SİYAD – Sinema Yazarları Derneği’nin En İyi 20’sinden 3 Film Oscar Adayları Arasında

42. SİYAD Ödülleri 31 Ocak Pazar akşamı Beşiktaş Kültür Merkezi’nde yapılan törenle sahiplerini buldu.
Törende Türk sinemasına verilen ödüllerin yanı sıra SİYAD üyelerinin oylarıyla belirlenen En İyi Yabancı Film ödülü de Steve McQueen’in yönettiği Açlık adlı filme gitti. Açlık bu ödüle uzanırken yapılan oylama sonucunda En İyi 20 Yabancı Film de belirlendi.
Aşağıdaki bültende tam listesi bulunan 20 filmden Soysuzlar Çetesi, Yasak Bölge 9 ve Avatar açıklanan Oscarların en iyi film adayları arasında yer aldı.

  • Basın Bülteni
  • En İyi Film Oscarı İçin Yarışacak Filmler Belli Oldu

    Bu yıl 82.si dağıtılacak olan Oscar ödüllerinin adayları açıklandı. Avatar ve Ölümcül Tuzak (The Hurt Locker) En İyi Film ve En İyi Yönetmen de dahil olmak üzere dokuz dalda aday gösterildi. Quentin Tarantino’nun Soysuzlar Çetesi (Inglourious Basterds) adlı filmi ise sekiz dalda Oscar adayı oldu. En İyi Film ödülüne aday diğer filmler ise Yukarı Bak (Up), A Serious Man, Aklı Havada (Up in the Air), Blind Side, Acı Bir Hayat Öyküsü (Precious), Yasak Bölge 9 (District 9) ve Aşk Dersi (An Education). En İyi Yönetmen kategorisinin adayları ise James Cameron, Kathyrn Bigelow, Quentin Tarantino, Lee Daniels ve Jason Bateman. (Haber: Serpil Boydak.)

  • Basın Bülteni
  • Dünyadan Gelen Sesler: District 9 Üzerine

    Bilimkurgu filmleri şimdiye kadar alışılagelmiş formatlara ihanet etmeye pek cesaret edememişlerdir. Yarattıkları dört duvar arası kurallar bütünü de kimi zaman beyazperdede görmeye çok aşina olacağımız klâsiklere zemin hazırlamıştır. Steven Spielberg’in E. T.’siyle büyüyen bir nesil olarak sevimli hale bile getirdik bilimkurgu temel taşlarını. Ancak modern sinemanın esiyi de hiçe saymadan doğallığını koruyarak ve en önemlisi de bildik konulara bambaşka formlar oluşturan bir yapıya da ihtiyacı olduğu kesin. İşte District 9 bu derde deva olabilecek, başından sonuna kadar kural bozan yapısıyla klâsik bilimkurgu senaryolarından sıyrılabilecek bir başyapıt. Uzaylılar, gerçekliğini uzun yıllar boyunca tartıştığımız bir bilimkurgu metası olmuşken bambaşka bir perpsektifle bakılması gerekir diyor bu film. Her şeyden önce varlıklarını sorgulamıyor üstüne üstük kapitalist sistemin tüm eziciliğini onların üzerinde uyguluyoruz. Yadırgama ve telâş yok. Yönetmenin uzaylılar üzerinden görsel olarak sunmaya çalıştığı bir sevimlilik gösteri de mevcut değil. Ama asıl kurulması gereken bağ da görselliğin çok ötesinde vuku buluyor. Yabancı olanı ötekileştirme üzerine ve insanoğlunun en vahşi köklerine kadar uzanan derinlemesine bir itiraf sürecine dair tüm gerçekleri gözümüzün içine sokuyor yönetmen Neill Blomkamp. Sinyaller gönderip uysal iletişimler kurmak zorunluluğu ya da uzaydan gelen yaratıklar tarafından istilâ edilme keşmekeşi yok. Uzaylılardan güç alma ve zamanla onlardan birine dönüşme isteği de insanlık tarihine dair en derin ritüellere ışık tutuyor. Modern diye tabir edilen yüzyılın ritüelleri, Adem ve Havva’dan süregelen alışkanlıklarımızmış aslında. Uzaylıdan bir parça ye ki onun gibi güçlü ol. Hem de kanlı canlı olarak ye ki en vahşi dürtülerinle o bedene sahip olasın.

    Filmi izlemeye başladıktan kısa bir süre sonra belgesel izlediğinize neredeyse emin oluyorsunuz ama tam da o sırada belgeseldeki sunucu, kameraman birden olayın içine dahil oluveriyor ve kameraman olarak tanımladığımız şahıs birden ortadan kayboluyor. Filmin başlarında tamamiyle gerçek olduğuna emin olmamızı sağlayan görsel kurgulama tekniği zamanla gerçek ve kurmaca arasında sıkışmamıza ama yine de gerçek dışı gibi görünecek tarafa doğru kaymamıza neden oluyor. Peter Jackson filme ne derece ışık kaynağı oluşturmuş tam olarak bilemiyorum ama ortaya şimdiye kadar gördüğümüz en orjinal bilimkurgu hikâyesi çıkmış. Merak uyandıracak gelişmeler de sinemada görmeye aşina olduğumuz ve alışkanlığa dönüştürülmüş vazgeçilmez kurgulardan ustaca ayıklanmış, önümüze taptaze yeni bir lezzet çıkmış. Ama aslında yıllardır yediğimiz ama yediğimizi pek de fark edemediğimiz bir lezzet desek daha doğru olur. Bu sonuca varmamızı sağlayan başlıca neden de daha önce de bahsettiğim üzere ötekileştirme kavramı. Azınlıkta kalanı yadırgama, dışlama, bir denek malzemesiymiş gibi masaya yatırıp organlarını deşme, sonrasında da hiçbir şey olmamışçasına başa dönme. Bir savaş filmiydi yani District 9. İnsanlık tarihinde yaşanan savaşları, haksız mücadeleleri göz önünde bulundurursak hiçbir farkı olmadığını da görürüz. Tecrit edilmeye çalışılan uzaylılar F tipi yaşama alanı olan 10. Bölge’ye yerleştirilmek isteniyor. Cinsellik teması da insanoğlunun arkasına sığındığı en ucuz kavram oluyor ve kendini yine o basit sözcük olan “fuhuş”la tanımlıyor. Buram buram kokan bir ırkçılık eleştirisi de göze çarpanlardan. Filmin bilimkurgu motifi yoğunlukla teknik anlamdaki anlatım biçimi ve kurgulanışında gizli. Onun ötesinde sosyolojik çözümlemeler sunan, en ilkel hareket biçemlerini direkt olarak ama gözümüzün içine de sokmadan sorgulayan, farklı olanın yok edilmeye çalışılmasını anlatan ve tüm bunları gerçekleştirirken insanoğlunun verdiği reaksiyonları bir ayna yardımıyla önümüze getiren bir yapım duruyor karşımızda.

    District 9 En İyi Film dahil toplam 4 dalda Oscara aday. Alamaması muhtemel gözükse de akademi jürisi tarafından es geçilmemesi sevindirici. Filmi izledikten sonra da Oscarı alıp almaması gerektiği de önemsizleşiyor zaten.

    Bir uzaylı filmi izleyerek nerden nereye geldiğimizi sorgulatan “District 9” iyi bir film olduğunu, ayaklarının yere sağlam bastığını hissettirerek gösteriyor. Avatar nasıl ki 3 Boyutlu teknolojisini hayranlıkla izlememi sağlayabildiyse “District 9” da kendimi bildim bileli izlediğim uzaylılardan yola çıkarak insana dair birçok parçayı görmemi sağladı. Kalbinin toprağı sert olan insan yine oraya bir şeyler ekmeye çalıştı ama bir türlü filiz veremedi diyerek sonlandırıyorum yazımı ve izleyip ayrıcalıklı bir bakışa sahip olabilmenizi temenni ediyorum.

    (10 Şubat 2010)

    Görkem Akgün

    http://gorkeminsinemadefteri.blogspot.com/

    Altyazı Dergisi’nin Şubat 2010 Sayısı Bayilerde

    Altyazı Aylık Sinema Dergisi’nin Şubat sayısının kapağında, Jane Campion’ın filmi Parlak Yıldız (Bright Star) yer alıyor. Şubat ayının 2000’lerin En İyi 50 Filmi başlıklı ana dosyasında Mulholland Çıkmazı, Aşk Zamanı, Beyaz Bant ve Parlak Yıldız inceleniyor. Altyazı yazarlarının 2009 yılı değerlendirmesinde Açlık, Hayat Var, Soysuzlar Çetesi ve Şampiyon gibi filmler hatırlanıyor. Altyazı’nın 92. sayısında yer alan diğer filmlerden bazıları ise şöyle: Kan Arzusu, Sherlock Holmes, Ada: Zombilerin Düğünü, Aşk Dersi, Yahşi Batı, Cennetimden Bakarken, Aklı Havada, Kırık Kucaklaşmalar, Başka Dilde Aşk.

  • Basın Bülteni
  • Yüksek çözünürlüklü kapak fotoğraflarına haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Altyazı Dergisi’nin Şubat 2010 Sayısı Bayilerde yazısına devam et
  • Bir “Altın Ayı”nın Peşinde

    11 – 21 Şubat 2010 tarihinde büyülü şehir Berlin’de düzenlenen 60. Berlinale’de yirmi altı film “Altın Ayı” için yarışıyor. Semih Kaplanoğlu üçlemesinin son filmi “Bal”la bu büyük ödülü istiyor.

    11 – 21 Şubat tarihleri arasında düzenlenen 60. Berlinale’de yarışma bölümünde Jüri Başkanı Werner Herzog olarak açıklandı. Festival Yönetmeni Dieter Kosslick, Herzog’un jüri başkanı olmasını “Berlinale’nin 60. yılında daha iyi bir jüri başkanı bulamazdık” sözleriyle açıkladı. Berlinale’de “Yaşamboyu Başarı Ödülü”nü Alman sinema tarihinin önemli oyuncularından Hanna Schygulla ve senarist-yönetmen Wolfgang Kohlhaase alıyor. Wolfgang Kohlhaase, geçmişte Doğu Alman sinemasında önemli filmlere senarist ve yönetmen olarak imza atmıştı. Reha Erdem’in 46. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “Altın Portakal” kazanan “Kosmos” filmi Berlinale’de “Panaroma” bölümünde gösteriliyor.

    “Bal” da var…

    “Altın Ayı” (Goldene Bär) için yirmi altı film yarışıyor. Semih Kaplanoğlu’nun “Yusuf Üçlemesi”nin son filmi “Bal” da Berlinale’de. Bora Altaş, Erdal Beşikçioğlu, Tülin Özen, Alev Uçarer ve Ayşe Altay’ın oynadığı “Bal” filminde şair Yusuf’un çocukluk yılları anlatılıyor. Üçlemenin ilk filmi 2007 yapımı “Yumurta”da şair olgundu. 2008 yapımı “Süt”de şair gençti. 2009 yapımı “Bal”daysa şair çocuk. 2006 yılında “Grbavica: Esma’nın Sırrı” filmiyle Berlinale’de “Altın Ayı” kazanan Boşnak kadın yönetmen Jasmila Zbanic, “Na Putu” (Yolda) filmiyle yine “Altın Ayı”yı istiyor. Senaryosunu da yönetmenin yazdığı filmin başrolünde “Esma’nın Sırrı”nda da oynayan Mirjana Karanovic var. Film, havaalanında çalışan hostes Luna’yla hava trafik kontrolörü Amar’ın aşkını anlatıyor. Amar, bir gün işteyken içki içer ve işten atılır. Sonra da aşırı muhafazakâr Vahabilerin yanında iş bulur. Aşkları da sarsılır. Roman Polanski’nin “The Ghost Writer” (Yazar Hayalet) filmi de “Altın Ayı” için yarışıyor. Robert Harris’in romanından uyarlanan mistik-gerilim filminde Ewan McGregor, Pierce Brosnan, Olivia Williams, Kim Cattrall, Tom Wilkinson, James Belushi, Timothy Hutton ve Eli Wallach başrolü paylaşıyor. ABD, Almanya, Fransa ve İngiltere ortak yapımı bu filmde Hayalet yazar, eski İngiltere başbakanı olan Adam Lang’ın hatıralarını yazmak için, Amerika’nın doğusunda okyanusun ortasında bir adaya kapanır. Ve Lang öldürülür. Bu entrikalarla örülü politik-gerilim filmi. Avusturya-Almanya ortak yapımı olan 1974 doğumlu Alman Benjamin Heisenberg’in yönettiği “Der Rauber” (Haydut), Martin Prinz’in romanından uyarlandı. Filmin senaryosunu yazarla beraber yönetmen yazmış. Film, Johannes Rettenberger (Andreas Lust) adında hobi olarak banka soyan bir marantocunun hikâyesini anlatıyor. İran-Almanya ortak yapımı “Shekarchi” (Avcı) filmini Rafi Pitts yönetti. 1967 doğumlu yönetmen İran’da “yeni dalga” yönetmenlerinden biri olarak değerlendiriliyor. Yönetmen bu filminde Ali Alavi karakterini canlandırmış. Filmde, iki polisi öldüren bir gencin hikâyesini anlatıyor. “My Name is Khan” (Benim Adım Han) filmini 1972 doğumlu Hintli Karan Johar yönetti. Film, Mumbai’de, yani Bombay’da yaşayan otistik bir Müslüman Rizwan Khan’ın gerçek hikâyesini anlatıyor. Mandira’yla evlenen Rizwan, San Fransisko’ya göç ediyor. Sonra 11 Eylül yaşanıyor. Onun otistik olduğunu bilmeyen yetkililer, Rizwan’ı şüpheli terörist olarak tutukluyorlar.

    Martin Scosese’nin “Shutter Island – Zindan Adası” da “Altın Ayı”ya talip. Film, Dennis Lehane’in romanından uyarlandı. Yazar Lehane’in “Mistic River – Gizemli Nehir”, 2003 yılında Clint Eastwood tarafından sinemaya uyarlanmıştı. Şubat ayında ülkemizde de gösterime girecek olan “Zindan Adası”nda Leonardo DiCaprio (Teddy), Mark Ruffalo (Chuck), Ben Kingsley (Dr. John Cawley), Emily Mortimer (Rachel), Patricia Clarkson (Ethel) ve Max von Sydow (Dr. Jeremiah Naehring) oynuyor. Bu sinemaskop korku-gerilim filminin görüntüleriyse Robert Richardson’a ait. Filmin hikâyesi 1954 yılında Massachusetts’deki ada akıl hastanesinden bir hastanın kayboluşunu ve araştırılmasını anlatıyor.

    Propaganda sinemasına bak…

    Japon yönetmen Koji Wakamatsu’nun Edogawa Rampo’nun romanına dayanan “Kyatapira” (Tırtıl) filmi, 1940’lardaki ikinci Çin-Japon savaşı üzerinden Teğmen Kurokawa’nın sakat haliyle eve dönüşünü ve dramını anlatıyor. Danimarkalı Pernille Fischer Christens’in yönettiği “En Familie”, (Bir Aile), bir aile dramını anlatıyor. Galeri sahibi Ditte, New York’tan rüya gibi iş teklifi alır. İki genç sevgili New York’a gidecekken galericinin fırıncı babası hastalanır. Norveçli yönetmen Hans Petter Moland’ın “En Ganske Snill Mann” (Çok Güzel Bir Adam) filminde nazik ve sakin Ulrik yansıyor perdeye. Ama bu güzel insan bir kiralık katil. Bu filmin başrolünde de Stellan Skarsgard var. İlk filmini çeken Rumen yönetmen Florin Serban’in “Eu Cand Vreau sa Fluier, Fluier” (Ne Zaman İsterseniz, Islık Islık) filmi de Berlinale’de. Bu gerilim filmi, dört yıldır hapiste olan Silviu’nun dramı yansıtıyor perdeye. Belgeselci Terry Guetta “Exit Through the Gift Shop” (Hediyelik Dükkandan Bir Uçtan Bir Uca Çıkış), ünlü sokak sanatçısı Banksy’yi anlatmaya çalışıyor. Banksy, günümüzün en gizemli sanatçılarından biri. 1969’da Brooklyn’de doğan Noah Baumbach, ülkemizde filmleriyle tanınan bir yönetmen. 2005 yapımı “The Squid and the Whale – Mürekkepbalığı ve Balina” ve 2007 yapımı “Margot at the Wedding – Kız Kardeşim Evleniyor” hemen akla geliyor. Baumbach’ın Berlinale’de “Altın Ayı” için yarışan filmi “Greenberg” filminde Ben Stiller ve Jennifer Jason Leigh başrolü paylaşıyor. Film, hayatının dönüm noktalarından birini yaşayan Roger Greenberg’ün etrafından dolaşıyor. Filmin hikâyesi de Los Angeles taraflarında geçiyor. Rob Epstein ve Jeffrey Friedman’ın ortak yönettikleri “Howl” (Uluma) filminde ünlü oyuncular var. James Franco, Mary-Louise Parker, Jeff Daniels, Treat Williams gibi. Bu film, “beat kuşağı” şairlerinden Allen Ginsberg üzerine. Ginsberg’ü, James Franco canlandırıyor. Bu filmin yönetmenlerinden Rob Epstein, 1984 yapımı “The Times of Harvey Milk-Harvey Milk Zamanları” belgeseliyle Akademi’den “En İyi Belgesel” dalında Oscar kazanmıştı. Alman yönetmen Oskar Roehler, “Jud Süss: Film ohne Gewissen” (Şirin Yahudi: Vicdanı Olmayan Film) “Altın Ayı”ya yakın duruyor. Film, “küçük aktör” Ferdinand Marian’ın “Jud Süss” rolünü alıyor, popüler Yahudi karakteri olan Jud Jüss’ü canlandırmak için kendini ikna etmeye çabalıyor ve yıl da 1939’dur. Ferdinand’ın karısı Anna da bir Yahudi. Ferdinand, suçluluk duygularını da yaşıyor. Naziler, Ferdinand’ın karısını tutukluyorlar ve Ferdinand’a şantaj yapıyorlar. Sonra Anna sınırdışı ediliyor. Bu filmde Joseph Goebbels’i ünlü Alman oyuncu Moritz Bleibtreu oynuyor. 1946 yılına gelindiğinde Ferdinand vicdan azabına fazla dayanamıyor ve intihar ediyor. “Jud Süss” filmi, 1940 yılında Veit Harlan tarafından yönetilmiş Yahudi karşıtı bir Nazi propaganda filmiydi. Veit Harlan’ın bu filmine ilk gerçek anti-semitik film deniliyor. Jud, Almanca Yahudi anlamına geliyor.

    Aleksei Popogrebsky’nin “Kak ya Provel Etim Letom” (Yaz Nasıl Sona Erdi) filmi de Berlinale’de. Bu filmin hikâyesi Kuzey Kutbu’nda geçiyor. Gustave de Kervern’le Benoit Delepine’in ortak yönettikleri “Mammuth” (Mamut) filminde Gerard Depardieu ve Isabelle Adjani oynuyor. Yoji Yamada’nın yönettiği “Ototo” (Genç Kardeş), sinemaskop çekilmiş. Sinemaseverler yönetmen Yamada’yı 2002 yapımı “Tasogare Seibei – Alacakaranlık Samurayı” filminden hatırlayabilirler. Nicole Holofcener’in yönettiği “Please Give” (Lütfen Ver) filminde Catherine Keener, Amanda Peet ve Rebecca Hall başrolü paylaşıyor. Film sinemaskop çekilmiş bu filme, beyazlar üzerine yapılmış beyaz bir film deniliyor. Filmde, New York’lu antika satıcıları karı-koca Kate ve Alex’in hikâyesini anlatıyor. Natalia Smirnoff’un ilk yönetmenlik deneyimi “Rompecabezas” (Bulmaca) filmi de Berlinale’de yarışıyor.

    Coenlerin ruhu…

    Çin sinemasının yaşayan büyük ustalarından Zhang Yimou’nun sinemaskop çekilmiş “San Qiang Pai an Jing Qi” (Bir Kadın, Bir Silah ve Erişte Dükkanı) filmi, Coen kardeşlerin 1984 yapımı “Blood Simple – Kansız” filminin “remake”, yani ikinci çevrim filmi. Aslında Coen kardeşlerin bu filmi de bir “remake”di. Coen kardeşler de Billy Wilder’ın 1944 yapımı kara filmi “Double Indemnity – Çifte Tazminat”ından esinlenmişlerdi. Burhan Qurbani, ilk filmi “Shahada” (Şehadet), Berlin’de yaşayan üç genç Müslümanın etrafında dolaşıyor. Yönetmen hikâyesini üç epizotta anlatıyor bu filminde. Danimarka sinemasında Lars von Trier’le beraber “Dogma”yı yaratan Thomas Vinterberg, “Submarino” (Denizaltı) filmiyle Berlinale’de. Vinterberg, bu filminde birbirinden uzaklaşmış iki kardeşin hikâyesini anlatıyor. Kardeşlerden biri Nick, alkole ve şiddete bulanmış. Bu filme, iki kardeş hakkında karanlık bir hikâye deniliyor. Lisa Cholodenko’nun “The Kids are All Right” (Çocuklar İyi) filminde Julianne Moore, Annette Benning ve Mark Ruffalo başrolü paylaşıyor. İngiliz sinemasının önemli yönetmenlerinden Michael Winterbottom’ın Jim Thompson’ın romanından uyarlarladığı “The Killer Inside Me” (Katil İçimde) filminde Jessica Alba, Kate Hudson, Casey Affleck, Bill Pullman ve Elias Koteas oynuyor. Bu suç-gerilim filminin hikâyesi Teksas taraflarında geçiyor. Bu filme seks, sadizm, sado-mazoşizm ve şiddet yüklü deniliyor. Çinli yönetmen Wang Quanan “Tuya de Hun Shi – Tuya’nın Evliliği”yle 2007’de Berlinale’de “Altın Ayı”yı kazanmıştı. Wang Quanan, bu defa “Tuan Yuan” (Ayrı Beraber) filmiyle yine talip “Altın Ayı”ya. Bu filmdeki hikaye Çin-Tayvan sınırındaki boğazda geçiyor.

    ++ Martin Scorsese: “Shutter Island” (Zindan Adası) ABD
    ++ Roman Polanski: “The Ghost Writer” (Yazar Hayalet) ABD-Almanya-Fransa-İngiltere
    ++ Semih Kaplanoğlu: “Bal” (Honey) Türkiye-Almanya
    ++ Benjamin Heisenberg: “Der Rauber” (Haydut) Avusturya-Almanya
    ++ Jasmila Zbanic: “Na Putu” (Yolda) Bosna-Hersek-Avusturya-Almanya-Hırvatistan
    ++ Rafi Pitts: “Shekarchi” (Avcı) İran-Almanya
    ++ Karan Johar: “My Name is Khan” (Benim Adım Han) Hindistan
    ++ Koji Wakamatsu: Kyatapira (Tırtıl) Japonya
    ++ Pernille Fischer Christens: En Familie (Bir Aile) Danimarka
    ++ Hans Petter Moland: En Ganske Snill Mann (Çok Güzel Bir Adam) Norveç
    ++ Florin Serban: Eu Cand Vreau sa Fluier, Fluier (Ne Zaman İsterseniz, Islık Islık) Romanya
    ++ Terry Guetta: Exit Through The Gift Shop (Hediyelik Dükkandan Bir Uçtan Bir Uca Çıkış) İngiltere-ABD
    ++ Noah Baumbach: Greenberg (Greenberg) ABD
    ++ Rob Epstein-Jeffrey Friedman: Howl (Uluma) ABD
    ++ Oskar Roehler: Jud Süss: Film ohne Gewissen (Şirin Yahudi: Vicdanı Olmayan Film) Almanya-Avusturya
    ++ Aleksei Popogrebsky: Kak ya Provel Etim Letom (Yaz Nasıl Sona Erdi) Rusya
    ++ Gustave de Kervern-Benoit Delepine: Mammuth (Mamut) Fransa
    ++ Yoji Yamada: Ototo (Genç Kardeş) Japonya
    ++ Nicole Holofcener: Please Give (Lütfen Ver) ABD
    ++ Natalia Smirnoff: Rompecabezas (Bulmaca) Arjantin
    ++ Zhang Yimou: San Qiang Pai an Jing Qi (Bir Kadın, Bir Silah ve Erişte Dükkanı) Çin
    ++ Burhan Qurbani: Shahada (Şehadet) Almanya
    ++ Thomas Vinterberg: Submarino (Denizaltı) Danimarka
    ++ Lisa Cholodenko: The Kids are All Right (Çocuklar İyi) ABD
    ++ Michael Winterbottom: The Killer Inside Me (Katil İçimde) ABD
    ++ Wang Quanan: Tuan Yuan (Ayrı Beraber) Çin

    (09 Şubat 2010)

    Ali Erden

    sinerden@hotmail.com

    Art by Chance 2010 Jürisine Türkiye’den Berkun Oya Katıldı

    Art By Chance 2010 Festivali jürisine Türkiye’den bir isim katıldı. Hollandalı felsefeci Douwe Draaisma, Power to Pixel’in yaratıcısı Liz Rosenthal, Amsterdam Stedelijk Müzesi küratörü Bart Rutten ve Thomson Reuters Digital Signage ürün müdürü Christopher Burtt’ten oluşan jüriye sıradışı oyunlarıyla tanınan, son zamanlarda Bomba adlı 15 dakikalık oyunuyla gündemde olan yazar ve yönetmen Berkun Oya katıldı. Geçtiğimiz sene de festivale destek veren Hillside, 2010 yılında da ekranlarında Art by Chance’i gösteriyor. Hillside üyeleri, Etiler, Trio ve İstinye merkezlerindeki toplam 24 ekranda Art by Chance filmleriyle karşılaşabilecekler. Festival için son katılım: 26 Mart 2010.

  • Basın Bülteni
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Berkun Oya fotoğrafları için tıklayınız.
  • Tüm Şirketler

    Tüm Şirketler,
    29 – 31 Ocak 2010 Haftasonu (Weekend),
    29 – 31 Ocak 2010 Zirve 20 (Top 20) Box Office listeleri için tıklayınız. Bu listelerden alıntı veya kopyalama yapıldığında kaynak olarak Haftalık Antrakt Sinema Gazetesi‘nin gösterilmesi rica olunur.

    Aşka Yolculuk

    Anand Tucker’ın yönettiği ve Amy Adams, Matthew Goode, Adam Scott ile John Lithgow’un oynadığı Aşka Yolculuk (Leap Year), 26 Mart 2010’da UIP Filmcilik dağıtımıyla UIP Filmcilik tarafından vizyona çıkarıldı.
    İlişkisinde evlilik teklifi almadan dördüncü yılını dolduran Anna, bu işi çözmeye kararlıdır. Kadınların erkeklere 29 Şubat tarihinde evlilik teklifi yapmasına izin veren eski bir İrlanda geleneğini keşfeden Anna, Boston’dan Dublin’e giden erkek arkadaşı Jeremy’nin izini sürmeye karar verir. 29 Şubat’ta evlilik teklifi yapması fikrini ise serseri ruhlu ama iyi niyetli babası Jack gündeme getirmiştir.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb
  • Ali Ulvi Uyanık Yazıyor