6. İstanbul Animasyon Festivali’nde Büyük Ödül Logorama’ya Gitti

Bu sene altıncısı gerçekleşen İstanbul Animasyon Festivali, 16 – 19 Aralık tarihleri arasında Pera Müzesi’nde gerçekleşti.
Her sene olduğu gibi izleyicinin yoğun ilgisini toplayan festivalde 140’ın üzerinde dünyanın en iyi animasyon filmleri gösterildi.
Festivalin en beğenilen filmi Logorama aynı zamanda IAF Büyük Ödülü’nün de sahibi oldu. Film bu sene Oscar’da En İyi Kısa Animasyon dalında ödül almıştı. En iyi Türk Filmi Ödülü’nü ise Anadolu Üniversitesi öğrencisi Emrah Özçelik’in filmi Kontrol (Control) aldı.

  • Basın Bülteni
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü görsellere haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    6. İstanbul Animasyon Festivali’nde Büyük Ödül Logorama’ya Gitti yazısına devam et
  • Esin Afşar Şarkıları Odeon Müzik’te

    Türk müzik tarihindeki 87 yıla yaklaşan geçmişiyle, ilk Türkçe Pop şarkıyı plâk olarak yayınlayan, ülkemizde ilk CD fabrikasını kuran ve 10.000’i aşan arşiviyle bir çok önemli projeye imza atan Odeon Müzik, hazırladığı albümlerle müzik sektöründeki yerini koruyor. Türkiye’de Anadolu Pop akımının ilk kadın temsilcilerinden biri olan Esin Afşar’ın plâklar üzerinde kalmış 12 şarkısı Odeon Müzik’le bugünlere ulaşıyor! Esin Afşar’ın Odeon Müzik hesabına 1971, 1976 ve 1977 yıllarında kaydettiği 6 adet 45’lik plâkta yer alan 12 şarkı, orijinal stüdyo bantlarından dijital ortama bu albüm için aktarıldı. Esin Afşar, 1974 yapımı Göç ve 2003 yapımı Neredesin Firuze adlı filmlerle sinema seyircisi karşısına da çıktı.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Esin Afşar Şarkıları Odeon Müzik’te yazısına devam et
  • Bir Avuç Deniz’in Fragmanı Yeni Yılın İlk Günü Yayında

    2011’in en iddialı filmlerinden sayılan Bir Avuç Deniz’in merakla beklenen fragmanı, yeni yılla birlikte yayına giriyor. Engin Altan Düzyatan ve Berrak Tüzünataç’ın başrollerini paylaştıkları film için geri sayım başladı. Fragman 01 Ocak 2011’de, 300 salonda birden yayına girecek ve aynı gün internet yayını da başlayacak. Reklâm filmleriyle tanınan Leyla Yılmaz’ın yazıp yönettiği Bir Avuç Deniz, Cine Film dağıtımıyla 11 Mart 2011’de vizyona girecek. Çekimleri Göcek, İstanbul ve Yunanistan’da yapılan film, çok katmanlı ve şaşırtıcı bir aşk hikâyesini konu alıyor.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • İstanbul 2010 Filmleri Festivali

    İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, Sinema Belgesel Animasyon (SBA) Yönetmenliği tarafından yaptırılan filmler toplu gösterime giriyor. Filmler 24 – 30 Aralık 2010 tarihleri arasında Beyoğlu Sineması’nda ücretsiz olarak gösterilecek. Festivalde uzun metrajlı filmler gösterim dışında tutuldu. Bunun nedeni ise filmlerin yurtdışı festivallerine gidecek olması. İstanbul 2010 Filmleri arasında yer alan uzun metrajlı filmlerden Unutma Beni İstanbul projesi New York ve Paris’ten sonra bir şehir üzerine yapılan özgün filmlerden biri oldu.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Gösterilecek filmler hakkında geniş bilgilere ve görsellere haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    İstanbul 2010 Filmleri Festivali yazısına devam et
  • Sinemada Kadın

    Dünya Sineması

    İkinci Dünya Savaşı ve Sinemada Kadının Yerinin Değişimi

    Dünya sinemasında kadının dikkate değer çıkışını 1946 sonrasına kadar dayandırabiliriz. İkinci Dünya Savaşı yıllarına kadar kadını karakter özelliğiyle öne çıkaran, erkekten ayıran yönler pek vurgulanmazken, bu tarihten sonra kadın bir tehdit unsuru olarak ön plâna çıkıyor. Zira o yıllara kadar pasif olan, aksiyonel olarak bir işlevi olmayan kadın, savaş yıllarında erkeğin yokluğuyla toplumun her alanına el atmıştır.

    Bu durum, kadının sinemada da güçlü ve tehlikeli bir simge olarak resmedilmesine yol açmıştır. Kadın, 1946’dan itibaren erkeği pasifize eden, kendi gücünü tasdik için erkeği kullanan “femme fatale” tiplemesini ortaya çıkarıyor. Kadın, erkeği kendine bağladıysa yani onu evlilik tuzağına düşürdüyse, erkek bir zaman sonra, kadının erkeği günlük rutin içerisinde pasifleştiren, iş-ev arasında mekik dokuyan, kadının istekleriyle yönlenen bir eş durumuna sokmuştur. Bazen de kadının, çocuk büyüten, ev işleriyle ilgilenen, erkeğini eve bağlamaktan başka bir gayesi olmayan, bununla yetinen bir kadın değil de; anneliği reddetmiş, gücünü erkeği alt etmek, erkeğin güç sahibi olduğu alanlarda gücü ele geçirmek isteyen gerçek bir femme fatale figürü görülür.

    Bu kadın şayet evlendiyse, genellikle çok zengin ve yaşlı birini tercih etmiştir. Çünkü nihai gaye mutlu bir aşk yuvası değil, erkeğinin gücünü ele geçirip, onun söz sahibi olduğu alanlarda kendi gücünü göstermektir.

    Bir anlamda kadın artık oyunu erkeğin kartlarıyla oynayacağını, zamana ayak uydurarak ayakta kalacağını söylüyordu sinemada. Kadının bu gücünü maddiyattan alma anlayışı 80’lerde de devam etmiş, dönemin dünyayı kasıp kavuran şarkısında, Madonna’nın o sınır tanımaz aykırı duruşuyla seslendirdiği “dünya materyalist ve ben materyalist bir kadınım” sözlerinde de kendini göstermiştir.

    60’lardan 80’lere doğru dünya sinemasındaki bu erkeğin asla bağlanmaması gereken tehlikeli madde kadın figürü anlamı derinleşerek devam etmiştir. Erkek, aşık olma yanlışına düşerse, tüm ipleri kadının eline vermiş olur. Çifte Tazminat, Malta Şahini gibi dönemin kültlerinde de olduğu gibi kadın, samimi olunmaması gereken, daima tedbirli davranılması gereken bir yaratıktır. Eğer erkek zaafını belli ederse, eninde sonunda kadın tarafından yapayalnız bırakılmaya mahkûmdur. Bu nedenle erkek, kadına karşı güçlü görünmek, cool erkek olmak zorundadır.

    Türk Sineması

    Yeşilçam’ın Kutsal Mesleği

    Türk sinemasında başlangıçta kadının yerine baktığımız zaman, yabancı sinemada olduğu kadar psikanalitik çözümlemelere pek de kafa yorulmadığını görüyoruz. Duygusal yoğunluk içerisinde kadına roller biçildiği yeşilçamda, belki de en sık rastlanan rollerden biri nezaketi haiz ifadesiyle “hayat kadını”…

    Ayakta durabilmek için, mesleğinin gerektirdiği metanete sahip olabilmek için duygusuz görünmek zorunda olan hayat kadınının içinde yufka bir yürek vardır. Hayatının perde arkasına baktığınızda, çocukluktan gelen travmalar, acıların kadını olmak için yaşanması gereken ne varsa yaşanmış olaylar vardır. Bu mesleği keyfinden yapmıyordur elbette. Bakmak zorunda olduğu, annesinin gece vardiyasında çalıştığını düşünen masum bir çocuk, ya da ilâç bekleyen hasta bir anne. Bazen de kadını bu duruma sürükleyen zalim bir aşıktır. Birbirlerini çılgınlar gibi seven iki aşık, kem gözlü plâtonik aşıkların tuzaklarına düşmüş, yanlış anlaşılmaların kurbanı olmuştur. Kadın ne yaparsa yapsın sevdiğini masum olduğuna inandıramamaktadır. Ya da şantaj fotoğraflarının sevdiğinin eline geçmemesi için “sana bir oyun oynadım genç adam” diyerek göz yaşlarıyla veda edilmiştir aşka. Ve derken kader, o zalim kader kadını ısrarla çemberinin içine almış, kolundan tutup Beyoğlu’nun arka sokaklarında 4. sınıf pavyonlara atmıştır.

    O kadın genellikle Ahu Tuğba, Banu Alkan, Müjde Ar olurken daha eskilerde ise bu role girmemiş kadın oyuncumuz neredeyse yok gibidir. Türkan Şoray, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, ya hayat kadını olmuş ya da pavyonda masalarda zengin iş adamlarını eğlendirmişlerdir.

    Her ne olursa olsun kadın, fedakârlığıyla, ezilmişliğiyle, aşkı için canını verişiyle insanlığından hiçbir şey kaybetmeden, hatta katlandığı bu zor meslekten dolayı daha da ulvileşen bir varlıktır Yeşilçamda.

    Zalim Kadınlar… Ama Yine de Aşıklar…

    Sinemamızda kötü kadın deyince akla gelen isimlerden, gençten yaşlısına, Suzan Avcı, Neriman Köksal, Aliye Rona, Semiramis Pekkan ve daha niceleri… Bazıları filmin sonuna kadar vazgeçmeden, yılmadan pençelerini çıkarmış vaziyette, ya çocuğu ailesinden ayırmakla ya da sevenleri ayırmakla meşgûldür. Bazen zalim bir annedir. Her ne pahasına olursa olsun sevenleri kavuşturmayacağına dair kutsal bir yemin etmiştir sanki.

    Bazen de filmin sonlarına dair, ne kadar kötülük etmiş olursa olsun kadınlığı, annelik içgüdüsü bir şekilde galip gelecek ve insanlara çektirdiği ezaya tövbe edecektir. Aslında onu masum kılan bir şey vardır. Aşıktır. Sevdiğini başkasına ait olarak görmektense, her türlü kötülüğü yapabilmiştir. Sevmiştir. Kendinden de çok sevmeyi bilememiştir sadece…

    Günümüze Doğru

    Sinemamızda değişen renkler, kokular, kadına biçilen rolü kökten değiştirmese de, kısmi farklılıklar kendini göstermekte…

    Artık kadının ayakları yere daha sağlam basmaktadır. Her yerde, her alandadır. Ve en azından işleri yolunda gitmezse varacağı tek yer hayat kadını olma yolu değildir. Tek başına bir şekilde ayakta durabilmekte, üretebilmektedir. Sadece cinsel kimliğiyle ön plânda değildir bir çok yerde.

    Fakat hâlâ zayıflığını gizleyememektedir. Ne kadar güçlü olursa olsun aşık olduğu zaman her şeyini silebilecek kadar gözü kararmakta, sevdiği adamın yanından ayrılmamak için her türlü fedakârlıkta bulunabilmektedir. Sevilse de sevilmese de zayıftır. Seviliyorsa kaybetmekten korkmaktadır, sevilmiyorsa bir daha görememekten. Sevilmeyen ama yokluğuna tahammül olmadığından her şeye katlanan, en azın rıza gösteren kadın figürü “Ali’nin Sekiz Günü”nde gayet güzel resmedilmiştir. Aynı üçlemenin diğer filmi “Zeynep’in Sekiz Günü”nde de ne kadar refah içinde yaşarsa yaşasın, kadın sevdiği an dünyası renklenmekte, kaybettiği an karanlığa gömülmektedir.

    Ali’nin Sekiz Günü’nde Ali’nin karşılıksız sevdiği kadın da bir başkasını karşılıksız sevmektedir. Bir gece sevdiği adam tarafından hor görülüp dayak yeyince, buna katlanamayan Ali’nin sevdiği adamı öldürmek istemesine karşı ağlayarak ve yalvararak verdiği cevap kadının nelere rıza gösterebildiği, sevilmekten geçip, sevmeye adandığını, erkek karşısındaki zaafının filmde öne çıktığını göstermektedir:

    “Ne olur ona dokunma, ben onsuz yaşayamam”

    Belki de kadınların bu gizleyemedikleri zaaflığı erkeğe güç gösterisinden vazgeçmesini gerektirecek bir durum bırakmayacaktır hiçbir zaman. Ve sinemada da kadın hep, seven, seven, karşılıksız veren, terk edilen ama yine seven eş, anne, sevgili olmaya devam edecek.

    (30 Aralık 2010)

    Sibel Atagün

    sibel_atagun@hotmail.com