ODTÜ Tarihi

Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) bünyesinde çalışan Görsel İşitsel Sistemler Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin (GİSAM) hazırladığı ODTÜ Tarihi adlı belgesel film 27 – 28 Haziran tarihleri arasında seyirciyle buluşacak. Berrin Balay Tuncer ve Önder M. Özdem’in yönettiği film, ODTÜ’nün kuruluşunun 50. yıllık tarihini, geçmişi bugünle buluşturmayı amaçlıyor. Sözlü tarih yöntemiyle gerçekleştirilen belgesel Bozkırı Yeşertenler ve Zor Yıllar adlı iki bölümden oluşuyor.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Orijinal Cinayet(ler)

    Jon Avnet’in yönettiği ve Robert De Niro, Al Pacino, John Leguizamo ile Donnie Wahlberg’in oynadığı Orijinal Cinayet(ler) (Righteous Kill), 26 Eylül 2008’de 35 Milim Filmcilik dağıtımıyla Sinetel Film tarafından vizyona çıkarıldı.
    Emekliliğe hazırlanan New York polisinden iki dedektif, David ve Thomas rozetlerini çıkarmadan önce, kadın ticareti yaparak kötü ün yapmış birinin cinayetini araştırmak için çağırılırlar. Hukuki sistemin açıklarından yararlanan suçluları hedef almış bir seri katille karşı karşıya oldukları ortaya çıkar. Katilin amacı polisin yapamadığını yapmak ve huzuru sağlamak için suçluları sokaklardan temizlemektir.

    Orijinal Cinayet(ler) yazısına devam et

    Hayaller Gerçek Oluyor: Geleceğin Sineması

    T. C. Kültür Ve Turizm Bakanlığı’nın sinema öğrencilerinin çekecekleri kısa film projelerine senaryo aşamasında destek verdiği ve TÜRSAK Türkiye Audiovisuel Kültür Vakfı’nın düzenlediği Geleceğin Sineması projesine son katılım tarihi 02 Aralık 2008 olarak belirlendi. Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’nün projesi olan ve geçen 4 yılda ilgili üniversitelerin fakülte dekanları ve bölüm başkanları tarafından büyük bir katılımla desteklenen Geleceğin Sineması ülkemizde, öğrenci filmlerini, proje ve senaryo aşamasında destekleyen ilk ve tek proje. Geçtiğimiz sene projeye 27 üniversite katılmış, 183 öğrenci çalışması destek için başvuruda bulunmuştu.

    Hasret Bitti, Peki Şimdi?

    4 yıldır eski dostlarımızın yeni maceralarına hasrettik. Sonunda özlem dolu yüreğimize biraz olsun su serpildi. Benim Sex and the City’yle tanışmam yıllar önce oldu. Önce bir derginin kötü bir çeviriyle verdiği kitabı elime geçti. Açıkçası okuduğumda hiç haz etmemiştim. Candace Bushnell’in dünyası bana çok uzak gelmişti. Ne aşk ne cinsellik anlayışı bana dokunmuyordu.

    Aradan yıllar geçti. Elime Sex and the City’nin DVD seti geçti. Başladım izlemeye. Aman Tanrım, işini iyi bilen bir ekibin eline geçince o metinden ne harikalar çıkmıştı. Carrie’de kendimi bulmuştum. Biraz Miranda’lık da vardı bende. Charlotte sonsuz iyimserliğiyle ve hanım hanımcık kız duruşlarıyla beni sinir ediyordu ama elimde değildi, onu bile seviyordum. Samantha’ya gelince, o benim hiçbir zaman olamayacağım ama hep hayran olduğum bir kadındır. Çok iyi arkadaştır, bedeniyle barışıktır. Evet, biraz bağlanmaya korkar, çılgınca yaşar ama birisine gönlünü koydu mu her zaman oradadır. Ve hep eşleştirilen cinselliği rahat yaşama ve aldatma birlikteliğini yıkar. Samantha istediği her erkekle birlikte olur ama koca dizi serisi boyunca bir kere bile arkadaşlarının erkeklerine göz diktiği görülmemiştir. O yüzden Samantha benim en sadık dostlarımdandır.

    DVD setlerini o yıl yaladım yuttum. Evden çalıştığım için kendime iş ödülü gibi verdim her bölümü. Biraz çalışıyordum. İşimi bitirince de bir tane Sex and the City bölümü patlatıyordum. Bana terapi gibi gelmeye başlamıştı. Çevremdeki arkadaşlarımla konuştukça onların da aynı durumda olduklarını gördüm. Digiturk’ü olanlar her gece Sex and the City’nin tekrar tekrar yayınlanan bölümlerini yakalıyordu. Üzerlerindeki günün yorgunluklarını Sex and the City’den arkadaşlarıyla atıyorlardı.

    Ben dinlenme, izlence, eğlenme, terapi gurubuma bir de rehberlik işini kattım. Hatta falcılık bile denebilir. Sex and the City’nin o günkü bölümünü “hadi bakalım bugün hayatımdaki bir probleme ışık tutsun” diye izlemeye başladım. İnanın, oldu da. Hem çok eğlenceliydi. Hem de kendimce keşmekeş gördüğüm problemleri dışardan izleyebildiğim için daha farklı çözüm yollarını görebiliyordum.

    En güzeli de dünyanın neresinde olursa olsun, hangi dil, din, ırktan olursa olsun kadınların ortak bir dili olduğunu görüyordum. Erkeklere haksızlık etmeyelim; insanlığın ortak duyguları, düşünceleri ve dili vardı ve Sex and the City bunun en iyi göstergelerinden biriydi.

    Altı yıllık dizi yolculuğunda Sex and the City’yle hem güldük hem ağladık. Sonra dostlarımız yeni maceralarından bizi mahrum bıraktılar. Pek koydu açıkçası. Ama neyse ki hem Digiturk hem DVD setleri sağ olsun, biz istediğimizde dostlarımızın eski maceralarıyla avunuyorduk. Sonra haber geldi, Sex and the City’nin filmi geliyor diye. Nasıl da sevindik. Acaba eski dostlar şimdi ne yapıyorlardı? Birlikteliğimiz Carrie’ler otuzlarındayken başlamıştı. Aradan 10 yıl geçtiğine göre kırklarında, olgun bir kadın grubu gelecekti karşımıza. (Hatta aramızda kalsın; Samantha ellilerinde olsa gerekti. Maşallah hiç göstermiyor.)

    Film gösterime girdi, biz de heyecanla sinemalara koştuk. Filme giderken yol üzerindeki tüm gazete ve dergilerde Carrie bize göz kırpıyor ve filmine davet ediyordu. Heyecanla kurulduk koltuklara, başladık filmimizi izlemeye. Carrie epey yaşlanmıştı. Yüzü ne yaparsa yapsın ele veriyordu. İçi hala kıpır kıpır bir çocuktu ama elinde değil büyümüştü işte. Miranda hiç ummadığımız bir sorunla karşı karşıyaydı. Valla film sonrası dedikodularda bile çoğumuz eşinin yaptığına inanamadığımızı söylüyorduk. Ve sonra ekliyorduk, “hayat işte.” Charlotte, o beni sinir eden Charlotte benim gelecek için en çok hayalini kurduğum hayatı yaşıyordu. Acaba yıllar içinde ben de mi değişiyordum? Samantha da her zaman canımdı. O değişimlerine hem uyum sağlamaya çalışıyordu hem de yüzleşmelerini gerçekleştirip, özünü kaybetmiyordu.

    Dostlar aynıydı, biraz daha yaşlı, biraz daha olgun ama özünde aynı. Film bir film olarak çok da matah değildi. Sanki 4 dizi bölümünü ardı ardına dizilmiş izler gibiydik. Ama olsun, yine de olsun, film sayesinde eski dostlarımı gördüm. Kadın hikâyelerini izledim. Tasvip edeyim, etmeyeyim, onların kadın hikâyelerini keyifle yine dinledim, izledim, hissettim.

    Geriye ne kaldı derseniz? Umarım bir 10 yıl içinde birkaç film daha gelir. Kim bilir belki kırklarındaki Carrie, Miranda, Samantha ve Charlotte hikayeleri için yeni bir dizi üretilir. Akıllı prodüktörlere kalmış. Şimdilik bu farkında olmadan kurduğumuz kadın kulübümüzün toplantıları her gece 11:30’da Digiturk Mymax’te devam ediyor. Kapıları herkese açık. İstediğiniz gibi izleyin. İster bir çikolatalı dondurma eşliğinde, ister gazete okurken, ister ayaklarınızı uzatmış, ister eve getirdiğiniz işinizin son noktalarını koyarken. Kıyafet serbest. Pijama tercih edilir. Ya da renkli bir Carrie gece koleksiyonu. Hep birlikte hasret gidermek, dertleşip, gülmek üzere… Bu gece 11:30’da kadın dostlarım…

    (01 Temmuz 2008)

    Nur Özgenalp