We’re The Millers

Etraf komedi filmi kaynıyor olabilir; fakat sinemaseverler iyi bir komedi filmi bulmanın ne kadar zor olduğunu bilir. Oyuncuları iyi olacak, sevilebilen samimi karakterleri olacak, “burası çok saçmaydı” dedirtmeyecek, arada seyirciyi şaşırtacak, çıkışında yüzünde ufak bir gülümseme bırakacak… Bir filmin bunları ve daha da fazlasını bünyesinde barındırması çok inanılır değildir ve her komedi bunu başaramaz. Bu yüzden ayda yılda bir rastlanılan The Hangover (2009), Ted (2012) ve The Heat (2013) gibi komedi filmleri, diğerlerinden “farklı” bir tatta olduğu için gişe getirileri de yüksek olur. We’re The Millers da ülkesi Amerika’da vizyona girdiği ilk dört haftada yüz milyon Dolar barajını aşarak benim dikkatimi çekmiş ve vizyondayken görmem gerektiğini düşündüğüm filmler arasına girmişti.

We’re The Millers’ta uyuşturucu satıcısı David Clark’ın (Jason Sudeikis) hikâyesini izliyoruz. David, patronuna olan borcunu kapatmak için onun önerdiği uyuşturucu kaçakçılığı işini kabûl etmek zorunda kalır ve sınırdan geçerken göze batmamak için de bir aile babası rolüne bürünmesinin iyi olacağını düşünür. Bunun için deneyimli striptizci Rose (Jennifer Aniston), karşı cinsle tecrübe yaşama konusunda çekingen on sekiz yaşındaki Kenny (Will Poulter) ve evden kaçmış asi ergen tipli Casey’den (Emma Roberts) yardım ister.

Mrs. Doubtfire (1993), White Chicks (2004) ve She’s The Man (2006) filmlerinde olduğu gibi bilinçli olarak farklı bir kimliğe bürünen karakterlerin başından geçen komik olaylar silsilesi tanımıyla basit bir ana konuya indirgenebilecek filmin en büyük başarısı karakterlerini sevdirebilmesi. Komedinin en önemli kozlarından birisinin oyuncuları olduğunu düşünürsek eldeki malzemeyi dozajlı mimik ve jestlere dönüştüren kaliteli oyuncular çoğu zaman senaryonun önüne geçerek izleyiciye karakteri sevdiren ana unsur olur. Başroldeki Jason Sudeikis sonunda Hollywood’a büyük komedyenler armağan eden Saturday Night Live’ın kaymağını yemeye başlamış gibi gözüküyor. Ünlü komedi filmlerinde genelde küçük rollerde görmeye alıştığımız oyuncu, rolüne çok yakışmış. Jennifer Aniston, Jennifer Aniston olmakta yine çok başarılı ve Jason Sudeikis ile dinamik bir ikili oluşturuyorlar. İkili sayesinde Danny ve Rose’u önemsemeniz ve yolculuklarının keyfini sürmeniz çok kolay oluyor. Yeni keşif sayılabilecek Will Poulter, “nerd”/salak/talihsiz tiplemesinde gayet başarılı ve selefi Christopher Mintz-Plasse gibi bir kariyer süreceğe benziyor. Ailedeki en zayıf halka ise sanki başka bir filmden çıkıp gelmiş gibi duran Emma Roberts. Güzel aktris karaktere kendine özgü bir şey katmadığını hissettiyor ve komediyi elinde tutma ve sürdürmede Sudeikis-Aniston-Poulter üçlüsünün çok gerisinde kalıyor. Kathryn Hahn ise yine iyi bir komedyen ve yardımcı, tamamlayıcı oyuncu olduğunu gösteriyor.

Bir noktada yol filmi olarak nitelendirebileceğimiz We’re The Millers, karakterlerini yakınlaştırırken Hollywood komedi ve romantik komedilerinin suyunu çıkardığı “ilişkileri dramatize etme” ve “kapanışa yaklaşırken duygusala bağlama” olaylarına sadece göz kırpmakla yetiniyor ve karakterlerinin değişim süreçlerini izleyicinin gözüne sokmuyor. Film, başlangıcından itibaren çabucak ilerlemeye başlıyor ve gereksiz sahnelerle izleyici sıkmadan bitiveriyor. Buna rağmen, bol ve düzeyli kahkahaların arasında, komedi filmlerinin düştüğü birkaç hatayı da esgeçmiyor. Filmin sonunda karakterlerin geçirdiği değişimlere paralel olarak verilmesi gereken “güçlü”, “yürekli” ve “akıllı” sıfatları tıpkı Emma Roberts gibi farklı bir filmden gelme havası yaratıyor. Ayrıca yönetmen, karakterlerini düşürdüğü yaratıcı kötü durumların bazılarını çok basit, inandırıcılıktan uzak çözümlerle takip ediyor. Dolayısıyla “hop, karavanın altından birileri çıkınca sınır görevlisini konudan TAMAMEN uzaklaştıralım”, “hop, bilim projesi diye bahane bulalım ve koskoca narkotikçi bundan gıdım şüphelenmesin”, “hop havada atılıp tutulan tabanca tam yerine nişan alsın” gibi basit hamleler We’re The Millers gibi iddialı bir yapıma yakışmıyor.

We’re The Millers, komedi filmlerine uygulanan genel yöntem uygulanarak fazla düşünmeden izlenirse iyi vakit geçirilebilir. Gelmesi muhtemel devam filmine de bu filmde gülünen pek çok sahne hatırlanarak gidilir mi, gidilir. Ne olur ne olmaz; ne kadar düşük beklenti, o kadar fazla keyif.

Puanı: 7/10.

(20 Eylül 2013)

Kemal Doğukan Sağbaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir