Ağustos’ta Rapsodi, Kanal 24’te

Ödül rekortmeni filmler Salı geceleri Tematik Film Kuşağı’nda Kanal 24 izleyicileriyle buluşmaya devam ediyor. Bu haftanın filmi Ağustos’ta Rapsodi’yi sinema eleştirmeni Alin Taşçıyan ve yazar Buket Uzuner, Film Önü’nde değerlendiriyor. Yönetmenliğini Ediz Gülten’in, yapımcılığını Merve Genç ve Sıdıka Göztok’un yaptığı Film Önü, 25 Ağustos Salı gecesi 20:45’te, Tematik Film Kuşağı’nda Ağustos’ta Rapsodi, 21:00’de Kanal 24 ekranlarında.

  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Ağustos’ta Rapsodi, Kanal 24’te yazısına devam et
  • Inglourious Basterds

    Charlie Chaplin’in A Countess from Hong Kong filmi için okuduğum bir eleştride -ne yazık ki yazarını hatırlayamıyorum- sonuç olarak varılan yargı şu idi: “Gidin görün, ne olursa olsun, bir Chaplin filmi” evet “ne olursa olsun”. Chaplin hakkında yazmak durumunda kalmamayı seçerim, her zaman, onların döneminin sinemasını bugün tartışmak (bu tamam) ama (bu günün ışığında) eleştirmek, hakkaniyet ile bağdaşmaz.

    Inglourious Basterds’e gitmeden önce Tarantino’dan, bu kez savaş konusunda bir şölen bekliyordum, beklememem gerekirmiş, sinema sadece şölen gösterisi değildir. Daha önceki filmleri -hele ilk ikisi- insanı abondone eden tempoları, biçimleri ile belleklerden silinmeyecek filmlerdi. Kill Bill (1-2 demeyeceğim, bana göre ikisi tek, filmdir) tam bir şölendi. Ama Inglourious Basterds, Landa (ikisinde de yer alıyor) ve Aldo, Shosanna arasında bir üçlü dans ritminde bir film, ara sıra eş değiştirselerde.

    Savaş filminin, mutlaka muhabere göstermesi gerekmeyeceğini, savaşların ardında kalan topraklarda yaşanan olaylarla, tarih (ve sinema) bize öğretti. Robert Aldrich’in Attack! isimli filmi, gösterdiği savaş içinde hem savaşı, hem de başka şeyleri (komutanlığın ne olduğu, kahramanlık ve korkaklık) anlatan bir filmdi. Tarantino’nun yıllardır üzerinde çalıştığı filmi, western görüntülerini hatırlatan kırsal kesim (Fransa) görüntüleri ile açılıyor ve -alıştığımız- uzun dialoğu ile birinci bölümü kapatıyor; ama western’lerin ABD-li yeni yerleşimcilerine uygulanan kafa derisi yüzmenin, bu kez ABD-lilerce Avrupa’da (Nazi-lere) uygulaması ile de devam ediyor. Shosanna’nın bir kros yarışçısı gibi yaşama koşması sırasında, uzun bir avans veren Landa’nın silâhının mermisinin bitmiş olması (?) veya silâhın ateş almaması, sonraki hesaplaşmalara zemin oluşturmanın sinemasal bir yolu. (Landa, kulübede, askerlerine zemin tahtalarına ateş açmalarını söyledikten sonra kendisi de silâhını kullanıyor da mermisi mi bitiyor, yoksa -bu anlı şanlı Nazi- kemerinde -nerede ateş etti ise- boş silâh mı taşıyor?)

    Aradan dört yıl geçip de, artık bir sinema işletmecisi olmuş Shosanna devreye girince, Tarantino da sinema tarihine (her zaman olduğu gibi) göndermeler başlıyor.

    Leni Riefenstahl, Henri Georges Clauzot, Shosanna’nın sinema girişinde (isimleri) ve filmleri ile yerlerini alıyorlar. Chaplin’in adı geçiyor, Pabts’ın adı geçiyor. Finaldeki filmin galasında davetliler arasında Emil Jannings de bulunuyor. Bodrum meyhanede alna kart yapıştırılarak oynanan oyundaki isimler, King Kong, Pola Negri. / Ama bazı sorular: “Yurdun Gurur” filminin -her iki taraf için farklı amaçlarla- düzenlenen galasında gösterilecek filmin sonuna -Shosanna’nın fikri olarak- çekilerek eklenen film, küçük bir kamera (8 mm mi – 16 mm mi?) çekilip, o kısa zamanda nereden, nasıl bulunup, zorla yaptırılan banyosundan sonra, ne zaman ve nerede 35 mm bastırılıyor?

    Sinema sevdası bir yana, hiç eksilmeyecek sinema tarihine saygısı bir yana Tarantino, sinemanın başka detaylarını da kullanıyor. Shosanna’nın gösterim odasında gösterim sırasında yaptığı, -bizde şanzıman denilen- gösterime ara vermeden bobin değiştirme işlemi, ne yazık ki tamamen çekilmemiş, büyük çoğunluğu var ama tempo içinde yarım bırakılıyor.

    Filmden sonra okuduğum Ömür Gedik’in yazısında sözü edilen, -Hitler’e hiç benzemeyen- Hitler’in arkasındaki haritadaki Türkiye toprakları üzerindeki Otmanien ibaresi, benim gözümden kaçmış. Sn. Gedik’in dileğine uyarak, şaka olmasını dileyelim, ama böyle de şaka olmaz ki. (Unutmayalım ki her şey gibi şaka da zıttını, ciddiyeti içerir, şaka ise, ne biçim şakadır-muradı nedir, her ikisi de değilse, bilgisizliktir. Bir konuda bilginiz olmadan film yapabilirsiniz, aman bilginiz olmadan tarihi film yapmaya kalkmayın.)

    Tarantino’da (çıplak) ayak fetişizmi sürüyor gibi. Finalde gösterimi yapılan filme konu olan kahramana, gösterim odasının kapısını kilitlemesini söyleyen Shosanna’nın gösterim için giydiği kırmızı tuvaletinin altında -gösterim odasında- tabancasını eline alıp kahramana yönelttiği zaman -neden?- ayakları çıplak (görülüyor). Kahramanı vurur ve bir süre sonra onun tarafından vurulur. Buradaki vurulmalar ve vurmalar, daha önceki Hitler ve Gobbels’in ve bodrum meyhanesindeki çatışmadaki vurulmalar spagetti westernlerdeki vurulmaları çağrıştırır; daha da kanlı ve vuruluş yerleri daha belirgin, kırmızı tuvaleti ve kanları içinde yerde yatarken de ayakları çıplak.

    (31 Ağustos 2009)

    Orhan Ünser

    Ateşin Düştüğü Yer

    İsmail Güneş’in yönettiği ve Hakan Karahan, Elifcan Ongurlar, Yeşim Ceren Bozoğlu ile Abdullah Şekeroğlu’nun oynadığı Ateşin Düştüğü Yer, 04 Mayıs 2012′de Pinema Film dağıtımıyla İsmail Güneş Film tarafından vizyona çıkarıldı.
    Osman ve eşi Hatice, 17 yaşındaki kızları Ayşe’yi hastaneye kaldırırlar ve hamile olduğunu öğrenirler. Töre gereği, Ayşe öldürülecektir. Bir gün önce kızlarını yaşatmak için mücadele eden aile şimdi öldürmek için plânlar yapmaya başlar. Osman, kızı Ayşe’yi dayısının yanına götürmek bahanesi ile yola çıkarır. Yolculuk, ölüm seyahatini bambaşka bir boyuta taşıyacaktır.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman: 1 / 2 / 3 / 4 / 5 / 6
  • IMDb
  • Diğer haberlere haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Ateşin Düştüğü Yer yazısına devam et