Memleket Meselesi’nin Galası 28 Aralık’ta Yapılıyor

Türk Sinemasının iki duayen ismi Ahmet Uğurlu ve Füsun Demirel’in başrollerini paylaştığı, Memleket Meselesi’nin galası 28 Aralık’ta Esentepe Cinebonus Astoria Sinemaları’nda yapılıyor. Trajikomik filmin konusu şöyle: Bir kasabada sıradan bir ilkokul öğretmeni olan Adil Hoca’nın, uğradığı bir haksızlıktan sonra gururu incinir ve hakkını aramak için bir mücadele başlatır. Adli mercilerden sonuç alamayınca, hak arama mücadelesini “Memleket Meselesi” haline getiren Adil Hoca’nın uğraşı aslında, onun şahsında herkesin savaşıdır. Adil Hoca’nın eşi özel hayatında ve çalıştığı okulun hademesi de iş hayatında çok önemli rollere sahiptir.

  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • 22. Ankara Uluslararası Film Festivali’ne Son Başvuru Tarihi Yaklaştı

    Halkbank ana sponsorluğunda 17 – 27 Mart 2011 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 22. Ankara Uluslararası Film Festivali Ulusal Uzun, Kısa ve Belgesel Film Yarışmalarına başvurular devam ediyor. Öğrenci ve profesyonel olmak üzere iki dalda düzenlenen Ulusal Belgesel Film Yarışması ile kurmaca, deneysel ve canlandırma dallarında düzenlenen Ulusal Kısa Film Yarışması’nda her dal için bir En İyi Film Ödülü verilecek. En İyi Film Ödülü’nü kazanacak yapımlar 2.500 Türk Lirası ile ödüllendirilecek. Yarışmalara 07 Ocak 2011 tarihine kadar başvurulabiliyor.

  • Basın Bülteni
  • Başvurular için tıklayınız.
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Tuba Ünsal: Hayatımda Gördüğüm En Komik Sevişme Sahnesiydi

    İlk üç günde yaklaşık 50 bin seyirciye ulaşarak haftanın en çok izlenen yeni filmi olan ve Kemal Sunal Halk Ödüllü Çakallarla Dans filminin güzel oyuncusu Tuba Ünsal, sevişme sahnelerinde telekulak yapınca utandı. Sivil bir polisi canlandıran Tuba Ünsal, peşine düştükleri çeteyi dinlemeye alınca olanlar oldu. Telekulaka takılan bir dinleme de Servet ve Fatma’nın komedi unsuru taşıyan sevişmelerine kulak misafiri olunca şaşırdı kaldı. Tuba Ünsal, sevişme sahneleriyle gündeme gelen bir çok sinema filminin aksine Çakallarla Dans’taki sevişme sahnelerinin cinsellikten öte olduğunu belirtti.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • İstanbul’un Şehirleri Belgeselinin Galası Gerçekleştirildi

    İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti projeleri kapsamında GENAR tarafından yapımı üstlenilen İstanbul’un Şehirleri belgeselinin gala gösterimi 23 Aralık’ta Maslak TIM’de yapıldı. Canlandırma çekimlerinde Çetin Tekindor’un başrol oynadığı belgeselin gala gecesine İranlı ünlü yönetmen Majid Majidi de katıldı. Tekin Akmansoy, Pelin Batu ve Halit Kıvanç’ın katılımıyla gerçekleşen galada İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’ndan Şekip Avdagiç, Yusuf Kaplan, yapımcı Mustafa Şen, yönetmen Aybars Bora Kahyaoğlu ve Majid Majidi’nin konuşmaları sonrasında belgeselin gösterimi yapıldı.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    İstanbul’un Şehirleri Belgeselinin Galası Gerçekleştirildi yazısına devam et
  • Gazete Sayfalarındaki Türk Sineması Sergisi 26 Ocak’a Kadar Uzatıldı

    Sinemamızın kuruluşunun 96. yıldönümü anısına hazırlanan Gazete Sayfalarındaki Türk Sineması adlı sergi 26 Ocak 2011 Çarşamba gününe kadar uzatıldı. T. C. Kültür Bakanlığı desteğiyle SİNEBİR (Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği) tarafından düzenlenen SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) üyesi Coşkun Çokyiğit’in sergisi Profilo Alışveriş Merkezi Tiyatro İstanbul Fuayesi Sergi Alanı’nda gezilebiliyor. Sergiyi geçtiğimiz günlerde Abdurrahman Çelik, Agâh Özgüç, Atilla Dorsay, Bahar Öztan, Engin Çağlar, Necip Sarıcı ve Yılmaz Atadeniz gibi sinema sektörünün önde gelen isimleri de ziyaret etti.

  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Gazete Sayfalarındaki Türk Sineması Sergisi 26 Ocak’a Kadar Uzatıldı yazısına devam et
  • Sinemanın “Zorunlu” ve “Gönüllü” “Yakın-İzler-Çevre”si

    Batı’da eleştiri, bir kültür / sanat ürününün yakın çevresini saran seçkin okuyucu / seyirci / tüketici için “yakın-izler-çevre” (YİÇ) kavramını kullanır. Bu genel kavramı, ürünün çevresini saran ve iç içe geçen “zorunlu-yakın-çevre” (ZYİÇ) ve “gönüllü-yakın-çevre” (GYİÇ) diye ayırmak mümkün.

    İlk çemberdeki ZYİÇ çoğunluk, kültür ürününü işi gereği profesyonel olarak yakından takip eden bir çevredir. Bu çevre izler, yazar, çizer, program yapar, dergi çıkarır, festival düzenler, vb. İkinci çemberdeki GYİÇ ise o kültür ürününü sadece kültürel (haz) amaçlı satın alır. Onun için dergiler, haftalık ek’ler çıkarılır, yazılar ve dosyalar hazırlanır, eleştiri yazıları, paneller ve seminerler, halkla ilişkileri üstlenilmiş çeşitli festivaller, v.b. etkinlikler düzenlenir. GYİÇ, bir anlamda kültür ürününü kendisi adına da takip eden ZYİÇ’nin organik (alıcı) izleyicisi ve onun en yakın eleştirmenidir.

    Her iki çevre bulunduğu coğrafyanın kültür ürünlerine damgasını vuran, eleştirel duruşlarıyla hem birbirlerinin hem de içinde yaşadıkları toplumun zihinsel / kültürel yeniden üretimine çeşitli düzeylerde katkıda bulunurlar. Her ikisi de çevresinde yer aldıkları kültürel ortam ve ürün üzerinden birbirlerine karşı konum alırlar. Bu iki çevre, (bazı aristokrat azınlıklar dışında) neredeyse aynı yaşam standardı içinde yaşar. (Cihangir çevresi bunun en tipik göstergesidir!) Hatta GYİÇ bireyleri gerekli iletişim uzmanlık ve tekniklerini edindikleri takdirde birinci çembere de geçebilirler. İkisi arasındaki en temel fark ZYİÇ bireyinin “işi gereği”, konumunu kolayca terk edemeyecek bir yerde (statüde) olmasıdır. Oysa GYİÇ bireyleri, geçmişte hoşlanarak izlediği bir sanatçının (süregiden çizgisinin) ürünlerinden (hatta sürekli onu öven eleştirmenden) artık hoşnut olmadığı zaman onu terk edebilir. Dolayısıyla ZYİÇ ile GYİÇ arasındaki organik bağ da kopar. Eleştirileri okunan veya göz atılan ama tavsiyelerine kulak asılmayan eleştirmenleri hatırlayalım!

    Şüphesiz, popüler kültür ürünleri için, bu yazının kapsamı içine girmeyen çeşitli “uzak-izler çevre”lerden de bahsedilebilir. Ama bu yazının amacı, zorunlu-yakın-izler-sinema-çevresi (ZYİSÇ) ve gönlü-yakın-izler-sinema seyircisi (GYİSS) kavramlarını bir büyüteç gibi kullanıp, sinemamızda ortaya çıkan bazı yeni olguları sorgulamak olacak.

    GYİÇ bireyleri duyarlı ve iz sürücüdür. Bu yüzden kültür ürünlerinin üretim ve tüketim süreçlerinin bütün aşamalarında kendisine verilen her tür (akademik veya magazin) bilgi veya habere açıktırlar. ZYİSÇ’nin GYİSS ile bir film projesi üzerinden başlayan ilişkisi ise sanatçının zihninde doğmuş bir fikirden başlayıp, filmin / ürünün arşive kaldırılmasına kadar sürebilir. Bunlar filmin öyküsü, senaryonun biraz da “ilginçleştirilerek” sunulan bazı ayrıntıları, yönetmenin mekân bakması, oyuncu seçimi, çekim ve stüdyo çalışmalarından bazı küçük haberler, filmin tüketime nasıl sunulacağı veya hangi festivallere gönderileceği, vb. şeyler olabilir.

    Ülkemizde elitleşerek biriken GYİSS kültürü için 12 Eylül 1980 sonrasına kısaca göz atmakta yarar var. Çünkü 12 Eylül 1980 darbesi sonrası iki neden buna ivme kazandırdı.

    – Hareketli görüntünün değişen üretim tarzı (yani film / pelikül üretim tarzının (PÜT) yerini elektronik / dijital üretim tazına (EÜT) bırakması),

    – Darbe sonrası daralan kültürel / kamusal alan.

    1980’li yıllarda EÜT, korsan video furyasıyla sinemada üretim tarzına ağırlığını koymaya başlayınca, tüm dünya ülkelerindeki sinema salonları birkaç yıl içinde kapanmaya başlayarak, ağırlıkla üst – metropol (İstanbul!) veya metropol (Ankara, İzmir!) gibi kentlerde tutunabildi. Alt metropol kentler bile bu erozyona dayanamadı. Bu kapanma, gelişmiş ülkelerde % 50 – 75, bizim gibi azgelişmiş (!) ülkelerde ise % 75 – 90 oranlarında oldu. Kesin rakam vermek pek mümkün olmasa bile, ülkemizdeki 3000 – 3500 salon sayısı 350’ye kadar indi. Kaldı ki, kalan salonların 100 kadarı da porno film oynatıyordu. Geriye kalan 250 salonun yarısından çoğu ise sadece üç büyük kentimizde kalmıştı.

    Video çağı öncesi “Sanat Sinemaları” deyimi sadece gelişmiş birkaç ülke metropollerinin (Newyork, Paris, Londra, vb) kültürel / kamusal alanlarında vardı. Bu deyim bizim gibi ülkelerde işte bu dönemde ayakta kalan sinemalar için söylenmeye başladı. İstanbul / Beyoğlu’nda Fitaş, Dünya, Alkazar, Emek, Beyoğlu; Kadıköy’de Moda, Reks; Ankara’da Kavaklıdere, İzmir’de Konak, vb. salon örnekleri ortaya çıktı. Popüler filmleri video piyasasına kaptırmış bu salonlar, o yıllarda kendi çevrelerinde bir seyirci kitlesi ve kültürü de oluşturmaya başladılar.

    Bu oluşuma zemin hazırlayan diğer neden ise, 12 Eylül askeri darbesinin kamusal / kültürel alana vurduğu darbeyi de eklemek gerekir. Daha çok sözel bilgilenmenin öne çıktığı (Bilsak, Bilar, vb.) bu dönemde YİÇ de bu salonların çevresinde kendisine özgü bir yaşam tarzı ve ideolojisi (ekonomi politiği!) yarattı. O yıllarda bu çevrenin imdadına bir de “İstanbul Sinema Günleri” yetişti. Bu etkinlik daha sonra çok gelişip uluslararası bir film festivali bile oldu ama o zamanlardan kalan seyirci için her zaman “sinema günleri” veya bir “buluşma günleri” olarak varoldu.

    PÜT’dan EÜT’na, TRT’nin de siyah / beyazdan renkli yayına geçtiği yıllarda, ülkemizde de Batılı örnekleri gibi yeni bir kuşak yönetmen /yapımcı kuşağı (Ömer Kavur, Erden Kıral, Ali Özgentürk, Yavuz Özkan, vd.) ortaya çıktı. Fakat çekecekleri filmin sermayesini video piyasasından alan bu yönetmen / yapımcılar filmlerinde geniş kitlelerin ilgileneceği konu, temalardan çok, daha çok bu YİÇ’nin yaşam tarzı ile ilgili konu ve temaları anlatmayı seçtiler. Bu bir çelişkiydi. Çünkü bu filmler önce sinemada vizyon görmek daha sonra video piyasası ve özel kanallara satılmak durumundaydılar. Bu çelişkiyi en güzel, “Anayurt Oteli” filmi televizyonda oynarken yaşlı kadının ağzından dökülen, “Neden böyle filmler oynatıyorlar da ‘Türk Filmi’ göstermiyorlar?” yargısı çok iyi ifade eder! Sinema yazarları ve akademisyenler bu dönem filmlerine “12 Eylül filmleri” veya “Bunalım Sineması” adını verdi. Yaratıcıların geniş seyirci ilgisinden giderek ayrılan konu ve temaları (ayrıca bir yazıda ele alacağım) 1990’lı yılların ortalarına kadar sürdü.

    Aradan geçen yıllarda kapanan salonlar için kantarın kaçan topuzu da dengelenmeye başladı. Dünyaya paralel olarak, özellikle metropol kentlerimizde açılmaya başlanan yeni sinema kompleksleri, yeni işletme anlayışları ile popüler filmlerin zeminini hazırladı. 1990’lı yılların ortalarında 500 – 550 olan salon / perde sayısı bugün 1700’e (geçen yıl 1678) tırmanıyor.

    PÜT zamanında ZYİSÇ ve GYİSS birbirleriyle eşzamanlı bir seyir ilişkisi içindeydi. Zamanında günlük gazetelerde yazan film eleştirmenleri ve onların seyirci / okuyucuları arasındaki ilişki buna örnektir. O zamanlar bir seyirci / okuyucu fikirlerine katılmasa bile bir sinema yazarının bir film hakkında ne yazdıklarını okumak ihtiyacını hissederdi. Bu gereksinimi de seyir öncesi ve sonrası kamusal alanda başkalarıyla paylaşılırdı. Her iki çevre bu etkileşimden geçen ürünlere damgasını vurur, hatta güncel ve olgusal sinema tarihi kitapları bu metinlerin bir araya getirilerek çıkardı. (Atilla Dorsay bu geleneği hâlâ sürdürür!) Fakat EÜT ortama ağırlığını koyduktan sonra bu etkileşim ortamı dağıldı. Ortaya çıkan çok kanallı üretim ve tüketim biçimleri, sinema yazarı ve seyirci arasındaki eşzamanlı organik bağı kopardı. Sinema yazarı / eleştirmeni ortaya çıkan çok seçeneklilik karşısında eski etkili konumunu yitirdi. Sinema yazıları giderek uzunluğu ve derinliğini kaybederken, bilgi birikimi olan deneyimli yazar ve eleştirmenler günlük gazetelerdeki köşelerini kaybettiler. Ortaya çıkan ve sinemanın temel kavramlarını birbirine karıştıran yeni nesil eleştirmenler ise ilgilerini salonlar, televizyon, video ve internet ortamındaki çok seçenekli ve çeşitlenen isteklere yönelttiler. Bu yazıların çoğu eleştiriden çok işletmeler tarafından kendilerine gönderilen basın bültenlerinden kolajlanan fason ve ansiklopedik bilgi yığınına dönüştü.

    Gösterim seçeneklerinin çoğalması ve zamana yayılması hasılat gelirleri açısından şirketleri zora soksa da GYİSS durumdan gayet memnun gözüküyor. O artık film seyrindeki çok seçenekliliğin keyfini sürüyor. İnternette birçok yerden bilgileniyor ve tartışıyor. Filmler vizyona girince, ya gidiyor veya gitmiyor ama izini sürebiliyor. Beğendiyse DVD’sini alıp kendisine bir kütüphane bile kurabiliyor.

    Gösterim seçeneklerinin çoğalmasına ayak uyduramayan geleneksel ZYİSÇ’nin bir ise kısmı emekli oldu. Yeni nesil ZYİSÇ ise, dilini her seçeneğe göre ayarlayarak her yerde olmaya çalışıyor.

    ZYİSÇ için yeni bir gelişme de artan festival bolluğunda onlara duyulan ihtiyacın yükselmesi. Fakat festivaller de seyir seçeneği bolluğu karşısında oldukça zor durumda. Dijital teknolojinin getirdiği kolaylıklar sayesinde artık kasabalarda bile film festivali yapmak düşünülebiliyor. Bu yüzden, ZYİSÇ ile GYİSS de bu ortamlarda yazmak / okumak ilişkisinden çok, panel, seminer, vb. ortamlarda sözlü olarak bir araya geliyorlar.

    Festivallerin artışı beraberinde belli düzey düşüklüğü getirirken, bir yandan da dünya film kültürünü izleyen ZYİSÇ’ne yeniden önem kazandırdı. Fakat geçiş sürecinde bazen dengeler de kaçıveriyor. Geçmiş yıllardaki Antalya, Adana, Bursa ve bu yılki Malatya Film Festivalleri bunun en açık göstergesi. Seyirci ile organik bağı zayıflamış (veya dağılmış) ZYİSÇ’lerin beğenileriyle düzenlenmiş bu festivaller uluslararası büyük film festivallerinin (kırmızı halılı!) kötü bir kopyası olmaktan ileri gidemediler. Ölçü şüphesiz hasılat değil ama, o yıllarda jürilerin seçtiği filmler de en az box-office yapan filmler oldu!

    Son yıllarda sanat filmlerimizin (!) seyircisi 2 – 10 bini geçmez oldu. Bu biraz da bu filmlerin sadece ZYİSÇ tarafından izlendiğinin en açık göstergesi. Fakat bu sinemamız için bir kısır döngü. Bu etkinin ZYİSÇ ve yaratıcı’nın karşılıklı ilişkisini incelemek ise ayrı bir yazı konusu…

    (Bu yazı, yazarı ve alındığı yayın yeri belirtilerek, dileyen herkes tarafında izinsiz olarak yayınlanabilir veya bir kısmı alıntılanabilir.)

    (01 Ocak 2011)

    Hüseyin Kuzu
    Senarist / Öğr. Gör.
    Sine – Sen Eğitim ve Araş. Dai. Bşk.

    6. İstanbul Animasyon Festivali’nde Büyük Ödül Logorama’ya Gitti

    Bu sene altıncısı gerçekleşen İstanbul Animasyon Festivali, 16 – 19 Aralık tarihleri arasında Pera Müzesi’nde gerçekleşti.
    Her sene olduğu gibi izleyicinin yoğun ilgisini toplayan festivalde 140’ın üzerinde dünyanın en iyi animasyon filmleri gösterildi.
    Festivalin en beğenilen filmi Logorama aynı zamanda IAF Büyük Ödülü’nün de sahibi oldu. Film bu sene Oscar’da En İyi Kısa Animasyon dalında ödül almıştı. En iyi Türk Filmi Ödülü’nü ise Anadolu Üniversitesi öğrencisi Emrah Özçelik’in filmi Kontrol (Control) aldı.

  • Basın Bülteni
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü görsellere haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    6. İstanbul Animasyon Festivali’nde Büyük Ödül Logorama’ya Gitti yazısına devam et
  • Esin Afşar Şarkıları Odeon Müzik’te

    Türk müzik tarihindeki 87 yıla yaklaşan geçmişiyle, ilk Türkçe Pop şarkıyı plâk olarak yayınlayan, ülkemizde ilk CD fabrikasını kuran ve 10.000’i aşan arşiviyle bir çok önemli projeye imza atan Odeon Müzik, hazırladığı albümlerle müzik sektöründeki yerini koruyor. Türkiye’de Anadolu Pop akımının ilk kadın temsilcilerinden biri olan Esin Afşar’ın plâklar üzerinde kalmış 12 şarkısı Odeon Müzik’le bugünlere ulaşıyor! Esin Afşar’ın Odeon Müzik hesabına 1971, 1976 ve 1977 yıllarında kaydettiği 6 adet 45’lik plâkta yer alan 12 şarkı, orijinal stüdyo bantlarından dijital ortama bu albüm için aktarıldı. Esin Afşar, 1974 yapımı Göç ve 2003 yapımı Neredesin Firuze adlı filmlerle sinema seyircisi karşısına da çıktı.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Esin Afşar Şarkıları Odeon Müzik’te yazısına devam et
  • Bir Avuç Deniz’in Fragmanı Yeni Yılın İlk Günü Yayında

    2011’in en iddialı filmlerinden sayılan Bir Avuç Deniz’in merakla beklenen fragmanı, yeni yılla birlikte yayına giriyor. Engin Altan Düzyatan ve Berrak Tüzünataç’ın başrollerini paylaştıkları film için geri sayım başladı. Fragman 01 Ocak 2011’de, 300 salonda birden yayına girecek ve aynı gün internet yayını da başlayacak. Reklâm filmleriyle tanınan Leyla Yılmaz’ın yazıp yönettiği Bir Avuç Deniz, Cine Film dağıtımıyla 11 Mart 2011’de vizyona girecek. Çekimleri Göcek, İstanbul ve Yunanistan’da yapılan film, çok katmanlı ve şaşırtıcı bir aşk hikâyesini konu alıyor.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • İstanbul 2010 Filmleri Festivali

    İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, Sinema Belgesel Animasyon (SBA) Yönetmenliği tarafından yaptırılan filmler toplu gösterime giriyor. Filmler 24 – 30 Aralık 2010 tarihleri arasında Beyoğlu Sineması’nda ücretsiz olarak gösterilecek. Festivalde uzun metrajlı filmler gösterim dışında tutuldu. Bunun nedeni ise filmlerin yurtdışı festivallerine gidecek olması. İstanbul 2010 Filmleri arasında yer alan uzun metrajlı filmlerden Unutma Beni İstanbul projesi New York ve Paris’ten sonra bir şehir üzerine yapılan özgün filmlerden biri oldu.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Gösterilecek filmler hakkında geniş bilgilere ve görsellere haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    İstanbul 2010 Filmleri Festivali yazısına devam et
  • Sinemada Kadın

    Dünya Sineması

    İkinci Dünya Savaşı ve Sinemada Kadının Yerinin Değişimi

    Dünya sinemasında kadının dikkate değer çıkışını 1946 sonrasına kadar dayandırabiliriz. İkinci Dünya Savaşı yıllarına kadar kadını karakter özelliğiyle öne çıkaran, erkekten ayıran yönler pek vurgulanmazken, bu tarihten sonra kadın bir tehdit unsuru olarak ön plâna çıkıyor. Zira o yıllara kadar pasif olan, aksiyonel olarak bir işlevi olmayan kadın, savaş yıllarında erkeğin yokluğuyla toplumun her alanına el atmıştır.

    Bu durum, kadının sinemada da güçlü ve tehlikeli bir simge olarak resmedilmesine yol açmıştır. Kadın, 1946’dan itibaren erkeği pasifize eden, kendi gücünü tasdik için erkeği kullanan “femme fatale” tiplemesini ortaya çıkarıyor. Kadın, erkeği kendine bağladıysa yani onu evlilik tuzağına düşürdüyse, erkek bir zaman sonra, kadının erkeği günlük rutin içerisinde pasifleştiren, iş-ev arasında mekik dokuyan, kadının istekleriyle yönlenen bir eş durumuna sokmuştur. Bazen de kadının, çocuk büyüten, ev işleriyle ilgilenen, erkeğini eve bağlamaktan başka bir gayesi olmayan, bununla yetinen bir kadın değil de; anneliği reddetmiş, gücünü erkeği alt etmek, erkeğin güç sahibi olduğu alanlarda gücü ele geçirmek isteyen gerçek bir femme fatale figürü görülür.

    Bu kadın şayet evlendiyse, genellikle çok zengin ve yaşlı birini tercih etmiştir. Çünkü nihai gaye mutlu bir aşk yuvası değil, erkeğinin gücünü ele geçirip, onun söz sahibi olduğu alanlarda kendi gücünü göstermektir.

    Bir anlamda kadın artık oyunu erkeğin kartlarıyla oynayacağını, zamana ayak uydurarak ayakta kalacağını söylüyordu sinemada. Kadının bu gücünü maddiyattan alma anlayışı 80’lerde de devam etmiş, dönemin dünyayı kasıp kavuran şarkısında, Madonna’nın o sınır tanımaz aykırı duruşuyla seslendirdiği “dünya materyalist ve ben materyalist bir kadınım” sözlerinde de kendini göstermiştir.

    60’lardan 80’lere doğru dünya sinemasındaki bu erkeğin asla bağlanmaması gereken tehlikeli madde kadın figürü anlamı derinleşerek devam etmiştir. Erkek, aşık olma yanlışına düşerse, tüm ipleri kadının eline vermiş olur. Çifte Tazminat, Malta Şahini gibi dönemin kültlerinde de olduğu gibi kadın, samimi olunmaması gereken, daima tedbirli davranılması gereken bir yaratıktır. Eğer erkek zaafını belli ederse, eninde sonunda kadın tarafından yapayalnız bırakılmaya mahkûmdur. Bu nedenle erkek, kadına karşı güçlü görünmek, cool erkek olmak zorundadır.

    Türk Sineması

    Yeşilçam’ın Kutsal Mesleği

    Türk sinemasında başlangıçta kadının yerine baktığımız zaman, yabancı sinemada olduğu kadar psikanalitik çözümlemelere pek de kafa yorulmadığını görüyoruz. Duygusal yoğunluk içerisinde kadına roller biçildiği yeşilçamda, belki de en sık rastlanan rollerden biri nezaketi haiz ifadesiyle “hayat kadını”…

    Ayakta durabilmek için, mesleğinin gerektirdiği metanete sahip olabilmek için duygusuz görünmek zorunda olan hayat kadınının içinde yufka bir yürek vardır. Hayatının perde arkasına baktığınızda, çocukluktan gelen travmalar, acıların kadını olmak için yaşanması gereken ne varsa yaşanmış olaylar vardır. Bu mesleği keyfinden yapmıyordur elbette. Bakmak zorunda olduğu, annesinin gece vardiyasında çalıştığını düşünen masum bir çocuk, ya da ilâç bekleyen hasta bir anne. Bazen de kadını bu duruma sürükleyen zalim bir aşıktır. Birbirlerini çılgınlar gibi seven iki aşık, kem gözlü plâtonik aşıkların tuzaklarına düşmüş, yanlış anlaşılmaların kurbanı olmuştur. Kadın ne yaparsa yapsın sevdiğini masum olduğuna inandıramamaktadır. Ya da şantaj fotoğraflarının sevdiğinin eline geçmemesi için “sana bir oyun oynadım genç adam” diyerek göz yaşlarıyla veda edilmiştir aşka. Ve derken kader, o zalim kader kadını ısrarla çemberinin içine almış, kolundan tutup Beyoğlu’nun arka sokaklarında 4. sınıf pavyonlara atmıştır.

    O kadın genellikle Ahu Tuğba, Banu Alkan, Müjde Ar olurken daha eskilerde ise bu role girmemiş kadın oyuncumuz neredeyse yok gibidir. Türkan Şoray, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, ya hayat kadını olmuş ya da pavyonda masalarda zengin iş adamlarını eğlendirmişlerdir.

    Her ne olursa olsun kadın, fedakârlığıyla, ezilmişliğiyle, aşkı için canını verişiyle insanlığından hiçbir şey kaybetmeden, hatta katlandığı bu zor meslekten dolayı daha da ulvileşen bir varlıktır Yeşilçamda.

    Zalim Kadınlar… Ama Yine de Aşıklar…

    Sinemamızda kötü kadın deyince akla gelen isimlerden, gençten yaşlısına, Suzan Avcı, Neriman Köksal, Aliye Rona, Semiramis Pekkan ve daha niceleri… Bazıları filmin sonuna kadar vazgeçmeden, yılmadan pençelerini çıkarmış vaziyette, ya çocuğu ailesinden ayırmakla ya da sevenleri ayırmakla meşgûldür. Bazen zalim bir annedir. Her ne pahasına olursa olsun sevenleri kavuşturmayacağına dair kutsal bir yemin etmiştir sanki.

    Bazen de filmin sonlarına dair, ne kadar kötülük etmiş olursa olsun kadınlığı, annelik içgüdüsü bir şekilde galip gelecek ve insanlara çektirdiği ezaya tövbe edecektir. Aslında onu masum kılan bir şey vardır. Aşıktır. Sevdiğini başkasına ait olarak görmektense, her türlü kötülüğü yapabilmiştir. Sevmiştir. Kendinden de çok sevmeyi bilememiştir sadece…

    Günümüze Doğru

    Sinemamızda değişen renkler, kokular, kadına biçilen rolü kökten değiştirmese de, kısmi farklılıklar kendini göstermekte…

    Artık kadının ayakları yere daha sağlam basmaktadır. Her yerde, her alandadır. Ve en azından işleri yolunda gitmezse varacağı tek yer hayat kadını olma yolu değildir. Tek başına bir şekilde ayakta durabilmekte, üretebilmektedir. Sadece cinsel kimliğiyle ön plânda değildir bir çok yerde.

    Fakat hâlâ zayıflığını gizleyememektedir. Ne kadar güçlü olursa olsun aşık olduğu zaman her şeyini silebilecek kadar gözü kararmakta, sevdiği adamın yanından ayrılmamak için her türlü fedakârlıkta bulunabilmektedir. Sevilse de sevilmese de zayıftır. Seviliyorsa kaybetmekten korkmaktadır, sevilmiyorsa bir daha görememekten. Sevilmeyen ama yokluğuna tahammül olmadığından her şeye katlanan, en azın rıza gösteren kadın figürü “Ali’nin Sekiz Günü”nde gayet güzel resmedilmiştir. Aynı üçlemenin diğer filmi “Zeynep’in Sekiz Günü”nde de ne kadar refah içinde yaşarsa yaşasın, kadın sevdiği an dünyası renklenmekte, kaybettiği an karanlığa gömülmektedir.

    Ali’nin Sekiz Günü’nde Ali’nin karşılıksız sevdiği kadın da bir başkasını karşılıksız sevmektedir. Bir gece sevdiği adam tarafından hor görülüp dayak yeyince, buna katlanamayan Ali’nin sevdiği adamı öldürmek istemesine karşı ağlayarak ve yalvararak verdiği cevap kadının nelere rıza gösterebildiği, sevilmekten geçip, sevmeye adandığını, erkek karşısındaki zaafının filmde öne çıktığını göstermektedir:

    “Ne olur ona dokunma, ben onsuz yaşayamam”

    Belki de kadınların bu gizleyemedikleri zaaflığı erkeğe güç gösterisinden vazgeçmesini gerektirecek bir durum bırakmayacaktır hiçbir zaman. Ve sinemada da kadın hep, seven, seven, karşılıksız veren, terk edilen ama yine seven eş, anne, sevgili olmaya devam edecek.

    (30 Aralık 2010)

    Sibel Atagün

    sibel_atagun@hotmail.com

    Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu