14. İstanbul Uluslararası 1001 Belgesel Film Festivali Başladı

14. İstanbul Uluslararası 1001 Belgesel Film Festivali dün akşam Beyoğlu Belediyesi Gençlik Merkezi’nde düzenlenen bir törenle başladı. Dünyanın dört bir yanından festivalin konuğu olarak Türkiye’ye gelen yönetmenler ve yapımcılar katıldığı açılış töreninde bir konuşma yapan Belgesel Sinemacılar Birliği Başkanı Hasan Özgen ise festivalde gündelik yaşamda es geçilen, farkına varılmayan, bazen bilerek ötelenilen, bazen nedeni belirsiz bir öfke ile anlamamak için direnilen binbir insanlık hallerinden kesitler sunulacağını söyledi.

  • Basın Bülteni
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    14. İstanbul Uluslararası 1001 Belgesel Film Festivali Başladı yazısına devam et
  • Yeşeren Çam, Nam-ı Diğer Yeşilçam…

    Ben 90’ların sonlarında tanıştım Yeşilçam ile. Şanssızdım bu konuda belki de. Geri dönüp 1950’lerin, 60’ların, 70’lerin, 80’lerin filmlerini bulup izlemek hemen hemen imkânsızdı…

    Meselâ;

    1952 yılının, “Tarzan İstanbul’da”sını…

    1965 yılının, “Ofsayt Osman”ı (Sadri Alışık) tanımak… Onunla ağlamak, hissetmek…

    1967 yılının, Yeşilçam yapımı “Soy ve Öldür”ü izlemek…

    Kahramanlıkları, öpüşmeleri, sevişmeleri ile bir tutabilmek…

    1971 yılının çok bilinen “Zagor” isimli çizgi romanlarından fırlayarak, bir kahramanının Türk olarak çıkışını… Zagor’u bize sinemacı olarak tanıtışını…

    Nereden bilecektim?

    Bu filmler çekildiğinde anne / babam ben yaşlarımdaymış…

    Ama bunları izleyebilmek geç olsa bile izleme şansına eriştim geçenlerde…

    Ofsayt Osman’ı (“Şaka ile Karışık” Filmi – 1965) bulmak zor olmuştu ama Ankara’lı olmama rağmen İzmir’de bir CD dükkânının tozlu “Nostalji Türk Sineması” isimli raflarından birisinde buldum bu yapıtı. (TV kanalları artık yayınlamıyor bile, kalitesizmiş görüntüsü. Sadece Türkmax TV yayınlıyor, tabii o da, 3 yılda 1 defa.)

    Ancak “Soy ve Öldür”, “Zagor” gibi filmleri değil televizyon, CD dükkânlarının tozlu raflarında bile bulmak mümkün değil-ken.

    Bir festival duydum. Adı, amacı, yapanı, yaptıranı takdire şayan olan…

    Fantasturka – Türk İşi Fantastik Filmler Festivali | evet bu festival sayesinde çok merak ettiğim filmleri izleme fırsatına eriştim. Aslında bu filmleri bulup izlemekten çok, o eserlerin tanrıları ile yan yana aynı koltuklarda oturmak gibi bir şeye de sahip olmuştum.

    Onlara sorular sormaya, sohbetler etmeye, imzalı afişler almaya…

    Bugüne kadar Yeşilçam’a bakışım “Yahu 1950’lerde Amerikalılar ne yapmış, bizimkiler ne yapmış?” gibi saçma sapan bir bakış olmuş-idi.

    Bu festivalde, o insanların ne kadar zor şartlar altında “Turist Ömer Uzay Yolunda” gibi filmleri çektiğini öğrendim.

    Teknoloji yok, para yok, ekipman yok… Zekâ var, yetenek var… Emek desen çok çok fazla…

    Duyduğuma göre “Turist Ömer Uzay Yolunda” filmindeki ışın kılıcı sahneleri tek tek toplu iğne ile çekilen filmler delinerek yapılmış. (Filmlerin saniyede 24 kare çekildiğini düşünürsek… Hesaplayın, kaç bin delik ediyor.)

    Daha sonra Süperman’i Türkiye’de uçuran ilk adam Kunt Tulgar’ın tek tek eliyle diktiği kostüm ile Barbie bebeklerden birine elbise yapıp fön makinesi ile pelerinini havalandırdığını duydum.

    Düşünsenize bugün izlediğimiz Arog’lar, Gora’lar, Ejder Kapanları, Anadolu Kartalları (28 Ekim 2011’de vizyona çıkacak) filmler gibi filmler, Yeşilçam’ın yeşermiş yapraklarından düşen parçalar…

    Gani Müjde’nin Osmanlı Cumhuriyeti isimli sinema filminde denilmiş ya, “ya Atatürk olmasaydı?” diye…

    Belki de ilerde birileri çıkıp, sorar bir sinema filminde “Yeşilçam’ı kimler yeşertti?, ya onlar olmasaydı?” diye…

    Kısacası;

    Yeşeren Çam…

    Fantasturka – Türk İşi Fantastik Filmler Festivali ile Yeşillendi…

    (07 Ekim 2011)

    Yazan: Yeşilçam Sineması’nın 21. Yüzyıl Yönetmen Adayı;
    Burak Babayiğit
    burakbabayigit06@gmail.com
    http://www.burakbabayigit.com.tr

    Paradoks Film Sine-Analiz Seminerleri: Film Analizi ve Filmlerle Birlikte Düşünme

    SİYAD üyesi felsefeci – sinema yazarı Metin Gönen eğitmenliğindeki Sine-Analiz Seminerleri, sinemayı hem bir sanat olarak ele alıp filmleri kendi özgün sinematografik operasyonları içinde inceliyor; hem de bu film analizlerini, “filmlerle birlikte” düşünme çalışması olarak, kavramların aydınlatıcı ışığında ele alarak, düşünce tarihinin temel metinleriyle birlikte nitelendiriyor.
    Sine-Analiz’de düşüncenin rasyonelliğine sinemanın heyecanını katan yaratıcı bir sentezle çağımızın güncel sorunları üzerinde sinematografik fikirlerle düşünme çalışması yapılıyor.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü afişe haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Paradoks Film Sine-Analiz Seminerleri: Film Analizi ve Filmlerle Birlikte Düşünme yazısına devam et
  • Altyazı Dergisi’nin Mehmet Açar’dan Karşılaştırmalı Film Analizleri Semineri Başlıyor

    Altyazı Aylık Sinema Dergisi, Sinema Seminerleri, Ekim ayında, eğitmenliğini Mehmet Açar’ın yapacağı Karşılaştırmalı Film Analizleri ile devam ediyor. Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi’nde düzenlenecek seminer 23 Ekim 2011 Pazar günü başlayacak, 8 haftada toplam 32 saat sürecek. Seminere katılmak için öncelikle ön kayıt yaptırılması gerekiyor. Ön kayıt işlemleri ücretsiz ve online olarak yürütülüyor. seminer@altyazi.net adresinden istenecek olan ön kayıt formunun doldurularak mail ya da faks ile iletilmesi ön kayıt yerine geçecek.

  • Basın Bülteni
  • Yüksek çözünürlüklü görsele haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Altyazı Dergisi’nin Mehmet Açar’dan Karşılaştırmalı Film Analizleri Semineri Başlıyor yazısına devam et
  • Eski Boksör Oğluyla Buluşunca

    Çelik Yumruklar (Real Steel)
    Yönetmen: Shawn Levy
    Hikâye: Richard Matheson
    Senaryo: John Gatins
    Müzik: Danny Elfman
    Görüntü: Mauro Fiore
    Oyuncular: Hugh Jackman (Charlie), Dakota Goyo (Max), Evangeline Lilly (Bailey), Anthony Mackie (Finn), Kevin Duran (Ricky), Hope Davis (Debra Teyze), James Rebhorn (Marvin)
    Yapım: Touchstone-DreamWorks (2011)

    Shawn Levy’nin “Çelik Yumruklar” bilimkurgusu, Hollywood’un klâsik filmlerimden ilham almış, gösterişli ve muhteşem IMAX bir film. Sinemaseverler, tıpkı üç boyutlu filmlerdeki gibi bu filmin atmosferinin içinde oluyorlar.

    Shawn Levy’nin yönettiği 2011 yapımı “Real Steel – Çelik Yumruklar”, Richard Matheson’ın 1956’da yazdığı kısa bilimkurgu hikâyesi “Steel – Çelik”ten uyarlanmış. Ama, Hollywood’un klâsikleşmiş filmlerinden de epeyce ilham almış. Levy’nin filmi, King Vidor’un Frances Marion’ın hikâyesinden 1931’de çektiği siyah-beyaz “The Champ – Şampiyon”dan etkiler taşıyor. Hatta, Franco Zefirelli’nin melodramı tepeye çıkarttığı 1979’daki ikinci çevrim “The Champ – Şampiyon”un mendil ıslatan anlatımından çok beslenmiş Levy. Baba-oğul hikâyesini anlatan Menahem Golan’ın 1987 yapımı “Over the Top – Kartal” filmi de ilham ötesi ilham vermiş yönetmen Levy’ye. Boks anlarındaki dramatik düşüş ve yükselişler Sylvester Stalone’un “Rocky” filmlerini hatırlatıyor. Tüm bunlar olurken bu bilimkurgu filmi “Çelik Yumruklar” kendi çapında gerçekten çarpıcı bir yapıt. IMAX gösterimle, üç boyutlu olmamasına rağmen insanı mekânlarının içine alan görselliği üst düzeyde bir film bu. Karanlık atmosferde bile en derindeki nesneler bile algılanıyor. Gerçekten görüntüdeki derinliğe ancak IMAX olarak dokunabiliyorsunuz. Işık düzenlemeleri de sanki bir fotoğraf sanatçısının vizöründen yansıyor gibi.

    Robot boksörler zamanı…

    Yıl 2020… Hayatta genelde kaybetmiş boksör eskisi Charlie Kenton, yıllar sonra oğluyla karşılaşıyor. Terk ettiği sevgilisi ölünce velayet sorunları çıkıyor. Oğul Max’in velayetini zengin teyze Debra istiyor. Her zaman paraya ihtiyacı olan Charlie, 11 yaşındaki oğlunun bir yaz boyunca kendisinde kalması için Debra’nın kocasından rüşvet bile alıyor. Başlarda araları soğuk olan baba-oğulun hikâye derinleştikçe, özellikle gözleri yaşartan geniş final bölümünde aralarındaki buzlar eriyor ve sevgi kazanıyor. Parasızlıktan eski boksör robotları satın alan Charlie, oğluyla hırsızlık için girdiği hurdacıda, Max Atom adında robotu buluyor. Yağan yağmurlar altında uçuruma doğru yuvarlanan Max’i toprağın altında unutulmuş Atom kurtarıyor. Robot Atom bir boksör değil. Boksör robotlar için eğitim robotu. Babasını zor da olsa ikna eden Max, Atom’u hayatlarına ve zaferlerine katıyor. Bir de Bailey var. Bailey’le Charlie beraber büyümüşler. Bailey, alttan alta Charlie’ye vurgun olsa da Charlie başka kadınlara gitmiş ve üstelik bir de oğlu olmuş. Zaferler çoğaldıkça altta kalmış aşk da dışarıya çıkıyor ve herkes için mutluluk anları çoğalıyor. Filmin final bölümündeki boks maçı, Apollo’yla Rocky’nin maçı gibiydi. 1968 doğumu yönetmen Levy, 2006 yapımı iki filmiyle sinemasevererlerin belleklerine yerleşti. “Night at the Musuem – Müzede Bir Gece” ve “The Pink Panther – Pembe Panter” filmleri gerçekten iyiydi. Blake Edwards ve klâsik “Pembe Panter” tutkunu olmamıza rağmen Levy’nin filmini beğenmiştik. 1968 doğumlu Avustralyalı oyuncu Hugh Jackman’ı perdede seyretmek muhteşem. Jackman, bu filmde oynayabilmek için birçok projeden vazgeçmiş. “Çelik Yumruklar” filminin bir seriye dönüşmesi muhtemel.

    (Bu yazı 07 Ekim 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

    (07 Ekim 2011)

    Ali Erden

    sinerden@hotmail.com

    Muzaffer Tema … Tema Bey / de …

    Çocukluğumdan aklımda kalmış Muzaffer Tema’nın ismi, Ayhan Işık’tan önce; sanırım evde filmleri (rolleri) nedeni ile daha çok sözü edildiği için. Muzaffer Tema ilk kez Çığlık (Arakon / 1949) filminde oynuyor, öncesinde müzik eğitimi almış, müzik ile ilgili çalışmalar yapmış, Mesut Kara’nın söyleşisinden öğrendiğim, asker olmakmış niyeti. İşleri nedeni ile İstanbul’a taşınınca, dikkatini çektiği sinemacıların ısrarı ile hiç niyetli olmadığı halde, deneme filmi de beğenilince, ilk filmini çekiyor.

    O yıllar az sayıda film çekiliyor, salon sayısı az. Film sayısı ve salon sayısı 1951 den sonra artacaktır, tam bu yılda Tema, Reşat Nuri’nin popüler de olan romanı Dudaktan Kalbe’nin (Kâmil / 1951) sinema uyarlamasında bestekâr Kenan’ı oynar. Oynar da, aldığı eğitim gereği tutmasını bildiği keman nedeni ile değil de, yakışıklılığı ve rolün romantikliği ile -romantik rollerin oyuncusu olarak- popüler olur. Bu popülerliği bir yıl sonra oynayacağı Kanun Namına (Akad / 1952 ) ve Atatürk’ün Casusu İngiliz Kemal Lavrens’e Karşı (Akad / 1952 ) filmlerindeki olumsuz rollere karşın değişmeyecektir.

    Sinemaya girdiğinin hemen ertesinde bu filmlerdeki rolleri ile kral ünvanını alan, popüler olan Ayhan Işık’a karşın, her iki filmde de olumsuz rolleri ile (birincide filmin kahramanının karısını baştan çıkaran kişi ve ikinci filmde ise -aslında İngiliz Kemal ile hiç karşılaşmamış olan- “ingiliz casusu” Lawrence) popülerliğine halel getirmeyecektir.

    Yıllar, yeni filmler ile Muzaffer Tema’yı sinemamızın değişmezlerinden olma durumuna getirecektir. Başrol oyuncusu olma kartını zaman zaman tersyüz etse de popülerliği (sinemanın ilk jönü) elden bırakmayacaktır. Sinema da oyunculuğunun yanında yapımcılığı da yaparken 1961 yılında Vahşi Kedi’de tek yönetmenliğini yapacaktır.

    Oyuncuların o zamanlar Hollywood’a gitme düşleri vardı, Tema bunu gerçekleştirenlerden biridir. Burada iki filmde oynar, her ikisi de ülkemizde gösterilmiştir. Bunlardan ilki -ve en çok sözü edileni- A Certain Smile (Jean Negulesco) / Acı Tebessüm’dür. Tema bu filmde başrol oynayan Joan Fontaine ve Rossano Brazzi’nin yanında -küçük- bir rolde oynamıştır. Bir masada Fontaine ve Brazzi ile (başkaları da vardır) oturur ve Fontaine ile dans eder. (Ama bu filmin oyuncularından biri de Feridun Çölgeçen’dir.) Tema’nın diğer filmi Twelve to Moon (David Bradley) (Ayda Oniki Kişi)’dir. Burada ay’a giden bir grup içinde bir Türk bilim adamı olarak yer alır. Ay’a gidince orada araştırma yaparken, insan ilişkileri de biçimlenir. Tema gruptaki bir bilim kadını ile birlikte araştırma yaparken yakınlaşırlar. Bu yakınlaşmaları sırasında ay’ın sakinleri tarafından kaçırılırlar (veya kaybolurlar) ve bulunamadıkları için de ay’a giden grup onlarsız geri döner.

    Tema’dan önce Hollywood’a giden, bazı üçüncü ve dördüncü sınıf filmlerde oynayan Turan Bey isimli bir oyuncu vardır. Bu Turan Bey hakkında yeterince bilgim bulunmuyor. Türkiye ile ilişkisinin tam olarak ne olduğu, Türkiye de oyunculuk yapıp yapmadığı hakkında bilgim yok (araştırılması gerekir). Ayrıca kullandığı Turan Bey adının da doğru adı olmadığını düşünüyorum ama buna bakarak Muzaffer Tema da Hollywood’a Tema Bey olarak lânse edilmek istenmiş. Fakat serüveni uzun sürmediği için de bundan bir sonuç alınmadığı ortada. Geri dönmek üzere Türkiye’ye gelmesine rağmen geri gidememiş ve burada birbiri ardından filmler çevirmiş. Bir kısım evliliklerini bilmeme rağmen, 7 kez evlendiğini Mesut Kara’nın söyleşisinden öğrendim.

    Muzaffer Tema gerek oynadığı filmler, gerek filmlerdeki rolleri ile döneminin tam bir oyuncusu, Yeşilçam’ın ürettiği tam bir modeldir. Yeşilçam’ın bittiği -fakat sinemanın bitmediği- bir dönemden, filmlerin genel yapısındaki değişmeler nedeni Tema sinemadan uzaklaşmış, bir dönem yurt dışında bulunmuş, dönüşünde de Çeşme’ye yerleşmiştir.

    Muzaffer Tema, başrol ve romantik tip olarak başladığı sinemada, oyunculuğunun yanı sıra yapımcılık ve (bir film de) yönetmenlik ve senaryo yazarlığı da yaparak ve oyunculuğunu hep sürdürerek, Yeşilçam’ın otuz yıla yayılan (50’lilerden 80’lere) sürecinde, ilerleyen yaşı ile rollerini de değiştirerek, sistemin değerli taşlarından biri olmuş, gerek başlangıçta gerek sürecin dönem içine yayılan filmlerinde farklı ve değişik karakterleri rahatlıkla oynamış, starlığın kapısında başladığı sinemada -zamanla eski popülerliğini yitirse de- hiç bir zaman sıradan bir oyuncu olmamıştır.

    Onların kuşağı, Yeşilçam Ağacının dalları ve yaprakları, seyircileri ile birlikte yaşadıkları ve yaşattıkları süreçte yıldız oldular, popüler oldular veya sadece görüntüleri ile tanınan isimsiz kahramanlar… Oyuncusunun da, yazarının da, yönetmeninin de, görüntü yönetmeninin de iyisi vardı, kötüsü vardı fakat hepsi bir bütündü. Şimdi birçoğu bizlerden ayrıldı, kimi yaşama veda etti, kimileri çamın yeşilinin dışına gittiler. Yeşilçam’ı unutup gidenlerde oldu, içlerinde bir sızı gibi hep taşıyanlarda. 40’lı yılların sonunda sinemaya başlayan, 70’li yıllara kadar -arada Hollywood serüveni de olarak- sürdüren Muzaffer Tema, son dönemlerde önce Amerika’da, sonra Çeşme’de sinemayı uzaktan izleyerek -artık her türlü yapısı, eski biçimi değişmiş- bu yapının içine girmedi ama bu, O’nu hiç bir zaman Yeşilçam ÇINARININ olgun bir dalı olmaktan çıkaramayacaktır.

    (07 Ekim 2011)

    Orhan Ünser

    Yapı Kredi Kültür Sanat’ta Tolga Örnek Söyleşisi

    Yapı Kredi Kültür Sanat’ın aylık etkinlikleri kapsamında Adnan Tönel’in düzenlediği sinema söyleşilerinin Ekim ayı konuğu, son filmi Kaybedenler Kulübü ile adından söz ettiren yönetmen Tolga Örnek olacak. Tolga Örnek, Robert Koleji’nden sonra eğitimine İstanbul Teknik Üniversitesi Metalurji ve Malzeme Mühendisliği’nde devam etti. Amerika’da University of Florida’da malzeme bilimi üzerine yüksek lisans yaptı. Ardından American University Sinema Bölümü’nde yüksek lisans yaptı ve sonra yönetmenliğe adım attı. Şimdiye kadar belgesel dalında filmler yapmış olan yönetmen, Gelibolu adlı belgeseliyle gündeme gelmişti.

  • Basın Bülteni
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Yapı Kredi Kültür Sanat’ta Tolga Örnek Söyleşisi yazısına devam et