey istemiyor. Sadece onu görmek istiyor. Sanki surete âşık olmak gibi onun aşkı. Doğu kültüründeki gibiydi sanki. Metin Erksan ustanın 1965 yapımı siyah-beyaz “Sevmek Zamanı” filmindeki gibi. Kadını bir yıldır dikizleyen Tomek, onu sevdiğibi söylüyor. Kadın, Seni seviyorum diye bir şey yok” diyor. Tomek birçok dil öğreniyormuş. Bulgarca, İngilizce, Fransızca vs. Belleği güçlüymüş Tomek’in. Kadının mektuplarını da gizlice almış Tomek. Kadının mektuplarını iade ediyor. Kadının dairesine gidiyorlar. Kadın duş alıyor. Islak ıslak, koltukta oturan Tomek’in önünde çömeliyor aşkın somut halini göstermek için. Kalbi ve gururu incinen Tomek koşarak oradan uzaklaşıyor, daireye gidiyor, kederler içinde boşluğa düşüyor. Banyoda jiletle bileğini kesiyor, intihar ediyor Tomek. O ana kadar adı bilinmeyen kadının Magda olduğu öğreniliyor. Magda (Grazyna Szapolowska), yani Maria Magdalena… İsa’nın linççilerin elinden kurtardığı Maria Magdalena’nın adını taşıyor. İsa, “Günahı olmayan ilk taşı atsın” demişti linççi Yahudilere. Vaftiz anne, Magda’yı Tomek’ten uzak tutmak istiyor. Sonra Magda, bu derin aşkı anlamaya çabalıyor. Aşk ona uzak mıydı? Aşk sadece sevişmek miydi? Bu bölümde, beşinci bölümdeki hapishanede tadilat işinde çalışan genç adam (Artur Barcis), valizli olarak yansıyor. Tam “leit-motif” gibi. Yani aynı karakterdi.

Filmdeki en etkileyici anlardan biri, final bölümünde Magda’nın yine sütü masaya dökmesiydi. Sütü döktüğü anı hatırlıyor ve Tomek’in bunu nasıl göründüğünü hayal ediyor Magda. Hüzünlü piyano tınıları işitilirken, görüntü kararıyor. Her şey herkes için farklı yaşanacaktı belki bundan sonra.

(22 Mart 2015)

Ali Erden

ailerden@hotmail.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir