Easy Rider

Festivaller… yeni filmlerin yarıştığı bir şenlik olmanın yanında eski değerleri de tanıma olanağı tanıyor. Easy Rider hep görmek istediğim bir filmdi. Filmin adını ilk duyduğumda Henry Fonda’nın, ablası kadar ünlü olmasa da, yine birkaç filmde oynamış oğlu Peter Fonda’nın yönettiği bir filmdi. Sonra Fonda’nın yanında Dennis Hopper adında bir yönetmen daha olduğunu duydum. Sonrada yönetmen olarak Peter Fonda’nın adı geçmez oldu ama film de ortada yoktu. İlerleyen zamanla Peter Fonda ortadan çekildi, Hopper birbirinden ilginç filmlerle beyazperdede konuğumuz oldu. Easy Rider gizlenmeye devam ediyordu, kült bir film olarak görmek istediğim yapıtı, asıl görme isteğim oyuncu olarak bir çok kez seyrettiğim Hopper’in yönetmen olarak ne yaptığı idi. Festivallerin cilvesi yaptığı sürprizlerdir; bu yıl bana yapılan sürpriz Easy Rider oldu.

1969 yapımı filmde, daha önce küçük ama dikkat çekici roller oynamış olan Hopper ne yapmıştı da kırk yıldır hâlâ ilginç idi. Film çekildiği yıllara göre ilerici özelliği yanında naifliği de taşıyordu. O tipik Hollywood filmlerinin şablonlarına itibar etmiyordu. Senaryo, yapımcı Peter Fonda ve yönetmen Dennis Hopper’in yanlarına aldıkları Terry Southern tarafından yazılıyordu. Dramatik yapı hemen yok gibi (acaba – ?) (ilk kez Ömer Kavur’un Körebe’si üzerine yazılan bir eleştiride okuduğumda çok beğendiğim deyiş ile filmde) “aşk yok”. Kadın -aşık olunan- yok, kadınlar var, insanları sırf “saçları uzun” diye öldüren USA sessiz çoğunluğu var. (Aynı kişiler yıllar önce Arthur Penn’in The Chase’sinde de vardılar.)

İki serüvenci, at yerine motosiklete biniyorlar, satın aldıkları esrarı başkasına satarak kazandıkları para ile karnavala gidiyorlar. Bomboş yollarda, ne bir arabayı sollayarak, ne bir araba tarafından sollanarak, bomboş yollarda… Karşılaştıkları kişilerle -motosiklete otostop yapanlarla- geçici ilişkiler kuruyorlar, gitmeleri gereken bir yer var, bunun için yollardalar. Yolculukları müzik eşliğinde sürüyor, şarkı sözleri filmin açıklanması sanki… Ses/müzik bandında kimler yok Steppenwolf, The Byrds, Bob Dylan, Robbie Robertson grubu, Jimi Hendrix, Electric, Roger McGinn, birkaç kuşağı peşinden sürüklemiş, coşturmuş sesler.

Yakışıklı Captain America / Wyat (Peter Fonda) USA bayraklı ceketi ve kaskı ile çıktıkları yolculukta sadece karnavala ulaşmaya çalışıyor. Yol arkadaşı -püsküllü cowboy elbisesi ile- Bill (Dennis Hopper) ulaşmaları gerektiğinde daha da ısrarcı… ’68 ruhunun özgürlükçü, bohem, “daha güzel bir dünya olabileceğine” inanan, sevgiden yana olan kahramanlarımızın (!) bir gecelik tutukluluklarında -o ne tuhaf nedendir!- tanıştıkları yol arkadaşları avukatta genç bir Jack Nicholson istikbalde geleceği noktaların müjdesini veriyor. Filmin asıl sürprizi.

Kırk yıl sonra, sinemanın günümüzde ulaştığı noktada bile keyifle izlenen, hâlâ genç (ve naif) bu filmi görmek, keyif verici olmanın yanında, görmeyi istediğim eski ve yeni pek çok filmin listesinden ayrılarak keyif veren filmlerim arasına girerken, -seyretmekle benim filmin oldu-sinemanın her zaman ne olanaklara açılabileceğini göstermesi bakımından da puan toplamaya devam ediyor.

Son bir not: Sn. Dorsay, Easy Rider’in “zamanında ülkemize gelmediğini, bu nedenle de ‘Türkçe’ adının olmadığını, bütün dünyada da bu isimle gösterildiğini” belirtiyor; hayli ilginç.

(03 Mayıs 2008)

Orhan Ünser

Uçan Süpürge’de Güneşli Bir Pazartesi

11. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin Erkekler Matinesi bölümünde yer alan Güneşli Pazartesi adlı gösteri Ankara’da ilk kez sahnelenecek. Bir garajistanbul prodüksiyonu olan, Bedirhan Dehmen ve Şafak Uysal’ın birlikte yarattığı ve yine birlikte sahnelediği Güneşli Pazartesi, iki erkeğin dostluğu üzerine bir fiziksel tiyatro çalışması.

Uçan Süpürge’de Güneşli Bir Pazartesi yazısına devam et

Bereketli Topraklar Üzerinde

Erden Kıral’ın yönettiği ve Tuncel Kurtiz, Erkan Yücel, Nur Sürer ile Osman Alyanak’ın oynadığı Bereketli Topraklar Üzerinde, 1979′da Polar Film – Irmak Film / Medyavizyon Film dağıtımıyla Polar Film – Irmak Film tarafından vizyona çıkarıldı.
Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde adlı romanından uyarlanan filmde, aynı köyden üç arkadaş, Köse Hasan, Pehlivan Ali ve Yusuf, iş bulup çalışmak için Çukurova’ ya gelirler. Önce bir fabrikada, ardından bir inşaatta, sonra da çeltik tarlalarında çok ağır koşullarda işçilik yapmaya başlayan arkadaşların her biri için kader farklı bir yol çizmiştir. Ve ne yazık ki bu yollar, hiçbiri için hayırlı olmayacaktır.

Bereketli Topraklar Üzerinde yazısına devam et

Osmanlı Cumhuriyeti

Gani Müjde’nin yönettiği ve Ata Demirer, Vildan Atasever, Ruhsar Öcal ile Sümer Tilmaç’ın oynadığı Osmanlı Cumhuriyeti, 21 Kasım 2008′de UIP Filmcilik dağıtımıyla Avşar Film tarafından vizyona çıkarıldı.
Filmde Atatürk’ün hiç lider olmaması, Kurtuluş Savaşı’nın yapılmamasıyla Osmanlı Cumhuriyeti’nin günümüze uyarlanmış devamı anlatılıyor.
Türkiye Cumhuriyeti yerine Osmanlı Cumhuriyeti’nin devam etmesi, Ankara’nın başkent olmaması, tabelaların, plâkaların hem Türkçe, hem Arapça olması, padişahın kaftanının altında takım elbise olması gibi trajikomik hikayeler ve ayrıntılar yer alıyor.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb
  • sadibey.com yazarlarının eleştirileri, haberler ve diğer basın bültenlerine haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Osmanlı Cumhuriyeti yazısına devam et
  • Hep Seni Aradım

    Paul McGuigan’ın yönettiği ve Josh Hartnett, Rose Byrne, Matthew Lillard ile Diane Kruger’ın oynadığı Hep Seni Aradım (Wicker Park), 16 Mayıs 2008’de Özen Film dağıtımıyla Özen Film tarafından vizyona çıkarıldı.
    Şikago’nun Wicker Park bölgesinde yaşayan Matthew bir gün çalıştığı işyerinin penceresinden karşı kaldırımda en yakın arkadaşı Luke’a ait ayakkabı dükkânının vitrinine bakan bir kız görür. Artık Matthew onunla tanışmak için her yolu deneyecektir ancak bu ilişkinin bütün yaşamını etkileyeceğinden haberi yoktur. Matthew ve Lisa birbirlerine aşık olurlar ve kader ağlarını örmeye başlar.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb
  • Ali Ulvi Uyanık Yazıyor
  • Sırrı Süreyya Önder: Diktatörlerin Aptallığını “Beynelmilel”de Gösterdim, Kanlı Oluşunu da “O… Çocukları”nda

    “BENİM SİNEMAM ‘YOKSUL’LARIN TARAFINDAN BAKIYOR”

    Sırrı Süreyya Önder, daha ilk filmi Beynelmilel’de, kendi sinematografisini oluşturacağını gösterdi. Nefreti, öfkesi olan bir senarist ve yönetmen, o. Buradan besleniyor; ama ona mahkûm değil. Karşısında durarak, öfkesine biçim veriyor. Ama bu, bir dönüştürme olarak algılanmasın. Önder’in derdi, kendi varlığı için insanları yok eden iktidar; bunun özgün adı ise diktatörlük…

    Beynelmilelde bir siyaset ve toplum okuması yaptınız. Senaryosunu yazdığınız O… Çocukları da aynı paralelde mi yürüyor?

    Beynelmilel, belki de anti-militarist duruşumu sözümü sakınmadan en net biçimde söyleyebildiğim filmlerden birisi oldu. Bunu yaparken o biyografik özelliklerinin dışında biraz ‘diktatörlüğün budalalığı’nı ya da ‘budalalığın diktatörlüğü’nü teşhir etmeye çalıştım. Bütün diktatörler aptaldır ve bütün diktatörlerin eli kanlıdır. Aptallığını Beynelmilelle gösterdim, eli kanlılığını da bu filmde anlatmak istiyorum. Aradaki fark budur.

    80 darbesini çok acımasız bir şekilde yaşadınız. Frankfurt Okulu’ndan biliyorsunuz ki, “Çıplak gerçeklik, korkutur.” Sırrı Süreyya Önder hâlâ o hazmedememişliği içinde taşıyor mu? O nefret tüm canlılığıyla içinde mi?

    Bunun mağduru bir tek ben değilim ki! Hatta en önemsiz mağdurlarından birisiyim. Yaşanan diğer acıları hatırladığımızda benim derdimi anlatmam bile ayıp. Hayatını kaybedenler var. Gözünün önünde çocuğu tecavüze uğrayanlar var. Gözünün önünde eşi tecavüze uğrayanlar var. Adam oğlunu arıyor, oğlunu öldürmüşler. Çeşitli merkezlere gidiyor ve adama “Oğlun Karşıyaka’ya götürüldü.” diyorlar. Adam gelmiş Hozat’tan; bilmiyor Karşıyaka’nın mezarlık olduğunu. Gidip soruyor herkese, kimse ona mezarlık olduğunu söyleyemiyor. Hâl böyleyken, bunu kişisel bir bağışlama ya da cezalandırma gibi görmemek lâzım. Bu bir toplumsal suç ve kollektif ayıbımızdır. Bunlar ne zaman yargılanır; biz de o zaman yüreğimizdeki öfkeyi, rafa yerleştiririz.

    Anlatıcılığın bir misyona dönüştüğünü söyleyebilir miyiz o halde?

    İster istemez dönüştü. Çünkü “Sen bunu dile getirdin. Şunu da getirirsin.” diyenler var. Bunların hiç birisi, sırtınızı döneceğiniz talepler değil. Ama benim sinema yolculuğum, genel anlamda yoksulların yanından bakıyor. ‘O… Çocukları’ da öyledir. Etini satarak geçinmek zorunda kalan bir kadından daha yoksul hiçbir varlık yoktur. Bu ne açlığa benzer, ne susuzluğa benzer, ne evsizliğe benzer! Benim bu dertlere yetişmem mümkün değil, sinemanın kendisi de tek başına derman olamaz. Ama bir duruş ve yolculuk olarak hep yoksulun yanındadır benim kameram.

    YILMAZ GÜNEY’İN GÖNÜLLÜ ÖĞRENCİSİYİM

    Yılmaz Güney sinemasının izinden gidiyorsunuz. Peki, anlatıcılık bağlamında “Neden ben?” diye sorguladığınız oluyor mu?

    Yok, hiç öyle değil. Bir sürü arkadaşımız var, bu çizgide önemli işler yapan. Bunların kitlelere ulaşabileni var, ulaşamayanları var; ama bu çizgide uğraşan birçok sinemacı arkadaşımız var.

    Sizinki, ironik oluşu ve yalınlığındaki çarpıcılığıyla daha öne çıktı…

    Yılmaz Güney benim kutbumdur. Hem siyaseten yoldaşım; hem de sinemada açtığı yolu takip eden öğrencisiyim. Sebebi de şu: Bu ülke sinemasının ortak aklı yoktur. Ortak hafızası yoktur. Hiçbir ülke sinemasını etkilememiştir. Ne zamana kadar? ‘Umut’ filmine kadar. ‘Umut’ filmi, Türk sinemasının yapı taşlarından birisidir ve belki de en önemlisidir. ‘Umut’dan sonra Türk sinemasında hiçbir şey eskisi gibi olmamıştır, olamazdı da. Bugün herhangi bir İran sinemacısıyla konuştuğunuzda Yılmaz Güney’i örnek aldığını söyleyecektir. Yeni nesil de Yılmaz Güney’i örnek alanları örnek alıyor. Dolayısıyla veraseten intikâl eden bir durum var İran sinemasında. İran sineması hep yoksulların sinemasıdır. Oradaki politiklik adamın beynine şamar gibi iner. ‘Ajitasyon sineması’ denir bir anlamda. Yılmaz Güney’in yaptığı; ajitasyonu, o didaktikliği, ete kemiğe büründürmektir. O anlamda ben, Yılmaz Güney’in rahle-i tedrisine diz çökmemiş bir öğrencisiyim.

    Bu öğrencilik, ‘kaybedenler’in hikayesinden geliyor. Barış Pirhasan’a “Öfkem var, bu yüzden senaryo yazmak istiyorum.” demeniz de bunun dışavurumu olmalı?

    Bir türkü vardır: ‘Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş.’ Barış Pirhasan’a öyle demiştim; o da “Sinemaya başlamak için iyi bir sebep.” dedi. Ama bana devam ettirmek için de bu öfkeyle arama bir mesafe koymak gerektiğini öğretti. Mesafe biraz daha serinkanlı bakabilmeyi çağrıştırsın. O anlamda kaybetmek, kazanmak falan çok uzun bir zaman aralığında muhasebesi yapılacak şeyler. Bugün, işkenceye uğratan o insanların sokağa çıkıp, dolaşabilecek halleri yok. Yüzleri de yok… Biz geziyoruz ve Orhan Kemal Kahvesi’nde oturabiliyoruz, ama onlar oturamazlar. Çünkü namusları noksana düşmüştür onların. Niye? Ellerine kan bulaşmıştır. Niye? Mahkeme kararıyla tescilli hırsız oldukları ortaya çıkmıştır. Bu ülkenin en önemli şeyini, zamanını çalmışlardır. Neyi bahane ederek gelmişlerse, onu çoğaltarak gitmişlerdir. Yazık bu ülkeye! Bu anlamda bizim söyleyecek sözlerimiz var. Bu öfke ürünlerimizi başlatmak için sebep olmalı; ama ürün sinemaysa bunun önce sinema olmasına gayret göstermeliyiz.

    “Her filmde olduğu gibi bu filmde sağ yok.” eleştirisi getirilmişti, Ali Murat Güven’in eleştirisiydi. Bu ifade, sizi çok etkilemişti. Yine de Beynelmilele bakınca, sert bir sol algısıyla karşılaşmadı izleyici. Sizce o ‘öte anlam’ neydi?

    Bir tek şeyi yapmaya çalıştık: Samimiyeti elden bırakmadık. Mevzuya tüccarca değil samimiyetle yaklaştığınızda, bu duygu insanlara mutlaka geçiyor. Hiçbir şeyi bilmiyorsanız da samimiyeti elden bırakmayın. İnsanlar diğer çapakları affedebiliyor. Sağın olmaması meselesine gelince, sağın kendisi 12 Eylül’de iyi bir sınav veremedi. Dolayısıyla 12 Eylül ürününün önemli ana objelerinden birisi olamıyor. Hatırlayalım dönemin sağ siyasi aktörlerini… En baba yiğitleri ‘Fikrimiz iktidarda, kendimiz mahpustayız.’ dedi. Agâh Oktay Güner sanırım, MHP büyük davasında böyle bir savunma yaptı. MHP’nin ikinci ya da üçüncü adamıydı. Diğerleri de itiraz etmediler bu minvalde savunma yaptılar. Fikrin iktidardaysa yapılan bütün zulümlerde dahlin var demektir. Çünkü iktidarda olan fikir; insanı yok sayan, ilerlemeyi, aydınlanmayı, eşitliği, özgürlüğü yok sayan ve bunu kanla boğan bir anlayış. O zaman sen bu tür sanatsal ürünlerde, var olamazsın, yer alamazsın. Kenan Evren’in şöyle bir demeci var: “İlk idam dosyası önümüze geldiğinde denge olsun diye bir tane de sağdan olsun dedik.” İşte o dengeye kurban giden sağcının konusu sinemanın konusudur. Ama bunu da bir sağcının yapması lâzım. Bundan sinemasal bir şey yok. Kendini iktidarda zannediyorsun ve seni asıyorlar.

    Bir solcu bir sağ filmi çekemez mi? Arada keskin bir sınır mı var? Yoksa o anlam dünyasına hakim değildir de, o yüzden mi çekemez?

    Çeker; her şey öğrenilir, her şey yerine konulur. Ama niye bir sağcı çekmesin. “Bu filmler bize yer vermiyor.” demek, soylu bir yaklaşım değil. Sağın önemli sinemacıları var. Hepsini çok önemsiyorum ben. Yücel Çakmaklı, İsmail Güneş ve ismini yeni duymakta olduğumuz, kısa film çeken arkadaşlar…

    Solun, hikâyelerini beceriyle anlatabilmesini neye bağlıyorsunuz?

    Dramaturjide basit bir kurala bağlıyorum. Siz başkasının aşk mektubunu yazamazsınız. Oturursun, o aşkı en iyi sen anlatırsın. Çünkü o aşk seni perişan etmiştir. Sağın şanssızlığı, dramaturji eşittir çatışma, o da eşittir engel. Böyle basit bir tanıma indirsek, sağ repertuar hayatı hep bir takdiri ilâhi olarak görünce buradan bir çatışma çıkarmak zor.

    Askerlerden, Beynelmilele dair tepkiler aldınız mı?

    ‘Eline sağlık’ diyen, o dönem askerlik yapmış insanlar oldu. İkincisi, “Evet filmde bahsi geçen konular oldu.” dediler. Fakat bundan hemen sonra hiyerarşiyle eğlenmemi eleştirdiler. 30 Ağustos balosunda başçavuşla, yüzbaşıya aynı masada rakı içirmiştim. Hiyerarşiyle her şey yapılır ama eğlenilmez. Niye ilk dansı komutan yapsın? Buna çok bozuldular. Ankara Barosu, kendi üyeleri arasında yılın filmi seçtiler Beynelmileli. Film izlenildi, ödül verdiler sonra da soru cevap faslına geçildi. Üç, dört tane emekli askeri hukukçu kalkarak sadece bu konudaki itirazlarını dile getirdiler. Buraya takılacaklarını da biliyordum.

    O… ÇOCUKLARI, ‘EMANETÇİ ANNELER’İN HİKÂYESİ

    O… Çocukları’ndan biraz bahsedersek, yine 80 dönemini ya da siyasetin ezdiği insanı mı sorguluyorsunuz?

    Sadece 80 dönemini değil… Faşizmin dini, imanı, kitabı yoktur. Ama cinsiyeti vardır. Faşizm erkektir. Bütün jargonu, erkek jargonudur. Bütün yöntemi, kaba erkek yöntemleridir. Bir toplumu erkekleştiremezsen, o kitleyi faşizmin uzantısı yapamazsın. Kadın merhamettir, kadın vicdandır, kadın anadır, kadın topraktır. Dolayısıyla faşizmin ilk mağdurları kadınlardır. Bu olgunun fıtratı budur ve ilk mağduriyetini de kadınlar yaşar. O… Çocukları, bir kadın hikâyesidir. Hemen bunlarla birlikte anılması gereken diğer kesim çocuklardır. Kim Allah’tan korkmaz? Çocuk, derler. Çocuk dolayısıyla faşizmden de korkmaz. O… Çocukları’nda kadınların ve çocukların üzerindeki tahribatı anlatmaya çalıştım. Yani faşizmin erkek yüzünü…

    Foucaultyen bir yere doğru gidiyoruz. İktidarın, bedeni tahakküm altına alması… İlginçtir Türk sinemasında bugüne kadar böyle bir örnek yok sanıyorum. Zor bir işe soyunduğunuzun farkında mısınız?

    Vardır mutlaka, benim şimdi aklıma gelmiyor ama. İnsanlar hayatı üç şekilde algılarlar: Günlük hayat, bilim ve sanat. Herkesin şeyi neye dönükse, bakarsınız çok ünlü bir adam görürsünüz, ama hayatın, kâinatın sırlarına ermişçesine refleksler gösterir. Bu o günlük hayattan süzebilmektir. Yoksa Yunus Emre’yi izah edemezsiniz. Marx, Das Capital’i yazar, Picasso’da onu Guernica’yla anlatıverir. Ben de oturup size anlattığım kadar detaylı cümleler kurarak bu hikâyeye başlamadım. Drama, soru sormakla başlar. Soruyu sorarsın, verdiğin cevap senaryondur. Cezaevinden çıktıktan sonra İstanbul’a ilk geldiğimde, Tarlabaşı’nda kalmıştım. Yüz yıllık köhne bir apartmanda! Yıl 1988. Orda çoluk çocuklu birkaç ev görünce dikkatimi çekti. Sordum, ‘emanetçi anneler’in evi dediler. Ne iş yapar bunlar? Fuhuşla geçinmek zorunda kalan kadınların çocuklarına bakarlar. Bu tanım bile yeterince dehşetengiz. Daha sonra tanıdım da bu çocukları. Bu kadınların çocuklarının hepsinin hayat hikâyelerinde cinsel tacize uğramak var. Emanetçi anneye bırakılanlar, bu anlamda güvencede sayılıyorlar. Bu kadınların hepsinin başı, çocuklarının babasıyla dertte. Bütün kavgalar hep çocukların üzerinden yürütülüyor. Emanetçi annelerin iyi – kötü militer bir gücü de var. Yanlarında mutlaka bir sabıkalı bulunduruyorlar. Bir üçüncü husus bu kadınlar, çocuklara, annelerinin iştigâl ettiği işi sevdirmiyor. Bende, “Yurt dışına gitmek zorunda kalmış, eğitimli bir aile; çocuğunu emanetçi annelerden birine verseydi neler olurdu?” sorusunu sordum, senaryo çıktı ortaya.

    Senaryoyu yazarken, emanetçi aile kavramını yeniden gözlemleme şansınız oldu mu?

    Bu kavram artık yok. Çünkü fuhuş, kurumsallaşmaktan daha vahim bir boyuta geldi bu ülkede. Bir kere ideolojik olarak meşrulaştırıldı. Bu nedenle “ar, namus” olgusu ortadan kalktı. Bir de çok yaygınlaştı. Paranın maliyeti ne kadar yükselirse ahlâkın maliyeti o kadar düşer. Enflasyon, ahlâksızlık demektir. Kapitalizm, namussuzluk demektir. Bu çok bilimsel bir şeydir. Kendi insanımız yetmezmiş gibi, başka ülkelerin kadınları da bu ülkede böyle bir pazarın metaı haline geliyor. Şimdi nispi refah denilen bir şey var. Etiler’de insan bu işi yapıyor olabilir; ama parası, onun yoksulluğundan bir kademe eksiltmez.

    İktidar ve beden ilişkisinde, ‘çocuk’ kavramını nasıl şekillendirdiniz? Kapitalist ya da modernist düşüncenin, çocuğu, üremenin sonucu dünyaya gelen beden olarak görmesine dokundunuz mu meselâ?

    Çocuk için hiç bu kadar ayrıntılı analizlere gerek yok aslında. Çocuk tüketim ideolojisinin önemli metalarından biridir. Hem hedefidir, hem objesidir. Meselâ bir hayat kadını var. Okuması yazması yok. “Okumam yazmam yok; ama her gün mutlaka bir gazete alırım.” diyor. Ben, herkes bağışlasın, bugün çocuğunu kolejlere sokma, belli kalıplara sokma histerisinde olanlara gönderme yaptım. Orada en sevdiğim diyaloglardan birisi şöyle gelişiyor: Kadın, çocuğuna Sakıp adını vermiş, zengin olsun diye. Her gün işine giderken, çocuğa para veriyor. Akşam geldiğinde de verdiği paranın hesabını soruyor. Bu toplumda, “Babam bana şunu verirdi, akşam onunla şunu yapardım, sonra zengin oldum.” gibi bir geyik dönerdi. Bildiğimiz mahdut sayıdaki zenginimizin hikâyesini, bu zannederdik. Fakat çocukta böyle bir şey yok. Her akşam geliyor çocuk mal mal bakıyor, ona verilen parayla kesinlikle bir sermaye birikimi yapması mümkün değil. O anda hayat kadınının şöyle bir yakınmasını duyuyoruz, gayet hayal kırıklığıyla: “Acaba Vehbi mi koysaydım?”

    3. FİLMİMİ TEK BAŞIMA YAPACAĞIM

    Halihazırda üçüncü bir sinema projesi var mı?

    Berlin Duvarı’na gecekondu yapan bir Yozgatlı’nın hikâyesini işliyorum. Biraz fazla ironik… Bir Türk, dünyaya kederdir. Orada da gene yoksulluk var. Etini satmaktan sonraki yoksulluk baremi de gurbete düşmektir. Gurbetlik essahlı bir derttir. Rivayet, 72 millet var diyorlardı. Şimdi 73 millet var; çünkü göçmenler de artık bir millet. Meşrebi, menşei, rengi, dini, dili ne olursa olsun göçmenler diye bir millet var, millet tanımına çok uyuyorlar çünkü. Kaderde, tasada, kıvançta birler; dünyanın hangi coğrafyasında göçmense, aynı refleksi gösterirler. Bizim Almancının yaptığıyla, buradaki Nijeryalı’nın yaptığı arasında zerre fark yoktur. Ev sahibi ve göçmen olmakla ilgilidir bu hikâye. Gerçek bir hayat hikâyesi… TRT’de belgeselini gördüm, bir de Samanyolu’nda görünce, gittim adamdan telifini aldım. Bu, ilhakla başlıyor. “Almanya, acı vatan” adını yeterli bulmuyorum. Almanya’dan yapılan oryantalist filmleri de derde derman olarak görmüyorum. Hele bir de ben kurcalayım şu işi, bakalım ne çıkacak dedim. Böyle bir hallenmenin sonucudur, yani bir tür kederdir. Yozgatlı Osman da ufak ufak Berlin duvarının dibinde 580 metrekare arazinin ilk bir metresini çöpten temizlemekle başlıyor. Giderek oraya sahip oluyor, iki hemşerisiyle beraber. Sonra bu iki hemşeri birbirlerine düşüyorlar. Bu da, bize özgü bir hal…

    Ne zaman çekilecek? Ayrıca yönetmen koltuğuna siz mi oturacaksınız?

    Bu, Ağustos’ta çekilecek nasip olursa. Evet ben yöneteceğim inşallah. Her şeyiyle üstleniyorum projeyi.

    “Ben, Türkiye’deki sinema âleminin adamı değilim.” der gibisiniz…

    Sinema bu ülkede, en eski geleneğe sahip sektör. Ben de ona en son intisap eden adamlardan birisiyim. Burası dışarıdan bakıldığı gibi değil. Bizim sektörümüz çok dar. En muhteşem işi yapanlardan, en sıra dışı işi yapanlardan tutun, bir avuç insan sonuçta. Meslek içi çok uzlaşmaz bir dil kullananlardan değilim. Ayrıca çok bundan yana da değilim. Bir faydası olduğuna inanıyorum çünkü. Daha vahim noktalar var; bunlardan biri de dağıtım tekeli var bu ülkede. İstatistiklerde belki de en yüz akı olduğu alanlardan birisi kendi filmine teveccüh oranı. Bu, bizde yüzde 54. Avrupa’da Fransa kendi filmine kota koyuyor, ona rağmen rakamlar bunun çok gerisinde. Dünya üçüncüsüyüz. Amerika ve Hindistan’ın hemen ardından geliyoruz. Hal böyleyken Amerika bu alana muvaffak olamamış, çözümü şunda bulmuş: Dağıtım tekelini ele geçirmiş. Bu ülkenin toplam dağıtıcı oranlarına baktığımızda yüzde 80’ine yakını Amerikan şirketlerinin denetiminde. Ben bununla mı uğraşmalıyım, yoksa meslektaşımın kendi kişisel alanıyla ilgili bir film yapma hallenmesine mi saydırmalıyım? Onun için bu aleme ait olmak olmamak falan önemli değil.

    (01 Mayıs 2008)

    Fatih Dural

    http://www.sinemalife.com

    Burada Olan Burada Kalır

    Tom Vaughan’ın yönettiği ve Cameron Diaz, Ashton Kutcher, Rob Corddry ile Treat Williams’ın oynadığı Burada Olan Burada Kalır (What Happens in Vegas), 09 Mayıs 2008’de Özen Film dağıtımıyla Özen Film tarafından vizyona çıkarıldı.
    Jack ve Joy, Las Vegas’ta paylaştıkları bir hafta sonu üç milyon dolar kazanırlar, ancak kazanan belli değildir. Aralarındaki tartışmayı Yargıç Whopper altı aylık zorunlu bir evlilikle çözümleyecektir. Evliliğin feshini kabûl etmez, ganimetin paylaşımını dondurur ve çiftin hazırlıksız yakalandıkları bu evliği yürütmek için her şeyi denediklerini kanıtlamalarına karar verir.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb
  • Ali Ulvi Uyanık Yazıyor
  • Hülya Avşar Stüdyosu’nun Konuğu Nebahat Çehre

    Hülya Avşar’ın TürkMax ekranındaki Hülya Avşar Stüdyosu adlı programı beğeniyle izlenmeye devam ediliyor. Hafta içi her akşam saat 19:30’da ekrana gelen programda Hülya Avşar fark yaratmış kişilerle bir saat boyunca herşeyin konuşulup tartışılabildiği çok keyifli bir sohbet gerçekleştiriyor. Hülya Avşar’ın, 25 Nisan Cuma günkü konuğu Türk sinemasının önemli oyuncularından Nebahat Çehre olacak ve Hülya Avşar, “Yeni dönem Türk sinemasında neler değişti?”, “Yılmaz Güney sinemada nasıl bir fark yarattı?”, “Disiplin oyuncular için ne kadar önemli?” gibi sorular yöneltecek.

  • Basın Bülteni
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğrafa haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Hülya Avşar Stüdyosu’nun Konuğu Nebahat Çehre yazısına devam et
  • Gala’da “Mevlana Celaleddin-i Rumi” ve “Sadri Alışık Ödülleri” Konuşulacak

    Gala Programı bu hafta Mevlana Celaleddin-i Rumi: Aşkın Dansı filminin yönetmeni Kürşat Kızbaz, oyuncuları Burak Sergen ve Turan Özdemir’i konuk ediyor. Programda Yeşilçam’ın unutulmaz yönetmenlerinden Ülkü Erakalın, 60 yıllık meslek hayatıyla ilgili anılarından bahsedecek. 13. Sadri Alışık Oyuncu Ödülleri öncesinde, Kerem Alışık ve Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal Sadri Alışık’ı ve bu ödül töreninin önemini anlatacaklar. Gala Programı 25 Nisan Cuma akşamı saat 22:40’da TürkMax’ta.

  • Basın Bülteni
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğrafa haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Gala’da “Mevlana Celaleddin-i Rumi” ve “Sadri Alışık Ödülleri” Konuşulacak yazısına devam et
  • Garanti Mini Bank Uluslararası Çocuk Filmleri Festivali 5. Kez Perdelerini Açıyor

    Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı (TÜRSAK) ile Garanti Bankası’nın işbirliğiyle yapılan Garanti Mini Bank Uluslararası Çocuk Filmleri Festivali’nin beşincisi, 25 – 28 Nisan 2008 tarihleri arasında İstanbul’da düzenlenecek.
    Açılışa, Mehmet Ali Erbil, Cem Özer, Levent Üzümcü ve Demet Şener çocuklarıyla birlikte katılırken, Filmimin Hikayesi’nde ödül kazanan miniklere plâketleri verilecek.
    Bu yıl ilk defa İstanbul dışındaki illerde de çocuklara sinema şöleni yaşatacak olan festival 02 -04 Mayıs 2008 tarihlerinde Ankara’da, 09 – 11 Mayıs 2008 tarihlerinde İzmir’de yapılacak.

  • Basın Bülteni
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğrafa haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Garanti Mini Bank Uluslararası Çocuk Filmleri Festivali 5. Kez Perdelerini Açıyor yazısına devam et
  • 02 Mayıs 2008 Haftası

    “WΔZ”, sevgi ve aşkın gerçekte olmadığını kanıtlamaya çalışan seri cinayetlerin peşinde ‘çok karanlık’ gettoya sürüklenip ‘ters köşeye yatırılacağınız’, gerçeklik duygusu yüksek bir polisiye dram-gerilim: WΔZ denkleminin ne olduğunu yeni öğrenenlerin tüylerinin diken diken olacağına eminim.

    “Seksi & Çılgın” adlı sıkıcı filmi izlerken, bir an önce, çirkin ve iğrenç karakterin güzellik ve temizliğe geçiş yapmasını diliyorsunuz; işte tüm beklentiniz de bu zaten: Biliyorsunuz, iyi niyetli sinema seyircilerinin dilekleri hep kabûl edilir!

    “Özel Tim”i izlerseniz, Rio De Janerio kentinin uyuşturucu merkezli şiddet dünyasında yarı asker sayılan ‘seçkin polisler’in görüş ve uygulamalarının nefes nefese koşturan tanığı oluyor; özellikle zengin çocuklarının talebiyle patlayan ticarette, sorunun çözümünün ne denli zor olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz: Tuhaftır; polis işkencelerini olduğu gibi gösteren film polis cephesinden baskı görürken, büyük oranda anti-kahraman başkarakteri yüzünden de entelektüel çevrelerden ağır eleştiriler aldı (iyi bir sanat yapıtı da kimseyi memnun etmez zaten).

    “İkiye Bölünen Kız”da, çok güzel, akıllı, cesur genç karakter iki erkekle birden garip bir oyuna sürüklenirken, parayı ve kültürel gündemi ellerinde tutanlarla ‘çok dikkatli’ olunması gerektiği, keskin eleştirilerle -Chabrol ustalığına yakışır biçimde- dokuya işleniyor: Tam da görünenin altındakini merak edenlere göre.

    “Iron Man”, yüksek teknolojiye sahip silâhların üreticisi dâhi iş adamının nasıl olup da kolayca duygudaşlık kuramayacağınız bir çizgi roman kahramanı olabildiğini merak edenlere sunulan büyük bir serüven: Doygun bir izleyici olarak çıkacağınız, eğer yazıları sonuna kadar izleme sabrınız veya merakınız varsa, en sonda bu tür seyirciye armağan edilen sahneyle de iyice doyuma ulaşacağınız kesindir.

    “Altın Şans”, kimyaları mükemmel uyuşan iki başoyuncusunun cazibesi, duraksamaksızın mizah, macera, hareket, heyecan sunan yapısı ve ‘içi dolu’ hikâyesiyle baştan çıkarıcı: Doğanın ve özellikle su altının nefes kesici güzellikte olduğunu da biliniz.

    (01 Mayıs 2008)

    Ali Ulvi Uyanık

    aliuyanik@superonline.com

    Waz

    Tom Shankland’ın yönettiği ve Stellan Skarsgård, Melissa George, Selma Blair ile Ashley Walters’in oynadığı Waz, 02 Mayıs 2008’de Bir Film dağıtımıyla Tiglon Film tarafından vizyona çıkarıldı.
    Şehrin karanlık ve esrarengiz sokaklarında dirilen bedenler kol gezmektedir; kimileri paramparça, kimileri derilerinde WΔZ kazınmış bedenler. Dedektif Argo ve iş arkadaşı, bu dövmede yazan denklemi çözmeye kararlıdırlar ve fark ederler ki kurbanların hepsine korkunç bir seçim önerilmektedir: Sevdiğin birini öldür, yada ölmeyi göze al. WΔZ denklemini çözmeye girişen Eddie ve Helen, katilin tuhaf bir aşk testi uyguladığını fark ederler.

    Waz yazısına devam et

    Atillâ Dorsay’ın Yeni Kitabı “Sinema… ve Unutulmayanlar” Çıktı

    Duayen sinema yazarı Atillâ Dorsay’ın yeni kitabı Sinema… ve Unutulmayanlar, Remzi Kitabevi tarafından yayınlandı. Sinema… ve Unutulmayanlar, ünlü eleştirmen Atillâ Dorsay’ın sinemanın önde gelen yerli – yabancı yönetmen ve oyuncularıyla yaptığı söyleşilerin yer aldığı bir tür anı defteri. Dorsay bu söyleşilerde yılların deneyimiyle ve kendine özgü üslûbuyla yönetmen ve oyuncuların yaratıcı kimliklerini ve sanasal eğilimlerini saptarken bir edebiyat tadı duyumsatmayı da başarıyor.

  • Yüksek çözünürlüklü kapak fotoğrafına haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Atillâ Dorsay’ın Yeni Kitabı “Sinema… ve Unutulmayanlar” Çıktı yazısına devam et
  • Dünya Fikri Mülkiyet Günü Kutlanıyor

    Dünya Fikri Mülkiyet Organizasyonu (WIPO) tarafından “yaratıcılığın teşvik edilerek ödüllendirilmesi ve kültür sanat alanının korunması bilincinin yaygınlaştırılması” hedefiyle tüm dünyada 26 Nisan tarihinde kutlanan Dünya Fikri Mülkiyet Günü ülkemizde bu yıl dördüncü kez, genç yeteneklerle usta sanatçıları bir araya getiren bir organizasyonla kutlanıyor.
    T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’nün “korsanla mücadele” başta olmak üzere “esere ve emeğe saygı” konusunda bilinç oluşturma çalışmalarını yoğunlaştırdığı etkinlikler çerçevesinde bu yıl, “yaşamını kültür ve sanatın gelişimine adamış yazar, düşünür ve sanatçılarımıza” da Kültür ve Sanat Hizmet Ödülleri takdim ediliyor.

    Dünya Fikri Mülkiyet Günü Kutlanıyor yazısına devam et