Şövalyeler Hâlâ Yaşıyor mu?

Gerçi Cuma’dan bu yana ihmalde bulunduk ama, Tolga Karaçelik’in Altın Portakal’lı ilk uzun metraj kurmaca filmi “Gişe Memuru”ndan söz etmek istiyorum. Genç yönetmen, filminde zengin hayal dünyası ile tatsız gerçekler arasında kalmış bir adamın hikâyesini anlatıyor. Kenan’ın, yani. Kenan (Serkan Ercan), kendi halinde bir memur. O işteyken babasıyla (Zafer Diper), komşu kızı Özgül (Nergis Öztürk) ilgileniyor. Bir servis arabasıyla evden işe, işten eve gidip geliyor. Bazen tek arkadaşı olan berber Artun’la (Sermet Yeşil) dertleşiyor. Geceleri gizli gizli, arasının hiç iyi olmadığı babasının arabasını tamir etmeye çalışıyor.

Kenan, Tavşancık gişeler bölgesinde gişe memuru. Aslında, ideal bir memur, şimşek gibi hızlı, hatta robottan farksız. Kimse sürat açısından onunla aşık atamaz. Ne var ki, bazen hayal dünyasına kapılıp kendi kendine konuşuyor. Böyle bir kontrol kaybı olayının ardından, yeni atanan gişe müdürü onu psikolojik rahatsızlığı yüzünden, günde üç-dört arabanın geçtiği Afar gişesine sürüyor (Serkan Ercan’ın bir basın toplantısında söylediğine göre, burası esasen ‘Araf’). Yakınlarda çalıştığı için her gün onun önünden arabayla geçen Kadın’a da (Nur Aysan) orada rastlıyor işte.

Önünden geçen kamyon şoförleriyle (hepsi eşsiz Nadir Sarıbacak) ilgilenirken, hep Kadın’ı hayal ediyor, bazen onunla konuşmadığı halde konuştuğunu sanıyor. Kendisi için en çok değer taşıyan anısını da (hayalinde) bir tek ona naklediyor. Küçükken, şövalyelerin varolduğuna inanırmış. Bodrum Kalesi’ne gittiklerinde de bu hayalle en yukarı çıkmak istemiş. Annesi onu böyle bir şey olmadığına inandırmaya çalışmış ama Kenan dinlememiş, babasıyla yukarı çıkmışlar. Şimşek çakışları arasında, onları gözleriyle gördüğüne inanmış. İşin tuhafı, babası da onları gördüğünü söylemiş. Kenan o gün bugün, bir daha hayali gerçekten ayırt edememiş.

“Gişe Memuru”, 47. Uluslararası Altın Portakal Film Festivali’nde aldığı üç ödülle dikkati üstüne çekmişti. En İyi İlk Film Altın Portakal’ına, En İyi Görüntü Yönetmeni (Ercan Özkan) ve En İyi Erkek Oyuncu (Serkan Ercan) ödülleri eşlik ediyordu. Filmin senaryosunu da yazan Tolga Karaçelik, daha önce yurt içinde ve yurtdışında ödüller almış olan beş kısa film çekmiş, hatta bir Mehmet Güreli belgeselinde görüntü yönetmenliği yapmış. Ona, bir gişe memurunun ilham kaynağı olduğunu söylüyor.

Bu da, tıpkı Kenan gibi, büyük bir hızla çalışan, para alıp, para üstü verip fiş kesen bir memurmuş. Karaçelik “Sıra bana geldi,” diyor. “Paramı verdim, para üstünü verdi, fişi kesti, makine gibiydi. Paralara bakmıyordu bile para üstünü verirken. ‘Teşekkür ederim, iyi günler, kolay gelsin’ dedim. Bir anda kafasını kaldırdı ve bana sanki küfür etmişim gibi baktı, cevap vermedi. Yoluma devam ettim. Çok garip bakmıştı bana, bütün gün düşündüm bana neden öyle baktığını. Sonra anladım. Bir makineydi o işini yaparken; bense onu o makinelikten çıkarmıştım, tekrardan konsantre olup o ruh haline girmeye çalışacaktı.”

Daha önce bilgisayar başında çalışan, arabayla evden işe, işten eve gidip gelen biri olarak, gişenin, kendi hayatının altı biraz kalın çizilmiş bir metaforu olduğunu fark etmiş.

Kenan’ın tek sorunu işi değil, ama. Esas sorunu, babası denebilir. Hakkı, geçinmesi zor bir adam, oğlunun hiçbir şeyi beceremediğini düşünüyor, boyuna onu azarlıyor. Anne öldükten sonra aralarındaki bağ büsbütün zayıflamış. Buna karşılık babası, hayatındaki bir avuç insandan biri: işyerinde ona hep takılan Cengiz (Ruhi Sarı), çocukluk arkadaşı Artun ve komşu kızı Nurgül ile birlikte. Ama zaten sessiz bir insan, konuşmayı sevmiyor. Otuz beş yaşında bir bekâr. Babası onun Nurgül’le evlenmesini istiyor, kızın da Kenan’a zaafı ver ama onun niyeti yok hiç. Afar gişesinden geçen Kadın ise, geceleri tamir ettiği baba arabası gibi, onun için bir özgürlük timsali.

Gişe memuru, ailesizlik duygusuna kapılmış, birinin çocuğu olmakla babası gibi olmak arasında kalmış bir karakter. Bunca etkili bir kurmaca karakter yaratan yönetmenin başarısında, yaptığı araştırmaların da payı var. Yapı-Yol Sendikası’na başvurmuş, Kadıköy’deki merkezlerine gitmiş. Yaşadıklarını anlatınca, sendika temsilcisi ona başından geçen benzer bir olayı nakletmiş: Bir akşam kapısı çalınmış, kapısında yeğeni var. “Ne oldu dayı, kavgalı mıyız?” diye sormuş aniden. “Nerden çıkarttın?” diye sormuş dayısı. “Üç gündür gişenden geçiyorum, selâm veriyorum, hiçbir şey söylemiyorsun.”

Tolga Karaçelik, “Benim o bakışın nedenini anlamam sayesinde beni aralarına kabûl ettiler, hep yardımcı oldular,” diyor. Çamlıca gişelerine gitmiş, gişe memurlarıyla tanışmış, bir ay o gişelerde mesai yapmış. “27 yaşında kendi ayakları üzerinde duran bir erkek olmak ile başkasının oğlu olmak arasındaki o noktada olduğumu ve etrafımdaki birçok kişinin bu yolculukta uzun bir sure takılı kaldığını farkettim.”

Kenan’ın hayatında Bodrum Kalesi olayının, orada gördüğüne inandığı şövalyelerin büyük rolü var. Onun gerçeklik duygusunu zıvanadan çıkaran bir olay bu. Özellikle gişede tek başınayken, başka dünyalara kayıyor. Çocukluğundan beri hep gerçeklik konusunda sorunu olmuş. Tabii, bunun ille de kötü bir şey olması gerekmiyor ama, kelimenin tam anlamıyla bir “gişe memuru”nun sıradan hayatıyla harmanlamak zor.

Karaçelik, oyuncularıyla, özellikle Serkan Ercan ile uzun uzun konuşmuş, prova yapmış. Zaten filmdeki yüksek oyunculuk düzeyinden belli oluyor. Mehmet Güreli’nin “Gölge”sinde görüp çok beğendiğim Ercan, mükemmel bir oyun çıkarmış. Kenan rolüyle 47. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü “Çoğunluk”un başrolündeki Bartu Küçükçağlayan ile paylaşan aktör, Peyami Safa uyarlaması “Gölge”nin Halim’iyle de 15. Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülü almıştı. Tiyatro sevgisine hep hayran olduğum Zafer Diper ile “Kıskanmak”ın ödüllü oyuncusu Nergis Öztürk, Yeşil, Sarı, herkesin performansı iyi. Nadir Sarıbacak’ı da unutmuyorum elbette. “Uzak İhtimal”in çok başarılı oyuncusu, gişenin önünden geçen bütün arabaların şoförlerini oynuyor. Kadın hariç… Mehmet Güreli ise, filmin sürprizi. Finale doğru, eski oyuncusuyla karşı karşıya geliyor ve düpedüz ‘rol çalıyor’.

(09 Mayıs 2011)

Sevin Okyay

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir