Kategori arşivi: Yazılar

Limonata’nın Anımsattıkları

Artık bilinen bir gerçek var ki, sinemamızda Onur Ünlü ve arkadaşlarının temsil ettiği bir mizah damarı var. Son dönemde birbiri ardına başarılı yapımlara imza atarak “absürt komedi”yi literatürümüze sokan Ünlü’nün temsil ettiği mizah, bir yanıyla “yeni” keşiflere kapı aralarken, diğer yanıyla da unuttuğumuz şeyleri bir kez daha gündeme getirmesiyle önem kazanıyor. “Sen Aydınlatırsın Geceyi” ve bir ölçüde de “İtirazım Var” sayılmazsa, yönetmenin en kitlesel projesi olan “Leyle ile Mecnun”dan “Beş Kardeş”e, daha çok diziler üzerinden yorumlamaya müsait olan bu eğilim, bir yanıyla da 90’ların son düzlüğünde kabuk değiştiren komediye -belliğ belirsiz- muhalif bir tavrı da içinde taşıyor.

“Perihan Abla” ve Kuzguncuk ahalisinin geçirdiği büyük değişimin yurt sathına yayılmasına itirazı olanların yeldeğirmenleriyle giriştikleri mücadele hüsranla sonuçlansa da, kaybedenler burada, hâlâ yanıbaşımızda. Kentin yeni değerlerinin peşinde sürüklediği yozlaşmayı köy-kasaba ekseninde okumayı deneyen “sanat sineması”nın on yıla yayılan macerasını unutmadan, bu yenilginin sokakta, semtte, mahalledeki yansımalarını en iyi gözlemleyeceğimiz alan olan güldürüdeki karşılığın bulmak ise giderek güçleşiyor. Arzu Film’in “bizden olan” sevimli tiplemelerini veya Şaban’ın mahallesine dokunuşunu nostaljik bir iç geçirmeyle anımsayan insanımızın yeni kahramanı kabalaşmış, bireycileşmiş, gemisini kurtarma derdindeki adamlardan biri olamayacağına göre…

İçinden geçilen dönemin post modern halet-i ruhiyesine uygun, yenilgiyi büyük edebi laflarla değil, düzenin değişimine paralel biçimde kabuk değiştirmiş şarkılarla ve pek de şiirsel görünmeyen bir yalnızlıkla savuşturmayı deneyen tipler, Ünlü ve ekolünün alametifarikaları arasında. Absürt ise, yaklaşımın arkaik olarak nitelendirilmesine karşı etkili bir kalkan oluşturuyor. Burak Aksak’ın “Bana Masal Anlatma”da çok iyi ortaya koyduğu bu yönelimin “Limonata”daki karşılığı bir parça karmaşık olmakla birlikte, benzer bir anlayış içeriyor.

Öykünün iki kahramanından Sakip, kaybedenlerin bütün donanımına sahip. Yokolmaya yüz tutmuş mahallenin en güzel anılarını bünyesinde barındıran bir futbol takımında top koşturuyor, gençlere ağabeylik yapıyor. Babasının son vasiyetini yerine getirmek üzere İstanbul’a gelen Suat ise değerlerini muhafaza etmiş, feodal bağlarını korumuş bir coğrafyadan, Makedonya’dan gelerek kapısını çalıyor kardeşinin.

İkilinin karşılaşma ve uzak diyarlara doğru yola çıkma serüvenini konu alan ilk bölüm, henüz ilk yönetmenlik denemesinde, Ali Atay’ın hanesine artı puan olarak işleniyor. Bunda en büyük pay, senaryoda da imzası bulunan Ertan Saban’ın, oyunculuğu son yıllarda bir yıldız gibi parlayan Serkan Keskin’le gösterdikleri uyum. Diyaloglardaki tekrarlar, anlaşılamamalar ya da öfke patlamaları, yaşamın tam da göbeğinden çıkıp gelen iki karakteri daha yakından tanımamızı, onları anlamamızı sağlıyor. Yol filmine dönüşen anlarda da benzer durumlar söz konusu; ancak giderek irtifa kaybeden, ritmi bozulan senaryoyu toparlama hamleleri, girişteki dengenin filmin aleyhine doğru işlemesi sonucunu doğuruyor. Biraz da bu yüzden, Makedonya sahnelerinde, yeni karakterleri algılamamız, işlevlerini kavramamız güçleşiyor; ilk anda sarkmış izlenimi veren anlar, filmin sona ermesinin ardından çok daha ekonomik işlenebilirmiş hissiyatı uyandırıyor. “Limonata”nın, bir bütün olarak bakıldığında birbirinden kopma tehlikesi gösteren parçalardan oluştuğu bir gerçek; ama filmografisinde, Ünlü’yle olan projeleri dışında, “İyi Seneler Londra” gibi (Berkun Oya, 2007) neresinden bakarsanız ilginç bir film de bulunan Ali Atay, tüm iniş ve çıkışlarına rağmen, özellikle de filmin üçte birlik bölümünde geleceğe dair olumlu sinyaller veriyor. Özellikle de; birbirlerinin varlığından habersiz iki kardeşin dramatik öyküsünden eğlenceli anlar çıkarmanın hiç de kolay olmadığı ve finalde yüzümüze yerleşen tebessümün anlamı düşünülürse.

Kimi Onur Ünlü filmlerinde de karşımıza çıkan “dizi estetiği” kavramına gelince; bu söylemin yüzü ana akım sinemaya yakın duran hemen her filme yöneltilen bir eleştiri olduğunun altını çizmekle yetiniyorum. Bence “Limonata”nın içerdiği damar, biçimsel eleştirinin bir adım önünde duruyor ve vizyonu işgal eden komik olma iddiasındaki nice saçmalığa inat gelecek için umut aşılıyor.

(27 Nisan 2015)

Tuncer Çetinkaya
ModernZamanlar Sinema Dergisi Editörü

Tedirgin Edici Ama Usul Usul: Hitchcock

Gerilim sinemasının yaratıcılarından büyük Alfred Hitchcock’un “Arka Pencere” ve “Ölüm Korkusu” filmlerinin gerilimiyle tedirgin edici yolculuğa çıkarmak istedik.

“Arka Pencere…”

Sinemanın gerçek anlamda büyük ustalarından Alfred Hitchcock’un 1954 yapımı renkli “Rear Window-Arka Pencere”, her şeyi usul usul anlatan ve merak duygusunu son ana kadar götüren, şaşırtıcı ve aşılmaz bir başyapıt. Paramount’un sunduğu bu suç-gerilimi, Cornell Woolrich’in “It Had to Be Murder” adlı kısa hikâyesinden beyazperdeye aktarılmış. Senaryoyu da John Michael Hayes yazmış. Çok az gerse de, daha çok insanın içinde dolaşıyormuş hissi veren müzikleri Franz Waxman bestelemiş. İlham ve heyecan veren kamerayı da usta Robert Burks kullanmış. Filmin büyük bölümü tek mekânda, Jeff’in dairesinin salonunda geçiyor. Son bölümde kamera bir an dışarı çıkıyor sadece. Hitchcock, bu filminde sıkça kararma-açılma tekniği kullanmış. Bu film, Nisan 1956’da ülkemizde “Arka Pencere” adıyla vizyona girmişti. Bu film, Paramount’un, Hollywood’daki stüdyolarında kurulan setlerde çekildi.

New York… L. B. “Jeff” Jefferies (James Stewart), iş kazası yüzünden yedi haftadır sol bacağı alçıda bir derginin foto muhabiri. Moda dergisinde çalışan sosyeteden bir de güzel sevgilisi Lisa Carol Fremont (Grace Kelly) var. Film ön jenerikte, diğer apartmanların sakinlerinin sabah telaşları üzerine açılıyor. Jeff’in dairesinin penceresinden öne doğru giden kamera, az gerilimli, çok neşeli müzik eşliğinde film boyunca fark edilecek insanları sabahın mahmurluğunda yansıtırken, seyircileri de dikizci yapıyor. Dikizci olmanın gerilimi ve heyecanına dokundurabiliyor Hitchcock. Kamera, tekerlekli sandalyede uyuyakalmış Jeff’i gösteriyor. Kamera yine apartmanları gösteriyor. Derinlikte cadde de fark ediliyor. Stella’nın “Bayan Heykel” (Miss Torso) dediği bale giysili sarışın kadın (Georgine Darcy) dans ederek kahvaltı hazırlıyor. Kamera içeri doğru kayıyor ve Jeff’in sol ayağının alçılı olduğunu fark ettiriyor. Kamera, salonda usulca sola çevrinerek (pan yaparak) Jeff’in çektiği fotoğrafları ve çalıştığı dergiyi gösteriyor. Kameranın yavaşça çevrinmesi, burada olan her şeyin Jeff’e ait olduğunu fark ettirmek için. Uyanan Jeff’in gözü balerin kıza takılıyor. Sonra editörü Gunnison’la (Gig Young) telefonda konuşuyor Jeff. Ardından gözü bir pencereye takılıyor. Kadın yatak odasında uyanıyor. Beyaz saçlı ve gözlüklü kocasıyla tartışıyor. Adam sonra apartmanların ortak bahçesinde çiçeklerle uğraşmaya başlıyor.

Her sabah olduğu gibi Jeff’in sigortadan hemşiresi Stella (Thelma Ritter) geliyor daireye. Stella, Jeff’in karşı daireleri dikizlediğini biliyor ve onu eleştiriyor. Stella, geçmişte yaptığı tahminin tuttuğunu söylüyor. 1929’daki ekonomik krizin geleceğini bilmiş. Çünkü o zamanlar General Motors’un üst düzey yöneticisinin hemşireliğini yapıyormuş. Doktorlar bu müdürün böbrek hastasını olduğunu söylerken, Stella da onun sinirli olduğunu savunmuş. Sonra da düşünmüş. Koca şirketin bir müdürü neden sinirli olur, diye. Dikizlemeler yüzünden Jeff’in başına bir şey geleceğini düşünüyor Stella. Ardından Jeff’in günlük bakımını yapıyor. Jeff’in genç ve güzel sevgilisi Lisa’yla evlenmesini istiyor. Çünkü Lisa âşıkmış Jeff’e. Ama Lisa Carol Fremont, sosyeteden ve Jeff de bir maaşla geçinen biri. Üstelik dünyayı da dolaşıp duruyor foto muhabiri olarak. Stella, “Bir kadınla bir erkek birbirlerini gördüklerinde birbirlerine koşmalılar” diyor. Tıpkı Broadway’deki taksiler gibi. Karşı dairelerden günlük yaşam da akıp gidiyor. Jeff’in gözü yeni evlenmiş bir çifte takılıyor. Damat (Rand Harper), gelini (Havis Davenport) kucağına alıyor, mutluluk yuvalarına taşıyor. Akşam çöküyor. Stella çıkarken, ondan teleobjektifli fotoğraf makinesini istiyor Jeff. Biliyorsunuz, teleobjektifi, öncü yönetmenlerden Rus Dziga Vertov’un kardeşi büyük kameraman Mikail Kaufman bulmuştu.

Akşam çökerken… Sonunda o geliyor. Lisa gelir gelmez, tutkuyla âşık olduğu Jeff’in dudaklarına öpücük konduruyor. Ardından daireye garson Carl (Ralph Smiley) giriyor. Restorandan yemek sipariş etmiş Lisa. İnsanı büyüleyen bu sarışın genç kadın moda dergisinde hobi olarak çalışıyor. Akşam ışıklar yansıyor pencerelerden. İnsanlar evlerine dönmüşler. Stella’nın, “Bayan Yalnız Kalpler” (Lonelyhearts) dediği (Judith Evelyn) orta yaşına gelmiş yapayalnız bir kadın, sanki biri gelecekmiş gibi mükellef bir sofra hazırlıyor. Masanın ortasında da mum var. Bayan Yalnız Kalpler, masaya oturuyor, karşısında biri varmış gibi içki kadehini yudumluyor.

Sabah… Stella’nın, “Bayan Heykel” dediği balerin giysili genç kadın yine aynı canlılıkla kahvaltı masasını hazırlıyor dairesinde erkeklerle. Jeff’in gözü, sabah kavga eden karı-kocanın pencerelerine takılıyor birden. Koca, yataktaki karısına tepside yemek götürüyor. Koca, salona geçiyor, telefonla konuşuyor. Kadın yataktan çıkıp salona geliyor, tartışıyorlar. Bir başka dairede besteci-piyanist (Ross Bagdasarian), hüzünle piyanosunun tuşlarına dokunuyor. Onun çaldıkları ve dinlediği müzikler filmin de bir parçası oluyor. Lisa’yla Jeff, akşam yemeği yiyorlar baş başa. Jeff, kendisine gözüne perde inmiş gibi âşık Lisa’ya hem hayatın hem de kendinin gerçekliğinde söz ediyor. Onu yanıltmak istemiyor. Lisa’ysa kırılıyor. Hüzünlü ayrılıyor oradan.

Gece… Tekerlekli sandalyesinden yine pencerelere bakınıyor Jeff. Ardından uyuyakalıyor. Gök gürüldüyor. Uyanıyor. Kavga eden karı-kocanın dairesine bakıyor. Koca, daireden çıkıyor. Caddenin karşısına geçiyor. Çok geçmeden geri dönüyor. Besteci-piyanist de dairesine geliyor kederler içinde. Piyanonun üstündeki nota kâğıtlarını öfkeyle savuruyor. Öte taraftan koca daireden yine ayrılıyor. Bu defa elinde valiz de var. Görüntü kararıyor. Gece sürüyor. Balerin kadın dairesine geliyor ve peşindeki erkeği dairesine almak istemiyor. Koca yine daireye dönüyor. Jeff’in gözkapakları ağırlaşmaya başlıyor, görüntü kararıyor. Sabah… Kamera hızla sağa çevriniyor. Koca daireye dönmüş. Sonra kamera sola çevriniyor, tekerlekli sandalyede uyuyan Jeff’i gösteriyor. Stella da gelmiş. Koca pencereden bahçeye bakarken, birden Jeff’i fark ediyor, tedirgin oluyor. Stella giderken ondan dürbünü istiyor Jeff. Görüntü yakın planla kaşlı yansıyor. Bir şeylerden şüphelenmeye de başlıyor. Teleobjektifli fotoğraf makinesiyle daireyi dikizlemeye başlıyor sonra. Koca, testereyi kâğıda sarıyor. Adam yatak odasında yatağa uzanıyor. Karısı yok. Diğer dairede besteci- piyanist dairesini temizliyor. Jeff’in gözleri apartman pencerelerinde dolaşıyor. Lars’ın dairesinin üst katında oturan ve hava sıcak olduğunda balkonda uyuyan çiftin (Frank Cady-Sara Berner) balkonundan kadın sepet içinde süs köpeğini bahçeye indiriyor. Her şey olağan akışında sürüp gidiyor. Kamera hızla apartmanlar üzerinde dolaşıp duruyor. Lisa geliyor. Önce dudaklarına öpücük konduruyor. Jeff, karşı dairedeki kocanın şüpheli davranışlarını anlatıyor Lisa’ya. Karşı dairenin yatak odasının penceresi kapalı duruyor. Salondaysa kocanın elinde ip fark ediliyor. Jeff, kocanın karısını öldürdüğünü düşünüyor. Jeff, kocanın karısını öldürüp, cesedini de testereyle parçalara ayırdığını düşünüyor.

Ertesi sabah Jeff, eski arkadaşı polis dedektifi Teğmen Tom Doyle’u (Wendell Corey) telefonla arıyor, cinayet işlendi diye. Stella da gelmiş. Koca pencerede sigara içiyor. Balerin genç kadın yine dans ederek kahvaltı hazırlıyor. Nakliyeciler kocanın dairesine geliyorlar. Sandığı taşıyorlar. Koca, nakliyeciler gittikten sonra salonda telefon ediyor. Sonra polis dedektifi Doyle geliyor Jeff’in dairesine. Doyle, “Cinayet en son şeydir” diyor. Salondaki kocaya bakan Doyle, “Cinayet işleyenler öyle görünmez” diye bir şeyler söylüyor. Bahçede küçük süs köpeği bir çiçeğin dibini eşelemeye başlıyor, ardından görüntü kararıyor. Doyle koca hakkında bilgi de toplamış. Lars Thorwald (Raymond Burr), bir satıcıymış. Karısı Anna da (Irene Winston) hastaymış. Altı aylığına bu daireyi kiralamışlar. Doyle’un gözü balerin kadına takılıyor. Doyle, Lars’ın hasta karısını sabahın altısında trenle şehir dışına yolcu ettiğini söylüyor.

Küçük süs köpeği yine sepetle bahçeye indiriliyor. Jeff fotoğraf makinesini alıyor, makyaj yapan Bayan Yalnız Kalpler takılıyor. Yine kederler içinde. Sürekli içiyor kadın. Besteci-piyanistin dairesinde iki kadın var. Balerin kadında arkadaşlarının yanında neşeli dans yapıyor. Bayan Yalnız Kalpler, dışarı çıkıyor. Caddenin karşısına geçip kafenin dışarıdaki masalarından birine oturuyor. Lars, dairesine geliyor, elinde bir paketle. Jeff hemen telefonla Doyle’u arıyor, not bırakıyor. Lars, salonda karısı Anna’nın çantasını boşaltıyor. İçinde mücevherler var. Besteci-piyanistin dairesinde de parti düzenleniyor o sırada. Lars dışarı çıkıyor. Lisa geliyor ve hemen kucağına oturuyor ve dudağına öpücük konduruyor Jeff’in. Çok geçmeden Doyle da geliyor daireye. Lisa, Doyle’a mücevherlerden söz ediyor Lars’ı suçlamak için. Doyle, Lars’ın katil olduğuna inanmıyor. Sandık, testere ve mücevherler onun için tam kanıt değil. Sandığı Anna’nın teslim aldığını söylüyor Doyle. Acaba Doyle onlardan bir şeyler mi saklıyordu? Bayan Yalnız Kalpler, dairesine genç bir adamla (Harry Landers) geliyor. Çok geçmeden gence tokat atıyor ve dairesinden kovuyor. Lisa pencereyi kapattığında görüntü de kararıyor. Lisa geceliğini giyip tüm güzelliğiyle Jeff’in karşısına geçtiğinde dışarıdan bir kadın çığlığı duyuluyor. Köpeğini her zaman sepetle aşağı indiren kadının köpeği öldürülmüş. Apartmanların tüm sakinleri de bu çığlıkla pencerelere koşuyorlar. Stella da gelmiş. Lars dairesinde valizine elbiselerini yerleştirdiğini görüyorlar. Lisa, Lars’ın diresinin kapısına gidiyor ve bir not bırakıyor. Piyano tınıları duyuluyor. Lars notu alıyor, okuyor. Stella, teleobjektifli fotoğraf makinesiyle Bayan Yalnız Kalpler’i dikizliyor. Kadın haplarla intiharı düşünüyor gibi. Çok geçmeden Lisa geliyor. Acaba çiçek dibinde ne vardı? Jeff, telefon rehberinde Lars’ın numarasını bulup onu arıyor ve daireden çıkması için ikna ediyor. Lars gittikten sonra Lisa ve Stella bahçeye inip çiçeğin dibini kazsalar da bir şey bulamıyorlar yaşadıkları gerilim dışında. Şarkı yazarı piyanistin dairesinden caz tınıları yükselirken, inatçı Lisa, Lars’ın dairesine tırmanıyor. Dairede Anna’nın çantasını buluyor. Çantanın içi de boş. Jeff ve Stella’nın dikkatleri Bayan Yalnız Kalpler’e kayınca, o sırada Lars geliyor ve Lisa’yı yakalıyor. Çok geçmeden polis geliyor. Lisa, gizlice Jeff’e parmağına taktığı evlilik alyansını gösteriyor. Ama Lars fark ediyor ve Lisa’nın nereyle iletişim kurduğunu görüyor. Hırsızlık suçundan polisler Lisa’yı götürüyorlar. Jeff, hemen telefonla Doyle’u arıyor Lisa için.

Salonda yalnızca Jeff var ve karanlık atmosferde gerilim yükseliveriyor. Dairenin kapısından koridorun ışığı yansıyor. Lars, Jeff’in dairesine giriyor. Jeff, fotoğraf makinesinin flaşını patlatarak Lars’ın gözünü kamaştırıyor. Lars, “Benden ne istiyorsun” diyor. Ardından parasının olmadığını ve evlilik yüzüğünü istiyor hemen Jeff’ten. Acaba Lars’ın işleri mi bozulmuştu? Kapitalizmin vahşi acılarını mı yaşıyordu Lars? Ani hareketle Jeff’i yakalayan Lars, onu pencereden aşağı atmaya çabalarken, Lars’ın dairesine Doyle ve ekibi baskın yapıyor o sırada. Jeff’in de dairesine giren polisler Lars’ı yakalıyorlar, ama pencereden sarkan Jeff aşağı düşüyor. Kamera ilk bu anlarda dışarı çıkıyor. Acaba Lars karısını öldürüp, testereyle doğrayıp nehre mi atmıştı? Filmi görmek gerek. Merak ve gerilim iyidir çünkü.

Sabah. Fonda opera şarkısı duyulurken, kamera filmin girişindeki gibi apartmanların sakinlerini dikizliyor. Hiçbir şey olmamış gibi hayat kendi akışında sürüp gidiyor. Balerin genç kadının asker sevgilisi Stanley (Benny Barlett) geliyor. Kamera içeri giriyor ve Jeff yine tekerlekli sandalyede. Bu defa diğer bacağı da alçıda Jeff’in. Lisa da tüm güzelliğiyle orada. Kamera, sağa çevrinerek uzanmış Lisa’yı, özgürlük savunucusu Amerikalı hukukçu-yazar William O. Douglas’ın (1898-1980) “Beyond the High Himalayas” kitabını okurken gösteriyor. Bu bitiş bölümünü de tıpkı giriş bölümü gibi tek çekimle yansıtmış usta. Can sıkıntısı günler de devam edecek Jeff için.

“Ölüm Korkusu…”

Büyük Alfred Hitchcock’un başyapıtlarından 1958 yapımı renkli “Vertigo-Ölüm Korkusu”, eski polis dedektifinin, yapay bir şizofreninin ortasında zihinsel bulanıklığını yaratıcı bir sinemayla yansıtan bir başyapıt. Paramount’un sunduğu bu suç-gerilimi, 1954’te Fransız yazarlar Pierre Boileau ve Thomas Narcejac’ın ortak yazdıkları “D’Entre les Morts” romanından uyarlanmış. Senaryoyu da Alec Coppel ve Samuel A. Taylor beraber yazmışlar. Ruh halini dışarı çıkartan müzikleri Bernard Herrmann bestelemiş. Filmin çarpıcılığına kurgu çalışmasıyla büyük katkı sunan George Tomasini’nin de hayal gücünü hatırlatmalı. Bu filmde Hitchcock, sıkça zincirlemeli geçişler kullanmış. Çarpıcı görüntüleriyse kameraman Robert Burks yansıtmış. Ustanın bu filminde San Fransisko şehri güzelliğini hiç bu kadar göstermemişti. Kamerayla, bu müthiş şehrin içinde dolaşıyor insan. Bu film, ocak 1961’de ülkemizde “Ölüm Korkusu” adıyla vizyona çıkmıştı. Bu filmde bazı anları seyretmeye doyamıyorsunuz ve birkaç defa daha seyretme isteği duyuyorsunuz.

Hitchcock’un bu filminin ön jeneriği de sinema tarihinde müstesna bir yere sahip. Kamera sağa doğru çevriniyor, kadının dudağını gösteriyor. Dudaklardan James Stewart yazısı öne doğru yaklaşıyor. Kamera yukarı, gözlere tilt yaptığında, gözlerin içinden Kim Novak yazısı öne yaklaşıyor. Kamera sol göze çevriniyor. Gözün içine zum yaparken, siyah-beyaz görüntü kırmızılaşıyor ve gözün içinden “Vertigo” yazısı öne doğru geliyor. Ardından sarmal çizgiler görüntüyü kaplıyor. Siyah-beyaz ortasında mavi küçük sarmal kalıyor. Siyah-beyaz fon üstünde yazılar sürüyor. Ardından büyük sarmal şekiller kaplıyor. En son kırmızılaşan görüntüde kadının sol gözünün içinden Alfred Hitchcock yazısı öne doğru geliyor. Fonda da çığlığa dönüşmüş müzik duyuluyor. Bu çok özel jenerik, filmin psikolojisine de dokunuyor. Filmin derinliğinde dolaşırken bu daha bir anlamlaşıyor. Dişi dudaklar ve gözler, Scottie’nin kolay ulaşamadığı büyük özlemiydi sanki.

Film, San Fransisko’nun çatılarında açılıyor. Suçlu önde kaçarken, peşinde de resmi giyimli polisle, San Fransisko’nun polis teşkilâtının iyi polis dedektiflerinden John “Scottie” Ferguson (James Stewart) var. Suçlu bir binanın çatısından karşı binanın yarım dikey çatısına atlıyor. Peşinden resmi giyimli polis atlamayı başarıyor. Ama Scottie başaramıyor. Kayıyor, çatıdan aşağı sarkıyor. Resmi giyimli polis ona yardım etmek isterken, aşağıya düşüyor ve görüntü kararıyor. Scottie, geçmişte üç hafta nişanlı kaldığı Midge Wood’un (Barbara Bel Geddes) stüdyo evinde. Midge, şimdilerde kadın iç çamaşırları satan mağazada çalışsa da o bir ressam. Scottie, polislikten malulen emekliye ayrılmış şimdi. Scottie, kâbuslar görüyormuş. Yükseklik korkusu başlamış. Akrofobi, yani şiddetli duyulan yükseklik korkusu sorunu varmış. Başı da dönüyormuş. Sonra eski arkadaşı Gavin Elster’ın (Tom Helmore) ofisine gidiyor. Gavin ona tuhaf bir psikolojinin içine düşmüş karısı Madeleine’i (Kim Novak) takip etmesini istiyor tıpkı bir özel dedektif gibi. Hiç evlenmemiş, eski okul arkadaşlarıyla pek görüşmeyen Scottie, Gavin’in teklifini kabul etmiyor önce. Gavin ve karısı mutlularmış. Gavin, karısına zarar geleceğinden endişe ediyormuş ölü birinden. Gavin, “Geçmişte kalan ölü birinin, yaşayan birinin hayatına girip zarar vereceğini” düşünüyor. Scottie, pek anlam veremese de psikiyatrın faydası olacağını düşünüyor bu şizofren duruma. Akşam restoranda yemek yedikten sonra operaya gideceklermiş Madelaeine’le. Onu görmesi için Scottie’yi restorana davet ediyor Gavin. Restoranda. Scottie, düşlerden düşmüş, platin saçları arkadan toplanmış bembeyaz tenli Madeleine’i görünce içinde zelzele oluyor sanki. Fonda da romantizme dokunduran klasik müzik duyuluyor bu anlarda.

Gündüz… Aynı müzik devam ediyor. Fötr şapkalı ve takım elbiseli Scottie, Madeleine’i arabayla takip etmeye başlıyor. Seyirci de San Fransisko sokaklarında, caddelerinde dolaşmaya başlıyor bu takiplerle. Madeleine, şehir dışındaki kiliseye gidiyor. Scottie, kilisenin içinden geçiyor. Madeleine, mezarlıkta bir mezara bakıyor. Madeleine mezardan ayrıldıktan sonra Scottie, mezar taşındaki yazıyı okuyor. Mezar, 1857’de ölmüş Carlotta Valdes’in yattığı yer. Zincirlemeli geçişle Jeff’in Madeleine takibi devam ediyor. Takip sürerken zincirlemeli geçişle Madeleine’in, sanat müzesinde Carlotta Valdes’in (Joanne Genthon) tablosu önünde oturmuş dalgın dalgın tabloya seyredişi görülüyor. Tablodaki kadının elinde bir demet çiçek ve boynunda da bir kolye fark ediliyor. Madeleine, tıpkı resimdeki Carlotta gibi saçını tarıyor ve onun gibi giyiniyor. Bu anlarda dingin bir müzik duyuluyor. Zincirlemeyle abradaki Scottie’ye geçiliyor. Madeleine, tarihi otele girerken, Scottie şaşkınlıkla onun arkasından bakıyor. Çok geçmeden Madeleine, bir an otelin penceresinden görülüyor. Hitchcock, Scottie arabadan çıktıktan sonra kamerayı öne ve geriye kaydırarak, Scottie’nin otele doğru gidişini gösteriyor bu özel anda. Otelin müdiresinden (Ellen Corby) bilgi alıyor. Merdivenlerden yukarı çıkıyorlar, Madeleine’in arada bir geldiği odaya giriyorlar. İçeride Madeleine yok. Scottie, Midge’in stüdyo-evine gidiyor. Ondan san Fransisko tarihi uzmanı sahaf Pop Leibel’ı (Konstantin Shayne) öğreniyor. Hemen Leibel’ın mekânına gidiyorlar. Leibel onlara Carlotta’nın trajik hikâyesini anlatıyor. Carlotta, bir misyon evinden gelmiş. Çok gençmiş. Zengin bir adam onu kabarede dans ederken ve şarkı söylerken keşfetmiş ve onu almış. Ona şehrin batısındaki semtte büyük bir malikâne yaptırmış. Leibel, “O çocuk” diyor. Zengin adam çocuğu almış, kadını defetmiş. “1800’lerin San Fransiskosu eğlenceler şehriydi” diyor coşkuyla Leibel. Sonra Carlotta hüzne düşmüş. Carlotta, sokaktan geçenleri durdurup “Çocuğum nerede, onu gördünüz mü” diye sorarmış. Delirmiş. Çok geçmeden intihar etmiş. Oradan ayrılıyorlar. Zincirlemeli geçişle, Scottie, Gavin’le buluşuyor. Gavin, Scottie’ye ikna edici bir şeyler anlatıyor. Karısı, Carlotta gibi saçlarını tarıyor, onun gibi giyiniyor, diyor. Ama Madeleine, takılarını sadece ayna karşısında takıyormuş. Gavin, Carlotta’nın Madeleine’in büyükannesinin annesi olduğunu söylüyor. Scottie ikna oluyor. Her şey yerli yerine oturuyor zihninde.

Zincirlemeli geçiş. Ertesi gün. Scottie yine takipte. Madeleine resim müzesine gidiyor. Ardından arabasıyla Golden Gate Köprüsü’nün kıyısına gidiyor Madeleine. Bu anlarda piyano ve yaylıların tınıları duyuluyor. Madeleine arabadan iniyor, kıyıya yürüyor. Kıyıda denize bakıyor ve aniden denize atlıyor. Ardından Madeleine’i kurtaran Scottie, Madeleine’i kendi evine götürüyor. Eve Madeleine’in arabasıyla geliyorlar. Madeleine baygın gibi Scottie’nin yatağında yatıyor. Scottie’nin bekâr evinin bir salonu, bir yatak odası, küçük mutfağı ve bir banyosu sadece. Madeleine uyanıyor. Şaşkın gibi. Yorganın altında çırılçıplak Madeleine. Elbiselerini ıslanmış Madeleine’e kendi kırmızı giyeceğini veriyor. Scottie, onunla iletişim kurmaya da çabalıyor. Madeleine, onun yalnızlığını görünce, “Hiç kimse yalnız yaşamamalı” diyor. Telefon çalıyor. Scottie yatak odasına gidiyor, Gavin’le telefonla konuşuyor. Salona döndüğünde Madeleine’in olmadığını görüyor.

Ertesi gün. Scottie, Madeleine’i yine arabayla takip ediyor. Fonda da yalnızlığın hüznünü hissettiren müzik duyuluyor. Bu müzikte yaylılar öne çıkıyordu. Caddeler, sokaklar geçiliyor. San Fransisko şehri, muhteşem güzelliklerini sunuyor adeta. Madeleine, Scottie’nin evinin önünde duruyor. Peşinden de Scottie geliyor. Scottie’ye not bırakmış. Sonra Madeleine’in arabasıyla San Fransisko dışına çıkıyorlar. Ormanda iki bin yıllık ağaçları anlatıyor Scottie. Bir kütükte insanlık tarihinin yolculuğu fark diliyor. Bu ağaç, Magda Carta’dan Amerika’nın keşfine kadar birçok önemli olayın yaşandığı zamanlarda dünyaya oksijen üretiyormuş. Madeleine bir ara uzaklaşıyor. Kayboluyor sanki. Kamera kayarak ağaca yaslanmış Madeleine’i buluyor. Bazı şeyler belleğinden siliniyormuş ve hatırlayamıyormuş Madeleine. Neden orada olduğunu, ne yaptığını, bilmiyormuş. Madeleine, Carlotta’nın mezarının kendi mezarı olduğunu düşünüyormuş. “Mezar yeni birini bekliyor” diyor Madeleine. O eski kiliseyi görüyormuş. Kule, çan… “Sanki İspanya köyü gibi” diyor. İçinde biri varmış ve ölmesini istiyormuş. Birden dudak dudağa öpüşüyorlar. Scottie, Madeleine’in dişi sesine, yumuşaklığına ve sıcaklığına dokunuyor özlemle. Sanki Madeleine’in nefesinden bahar tazeliği esiyor ona doğru. Bu öpüşmede yılların yalnızlığı var Scottie için.

Scottie, Midge’in stüdyo-dairesine gidiyor. Midge resme geri dönmüş. Yeni tablosunu da Carlotta’nın resmine benzetmiş. Scottie bundan hoşlanmıyor. Midge ona hâlâ âşık ama. Gece… Hüzünlü müzik duyuluyor, Scottie evindeyken. Scottie, Madeleine’le beraber kilise ve yakınlarındaki binalara gidiyor. Orada, Kaliforniya’daki eski yaşamı aktaran müze bulunuyor. Madeleine burayı anlatmış Scottie’ye. Madeleine buranın hayalinde olduğunu söylüyor ona. Scottie, birden Madeleine’in dudaklarına uzanıyor, özlemle öpüyor onu. Madeleine, aşkını ona hissettirmek için, “Seni seviyorum” diyor. Madeleine kiliseye yalnız gidiyor. Madeleine koşmaya başlayınca peşinden gidiyor. Madeleine merdivenlerden çan kulesine çıkıyor. Peşindeki Scottie, merdivenlerden aşağı baktığında başı dönüyor. Hitchcock bu duyguyu çarpıcı kamera denemeleriyle yansıtmış. Kamera geriye çekilirken, objektif zum olarak ileriye doğru gidince boşluk hissi veriliyor. Kuleye çıkamayan Scottie, bir kadın çığlığı duyuyor sadece.

Mahkemede… Kadını kurtaramadığı için Scottie eleştirilse de hastalığından dolayı fazla yüklenilmiyor. Madeleine’in intihar ettiği hükmüne varılıyor. Mahkemenin bitiminden hemen sonra Gavin, Avrupa’ya gideceğini söylüyor. Ama Scottie boşluğa düşüyor ve zihni daha da karmaşıklaşıyor. Scottie mezarlığa gidiyor. Gece evinde yatakta uyurken, kâbus görüyor Scottie. Kâbusta görüntü mavileşiyor. Çiçek demeti dağılıyor. Carlotta yansıyor. Tabloda kolyeyi fark ediyor. Görüntü flaş gibi patlıyor. Bir mezar. Sadece başını görüyor. Yukarıdan aşağıya düşüyor. Ardından uyanıyor Scottie. Sonra hastaneye yatıyor. Hastane odasında Midge, doktorların Mozart’ın kendisine iyi geleceğini söylüyor. Pikaptan, Mozart’ın müziğinin plağı çalıyor. Midge, boşluğa düşmüş Scottie’nin Madeleine’e çok âşık olduğunu anlıyor. Kendi aşkı uçup gitse de bu aşka saygı duyuyor içten içe. Görüntü kararıyor.

Görüntü açılıyor. San Fransisko genel manzarası yansırken, kamera da sağa çevriniyor. Scottie hastaneden taburcu oluyor. Scottie,Madeleine’nin arabasını görüyor. Arabanın yeni sahibesi arabayı Gavin’den satın aldığını söylüyor ona. Bara gidiyor Scottie. Burada Madeleine’e benzeyen kumral saçlı bir genç kadını görüyor. Resim müzesine gidiyor, orada Carlotta’nın tabkosu önünde oturmuş bir kadın görüyor Scottie. Ama Madeleine’e benzeyen kadın değil bu. Caddede yürürken, Madeleine’e benzeyen genç kadınla yine karşılaşıyor ve bu defa onu takip ediyor. Genç kadın bir otele giriyor. Scottie otelin koridorunda yürüyor ve oda kapısında duruyor. Kapıyı çalıyor. Genç kadın kapıyı açıyor ve Scottie’yi karşısında görünce tedirgin oluyor, onu içeri almak istemiyor. Scottie ikna ediyor. Sonra onu bir kadına benzettiğini söylüyor. Genç kadın, adının Judy Barton (Kim Novak) olduğunu söylüyor. Kansas’tan bu şehre birkaç yıl önce gelmiş. Judy, bir başka benzediği için bir erkek tarafından beğenilmekten hoşlanmamış gibi davranıyor. Sonunda onu yemeğe davet ediyor Scottie. Kumral Judy, Scottie gidince valizini hazırlıyor, sonra ona bir not yazıyor. Not yazarken, zihninden de görüntüler düşüyordu Judy’nin. Gerçekten Judy, benzediği Madeleine’in yerine geçip korkunç bir suçun parçası mı olmuştu? Merak duygusu ve gerilim iyidir. Judy, not bırakmaktan vazgeçiyor ve Scottie’nin yemek davetine gidiyor. Restoranda yemek yiyorlar. Zincirlemeli geçişle otele dönüyorlar beraber. Görüntü karıyor.

Ertesi sabah buluşuyorlar. Şehirde iki âşık gibi dolaşıyorlar, dansa gidiyorlar sonra. Ama Scottie’nin bir düşüncesi var. Judy’yi bir mağazaya götürüyor ve Madeleine’in giydiği elbiselerden satın alıyor. Judy giderek daha da tedirgin olmaya başlıyor. Sinirle kalkıp boy aynasının karşısına geçtiğinde ikiye bölünmüş bir kişilik gibi yansıyor Judy. Hitchcock bu hissi seyirciye ulaştırabiliyor bu anda. Sonra onu kuaföre götürüyor Scottie. Saçları platine boyanan Judy, tıpkı Madeleine oluyor. Judy’nin otel odasında. Dışarıdan içeriye otelin mavi neon ışıkları yansıyor. Bu sinema psikolojisinde karmaşayı hissettiriyor. Scottie, saçlarını Madeleine gibi toplamasını istiyor Judy’den. Fonda duyulan müzik de insanı etkisi altına alıyor Judy’nin güzelliğiyle beraber. Scottie onun dudaklarından öpüyor büyülenmiş gibi. Kamera bu anda hiç kesme yapmadan etraflarında dönüyor usulca. Bu anın anlamına final bölümünde dokunulabiliyor. Ayna karşısında makyaj yaptıktan sonra kolyeyi takması için ondan yardım istiyor Judy. Kolyeyi tanıyan Scottie, Judy’yi kiliseye, çan kulesine götürüyor. Merdivenlerden çıkarken kamera merdiven boşluğunu gösterirken geriye çekiliyor, objektif de zum olarak öne kayıyor. Boşluk hissi. Çan kulesine çıkmayı başarıyorlar. Scottie aynı anı yaşıyor. Judy korku içindeyken, gelen rahibeyi görünce kendini boşluğa bırakıyor. Scottie, korkmadan kulenin ucuna geliyor ve aşağı bakıyor. Hem olay çözülüyor hem de Scottie yükseklik korkusundan kurtuluyor. Ama şimdi ne yapacaktı? Hayatının kadınını bulduğunda kaybetmişti. Scottie, her içine kapanık insan gibi kadınlara kolay ulaşamıyordu. Kadınlar altın değerinde miydi içekapanık insanlar için? Ya Midge? Onda şiiri mi bulamıyordu Scottie? Yine yapayalnız günler sürecek miydi onun için? Madeleine / Judy sarsıntılarından sonra ne olacağı bilinmeyecekti hiç!.. Scottie’nin’in kullandığı araba, 1952 model Chevrolet Styleline de Luxe. Madeleine, 1957 model Jaguar Mk. VIII kullanıyor.

(26 Nisan 2015)

Ali Erden

ailerden@hotmail.com

Festivalin İran Sineması Seçkisinden Vizyondaki Oryantalist Vampir Hikâyesine

34. İstanbul Film Festivali’nde İran sinemasına duyduğumuz hayranlığı pekiştiren filmler izledik. Bunlardan ‘Taksi’, ülkesinde film çekmesi ve yurtdışına çıkması yasaklanan usta sinemacı Cafer Panahi’nin Berlin Film Festivali’nden büyük ödülle dönmüş mucizevi son eseri. Panahi bizzat şöförlüğünü yaptığı kalabalık Tahran sokaklarını turlayan ticari sarı taksiye binen farklı kesimden yolcularla söyleşiyor, yüzünden eksik etmediği tebessümüyle soruları yanıtlıyor. Korsan film satıcısı ile konuşmasında kahkalarımızı tutamadık, küçük yeğeni ile sinema ve yasaklar konulu sohbetinde hüzünlenmeden edemedik. Panahi bu şekilde kendisini de içine katarak katmanları arasında gezindiği İran toplumunun mikro analizine girişiyor. Bu güzel filmin satın alındığını, Türkçe altyazısının eklendiğini ve yakında vizyona gireceğini şimdiden müjdeleyelim.

Sosyal sorumluluk temalarıyla öne çıkan iki filmden ‘Melbourne’, eğitimli kentli çiftin Avustralya’da yeni bir hayata başlamalarına saatler kalmışken bakıcısının kısa bir süre için evlerine bıraktığı emanet komşu bebeğin uykuda ani ölümü üzerine ahlâki sorumluluklarıyla yüzyüze gelişleri üzerineydi. Festival konuklarından Nima Javidi’nin tek mekânda gerçek zamanlı çekilmiş ilk uzun metrajı ustaca kaleme alınmış senaryosu, aksamayan gerilimi, Asghar Farhadi başyapıtı ‘Bir Ayrılık / Jodaeiye Nader az Simin’den tanıdığımız harika oyuncularıyla ölü bebek ve göç metaforunun izleyiciyi yoğun bir tartışmaya davet ettiği festivalin önemli keşiflerindendi. Bir diğer örnek, İran’ın bu yılki Oscar aday adayı olan deneyimli sinemacı Reza Mirkarimi imzalı ‘Bugün / Emrouz’, taksisine binen kocasından fena dayak demiş hamile kadın ve bebeğine sahip çıkan yaşlı savaş gazisinin dokunaklı öyküsünü olgun bir sinema diliyle anlatıyordu.

Sundance Film Enstitüsü tarafından finanse edilen ve görücüye çıktığı 2015 Sundance Bağımsız Filmler Festivali’nde İran’ın ilk vampir western’i olarak lanse edilen ‘Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız / A Girl Walks Home Alone At Night’ ise Başka Sinema programı çerçevesinde bu hafta vizyona giren filmlerinden. ‘Alacakaranlık / Twilight’ ya da ‘True Blood’ benzeri genç izleyiciye yönelik vampir öykülerinin izinden giden bu yapım İranlı aileden gelme Ana Lily Amirpour yönetiminde İran asıllı oyuncularla ve Farsça diyaloglarla çekilmesine karşın oryantalist bir Amerikan sineması bağımsız örneğine daha yakın duruyor gerçi. Frank Miller’in ‘Günah Şehri / Sin City’sinden esinle ‘Kötü Şehir / Bad City’ adını almış İran kasabasında tuhaf olaylar yaşanıyor. Derken çarşaflı bir kadın vampir kasabanın azılı suçlularının peşine düşüyor. Fahişeler, uyuşturucu bağımlıları, kadın tüccarları ve daha birçok sefil ruhun kol gezdiği hayalet beldenin seti ise California’da kurulmuş. ‘Bad City’ bu haliyle bir İran kasabasından ziyade köhne bir Amerikan sanayi beldesini andırıyor. Spaghetti western’den, çizgi roman külliyatından, korku filmlerinden aldığı esini beceriyle konuşturan Amirpour’un siyah-beyaz stilize filminde ellilerden kalma retro arabasıyla James Dean’vari ortalarda gezinen Arash ile adsız vampir kızın video klip tadındaki romantik aşkları da ihmal edilmemiş. Bei Ru imzalı oryantal ezgilerden Radio Tehran kaynaklı underground rock parçalara, Portland kökenli Federale’nin Ennio Morricone esinli tınılarına uzanan füzyon ses bandının gizemli gece serüvenine eşlik etmiş olduğu bu nev’i şahsına münhasır atmosfer deneyimini meraklılarına havale ediyor, çağdaş İran sinemasının üst düzey yapıtlarını sinemalarımızda daha sık görme arzumuzu dışalımcı firmalara iletiyoruz.

(25 Nisan 2015)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Ustayla Yolculuk: Nuri Bilge Ceylan

Sinemanın önemli ustalarından yönetmen Nuri Bilge Ceylan’a, “Kasaba” ve “Uzak” filmleriyle saygı göndermek istedik.

“Kasaba…”

Nuri Bilge Ceylan’ın 1997 yapımı siyah-beyaz “Kasaba” bir ilk film. Ceylan, NBC Film’in sunduğu “Kasaba” filmini yönetmiş, senaryosunu yazmış ve kameramanlığını da üstlenmiş. Fransız “Yeni Dalga” akımının büyük yönetmenlerinden François Truffaut’nun hayallerini de gerçekleştirmiş. Truffaut, pek hayata geçiremese de bir yönetmenin senaryoyu yazıp, kameramanlığını yapıp, bir de kurgusunu gerçekleştirdiğinde “yaratıcı yönetmen” olunacağını savunmuştu. Hatta yönetmen filminde oynamalıydı da. Ceylan şu ana kadarki sanat yaşamında hepsini beyazperdeye geçirdi. Ceylan ve Truffaut sinemaları uzaktan bakınca birbirine uzak gibi görünüyor. Öyledir. Alman usta Wim Wenders, “Ne kadar uzak o kadar yakın” der ama. Ceylan’ın estetiği, büyük Rus usta Andrey Tarkovski ruhuyla daha yakın gidiyor. Usta bir de Anton Çehov’u çok sever. “Kasaba” filminde de alıntıları bu büyük Rus yazardan yapmış. Filmin diyalogları da çok iyi yazılmış. Ceylan’ın bu filminde Truffaut, Tarkovski ve Çehov ruhları var. Filmin içinde dolaşmak gerek. Ceylan’ın bu filmi, 1998’de 17. İstanbul Film Festivali’nde “Fipresci Ödülü”nü de almıştı. Yine aynı yıl Berlinale’den de “Caligari Ödülü”ne uzanmıştı. Ama Cannes Film Festivali onu daha çok sevdi. Ceylan, Yılmaz Güney ustadan sonra dünyada en çok tanınan sinema yönetmenimiz. Bu filmde arada bir zurna tınıları duyuluyor.

Sakin bir kasabada geçiyor her şey. Film, karlar üstünde eğlenen çocuklar üstüne açılıyor. Onlar eğlenirken, oradan geçen Deli Ahmet’le de eğleniyorlar. Deli Ahmet (Muzaffer Özdemir), kasaba kadar sakin biriydi. Hikâyeye nadiren dâhil oluyor Deli Ahmet. İlkokulun bahçesinde önce ant içiliyor. “Türküm, doğruyum, çalışkanım…” diyen. Sonra sınıftaysa, öğretmen beklenirken, havada uçan tüyle eğlenerek vakit geçiriyor öğrenciler. Dışarıda da lapa lapa kar yağıyor. Öğretmen (Latif Altıntaş) sınıfa geldiğinde yoklamayı yapıp, “Toplum hayatını düzenleyen kurallar” üstüne okumalar yaptırıyor öğrencilere. Sınıf ve öğrenciler yoksulluğun simgeleri gibi yansıyor. Bizim sinemamızda yoksulluk pek görünmez. Derse geç kalan bir öğrenci bu ülkenin belleği gibiydi. Sobanın yanındaki sandalyenin arkasına yoksul ceketini asıyor, sonra da ıslak çoraplarını kurutuyor. Öğretmenin burnuna da tuhaf kokular gelmeye başlıyor. Beslenme için getirilen yiyecekler sıranın üstüne konduktan sonra kokunun nereden geldiği anlaşılıyor. Asiye’nin (Havva Sağlam) yiyeceğini dışarı attırıyor öğretmen. Karla kuşatılmış kasabadan anlar yaşarken, işsiz Saffet de (Mehmet Emin Toprak) zaman zaman anların arasına giriyor kederleriyle beraber.

Zaman geçiyor. Bahar… Asiye’nin küçük kardeşi Ali (Cihat Bütün), bahar güneşi altında uyuklayan yaşlı insana taş fırlatıyor. Ali, bir şeyler atmaya meraklı bir çocuk. Ali ve önlüklü ablası, arabaların geçip gittiği yol kenarında yürürken, yönetmen anlar da yansıtıyor kasabadan. Kuzular kesiliyor, kuzular şişlere takılıyor. Saffet, panayırda dolaşıyor aylak aylak. Fotoğraf sanatından etkileyici siyah-beyaz fotoğraflar yansıyor panayır anlarında. Asiye ve Ali, mezarlık kenarında erik ağacından erik toplayıp yiyorlar. Ali, meraklı olsa da kaplumbağayla dans etmeye başlıyor. Tek istediği başını çıkarması ve onun canını yakmak. Biliyorsunuz, o yaşlarda çocukların içinden faşist duygular dışarı çıkar. Hep bir şeylerin canını yakmak isterler. Kaplumbağayı ters çevirdikten sonra yakında duran eşekle ilgileniyor Ali. Eşeğin gözlerine takılıyor bir an. Sanki onun duygularını keşfediyor. Kaplumbağa güçlü bir simgeydi. Küçük kasabada akıp giden zamanın yavaşlığını çağrıştırıyor. Çocuklarla geçen bu anlar yakından veya uzaktan insana Tarkovski ruhunu hissettiriyordu.

Abla kardeş eve dönüyorlar. Asiye’nin dedesiyle (Mehmet Emin Ceylan) terzi üzerine konuşmaları insana sıcaklık veriyor. Dede, “İki çıt çıt, elli lira” diyor. Ya berberler? Onların da bir farkı yok. Safiye dedesiyle konuşurken, ağaca yaslanmış ve ergenlik sancıları yaşıyordu sanki. Ali’yle Asiye’nin gözlüklü babası (Sercihan Alioğlu) ve annesi de (Semra Yılmaz) orada. Elbette nineleri de. Nine (Fatma Ceylan) hep bir şeyler soyup doğruyor bu filmde. Çocukların babası Amerika’ya gitmiş. Zor koşullarda okumuş, İngilizce öğrenmiş. Ama, hep kurtulmak istediği bu kasabaya dönmüş. Saffet de geliyor. Hatıralar ve hesaplaşmalar yavaş yavaş bu akşamüzerine çöküyor. Dede, 1. Dünya Savaşı’nda Irak’ta bulunmuş. Acıları, yoksullukları ve açlıkları görmüş. Hindistan’a kadar da gitmiş. Aynı acıları oralarda görmüş. Saffet, bu kasabadan kurtulmak istiyor, ama başaramamış. Askerden geldikten sonra dedesi onu birçok işe sokmuş, ama o her defasında işsiz kalmayı başarmış. “İnsan doğduğu topraklarda değil, doyduğu topraklarda ölmeli” diyor. Babası da hep uzaklara gitmiş Saffet’in. Çocukların babası, Saffet’in amcası tarihi hikâyeler de anlatıyor. Çocuklar çok seviyor bu hikâyeleri. Mezopotamya’dan, Babil’den, Büyük İskender’den. Mısırlar soyuluyor, yanan ateşte pişiriliyor. Sohbetler ediliyor. Televizyon olmayınca insanlar birbirleriyle konuşabiliyorlar. Konuşurlarken ürkekçe bakışlarını birbirlerinden kaçırmıyorlar.
Rüyalar ve gerçek anlar birbirine karışıyor Tarkovski gibi. Mezarlıkta ters çevrilmiş kaplumbağanın doğrulma çabaları yansıyor. Ali yatakta uyanıyor, annesini görüyor. Pencerede tavuk fark ediliyor. Anne pencerenin kenarına oturuyor. Ali, “İn oradan” diyor. Anne pencereden düşüyor. Ali kâbusla uyanıyor. Akşam sürüyor. Babası savaşları ve istilaları anlatıyor hâlâ. Sabah çocuklar okula gittikten sonra Saffet, sırtında çantasıyla yola düşüyor. Saffet rüya görüyor. İç sesiyle kasaba ve uzaklar hakkında konuşuyor. Akşam sürüyor. Çocukların babası köyde kanal yaptırmış ama köylüler onun arkasından konuşuyormuş Saffet’in deyişiyle. Kasabayı bir hapis gibi görüyor Saffet. Amcası Saffet’e, babasının zengin insanların peşine takıldığını, kendisinin okuyup Amerika’ya gittiğini söylüyor. Ali uykudan uyandıktan sonra babasının, dedesinin, diğerlerinin yakından gözlerine bakıyor. Eşeğin gözlerinde keşfettiği duyguyu görebilmek için belki de. Yönetmen bu anlarda kamerayı çarpıcı açılara yerleştirmiş. Çocukların annesi, “Allah, neden çocukların canını alıyor” diyor. Dedeyse, “Allah bilir. Allah’ın takdiri” diye cevaplıyor. Hatıralarına gidiyor. O askerdeyken nişanlısı beklemekten umutsuzluğa düşmüş, başkasıyla evlenmiş. Kader. Hayatın kime ne hazırladığı bilinmiyor. Yirmi yıl daha yaşamak istiyor dede. Oğlu, “Amerikalılar gibi sağlıklı yaşamak gerek” diyor. Çocukların babası uzaklara bakıyor sisler içinde. Çobanları ve koyunları görüyor. Asiye de okul önlüğünü giyinmiş rüyasında. Yönetmen, kır evini dışarıdan hiç göstermiyor.

Yatma vakti herkes yatağına gidiyor. Asiye, yatağında ağırlaşan gözkapaklarını açık bırakmak için çabalarken, uykuya dalıveriyor. Mısır tarlasında sınıftan bir oğlanı görüyor. Gök gürüldüyor, yağmur yağıyor. Asiye derin uykusuna dalıyor. Asiye, suyun içinde bir erkek gömleği görüyor, alıyor, suyunu sıkıyor. Saffet, yarı çıplak görünüyor. Asiye büyüyor. Asiye, su kenarına çömeliyor, kamera aşağıya tilt yapıyor. Asiye, elini suya uzatıyor ve görüntü donuyor. Truffaut’nun 1959 yapımı siyah-beyaz ve sinemaskop “Les Quatre-Cent Coups-400-Darbe” filminin son karesinden ilham alınmış gibiydi. Bu “Kasaba” filmi, bir nostalji, bir yaşanmışlıklar filmiydi, Truffaut’nun filmi gibi. “Kasaba” filminin son bölümlerinde gerçeküstücülük öne çıkıyor. Usta, bu filmini saygıdeğer annesiyle babasına adamış bir de.

“Uzak…”

Nuri Bilge Ceylan’ın 2002 yapımı “Uzak”, yabancılaşma üstüne güçlü filmlerimizden. NBC Film’in sunduğu filmin senaryosunu da yönetmenin kendisi yazmış. Elbette kameramanlığını da yapmış. Bu film, 2003’te Cannes Film Festivali’nde “Büyük Ödül”le beraber iki başrol oyuncusu, Mehmet Emin Toprak ve Muzaffer Özdemir’e “En İyi Erkek Oyuncusu” ödüllerini de getirdi. Ayrıca 2002’de 39. Antalya Film Festivali’nden de film, yönetmen, senaryo ve oyuncu (Mehmet Emin Toprak) ödüllerini almıştı. Mehmet Emin Toprak, elim bir trafik kazasında vefat etmişti, hatırlatalım. Usta, bu filmini saygıdeğer eşi Ebru Ceylan’a adamış. 2005 yapımı “İklimler” filminde de eşiyle karşılıklı oynamışlardı beraber.

Film, kasabada karlar üstünde yolcu çantasıyla yürüyen Yusuf’un (Mehmet Emin Toprak) görüntüsüyle açılıyor. Yusuf geride kalan kasabaya bakıyor yol kenarında. Dolmuş yaklaşıyor, köpek havlaması duyuluyor. Sonra ön jenerik yazıları okunuyor. Ardından fotoğraf sanatçısı Mahmut’un (Muzaffer Özdemir) dairesinden anlar yansıyor. Yatakta bir kadın (Nazan Kesal) striptiz yapar gibi soyunuşuyla açılıyor derinlikte. Görüntü bulanık. Kadın, kışkırtıcı hareketlerle çağırıyor onu. Gecenin derinliğinde kadın apartmandan dışarı çıkıyor, sokakta park edilmiş arabasına gidiyor. Kapıcı Kamil de kadını arkasından izliyor. Kadının vizite ücreti yüksekti. Fotoğrafçı yataktaki ıslaklıkları peçeteyle siliyor tiksinerek. Telefon çalıyor. Telesekreteri dinliyor. Annesinin (Fatma Ceylan) sesi duyuluyor. Mahmut, sevişme sonrası mutfakta bir şeyler atıştırıyor. Dairesinin bir bölümü de stüdyo. Hatta bir odasını da ofis gibi kullanıyor. Yatak odasıyla salonu da aynı mekândaydı Mahmut’un. Sabah. Boğaz kıyısında sabah çayını yudumluyor. Sonra yayımcısıyla buluşuyor Mahmut. Kasabadan İstanbul’a gelen Yusuf, Mahmut’un dairesinin sokağına geliyor. Kapıcı Kamil’le iletişim kurmaya çabalıyor. Zaman geçmek bilmiyor Yusuf için. Sokakta arabaya yaslanıp bir sigara yaktıktan sonra sokağın derinliğinde mavili bir kıza (Ebru Yapıcı) gözü takılıyor Yusuf’un. Belki de ilk defa içinde bir sıcaklık hissediyor. Ebru Yapıcı sonra yönetmenle evlenip Ebru Ceylan olacaktı. Yusuf, kapıcının masasında uyuklarken Mahmut geliyor. Yusuf’u gördüğüne pek mutlu olamıyor Mahmut. Çünkü Yusuf işsiz ve iş bulma umuduyla İstanbul’a gelmiş. Kendi konformist yaşamında Yusuf’un sıkıcılığında ne yapacaktı?

Yusuf’un babası da işsiz kalmış. Kasabadan umudunu kesmiş. İstanbul’a gemilerde iş bulmak için gelmiş. Belki kuzeni Mahmut yardım eder diye umut ediyor. “Ne iş olsa yaparım” diyor Yusuf. Bu söz, ülkemizdeki çıkışsızlığın ve çaresizliğin sözüydü. “Ne kadar kalacaksın” diyor Mahmut. Ona bir oda veriyor. Kendi kullandığı tuvaleti kullanmamasını tembihlerken, sigarayı da mutfakta içmesini söylüyor. O oda, Anadolu tadı veriyor insana. Bu oda, Mahmut’un, balkondaki koyun-keçi çanı gibi Anadolu’dan hatırladıklarıydı. Mahmut, Yusuf’un ayakkabısını kokluyor, deodorant sıkıyor. Sabah. Mahmut uyanıyor, pencereden karlı dışarıya bakıyor. Yusuf dışarı çıkmış erkenden. Tipi altında aylak aylak dolaşıyor. Parkta kartopu oynayan mutlu insanlara bakıyor. Eminönü’nde limana gidiyor iş bulma umuduyla. Karaköy’e gitmesini söylüyorlar. Usta bu anlarda ikonik görüntüler oluşturmuş. Akşam. Mahmut dairesinde telefonda konuşuyor. Sonra Yusuf geliyor. Islak çoraplarını kalorifer peteğinin üstüne koyunca Mahmut hoşlanmıyor pek. Mahmut, yanına Yusuf’u da alarak fotoğrafçı arkadaşlarını ziyarete gidiyor. Tarkovski gibi filmler yapmayı hayal etmiş Mahmut, “Fotoğraf bitti” diyor. Akşam dönüşte apartman girişinde kapıcı Kamil, mavili kıza elektrikli süpürge hakkında yardımcı oluyor. Yusuf’un kalbi kızı görünce hızla atmaya başlıyor heyecandan. Salonda Tarkovski’nin 1979 yapımı “Stalker-İz Sürücü” filmini izliyorlar. Yusuf bu filmden sıkılıyor, odasına gidiyor. Mahmut, Yusuf gittikten sonra bir erotik video takıyor izliyor. Yusuf, gizlice telefonda annesiyle konuşuyor. Annesinin dişi ağrıyormuş ve parasızlıktan çektiremiyormuş. Bizde sağlık sistemi her daim dibe vurmuştur. İngiltere ve Fransa’da tüm sağlık hizmetleri parasızdır. İster sigortalı olun, ister olmayın. Almanya dâhil, düşük geliri olanlara devlet kira ve gıda yardımı yapar. Hatta çocuk parası da verirler. Ama oy almak için değil, sosyal devlet oldukları için. İktidarlar değişir, bu asla değişmez. Çünkü her şey kurumsallaşmıştır. 2. Dünya Savaşı sonrasındaki o büyük yıkımdan sonra sosyal politikalar geliştirildi ve günümüze kadar da sürüyor bu. Telefonla konuştuktan sonra Yusuf salona gelince yerli diziye dönüveriyor Mahmut birden. Bu dizi de Yusuf’un hoşuna gidiyor elbette.

Karaköy’de… Pazartesi sabahı. Yusuf liman kahvehanesine giriyor. Orada kendi gibi işsiz bir insanla ahbaplık ediyor. Mahmut da sokakta karlar altındaki arabasına bakıyor, binmekten vazgeçiyor. Mahmut bara gidiyor. Mahmut, daireye dönüyor. Yusuf’la Anadolu’ya çıkıp fotoğraflar çekmeye karar veriyor Mahmut. Genç Yusuf da umutsuzca limanda iş arayıp duruyor. Çaldığı kapılar “İş yok” diyor dalga geçer gibi. Mahmut, boşandığı eşi Nazan’la (Zuhal Gencer) telefonda konuşuyor. Nazan, Kanada’ya gidiyormuş. Mahmut’la ayrılırken Nazan kürtaj yaptırmış. Bundan sonra bebeğinin olma ihtimali azalmış. Sonra kıyıya gidiyor Mahmut küçük model arabasıyla. Gece… Mahmut, sokakta arabasıyla park ediyor ve hüzünle Nazan’ın dairesine bakıyor. Mahmut barda birasını yudumlarken, seviştiği kadın yanında başka bir erkekle geliyor bara. Mahmut oradan ayrılıyor. Dairesinde yatağa uzanmış Tarkovski’nin 1975 yapımı “Zerkalo-Ayna” filmini izliyor Mahmut.

Sabah… Kar yağıyor. Yusuf dairenin balkonundan dışarıya bakıyor hüzünle. Mavili kız, annesiyle sokaktan geçiyor. Sonra arabayla Anadolu yollarına düşüyorlar Mahmut ve Yusuf. Köylerde, kasabalarda fotoğraflar çekiyorlar. Yusuf da asistanı onun. Camide cemaat namazını kıldıktan sonra caminin içinde çekimler de yapıyorlar. Otelde de kalıyorlar. Otel odasında yabancı marka sigarası biten Mahmut, Yusuf’un Samsun sigarsına burun kıvırıyor. Biraz dolaştıktan sonra İstanbul’a dönüyorlar. Telesekreterden annesinin hastanede olduğunu öğreniyor Mahmut. Annesini ziyarete gidiyor. Sonra annesi memleketteki evine dönünce bir süre daha orada kalıyor. Yusuf, dairenin balkonundan dışarı bakarken, mavili kızın geçtiğini görüyor. Sonra kızı takip ediyor. Belki konuşmak istiyor, duygularını ona açmak için. Kız birini bekler gibi bekliyor. Sonra bir genç geliyor, beraberce gidiyorlar. Büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor. Yusuf da, teyze oğlu Mahmut’un yokluğunda özgürlüğünü ilan edip seks filmi izlerken biraları da götürüyor. Beyoğlu’nda, İstiklâl Caddesi’nde tramvaya binip özgürlüğün tadını çıkartıyor. Ama nereye kadar? Mahmut dönünceye kadardı hepsi. Sonra mavili kızı takip ediyor yine Yusuf umutsuzca. Kız, kitapçıları dolaşıyor. Beyoğlu Sineması’nda filme giriyor. Mahmut da dönüyor. Titiz Mahmut, her tarafın darmadağın olduğunu görünce çıldırıyor. Yusuf da belediye otobüsünde yanında oturan mini etekli kızın bacaklarını süzüyor çaktırmadan. Belki de ilk defa bir kız bu kadar yakınındaydı. Mahmut’un seviştiği kadın dairede ve banyoda ağlıyor. Sonra kadın gidiyor. Çok geçmeden Yusuf geliyor. Delip geçen kelimeleriyle Yusuf’un üstüne atlıyor Mahmut. Çocuk azarlar gibi azarlıyor onu. Mahmut, İstanbul’a geldiğinde bir otel parası bile yokmuş. Bir insan kendinden örnek verdiğinde ondan ne kendine ne de yakınındakilere pek hayrı dokunmuyor. Kendi bencillikleriyle yabancılaşmalarını yaşayıp gidiyorlar. Vicdan zafiyetine de uğramış kalpleriyle. Hayat böyle söylüyor. Durup dururken köstekli saati arıyor Mahmut. Bulamayınca Yusuf’tan şüphelendiğini hissettiriyor. Aslında o, köstekli saati kaybetmemiş, her şeyi kaybetmiş yapayalnız biri. Saati buluyor, ama söylemiyor. Mahmut’un imasını anlayan Yusuf, onur savaşı veriyor Mahmut’un karşısında.

Mahmut, Nazan’la telefonda konuştuktan sonra kompozisyonlu fotoğraf çekmeyi deniyor yumurtalarla. Yusuf balkona çıkıyor, bir sigara yakıyor. İçinde kederler yüklü. Gece… Banyodan tıkırtılar geliyor. Mahmut’un başına bela olmuş fare yakalanmış. Yusuf fareyi poşete koyup çöplüğe atıyor. Ama orada kediler dolu. Vicdanı kaldırmayan Yusuf, poşeti duvara vuruyor fare ölsün diye. Beyazlaşmış Mahmut, pencereden vicdana bakıyor. Gecenin derinliğinde Mahmut yatağında kâbus görüyor. Televizyonun ekranı bomboş ve birdenbire abajur yere düşüyor. Sabah. Mahmut, arabasıyla Boğaz’a uğruyor. Keder yüklü. Sonra havaalanına gidiyor. Nazan ve sevgilisi Kanada’ya gidiyorlar. Gizlice onları izliyor Mahmut. Bir an Nazan onu fark ediyor. Dairede Yusuf kederle sigara içiyor. Gelip geçen gemilere bakıyor, umudun gelip geçişi gibi. Mahmut daireye geliyor. Yusuf gitmiş. Yusuf’un kaldığı odada sigara paketini görüyor, alıyor. Sonra Boğaz kıyısına gidiyor. Bankta etrafına bakınıyor. Canı sigara çektiğinde cebinden Samsun sigarası çıkıyor, yakıyor. Bir şeyleri hatırlayacak belki de geçmişine dair.

(22 Nisan 2015)

Ali Erden

ailerden@hotmail.com

Köy Enstitüleri Akşamında

Modern Zamanlar ekibi olarak, 18 Nisan 2015 günü gerçekleşen özel bir etkinlikte yönetmen Biket İlhan’ı ağırladık. Antalya Eğitim-İş Sendikası tarafından düzenlenen gece, organizasyona da katkı sunan Muratpaşa Belediyesi’nin konferans salonunda yapıldı. Gündem, Köy Enstitüleri’nin 75. kuruluş yıldönümü, tema ise İlhan’ın 2013 yılında gösterime giren Yarım Kalan Mucize filmiydi.

Kanımca Cumhuriyet aydınlanmasının –Halkevleri ile birlikte- en önemli göstergelerinden sayabileceğimiz Köy Enstitüleri ve film üzerine, daha önce bu platformda birşeyler karalamıştım. Bu yüzden, yazımızın temelini düzenlediğimiz organizasyona ve katılımcılara dair gözlemler oluşturacak.

Öncelikle o güzel gecede, uzunca bir süredir yok sayılan; hatta kimi “liberal” çevrelerde “çağın gerçekleriyle örtüşmeyen bir proje” şeklinde nitelendirilen enstitülere sahip çıkma ruhuna bir kez daha tanıklık ettik. Gerek film gösteriminin ardından davetlilerle yapılan söyleşide, gerek de açılan bir sergi dolayısıyla, sohbetlerin çerçevesini anılar ve günümüz eğitim ortamının eleştirisi oluşturuyordu.

Biket İlhan’ın da çok doğru bir tespitle altını çizdiği gibi, Yarım Kalan Mucize, kimi filmlerin ömürlerini doldurmadığına ve hayatın içinde buldukları karşılıktan dolayı etkisini sürdürdüğüne iyi bir örnek anlamına geliyordu. Yönetmene, çeşitli anma günlerinde ve özel etkinliklerde gelen davetler, -yapımın izleyiciyle henüz DVD formatında buluşmadığı düşünülürse- son derece anlamlıydı.

“Sanat sinemasının” genellikle taşra-kent gerilimine hapsolan “yeni” eğilimlerinin, tarihinin en büyük altüst oluşlarından geçen bir ülkede ne anlam ifade ettiğini çeşitli mecralarda sorgulamıştık; ama izleyicinin düne ve yarına dair birşeyler söyleme çabasında olan filmleri ne kadar önemsediklerini göstermesi bakımından da önemliydi film. Bu durum, Yarım Kalan Mucize’ye, yönetmeninin mütevazı tutumunu da aşar biçimde “sembolik” anlamlar yüklenmesine neden oluyor, üstelik içinden geçtiğimiz dönemin sorgulanmasına da olanak tanıyordu. İlhan, filmin olanakları dahilinde o günlere dair bir ışık yakmış, sinemamızın onca “yönelim” arasında çok da fazla ele almadığı bir dönemi çeşitli yönleriyle masaya yatırmıştı. Buna karşın, enstitülerin sanat eğitimine verdikleri önemin yanı sıra, Nazilerin yükselişinin “içeride” uykuya dalan gericiliği körüklemesiyle yaşanan gelişmeler, sadece 40’lı yıllara değil, günümüz Türkiye’sine dair de şeyler söylüyordu. İzleyicilerin “derin politik analizleri”ni uzun uzadıya -ve kimi zaman tahammül ötesi bir sabır ve tebessümle- dinlerken, bende oluşan duygular daha çok bu yöndeydi en azından.

Söz sembolik anlamdan açılmışken, filmde Umut Beşkırma’nın canlandırdığı, geleceğin Resim Öğretmeni ile karşılaşmamızdan da bahsetmek isterim: Geceye, 1960’lı yıllarda, enstitülerin devamı sayılabilecek Öğretmen Okulları’nda yapılmış öğrenci çalışmalarından derlenen bir sergiyle renk katan sanat eğitimcisi Yamen Karaarslan, Mehmet’in ta kendisiydi gerçekten de! O kuşağın tüm idealist gençleri gibi, mezun olmasının ardından köylerde ve kasabalarda öğrenciler yetiştirmiş, yap-boza dönen sistemin tüm zaaflarına rağmen içindeki umut ışığını söndürmemişti.

O Köy Enstitüleri akşamının ardından, hiçbir karşılık beklemeksizin aramızda olan gerçek sinema emekçisi Biket İlhan’ı yeni projelerini merakla bekleyerek uğurlarken, Ruhi Su’nun ve nice isimsiz kahramanın karanlıktan aydınlığa uzanan yol türküleri kulağımızda çınlıyordu. Bu anlamlı koroya verdikleri katkıdan dolayı Muratpaşa Belediyesi Başkanı Ümit Uysal’a, Mehmet Balık ve diğer Eğitim İş yöneticilerine, Hamiyet Güngör Tuna ve Durnel Kara Aykın’a içtenlikle teşekkür ediyor ve sormadan yapamıyorum: Eksiklik ve fazlalıkları bir yana; bir film, kısacık yaşamlarımıza, dünümüze ve yarınımıza anlam kazandırmak için bundan daha fazla işlev üstlenebilir mi?

(21 Nisan 2015)

Tuncer Çetinkaya
ModernZamanlar Sinema Dergisi Editörü

Vahşet Anılarının Şahidi Bir Sedef Düğme

34. İstanbul Film Festivali’nin çarpıcı belgesellerinden ‘Sedef Düğme / El Boton de Nacar’ Patricio Guzman’ın geçtiğimiz aylarda Berlinale’den en iyi senaryo ödülüyle dönmüş son filmi. Şilili bu önemli sinemacıyı dört yıl önce yine festivalde gösterilen ve ülkesinin karanlık geçmişini mercek altına alan 2010 yapımı bir önceki usta işi filmiyle tanımış, ayakta alkışlamıştık.

‘Işığa Özlem / Nostalgia de la Luz’ adlı bu çalışmasında çocukluğunun huzurlu ülkesinden söz eder Guzman. Astronomiye olan ilgisinin kaynağından, Pasifik Okyanusu ile And dağları arasında yer alan Atamaca çölüne konuşlanmış dev teleskoplar aracılığıyla uzak yıldızları keşfin büyülü serüvenini dile getirir. Devlet başkanlarının caddelerde korumasız gezindiği barış dolu yıllar fazla uzun sürmemiştir gerçi. Amerikan desteğiyle Salvador Allende’yi deviren general Pinochet’nin kanlı darbesi demokrasi hayalleriyle birlikte bilimsel çalışmaları da toprağa gömecektir.

Yönetmenin kendi sesinden hiçbir canlının, kuşların böceklerin yaşamadığı Atamaca çölünü, ‘yıldızlara açılan pencereler’ olarak tanımladığı teleskopların kurulu olduğu bu 10.000 yıllık transit yolun tarihini öğreniriz önce. Kristof Kolomb öncesi uygarlıkların izini sürer kaya çizimlerinde. Köle gibi çalıştırılmış 19. yüzyıl madencilerinin ikamet ettiği ve daha sonra Pinochet diktatörlüğünün toplama kampı olarak kullanılmış Chacabuco kalıntılarının peşine düşer. 17 yıl sürecek olan kanlı diktatörlük döneminde 30.000 kişinin işkence gördüğünü, bir o kadar sayıda kişinin de kayıp olduğu gerçeğinden yola çıkarak uçsuz bucaksız çölde geçmişin izini sürer bıkmadan usanmadan.

İşkencecilerin serbestçe dolaştığı ülkede kayıp yakınlarını aramaya devam eden kadınlara bu çileli süreçte yoldaş olur sinemacı. Doksanlı yıllarda ortaya çıkarılan toplu mezarları belgeler. Umutsuzca sevdiklerinden kalanları arayan bugün artık yaşları hayli ilerlemiş kadınların sesine kulak verir. Kayıpların ölmüş bedenlerinin okyanusa atılmış olduğu şüphesini araştırmaya karar verir.

‘Işığa Özlem’in karasal arayışını suda devam ettiren ‘Sedef Düğme’ onun yıllardır süren çabasının şimdilik son halkası. Şili’nin yaşayan usta şairlerinden Raul Zurita’nın ‘hepimiz tek sudan gelen nehirleriz’ dizesiyle açılan filminde dünyadaki yaşamın temel kaynağı olan suyun hafızasına kulak veriyoruz bu kez. 4.200 kilometre sahil şeridi bulunan Şili’de halkın suyla olan ilişkisine değinen Guzman suyun ailenin bir parçası sayıldığı toprakların atalarının hikâyesine kadar uzanıyor. Günümüz araştırmalarında kuyruklu yıldızlardan dünyamıza geldiği tartışılan suyun nimetlerini de tehlikelerini de kabul etmiş, ölenlerin ruhlarının gökteki yıldızlara dönüştüğüne inanmış kadim Patagonyalıları tanıtıyor bizlere. Batılı sömürgecilerin kıtaya gelişi ve vahşi soykırıma sıra geliyor daha sonra. Bir sedef düğmeye tav olarak medenileştirilmek (!) üzere İngiltere’ye götürülen ve ruhunu kaybeden Jimmy Button’ın (soyadı o sedef düğmeden gelmektedir) hikâyesini öğreniyoruz ardından. Acımasız soykırımla yerli nüfusun nasıl yok edildiğini ve günümüzdeki Şilili halkın doğadan ne ölçüde kopuk olduğunun hazin hikâyesini dinliyoruz yine yönetmenin ağzından.

Bu tarihsel katliam Pinochet yönetimin zulüm dolu yıllarına bağlanıyor.Patagonya’nın başkenti Dawson adasında Allende yanlılarınınişkence gördüğünü öğreniyoruz. Ve ülkesinin okyanusun derinliklerine gizlenmiş utancını açığa çıkarmaya geliyor sıra. İşkencede öldürülen siyasi suçluların göğüsleri üzerine otuz kilo ağırlığında ray parçaları bağlandıktan sonra paketlenmiş bir halde helikopterlerle suya atıldığı temsili olarak canlanıyor perdede. Deniz dibinde yapılan araştırmalarda paslanmış bir ray parçası üzerinden insan kalıntılarının yanında bir sedef düğme bulunuyor daha sonra. Ve bu sedef düğme Patagonya yerlileri ile Pinochet kurbanı masumların ortak yazgısının sembolü olarak belleklere kazınıyor.

Patricio Guzman’ın geçmişin acılarıyla cebelleştiği filmi günümüz Şili aydınının hak ve adalet çığlığı olarak beliriyor perdede. ‘İnsan zulmünün sonu yoktur’ diyor yönetmen. Suçlular yargılanmadıkça ölenlerin ruhları sükun bulmayacak, kayıplar bulunmadıkça aileleri huzura kavuşamayacak diye ekliyor.

Geçmiş ve hafıza üzerine kaleme alınmış bu şiirsel başyapıt 16 Nisan Perşembe 16:00’da Fransız Kültür Merkezi sinema salonunda son kez gösterilecek. Kaçırmamaya çalışın.

(15 Nisan 2015)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Festivalin İlk Haftasında Öne Çıkanlar

34. İstanbul Film Festivali tüm hızıyla devam ediyor. İlk haftayı geride bırakırken izlenen filmler hepimizde büyük coşku yarattı. İlk günün ilk seansında izlemiş olduğum ‘Sedef Düğme’ ile başladım festivale bu yıl. Şili’nin yaşayan en önemli sinemacısı Patricio Guzman’ın bir kez daha ülkesinin karanlık geçmişine uzanarak Patagonya yerlilerinin soykırımı ile paralel olarak Pinochet diktatörlüğünün kanlı hatırasıyla hesaplaştığı bu şiirsel başyapıt üzerine daha ayrıntılı bir yazıyı önümüzdeki günlerde siz okurlarla paylaşmak üzere diğer filmlere geçersek.

Arjantin sinemasının tanınmış isimlerinden Lisandro Alonso’nun tüm uzun metrajları (toplamı beş adet) bu yıl festivalin programında. 2008 yapımı ‘Liverpool’ ilk gösterildiği yıl festivalin en dikkat çekici yapımları arasında sayılmıştı. Usta yönetmenin festivalin ilk gününde gösterilen son yapıtı ‘Hayal Ülkesi / Jauja’da ilk kez bir yıldız oyuncuyla (Viggo Mortensen) çalışıyor ancak önceki filmlerinden aşina olduğumuz arayış öyküsüyle özgün sinemasından ve eşsiz kadrajlarından taviz vermiyor.

Daha önce kapsamlı bir yazıyla tanıtmış olduğumuz Filipinli sinemacı Lav Diaz’ın Locarno şenliği büyük ödüllü son filmi ‘Evvelden’ festivalin başında üç gün peşpeşe gösterildi. Ozu, Naruse gibi Japon ustaların olağanüstü siyah beyaz estetiğinin mirasını taşıyan bu enfes yapım bir avuç izleyicisini büyüledi. Yine ayrı bir yazıda ele aldığımız ve festival dışında sinemalarda görülemeyecek olan ‘P’tit Quinquin’ (‘Küçük Serseri’ adıyla gösteriliyor) usta sinemacı Bruno Dumont’un insanoğlunun karanlık yüzünü mizah yüklü bir dille mercek altına aldığı usta işi son çalışması olarak ilgiyle izlendi.

Eski ustalardan Andrey Konchalovsky’nin Venedik Film Festivali’nden en iyi yönetmen ödüllü taze yapıtı ‘Postacının Beyaz Geceleri’ kaybolmakta olan bir yaşam biçimine ağıt niteliği taşıyordu. Kuzey Rusya’nın Kenozero gölü kıyısındaki köyünde yöre halkıyla çektiği filminde doğal yaşamın yok edilişine duyduğu isyanına Verdi Requiem’in hüzün yüklü ezgileri eşlik ediyordu.

Önümüzdeki haftalarda vizyona girmesi beklenen ‘Gizli Kusur / Inherent Vice’ Amerikan sinemasının auteur yönetmenlerinden Paul Thomas Anderson’ın son opus’u olarak festival programında yer alıyor. Amerikan edebiyatının ayrıksı yazarlarından Thomas Pynchon’ın demir leblebi metni usta yönetmenin elinde sinemasal karşılığını bulmuş. Vizyon haftasında bu karanlık serüven üzerine daha ayrıntılı söz etmek üzere diyelim.

Otuz küsur yıl önce festivalin bizlere tanıtmış olduğu bir diğer büyük sinemacı Peter Greenaway de Berlin’den yeni çıkmış son filmiyle festivaldeydi. İngiliz yönetmen hayranı olduğu efsanevi Rus sinemacı Sergey Eisenstein’ın ‘Viva Mexico’yu çekmek üzere Güney Amerika’da bulunduğu ayları anlatıyor bu kez. Greenaway’in ilerlemiş yaşına rağmen formundan hiçbir şey kaybetmediğine şahit olduğumuz son eseri ‘Eisenstein Meksika’da’ sinemanın ölümsüz dahisinin özel yaşamına eğiliyor, Ayzenştayn’ın yabancı bir diyarda olmanın verdiği hazlar ve tehlikeler karşısında kapıldığı heyecanı ve çevirmeni ile yaşadığı tutkulu eşcinsel aşkı baş döndürücü bir biçimde sergiliyor.

Her daim genç kalmış Greenaway’e alkış tutarken ilk kez festivalde tanıştığımız beş genç sinemacıdan söz etmek istiyorum. Bunlardan Meksikalı Alonso Ruizpalacios (beyaz tenli sarışın insanlar anlamına gelen) ‘Güeros’ta genç insanları anlatıyor. Fransız Yeni Dalga’sına saygı duruşunda bulunan siyah/beyaz çekilmiş enerji yüklü bu ilk film bir yolculuğun hikâyesi. Heyecan verici genç yönetmenin yeni işlerini sabırsızlıkla bekliyoruz.

Alman sinemasından bir başka genç hikâyeyi, Sebastian Schipper’ın yazıp yönettiği Berlinale ödüllü ‘Victoria’yı coşkuyla alkışladık. Gerçek zamanlı ve tek plandan oluşan 140 dakikalık bu müthiş sinema deneyiminde Berlin’in arka sokaklarını ve genç karakterlerin karanlık yönlerini keşfedişlerini soluk soluğa izleme fırsatını bulduk.

Fransa’dan ilgi çekici bir diğer ilk film ise yönetmen hanesinde üç genç sinemacının ismini taşıyor. ‘Party Girl’de hikâyesi aktarılan Angélique Litzenburger yazar yönetmenlerden Samuel Theis’in gerçek hayattaki annesi. Altmışlı yaşlardaki eski konsomatrisin gerçek ailesinden karakterlerin yer aldığı bu harika film belgeselin sınırlarını aşarak aile ve özgürlük kavramlarını tartışmaya açan mizah yüklü dürüst bir bağımsız yapım olarak öne çıkıyordu.

Meksikalı Jorge Pérez Solano’nun Selanik Film Festivali’nden Altın İskender ödüllü ikinci uzun metrajı ‘Sonsuz Hüzün’ dev kaktüslerin fallik görüntüleri arasına sıkışmış ataerkil toplum düzeninde ezilmiş kadınların ebedi hüzünlerini etkileyici kadrajlarıyla belgelerken festivalin büyük sürprizlerinden bir diğeri Hindistan’dan geldi. Yazar yönetmen Aditya Vikram Sengupta’nın bizzat kurguladığı ve diyaloga yer verilmeyen Venedik Film Festivali’nden ödüllü ilk filmi ‘Aşk Zahmetli İştir’ ekonomik krizin baskısı altında bunalan ülkesinden genç bir işçi çiftin günlük hayatın koşuşturmacası içinde özene bezene korumaya aldıkları aşklarının hikâyesi. ‘Aşk Zamanı / In the Mood for Love’ hayranlarının kulaklarını çınlatan bu şiirsel yapımın satın alınarak sinemalarda gösterilmesini çok arzu ederim.

Yazıda adı geçen filmlerden bazılarının tekrar gösterimlerinin yapılacağı festivalin ikinci haftası yarışmalı bölümlerin yapımlarına ve yepyeni keşiflere açık olacak. Tüm festival izleyicilerine coşku dolu sinema günleri diliyoruz.

(11 Nisan 2015)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Festivalde Bruno Dumont İmzalı Bir İnsanlık Komedyası

34. İstanbul Film Festivali’ne son çalışmasıyla konuk oluyor Bruno Dumont. Çağımızın önde gelen yaratıcılarından biri olan Fransız sinemacının televizyon için çektiği dört bölümlük mini dizinin sinema versiyonu festivalde ‘Küçük Serseri’ adıyla gösteriliyor. Filmin Kuzey Fransa’ya özgü yerel diyalektin kullanıldığı ninniden alınma özgün adı ‘P’tit Quinquin’ ise ‘küçük çocuk’ anlamına geliyor. 1997 yapımı ilk uzun metrajı ‘İsa’nın Yaşamı / La Vie de Jésus’den başlayarak ‘İnsanlık / L’Humanité’ ve ’Flanders’ gibi ses getiren yapıtlarına mekân olmuş doğup büyüdüğü ve felsefe eğitimi için ayrıldığı topraklara, Manş denizi kıyısındaki kasabasına bir kez daha dönüş yapmış Dumont. Evini memleketini, bu toprakların insanlarını sevdiğini, Pas-de-Calais yöresine ait olduğunu ifade ediyor yönetmen.

‘İnsanlık’ta olduğu gibi cinai bir hikâyeden yola çıkıyor yine. Ancak bir tür filmi yapma çabası değil, sakin kıyı kasabası atmosferinin ardına gizlenmiş şiddetin incelenmesi amaçlanan. Dumont daha önceki denemelerinde insan denen mahlûku anlamaya çalışmış, anlattığı hikâyelerde uç noktalara gitmekten kaçınmamıştı. Aşırı şiddeti, insanoğlunun çirkin yüzünü, kışkırtıcı cinsel davranışları sergilemekten çekinmemiş, bunu yaparken uzun çekimlere ve sık sık insan vücudunun yakın planlarına başvurmuştu. Ancak ineklerin cesetleri içine doldurulmuş insan organlarının bulunmasıyla ortaya çıkan bir dizi vahşi cinayetin izini süren jandarma şefi ve yardımcısının soruşturması alabildiğine tuhaf ve komik bu kez. Sessiz film karakterlerini andıran polisler ve tuhaf kasaba ahalisi cinayetlerin dehşet vericiliğine alabildiğine tezat şapşal kişilikler olarak çizilmiş. Önümüze sürülen kanlı cinayetlerin de Hitchcock’un meşhur ‘McGuffin’lerinden farkı yok. Yörenin ve insanlarının hınzır bir portresini çizmek asıl hedeflenen.

Önceki filmleri dolayısıyla kendisine atfedilmiş olan ‘natüralist’ tanımlamasına itiraz eden yönetmen, tanınmış Flaman ressam Van Der Weyden ile aynı adı taşıyan komiser karakterinden yola çıkarak ‘insan denen hayvan’ın doğası üzerine hınzır bir hicve soyunmuş. Polisiye sinemanın bildik klişelerini ters yüz ederek türün parodisine girişiyor. Bunu yaparken gerçekliği eğip büküyor, perspektif kurallarına uymayan Flaman resminin izini sürüyor. Doğal sesler ve yöre halkından derlediği profesyonel olmayan oyuncularla çalışırken insanlığın nerede bittiğini, içindeki hayvanın nasıl ortaya çıktığını anlamaya çalışıyor. Kadın sanatçının katı dinsel dogmaların hüküm sürdüğü erkekler dünyasında tutsaklığı üzerine benzersiz bir feminist manifesto niteliği taşıyan bir önceki çalışması ‘Camille Claudel 1915’te olduğu gibi Hristiyan ahlakı ile hesaplaşması sürüyor. Kilise bir kez daha sanatçının mizah yüklü eleştirisinden payını alıyor.

‘Küçük Serseri’ Fransızların ünlü ARTE kanalı için ellişer dakika uzunluğunda dört bölüm halinde çekilmiş. Televizyon yapım şartlarına bağlı kalınarak Dumont’un o çok sevdiğimiz uzun planları kısalmış bu defa ancak doğanın bir parçası olarak insan davranışlarının analizi önceki çalışmalarında olduğu gibi etkileyici. Sırasıyla ‘İnsan Denen Hayvan’ / ‘Kötülüğün Kalbinde’ / ‘İnsan Kılığında Şeytan’ / ‘Allah-ü Ekber’ adlarını taşıyan bölümler çağdaş Fransız toplumunun cebelleştiği yabancı düşmanlığı, ırkçılık, terörizme yol açan dinsel ayrımcılık gibi sosyopolitik meseleleri de göz ardı etmiyor. Böylece Kuzey Fransa’nın küçük kasabası tüm Fransız halkını temsil eden bir mikrocosmos’a dönüşüyor. Filmin coşkun mizahı finale doğru ses bandından yükselen Bach kantatlarının ağıtsal ezgileriyle dengeleniyor.

‘Küçük Serseri’ festivalin güzel sürprizlerinden biri. Kaçırılmayacak bir sinema deneyimi. 12 Nisan Pazar 11:00’de Fransız Kültür Merkezi’nde, 14 Nisan Salı 21:30’da Kadıköy Rexx Sineması’nda iki kez daha gösterilecek.

(08 Nisan 2015)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Evvelden ya da Bir Ulusun Çöküşünün Kronolojisi

34. İstanbul Film Festivali’ne Locarno Şenliği büyük ödüllü son filmi ‘Evvelden / Mula Sa Kung Ano Ang Noon’ (ya da İngilizce adıyla ‘From What Is Before’) ile konuk olan Lav Diaz çağımızın en güçlü yaratıcılarından biri. Filipinli sinemacının sadece bizde değil tüm dünyada keşfedilmesi biraz vakit aldı. Bunun başta gelen nedeni filmlerinin standartların çok ötesinde uzunlukta olması. Geçtiğimiz yıl festivalde gösterildiğinde hayran olduğumuz ve 2014 yılının en iyi filmleri listemizde başköşeye yerleşmiş olan bir önceki çalışması ‘Norte: Tarihin Sonu’ dört saati aşkın süresine rağmen yönetmenin önceki filmlerine kıyasla kısa bile sayılabilir. Filmografisinde yer alan kimi filmlerin altı, ikisinin dokuz, ‘Melancholia’ başlıklı olanın sekiz saat uzunluğunda olduğu biliniyor.

Konvansiyonel sinemayla işi yok Diaz’ın. Zaman algısı farklı. Malay insanına özgü bir zaman dilimi içinde klişelerden arınmış uzun planlar eşliğinde ülkesini mercek altına alıyor. 300 yılı aşkın İspanyol sömürge yılları (ülkenin adı İspanyol kral II. Philip’den miras) ardından Amerikan vesayeti, İkinci Dünya savaşıyla birlikte Japon işgali, 1965’ten başlayarak 20 yıllık Marcos diktası ve takibeden iç savaşla lanetlenmiş, ruhunu arayan memleketinin makus kaderinin izini sürüyor filmlerinde. Gözde yazarı Dostoyevski’nin etkisi tüm filmografisine sızmış. 1998 yapımı ilk filmi ‘Suç ve Ceza’dan bir alıntıyla başlar. Bir uyarlamadan ziyade bu ölümsüz romanın başlangıç olay örgüsünü kullanan ‘Norte: Tarihin Sonu’ ahlaki ve sosyal çöküş karşısında şiddet uygulamayı seçen nihilist entellektüel Fabian ile ailesini geçindirmeye çalışan köylü Joaquin’in kesişen hikâyesini, ülkenin yoksulların yaşadığı (filme adını veren) kuzey bölgesinden insan manzaraları eşliğinde anlatır. Visconti’nin ‘Lanetliler’de yaptığı gibi, bir ulusun ahlaki çöküşünü, bir ailenin benzer düşüşüyle paralel vermeyi dener. Tanrıyı, gerçeği, ahlakı, günahı, adaleti, ulus olma bilincini, tarihi tartışmaya açar. Bunları yaparken zamanı tamamen kontrol altına alırken benzersiz mizansenleri, uzun planları, ışık ve (11 yıl aradan sonra ilk kez kullandığı) renkler aracılığıyla kendi dünyasını kurar.

‘Evvelden’ yönetmenin siyah / beyaz estetiğine dönüş yaptığı son çalışması. Günümüzde geçen ve uluslararası dağıtıma çıkma şansı bulan ‘Norte’nin öncülü olarak da kabul ediliyor. Beş buçuk saati aşan süresiyle konvansiyonel sinemaya yine meydan okuyan Diaz bu kez Filipinler’in yakın geçmişine götürüyor izleyicisini. Diktatör Marcos yönetiminin ülkenin ruhunu kemirdiği döneme, sıkıyönetimin ilan edildiği 1972’nin hemen öncesine. Kaybolmuş çocukluğuna, kendi deyimiyle ‘lanetli yıllara’ uzanırken ülkesinin başına gelenlerin kronolojisini çıkarmayı deniyor.

Erken yetmişlerde merkezden uzak bir sahil köyündeki yaşamı, kadim gelenek ve görenekleriyle bölge insanlarını tanıyor, geniş bir zaman süreci içinde karakterleri tüm hal ve tavırlarıyla yakından inceleme fırsatı buluyoruz önce. Ardından tuhaf olaylar sakin yerleşim bölgesinin düzenini altüst etmeye başlıyor. Büyükbaş hayvanlar nedensizce parçalanmış halde bulunuyor ormanın ortasında. Gece yarısı kulübeler ateşe veriliyor. Uzaklardan feryat eden kadın çığlıkları işitiliyor. Geçmişe yönelik saklanan sırlar, yalanlar ortalığa dökülüyor ve askerler geliyor daha sonra.

Askerlerle yapılan konuşmalarda, Marcos ve karısı Imelda’nın portrelerinde, sıkıyönetim bildirgesinde duyulan sesinde diktatörün nefesini her an enselerinde hisseden Filipinlileri görüntülerken, mikrokosmos olarak ele aldığı ücra yerleşim bölgesi üzerinden bir ulusun çöküşünün allegorik hikâyesine girişiyor Diaz. Filmlerinde halkının asırlar boyu süregelen büyük kederini dile getirdiğini ifade eden sinemacı, Ferdinand Marcos’un aynı adı taşıyan oğlunun 2016 seçimlerine hazırlandığı, diktatörün yakınları ve sıkıyönetim dönemindeki yakın işbirlikçilerinin halen önemli mevkilerde bulunduğu bir dönemde bu filmi çekmiş olmasının önemini vurguluyor. Bir yıl önce çekimlerin yapıldığı Abulug köyüne elektriğin hala gelmediğini, yol ve köprülerin yapılmadığını sözlerine ekliyor.

Festivalin ilk günlerinde gösterilecek olan ‘Evvelden’ uzun süresi nedeniyle seyri kolay olmayan ancak sinefiller için gerçek bir şölen değerinde yapıtlardan. Sinema yapmak arzusunda olan gençler için kaçırılmayacak bir ders aynı zamanda.

[‘Evvelden’ 05 Nisan Cumartesi 19:00 Kadıköy Rexx; 06 Nisan Pazar 11:00 Atlas; 07 Nisan Pazartesi 20:30 (normal seanslardan bir saat öncesinde başlıyor, dikkat!) Beyoğlu Sinemaları’nda gösterilecektir.]

(02 Nisan 2015)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Özlem Her Yerde: Tarkovski

Rus sinemasının dünyaya sunduğu büyük filozof yönetmen Andrey Tarkovski’yi özlemler içinde olduğu “Ayna”, “Nostalji” ve “Kurban” filmleriyle anıyoruz.

“Ayna…”

Sinemanın filozof büyük ustası Andrey Tarkovski’nin 1975 yapımı renkli ve siyah-beyaz “Zerkalo-Ayna” filmi, kişisel bir yolculuk. Mosfilm’in sunduğu bu yapımın senaryosunu yönetmenle beraber Alexander Misharin ortak yazmışlar. İlahi hüznü duyuran müzikleri Eduard Artemev bestelemiş. Resim ve fotoğraf sanatına saygı sunuşu yapan şiirsel görüntüleriyse kameraman Georgi Rerberg yansıtmış. Bu filmin kurgusunu yapmak sanatları derinden hissetmeyi gerektiriyor. Kurguyu da Lyudmila Feyginova yapmış. Aleksey’in geçmişteki anları hatırlaması ve gördüğü rüyaları, bu filmin klasik anlatımdaki bütünlüğünü bozuyor. Her şey parçalanmış ve bazı şeyleri bir yerlere koymak son derece zor. Bir sekans filmdi bu. Hatta bazı karakterlere anlam vermek de. Aleksey, küçükken oğlu İgnat’a, büyüyünce babasına benziyor. Aslında büyük Aleksey’in yüzü hiç görülmüyor, zihninizde böyle düşünüyorsunuz. Karısı Natalya, annesi Maruşya’ya benziyor. Filmin içinde şiirsel kayboluşlar yaşıyorsunuz baştan sona kadar. Bir defayla bu filmin içinden dışarıya çıkamıyorsunuz. Tarkovski usta bu filminde alabildiğine hareketli kamera kullanmış. İnsana dolaşıyormuş hissi verirken keşiflere de çıkartıyor. Filmdeki tüm şiirler, büyük ustanın babası şair Arseni Tarkovski’den. Bu şiirler, tüm kadınlara mektup olarak gitsin. Tarkovski, yaşlı anneyi gerçek annesine oynatmış. Biliyorsunuz Ruslar, Maria isminin kısaltmasına Maruşya ve Maşa diyorlar. Aleksey’e de Alyoşa. Tarkovski filmlerinde gerçeküstücü estetik yoğun, bu filminde de öyle. Kır evleri de.

1970’lerin ortasında. Renkli görüntülerle yansıyan anda İgnat (Ignat Daniltsev), televizyonu açıyor. Televizyonda kekeç Yuri Zhary’nin (Yuri Sventisov) doktor muayenesi yayımlanıyor. Siyah-beyaz yansıyan bu anda, kadın ikna ederek liseli gence güven duygusu vererek cesaretini arttırıyor ve genç düzgün konuşmaya başlıyor. Bu an filmin nevrotik ruh halini de yansıtıyor. Heyecanın obsesyona dönüştüğü Yuri, kekemeliğiyle bir travma yaşıyor. Dinginlik ve heyecanı denetim altında tutmak, Yuri’yi travmasından uzaklaştırıyor. Aleksey de zihninde çocukluğunu takıntılı bir ruh hali içinde yaşıyor. Özlem bir travma. Baba da. Annesini karısı Natalya’ya benzetmesi de nevrotik ruh halini öne çıkartıyor. Yoksa zihninde “Oidipus Kompleksi”ni mi yaşıyordu Aleksey?

Ardından ön jenerik yazıları geliyor. 1930’ların ortasında. Renkli görüntüler… Maruşya (Margarita Terekhova), büyükbabanın kır evinin bahçesinde ahşap çitte oturmuş sigarasını tüttürürken, uzaklardan, tarlaların içinden biri ona doğru gelişini izliyor. Büyük Aleksey’in dış sesi (Innokenti Smoktunovski) duyuluyor: “İstasyondaki yol İgnetievo’dan geçiyor, sonra çiftliğin yakınlarına sapıyor, her yaz savaştan önce yaşadığımız yer ve sık meşe ormanından Tomşino’ya kadar uzanıyor. Genelde insanlarımız tanırız. Tarlaların ortasında, çalılıkların arkasında belirir belirmez. Çalıdan yolunu çevirirse o zaman o bir babadır. Eğer çevirmezse, o bir baba hiç gelmez…” Yolunu şaşırmış kendine doktor diyen yaya (Anatoli Solonitsin), Maruşya’ya hafiften asılıyor.

Adam gidince Maruşya eve doğru yürürken kamera da onu takip ediyor arkasından. Maruşya yürürken, şair Arseni Tarkovski’nin kendi sesinden kendi şiiri duyuluyor: “Buluşmalarımızın her anında pek fazla değil / Sanki hiç yaşamamışçasına kutladık, / Bu kocaman dünyada yalnızdık / Bir kuştan daha hafif ve daha yürekli / Merdivenlerden aşağıda, aptal hayalet gibi / Beni kendi yoluna götürmek için geldin / Yağmurda demlenmiş leylakların arasından, / Kendi hükümranlığına / Cam dünyana bakıyorsun / Gece çökerken / Ben zarafetle kutsanmıştım / Minber kapısı açıldı / Ve karanlığın içinden parlıyordu / Ve yavaşça döndün, vücudun çıplaktı / Uyanırken sana: ‘Tanrı seni korusun’ dedim / Senin yürekli ve aşırı olmanı bilmeme rağmen / Benim dileğimle: Sen hemen uykuya daldın / Gözkapakların evrensel mavi renkle kapalıydı / Masamın üstünde leylaklar süpürülmeyecek kadar güçlüydü / Maviyle boyanmış gözkapakların / Hayli sakin ve ellerin sıcaktı / Nehirlerin kalp atışı kristali parçalıyordu / Dağlar dumanlı ve okyanuslar kabarıyordu / Küreyi avucunun içine aldın / Kristalin tahtında sakin uyuyordun / Ve ‘Aman Tanrım!’ / Sadece bana göre / Uyandın ve şekil değiştirdin / Konuşma hızlanarak çınlamaya dönüştü / ‘Sen’ kelimesiyle daha çok geliştin / Kralın yeni anlamının değişmesi gibi / Ve her şey aniden değişti, transa geçmiş gibi / Tüm önemsiz şeyler bile, / Çok sık kullanıldı ve güvenildi / Aramızda dururken, bizi korurken / Su katı katmanlıydı / Nerede olduğunu bilmesem de o bizi önemsiyordu / Bizden önce çekiliyordu, tıpkı bir serap gibi / Şehirler mucizevî bir şekilde eşitti / Ayaklarımızın altına nane yaprakları serilmişti / Kuşlar ayak seslerimizi takip ediyordu / Balıklar nehir kıyısına geliyordu / Ve gözlerinde gökyüzü açıktı / Arkamızdan kader ağını örüyordu / Elinde ustura olan delirmiş bir adam gibi… “ Bu şiir sürerken, kamera da başka şeyler de yansıtıyor renkli olarak. Çocuk Aleksey’in küçük kız kardeşi bahçede uyuyor. Saçları simsiyah ve hep toplu mürebbiye bakıcı genç kadın onu kucaklıyor. Bu kadın hep ailenin yanında yaşıyor. 1970’lerin ortasında bile. Evin içinde Maruşya kederler içinde ve gözyaşları yağmuru çağrıştırıyor. Çocuklar masada yemeklerini yiyorlar. Kamera, sağa doğru çevrinerek (pan yaparak) evi gösterirken, şiirin sonlarına doğru pencereye yöneliyor, yağmurun düştüğü dışarısını yansıtıyor. Sonra ahır yanıyor. Yağmur yağarken, ahır kül oluyor. Maruşya, tulumbada yüzünü yıkayabiliyor sadece.

Görüntü renkliyken beş yaşındaki Aleksey (Filipp Yankovski), uykusunda baba diye sayıklıyor. Peşinden siyah-beyaz görüntülerle orman yansıyor. Siyah-beyaz görüntüler sürerken, Aleksey’in rüyası yansıyor: Aleksey yataktan kalkıyor. Babasının (Oleg Yankovski), annesi Maruşya’nın saçlarına su döktüğünü görüyor uykulu. Yağmur içeri yağıyor, sular duvarlardan aşağıya süzülüyor. Maruşya, buğulu aynayı sildiğinde yaşlı Maruşya’nın, Maria’nın (Maria Vishnyakova Tarkovski) yansımasını görüyor. 1970’lerin ortası. Görüntü renkleniyor. Soğuk algınlığına yakalanmış Aleksey, evinde annesiyle telefonda konuşurken, kamera yavaşça öne doğru kayarken, duvarda Tarkovski’nin 1966 yapımı sinemaskop çekilmiş siyah-beyaz ve renkli “Andrey Rublyov-Andrey Rublev” filminin afişi fark ediliyor birden. Kamera, salona doğru kaymasını sürdürürken, Lisa’nın öldüğü öğreniliyor. Geçmiş… Siyah-beyaz görüntüler kuşatıyor her yanı. Kamera, matbaanın sokağında koşan Maruşya’yı takip ediyor. Yağmur hızlanıyor. Maruşya telaşlı. Matbaadaki ofise geldiğinde, deneme baskıya girmeden bir kelimeyi düzeltiyor Maruşya. O kelimeyi merak ediyorsunuz hep. Sonra odaya Yelisaveta (Alla Demidova), yani Lisa geliyor. Maruşya, matbaada koridorda yürürken, kamera da geriye doğru kayıyor. Arseni Tarkovski, kendi sesiyle kendi şiirini okuyor yine: “Seni dün sabahtan beri bekliyordum / Tahmin ettikleri gibi gelmedin / Güzel bir günün ne olduğunu hatırlıyor musun? / Tatil havası / Ve ceketsiz yürüyordum / Bugün buradasın ve onlar düzenli / Ve tamamen kapalı, bulutlu bir gün / Hava yağmurlu ve nadiren geç oluyor / Yağmur damlaları soğuk toprağa düşüyor / Yersiz kelimeler elle silinmez…” Yağmurda iyice ıslanan Maruşya, işyerinde duş alıyor. Su kesiliyor. İpeksi beyaz çıplak teni tüm büyüleyiciliğiyle yansıyor bu anda. Şiir akıyor sanki. Tarkovski, matbaa sekansında bolca hareketli kamera kullanmış. Renkli yangın görüntüsünden sonra 1970’lerin ortası renkli yansıyor. Aleksey, boşandığı karısı Natalya’yla (Margarita Terekhova) evde konuşuyor. İgnat şimdilik babasıyla kalıyor. Aleksey, Natalya’nın annesi Maruşya’ya benzediği için boşanmış. Aleksey zihnininde Oedipus Kompleksi mi yaşıyordu? Natalya, suçluluk duygusu yaşıyorsun, diyor ona. Belki de hep annesiyle yatıyormuş hissi yaşıyordu Aleksey. Salonda boy aynası da var. Natalya aynaya bakarken sadece kendini görüyor. Natalya, “Korkuyla fark ettim. İgnat senin gibi oluyor” diyor. Aleksey de, “Neden korkuyla” diye soruyor. Natalya, “Kimseyle normal hayat yaşamıyor musun” diyor. Aleksey de, “Bir kadın tarafından dünyaya getirildim” diye cevap veriyor.

1930’ların ortasında. Arenada, siyah-beyaz belgesel görüntülerle boğa güreşi yansıyor. Ardından renkli görüntülerle bir İspanyol boğa güreşlerini anlatıyor Maruşya’ya. İspanyol aile İspanya’daki iç savaştan dolayı buralardalar. Sonra siyah-beyaz belgesel görüntülerle iç savaş yansıyor. Faşist Franco’nun ordusu muhalif şehirleri bombalıyor. İnsanlar kendi ülkelerinde mülteci oluyorlar. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar kaçışıyor. Valizlerle trenlere, otobüslere koşuyorlar. Bir babanın küçük kızını sevgiyle öpüşü insanı gerçekten etkiliyor. Daha sonra, Sovyetler Birliği’nden balon belgeseli siyah-beyaz yansıyor. 1970’lerin ortasında. Renkli görüntüler. İgnat, Rönesans’ın büyük sanatçısı ve bilim insanı Da Vinci kitabına bakıyor evde. Fonda da ilahi müzik duyuluyor. Natalya evden ayrılacakken çantasını yere düşürüyor. Oğlu İgnat’la eşyaları topluyorlar. Natalya giderken, Maria geldiğinde beni ara, diyor oğluna. Maria, yani Maruşya. Renkli görüntüler devam ediyor. İgnat, evin kütüphane bölümünden bir kitap alıyor, mürebbiyesine (Tamara Ogorodnikova) okuyor. Saçları simsiyah ve hep toplu mürebbiye şimdi de İgnat’ın bakıcılığını yapıyor. Maruşya gibi o da yaşlanmış. İgnat yanlışlıkla filozof Jean-Jacques Rousseau’nun (1712-1778), “Sanat ve bilim insanı ne yönde etkiledi? Olumsuz yönde” diyen metnini okuyor. Mürebbiye, Aleksandr Puşkin’in (1799-1837) mektubunu okumasını istiyor İgnat’tan. Puşkin’in mektubunda, Kilise, Hıristiyanlık, Avrupa vs. yakınışı var. Puşkin, “Kiliselerin bölünmesi bizi Avrupa’dan ayırdı (…) Bizim kendimize özgü kaderimiz vardı (…) Hıristiyanlık bizi terk edince, Hıristiyanlık bize yabancılaştı’ diye yazmış Çadeyev’e. Sonra İgnat babasıyla telefonda konuşuyor. Babası ona kız arkadaşı olup olmadığını soruyor. Aleksey, oğlu İgnat gibi 12 yaşındayken ilk aşkını yaşamış. Platonik bir aşktı bu. Renkli görüntülerle 2. Dünya Savaşı anları yansıyor. Önce o kız görünüyor. Elinde okul çantasıyla karlar üzerinde yürüyor büyüleyici gülümsemesiyle. Bu kız, Aleksey’in ilk aşkı. Ama platonik kalmış aşkı. Sonra atış alanında bir komutan (Yuri Nazarov) eşliğinde çocuklar askeri eğitim alıyorlar. Atış alanında komutan emrini yanlış uygulayan on yaşlarındaki bir çocukla uğraşıyor. Çocuğun anne ve babası bu savaşta ölmüş. Belki de komutan, yetim ve öksüz kalmış bu çocuğu uzaklaştırarak yaşamasına, ailesinin soyunu sürdürmesine izin veriyor. Vicdanın nerede ve nasıl çıkacağı belli olmuyor. Tüfekle nişan aldıktan sonra bir çocuk çantasından el bombasını çıkartıyor. Bir başka çocuk oyuncak gibi bombayı alıp fırlatıyor. Çocuk, her zaman çocuktur. Savaşta bile. Bu dünyada çocuklardan ve kadınlardan yana olacaksın. Siyah-beyaz belgesel görüntülerle Sovyet cephesi de yansıyor. Savaşın tüm acıları ve yoklukları yansıyor bu anlarda. Sonra yine siyah-beyaz belgesel görüntülerle Çin-Sovyet sınır gerilimi yansıyor 1969’dan. Çinliler, ellerinde Mao’nun posterleriyle protesto gösterisi yapıyorlar sınırda.

1940’ların ortaları. Savaş bitiyor. Görüntü renkleniyor. 12 yaşındaki Aleksey (Ignat Daniltsev), küçük kız kardeşiyle evin bahçesinde. Kız ağlıyor birden. Babalarının sesini duyuyorlar. Onlar koşarken, kamera da Da Vinci kitabına yöneliyor. Baba askeri elbiselerle savaştan dönmüş, sevgi ve şefkatle çocuklarına sarılırken, Maruşya’nın yüzüne hüzün ve sevinç aynı anda oturuyor. Ardından kadın resim tabloları yansıyor şiirsel görüntülerle.

1970’lerin ortaları. Siyah-beyaz görüntülerle yansıyor. Natalya, Aleksey’e İgnat’ın kendisiyle kalmasını istiyor. İgnat buna ne cevap verecekti? Araya siyah-beyaz orman görüntüsü giriyor. Ardından geçmişteki büyükbabanın kır evi renkli yansıyor. Sonra görüntü siyah-beyaza dönüşüyor. 1930’ların ortaları. Aleksey’in rüyası… Rüzgâr çıkıyor, fırtınaya dönüşüyor. Beş yaşındaki Aleksey oradan oraya koşuşturup duruyor. Evin kapısına gidiyor, kapıyı açamıyor. Gidiyor, ardından kapı kendiliğinden açılıyor. Maruşya yerdeki patatesleri toplarken köpekleri de dışarı çıkıyor. 1940’ların başı renkli yansıyor peşinden. Aleksey, bir evin önünde çıplak ayakla tedirgin koşup duruyor. Bir kadın dışarı çıkıyor sonra. Maruşya, Aleksey’e Alyoşa diyor. Sonra Maruşya, doktorun karısı Nadezhda’nın (Larisa Tarkovskaya) kocasını tanıdığını söylüyor. Nadezhda, onları içeri alıyor. Kadınlar bir odaya gittiklerinde Aleksey salonda yalnız kalıyor. Etrafı keşfeder gibi gözlerini gezdiriyor salonda. Sonra süt damlamaya başlıyor. Aleksey, aynaya utangaç bakıyor, kendini keşfeder gibi. İçeride Nadezhda, Maruşya’ya tavuğu kesmesini istiyor. Bu o kadar da kolay mıydı? Tavuğu kütüğün üstüne koyan Maruşya, elindeki küçük baltayı indiriyor. Tarkovski bu vahşet anını izlenimde yaşatıyor. Gideceklerken Aleksey o kızı, platonik âşık olacağı kızı görüyor içeride. Sonra bir bebek uykusundan uyanıyor. Yatak odasından bir an araya giriyor, Maruşya havada asılı gibi görünüyor. Kocası da büyülenmiş gibi. Maruşya ve Aleksey evden ayrılıyorlar. Kamera onları yana kayarak takip ederken, Arseni Tarkovski’nin sesinden bir şiir duyuluyor: “Bir adamın bir tek vücudu var / Tek hücreli gibi / Ruh yorgun ve hasta / Üç boyutlu kabuğuyla / Kulakları, ağzı ve gözleri bir bozuk paranın büyüklüğünde / Ve derisi yaralı ve damalı / Parçalanmış bir iskelet / Korneya kadar kanat çırptı cennet baharı / Buz sapanı fırlat / Savaş arabalı kuşlara / O, yaşadığı kalem hapishanesinin kafesinden duyuyor / Tarlaların ve ormanların tıkırtısını / Yedi mevsim geri çekilsin / Beden olmadan ruh çıplaktır / Bluz olmadan bedenin çıplak kalması gibi: / Düşünmeden gelecek yaklaşıyor, iyi değil / Kelimeler yok, yeni fikirler doğmadı / Cevabı olmayan bir soru: / Her kim geri gelirse / Dansçının olmadığı bir yeri terk eder? / Bir başka ruh hakkında düş gördüm / Başka bir kılık: / Istırap arasında yer değiştirirken / Ve umut onu yaktı / Alkol gibi ve uzaklaştı / Oyuncular gölgesiz / Ve anılar gibi yok oldular / Leylaklar çayır kokuyordu / Koş ona, çocuğum, yas tutma / Orfeus’un karısının kaderine / Dünyanın sonuna kadar sür / Bakırdan hulohopunu / Bütün bunları görmen için / Adımlarına cevap verene kadar / Küçük bir iz olabilir / Dünya neşeli ve güçlü sinyaller veriyor / Her kuvvetli kemiğe…”

1930’ların ortasında beş yaşındaki Aleksey, evin içinde. Görüntülerse siyah-beyaz yansıyor. Viraneye dönüşmüş. Büyükçe odanın bir yerinde eşyalar varken, diğer tarafıysa bomboş. Kamera evin içinde çevriniyor sağa ve sola doğru. Kamera kayarak aynaya yaklaşıyor, çocuğun görüntüsü yansıyor. Elinde süt dolu büyük şişeden süt içiyor. Görüntü renkli yansırken çocuk dışarı çıkıyor, “Anne” diye sesleniyor. Sigara içen yaşlı Maria, yani Maruşya ilgisiz gözlerle çocuğa bakıyor. 1970’lerin ortasında. Görüntüler renkli. Evde. Aleksey’in boğazı ağrıyor. Mürebbiye ve yün ören yaşlı annesi de orada. Doktor ölümden bahsediyor. Doktor, “Annesi aniden öldü. Sonra karısı ve çocuğu öldü” diye konuşuyor karamsar kelimelerle. Mürebbiye, “Onun ailesinden kimse ölmedi” diyor. Doktor, “Vicdan gibi şeyler var, anılar” diye cevaplıyor. Uzanmış yatan Aleksey, “sadece mutlu olmak istedim” diyor. Avucunun içinde bir kuş var. “Her şey iyi olacak” diyor sonra. Ardından kır görüntüsü yansıyor renkli. Kamera sağa doğru çevriniyor. Sonra kamera aşağı tilt yapıyor Maruşya ve kocasını gösteriyor. Yeni evlenmişler. Kocası çocuklarının kız mı, erkek mi olsun, diye soruyor Maruşya’ya. Yaşlı Maria, yani Maruşya, beş yaşındaki Aleksey ve küçük kızıyla kırda yürüyorlar. Küçük Aleksey, Tarzan gibi nara attıktan sonra film bitiyor.

“Nostalji…”

Andrey Tarkovski’nin İtalya’da çektiği 1983 yapımı renkli ve siyah-beyaz “Nostalghia-Nostalji”, bir şairin, Andrey’in geçmişteki müzisyenin İtalya’daki hayatını araştırmasının veya araştıramamasının filmi. 18. yüzyılda İtalya’da yaşadıktan sonra Rusya’ya döndüğünde boşluğa düşüp kendini içkiye vermiş, sonra da intihar etmiş Rus besteci Pavel Sosnovski, şair Andrey Gorçakov’u boşluğa ve özleme düşürüyor. Filmin senaryosunu Tarkovski’yle beraber Tonino Guerra ortak yazmışlar. Filmin görüntüleriyse kameraman Giuseppe Lanci’den. Bu filmde de sekanslar öne çıkıyor. Tarkovski, Verdi ve Beethoven müziklerini kullanmış filminde. Toskana, ustanın bu filmine mekânlarıyla çok şey ve ruh katmış. Tarkovski’nin bu filminde de anlamlandırmakta zorlandığınız anlar ve karakterler olabiliyor. Tarkovski’nin bu filmini seyrederken, bir sonraki filmi 1986 yapımı “Offret-Kurban”la ruh beraberliği olduğunu da keşfedeceksiniz belki. Tarkovski’nin bu filminde de yoğun gerçeküstücü anlar var. Kır evi de. Bu filmin ruh hali şizofren diyebiliriz. Önce Domenico’nun davranışlarıyla, sonra da şairin ruh haliyle. Şair, ailesine ve Rusya’ya büyük özlem duyuyor. Ardından Domenico’nun etkisinde kalıyor.

Filmin ön jeneriğinde puslu görüntüler içinde gölge gibi görünen şairin karısı Maria, annesi, Domenico’nun karısı ve sarı saçlı oğlu yansıyor rüyadan yansıma gibi. Fonda da Bach’ın operası duyuluyor. Toskana’nın kırsalında bir araba uzun yolculuğun ardından sisler içinde mola veriyor. Kalbi olan Rus şair Andrey Gorçakov (Oleg Yankovski), Rus müzisyen Pavel Sosnovski’nin biyografisini yazabilmek için buralara gelmiş. Tercümanı da kızıl saçlı çok güzel bir genç kadın. Tercüman Eugenia (Domiziana Giordano), şairin çevirmenliğini ve rehberliğini yaparken iletişimini de sağlıyor. Aslında ilk uğramaları gereken yer Piero della Francesca adındaki manastır. Andrey, manastıra giremiyor, uzakta duruyor. Madonna’ya, Meryem Ana’ya da uzakta bu kadar yakınken. Manastır, tarihi ve freskleri de büyüleyici. Kadınlar, manastırda Meryem Ana’nın karşısında çocuk sahibi olmak için dua ediyorlar. Kilisenin hademesi olduğunu söyleyen adam, Eugenia’ya “Çocuk sahibi olabilmek için mi, yoksa olmamak için mi” diyor. Adam, “Ne dilenirse o olur” diyor sonra. Bir kadın, Meryem Ana’nın karşısında diz çöküyor, ondan bir çocuk sahibi olabilmek için mucize diliyor. Meryem Ana’nın elbisesinin önünü açıyor, kuşlar dışarı uçup gidiyorlar. Şair Andrey, su birikintisinin içinden kuş tüyünü alıyor, az uzağa bakıyor. Görüntüler sepya gibi. Uzaktaki kır evininin görüntüsü zihninden düşüyor.

Görüntü renkleniyor. Otelin lobisinde. Kamera, şairi arkadan, Eugenia’yı yandan yansıtıyor. Eugenia Andrey’e, “İtalya’yı sisler içinde geçip Doğumun Madonnası için gelmezler. Seni anlayamıyorum” diyor. Eugenia, Rus şair Arseni Tarkovski’nin şiir kitabını okuyor. Andrey, “Şiir tercüme edilemez. Diğer tüm sanatlar gibi” diyor, Şair, Eugenia’nın okuduğu kitaba gönderme yaparak Puşkin’i, Tolstoy’u ve başka sanatçıları gerçek anlamda anlayamaz mı diyor başka dilleri konuşanlar? Eugenia, “Birbirimizi nasıl tanıyacağız” diye soruyor. Şair, “Sınırları feshederek” diye cevaplıyor. “Hiçbiriniz Rusya’yı anlamıyor” diye mırıldanıyor sonra. Eugenia da, “Sen de İtalya’yı tanımıyorsun” diyor. Araya siyah-beyaz bir görüntü giriyor, Andrey’in karısı Maria (Patrizia Terrone), bardakları kurulayışı. Sonra yine lobi yansıyor. Görüntü renkleniyor. Eugenia, Milano’da çalıştığı evi yakan bir hizmetçi kadının trajedisini anlatıyor. Evini özlemiş. Onu engelleyen evi kül etmiş sonra. Kadın, köle olacağını bile bile Rusya’ya dönmüş” diyor. Eugenia, niçin şair Andrey’le olduğunu bilmiyor. “Neden bana sır vermiyorsun” diye merakla soruyor. Andrey cebinden Bologna Konservatuarı’nın bir mektubunu çıkartıyor. Biyografisini yazacağı besteci Sosnoski, 18. yüzyılda İtalya’dan Rusya’ya dönmüş, boşluğa düşmüş, kendini içkiye vermiş ve sonra da intihar etmiş. Besteci, Rus bir köle kadına âşıkmış. Araya sepya kır görüntüsü giriyor. Şairin Karısı Maria gülümseyerek, kurt köpeğiyle su birikintisine doğru mutlulukla koşan kızlarına bakıyor. Mutluluğun resmiydi sanki bu an.

Görüntü renkleniyor. Şair, otel odasının ışığını yakıyor ve mavimsi ışık odayı aydınlatıyor. Mavi renk, sinemada karmaşayı çağrıştırıyor. Burada şairin zihinsel karmaşasını simgeliyor. Odanın kapısında Eugenia şaire, “İki gündür karını aramadın” diyor. Şair odaya döndüğünde, Euginia yüksek ökçeli ayakkabılarıyla sprint yapmaya çabalıyor güldürerek. Şair odasının ışığını kapatıyor, banyonunkini yakıyor, sonra yatağına oturuyor. Pencereden de ışık içeri süzülüyor. Çerçevenin solunda pencere, sağında banyo mavimsi ışıkları gönderirken, karanlıkta kalan yatağa oturuyor şair. Dışarıda yağmur da yağıyor. Kamera, belli belirsiz öne de kaymaya başlıyor. Kurt köpeği de odaya geliyor. Tarkovski filmlerinde yağmurlar, estetik olmanın yanında hüzünlü bir tını gibi de duyuluyor. Şair, iç sıkıntısıyla uykuya dalıyor. Yüzüne ışık düşüyor. Şair rüya görüyor, görüntü sepyalaşırken. Siyah saçları toplanmış karısı Maria, Eugenia’nın yanına geliyor, sarılıyorlar. Eugenia, yatakta uyuyan şairi izliyor. Sonra şair, yatakta uzanmış hamile kadına bakıyor. Karısına sarılmış Euginia, yataktaki kadına ve şaire ağlamaklı seyrediyor. Sonra “Andrey” diyen kadın sesi duyuluyor.

Görüntü renkleniyor. Tarihi binadaki otelin tarihi Azize Caterina kaplıca havuzunda şifa arayan insanlar buharlar içinde yüzerken, Domenico da ((Erland Josephson) kurt köpeğiyle kaplıca havuzuna geliyor. Sıcak suda şifa arayan insanlar konuşurken, kamera hafifçe geriye doğru kayıyor, sonra da yana doğru kaymaya başlıyor. Tarkovski bu filminde yoğun olarak yanal, yana kayan kameralı çekimler kullanmış bolca. Elbette çevrindirmeli (panlı) çekimler de var. Bir sonraki filmi “Kurban”da da aynı kamera estetiğini kullanıyor usta. Şair, Bagno Vignoni kasabasında herkesin tanıdığı başında hep beresi olan Domenico’yla konuşurken görüyor Eugenia’yı. Kurt köpeğiyle yapayalnız yaşayan Domenico dini ibadetin ötesinde gören tuhaf bir adam. Dini içselleştirmiş Domenico bir meczup muydu? Dünyayı neyle kurtaracaktı? Çok eski zamanlarda ailesini yıllarca evin içinde hapsetmiş dünyanın sonundan korumak için. Polis ailesini kurtarmış. Domenico tımarhanede tedavi görmüş. Şimdiyse yapayalnız. Sadece yanında kurt köpeği var Domenico’nun. Şair, yaşadığı bu dünyaya yabancılaşmış Domenico’yla tanışmak istiyor. Belki de onun inandığı şeyin gerçek bir inanç mı, yoksa bir delilik mi olduğunu keşfetmek istiyor. Belki de kendi yabancılaşmasını görüyordu onda. Eugenia’yla beraber onun kaldığı tarihi binaya gidiyor. Ama öncesinde otelin koridorunda, Eugenia’nın yüzüne düşen ışıkla Eugenia’nın titreten güzelliğinin çoğaldığını fark ediyor şair.

Bisikletinin pedalını çevirip duran Domenico, şairle konuşmayı ve tanışmayı reddediyor önce. Gök gürüldüyor. Sonunda şair gidiyor Domenico’nun yanına. Kırık İtalyancasıyla ona yaklaşmaya çalışıyor. Kamera, bu dış sahnede sağa ve sola kayıp duruyor. Bu öylesine estetik bir an yaratılsın diye değildi. Final bölümüne anlam katmak içindi. Domenico, sonra şairi dünyasına, evine alıyor. Şair kapıyı açıyor. Şairin zihninden siyah-beyaz bir an yansıyor birden. Şair, duvar aynasının karşısında kederli ve mahcup duruyor. Kamera, odanın içinde çevrinerek Domenico’nun yalnızlığının belgeselini yansıtıyor. Odada duvar kâğıtları sıyrılmış. Yağan yağmurlar, Domenico’nun yaşadığı bu mekânın içine akıyor. Damlayan suların altında kovalar, şişeler dolu. Kurt köpeği de orada. Domenico, aynada kederli yüzüne bakıyor, kendini ilk defa görüyormuş gibi. Beethoven’ın müziğinin çaldığı mekânında ona kırmızı şarap ve bir dilim ekmek sunuyor Domenico. İsa’nın kanını sunar gibi. Dışarıda da yağmurun müziği duyuluyor. Domenico, “Daha büyük fikirlere ihtiyacımız var” diyor şaire. Ailesini ve tüm dünyayı kurtarmak istemiş Domenico. Yanan mumu havuzdan geçiriyormuş Domenico. Ama onu hep Azize Caterina havuzundan çıkartıyorlarmış. Domenico, “Yardım et bana” diyor. “Pekâlâ” diye cevaplıyor şair. Domenico, şaire mum veriyor. Şair mumu cebine koyuyor. Şair oradan çıkarken çan sesleri duyuluyor. Şair gittikten sonra Domenico, “O kadar insanın içinden neden ben” diyor. Görüntü sepyalaşıyor. Domenico’nun zihninden ailesi düşüyor, geçmişi acıyla hatırlıyor. Karısıyla (Della Boccoardo) sarı saçlı küçük çocuğu varmış. Domenico dışarı çıktığında başka görüntüler de düşüyor zihninden. Karısı yere kapanmış ağlarken, genç Domenico kilisenin merdivenlerinde koşan küçük sarışın çocuğunun ardından koşuyor düşmesin diye. Geçmiş ruhunu acıtıyor hep Domenico’nun. Sonra, renkli görüntüyle bir yolda kasabaya doğru gelen bir arabaya görünüyor. Merdivenlerde oturan oğlan çocuğu, “Baba, dünyanın sonu mu” diyor, sonra başını kameraya çeviriyor. Zihin karışıklıklar yaşanıyor hep. Şair de Domenico’nun rüyalarını mı görüyor, diye. Şair de şizofreniye mi düşüyordu? Her şey zihinsel olarak birbirine karışıyor. Domenico, şairi çok etkiliyor. İçindeki özlemi arttırıyor. Karısını ve kızını özlüyor. Rusya’yı da. Buralarda daha fazla kalabilir miydi şair? Domenico, köpeğiyle şairi uğurluyor evinin önündeki sokaktan. Şair beyaz taksiye biniyor, araba hareket ediyor, kamera yana kayarak başka dar sokağa giren taksiyi izliyor. Sonra geçmişteki bir an Domenico’nun evinin önünde sepya görüntülerle yansıyor. Polisler ve cankurtaran (ambulans) gelmiş, komşuların meraklı kalabalığı ortasında, Domenico’nun evde yedi yıl hapsettiği ailesini kurtarıyor. Şairin bu mekânda bindiği beyaz taksiye benzer araba, ustanın bir sonraki “Kurban” filminin geniş final bölümündeki beyaz arabayı çağrıştırıyordu.

Görüntü renkleniyor. Şair oteldeki odasına geliyor. Odadaki yatakta tüm çekiciliğiyle kitap okuyan Eugenia’yı buluyor. Şair, Domenico’nun kendisine verdiği mumu gösteriyor. Eugenia bir an için tedirginlik hissediyor. Eugenia, “Hepiniz özgürlük istiyorsunuz. Sonra ne yapacağınız bilmiyorsunuz” diyor. Kırıcı başka sözler söylüyor. Spnra geceliğinin altındaki çıplak göğsünü gösteriyor, “Neyin peşindesiniz, bunun mu” diyor kızgınlıkla. “Sen değil. Sen bir azizsin. Madonnalar istersin” diyor. Eugina bir entelektüelle beraber olmuş ve kendisini kilitli tutmuş. Kendi tarzı erkeği mutlaka bulacakmış Eugenia. Bir entelektüelle yatmak, farklı bir şeyi bulabilme umudu muydu? Hayal kırıklıkları insanlar içindi. Eugenia’nın bu anda yaşadığı öfkesi, sevişememenin verdiği psikolojik gerilim miydi? Karşı cins altından değerli olmalıydı ruhun dinginliği için.

Otelin koridorunda. Eugenia odasına çıkıyor. Eugenia gittikten sonra şairin burnu kanıyor. Eugenia valizini toplamış. Sonra koridorda, şairin verdiği mektubu okuyor. Şair uzanıyor. Sepya görüntüler yansıyor Maria sesiyle. Şairin karısı yataktan çıkıyor. Geceliğiyle salona geliyor. Pencerenin perdesini açıyor. Pencerede bir güvercin de var. Kır evinden dışarı çıkıyor. Domenico’nun karısı ve sarışın çocuğuyla kurt köpeği yansıyor çayırda. Bir an ön jenerikteki an geliyor akla. Maria, kederli gözlerle boşluğa bakıyor. Yanında da kızı var. Kamera, sağa doğru kayıyor. Otelin koridorunda görüntü renkleniyor. Şair doğruluyor. Sonra sel suları içinde kalmış bir tarihi mekânda yürüyor şair. “Çocukken açlıktan hasta düşmüştüm” diyor Rusça. Ateş yakıyor. Votka içiyor. Bir kız çocuğuyla konuşuyor. Şair, “Büyük aşklarda öpüşmek yok. Saf. Bu yüzden büyük” diyor. Sonra sigarasını yakmaya çalışıyor. Sonra çocuğa, balçık çamura saplanmış bir adamın trajedisini anlatıyor. Bacak bacak üstüne atmış, şairi dinleyen küçük kızın adı da Angela. Şair suyun kenarına uzanıyor. Defter ve kâğıtlar da ateşte yanıyor. Ardından görüntü sepyalaşıyor ve bir sokak yansıyor. Şair yerden kalkıyor. Yürüyor. Sokakta aynalı dolabı görüyor. Aynalı dolabı açmak istiyor. Aynada genç Domenico’nun yansımasını görüyor. Şair, tarihi kemerli binanın içindeyken kamera sağa doğru kayıyor. Fonda da çocuk korosunun ilahisi duyuluyor. Çocuk sesleri, çığlıklar ve ağlamalar duyuluyor. Bir kadın sesi Tanrı’ya yakarıyor, “Kendini hissettir ona” diyerek. Görüntü renkleniyor sel basmış mekânda. Şair uyanmış.

Şair, Bologna’dan ayrılmak için tarihi binanın dışında bekliyor. Roma’ya daha önce giden Eugenia onu telefonla konuşuyor şair. Yeni tanıştığı sevgilisiyle beraber Eugenia. Şaire, Domenico’nun da Roma’da olduğunu söylüyor. Şair kasabaya dönmek istiyor bunu öğrendikten sonra. Dönüyor. Domenico, Roma’da tarihi kilisenin avlusunda toplanmış insanlara dini söylev veriyor dünyayı kurtarmak için. Kurt köpeği de yanında. Ardından Domenico, atlı heykelin üstüne çıkıyor, sonra üstüne benzin döküyor ve ardından cayır cayır yanıyor. Hiç kimse ona yardımcı olmuyor. Belki bir mucize yaşanır diye bekliyordu topluluk. Şair, kasabadaki otelin Azize Caterina havuzunun temizlendiğini görüyor. Havuzun içinden birçok şey çıkıyor. Şair, suyu çekilmiş havuza giriyor. Domenico’nun kendisine verdiği mumu yakıyor ve havuzun diğer ucuna doğru yürüyor, ama mum sönüyor. Bunu bir defa daha yapıyor. Yine sönüyor. Sonraki denemesinde başarıyor. Kamera, hiç kesme yapmadan sağa ve sola kayarak bu anı yansıtıyordu. Mumu havuzun basamağına bıraktıktan sonra şair yere yığılıyor ve kalbi duruyor. Son sahnede sepya görüntüler kuşatıyor her yanı. Şair, kemerli tarihi mekânda su birikintisinin kıyısında kurt köpeğiyle oturmuş hareketsiz duruyor, boşluğa bakıyor. Kamera hafifçe geriye çekilirken, kar da yağmaya başlıyor. Su birikintisi, kır evinin az uzağındaki su birikintisini çağrıştırıyordu. İki farklı mekân, tek bir mekâna dönüşüyordu.

“Kurban…”

Andrey Tarkovski ustanın ölmeden önce İsveç’te çektiği son filmi 1986 yapımı renkli ve siyah-beyaz “Offret-Kurban”, şizofreniye düşmüş bir adamın cinnetini yansıtıyor. Svenska Filminstitutet’in sunduğu filmin senaryosunu Tarkovski kendisi yazmış. Filmin görüntüleri de, Ingmar Bergman ustanın kadim kameramanı Sven Nykvist. Tarkovski, bu filminde Johann Sebastian Bach’ın müziklerini filminin ruhuyla buluşturmuş. Rüyaların, halüsinasyonların ve gerçekliğin birbirine karıştığı bir film bu. Bu sekans karmaşasının ortasında insana yolunu kaybettiren özel bir filmdi ayrıca. Sadece meczup Alexander değil, filmin kurgusu da şizofreninin tam ortasında. Gerçek anlamıyla paranoid şizofren bir atmosfer bu.

İsveç’in Baltık’taki adalarının birinde geçiyor bu trajedi. Ön jenerik yazıları sürerken, Da Vinci’nin 1481’de yaptığı tablosu yansıyor. Annesinin kucağındaki çocuk elini uzatmış, yaşlı keşiş de tapınıyor, bebeğe hürmet ediyor. Kamera yukarı tilt yaparken iki keşiş de fark ediliyor. Kamera yukarı çıkmaya devam ediyor. Bir ağaç ve derinlikte bulanık olarak iki atlı seçiliyor resimde. Ağaç ve çocuk, film için de önemli simgeler. Tablonun adı “The Adoration of the Magi / Üç Müneccimin Tapınması” anlamına geliyor. Madonna’nın, yani Meryem’in kucağındaki bebek de İsa. Fonda da Bach’ın müziği duyuluyor.

Bugün doğum günü olan Alexander (Erland Josephson), deniz kıyısında kuru bir ağaç dikiyor. Yanında da “küçük adam” dedikleri oğlu da (Tommy Kjellqvist) var. Alexander, ağacı dikerken oğluna bir hikâye anlatıyor. Ortodoks manastırında yaşlı bir keşiş yaşarmış. Adı da Pamve’ymiş. Bir yamaca kuru bir ağaç dikmiş. Genç öğrencisi Ioaan Kolov’a, ağaç canlanıncaya kadar her gün ağacı sulayacaksın, demiş. Ioaan, her sabah bir kova su doldurup, manastırdan çıkar, dağa tırmanır, kurumuş ağacın dibine su dökermiş. Üç yıl sürmüş. Koca ağacın etrafında çiçekler açmış. Alexander, “Bir sistemin kendine göre meziyetleri var” diyor. Küçük oğlundan da aynı şeyi umuyor. Alexander, “Aynı şey sistemli olarak yinelenirse dünya çok farklı olur. Bir şeyler değişir” diyor oğluna. O sırada bisikletiyle postacı Otto (Allan Edwall) bisikletiyle geliyor oraya. Alexander’e doğum günü için çekilmiş telgrafı getirmiş. Kamera sola doğru kaymaya başlıyor. Alexander şimdilerde gazeteye makaleler yazarken, üniversitede öğrencilere estetik dersi de veriyormuş. Aslında o ünlü bir tiyatro oyuncusu. Emekli olmuş. Kamera yana kaymasını sürdürürken, Otto bisikletinde, Alexander ve oğlu da yayalar. Otto, Alexander’i itham eder gibi konuşuyor. “Yüzün öyle karanlıktı ki. (…) Böyle acı çekmen hiç doğru değil. Hiçbir şeyi o kadar çok isteme. Hiçbir şeyi beklemeyeceksin. (…) Ben hayatım boyunca bir şeyler bekleyip durdum. Tren istasyonunda bekler gibiydim” diyor. “Hayatı, sahici olanı, önemli olanı bekleyişti” diye tamamlıyor sonra. Duruyorlar. Otto, oğlana bakarak, Nietzsche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabındaki cüceden bahsediyor. Alexander, bir postacının felsefi sözler söylemesine şaşırıyor burjuva kibriyle. Kimse fark etmeden oğlan da bisikleti iple bağlamış. Otto giderken, düşüyor. Alexander, Yuhanna’nın İncil’de yazdığı, “Başlangıçta söz vardı” girişini mırıldanıyor. Biliyorsunuz, Yuhanna’ya İngilizler John, Fransızlar Jean, İspanyollar Juan, Almanlar Johann, Araplarsa Yahya diyorlar. En başından bu ana kadar tek bir çekimle yansıyor bu giriş bölümü. On dakika kadar sürüyor. Sinemada daha uzundur elbette.

Bir araba geliyor. Arabadan, Alexander’in kızı Marta (Filippa Franzen) ve geçici dilsiz küçük oğlanın tedavisini yapan Dr. Victor (Sven Wollter) çıkıyor. Alexander ve Gossen’i eve götürmek istiyorlar, ama Alezander, oğluyla konuşmak istiyor. Onlar eve gittikten sonra Alexander, oğluna bu kıyıdaki kır evini nasıl aldığını anlatıyor. Oğlu bu evde doğmuş. Oğlan konuşamadığı için Alexander’in konuşmaları monologa dönüşüyor. Alexander, “Ölümden korkmasaydık, daha başka şeyler başarabilir miydik” diye mırıldanıyor. “İnsan hep kendini savundu. Başka insanlara, doğaya karşı güç kullandı. Sonuç: Güce, şiddete, korkuya ve bağımlılığa dayanan bir uygarlıktan başka bir şey değil” diyen Alexander, “Teknik ilerleme nedir” diye soruyor. “Mikroskobu cop gibi kullanıyoruz. Vahşiler, maneviyata daha çok önem veriyorlar. Bilimsel buluş mu yaptık, onu kötüye alet ederiz. Bir âlim, gerekli olmayan şey günahtır demiş. Bu uygarlık o zaman günahtan ibaret” diye bir şeyler söylüyor. Alexander’in içindeki korku yaşamanı kuşatmış ve cevapları ilahi kelimelerde arıyor sanki. “Hamlet’in ne demek istediğini anladım. Gevezelerden bıkmış” diyor ve telaşla etrafına bakıyor. Oğlu etrafta görünmüyor. Oğlan aniden üstüne atladığında korkudan çocuğu itiyor. Siyah-beyaz görüntü yansıyor ardından. Kamera, yukarıdan aşağı doğru tilt yapıyor. Mahşer sonrası bir görüntüydü bu. Her şey harabeye dönüşmüş. Terk edilmiş. Sular akıyor. Bir araba devrilmiş. Sonra camın yansımasıyla şehir binaları fark ediliyor. Ardından görüntü kararıyor. Sonra röprodüksiyon resim albümü araya giriyor. Alexander’in resimler karşısındaki hayranlığını duyuran kelimeleri duyuluyor bu anda. Andrey Rublev’in ikona resimlerine benziyor.

Herkes, Alexander’in doğum günü için evdeler. Tarkovski, finale kadar sürekli gerçeklik ve zihinsel gerçeklik ortasında insanları bir kaosun içinde bırakıyor. Neyin gerçek, neyin halüsinasyon, neyin rüya olduğunu kaybeden seyirci, çok geçmeden her şeyi Alexander’in algıladığı gibi görmeye başlıyor. Görülen birçok şey tümüyle öyle olmayabilir. Gerçek anlamda seyirci yönünü kaybediyor. Alexander, salonda Victor’a oğlu doğunca ona bağlandığını söylüyor. Oğlu, onu hayata bağlamış. Görüntü, dönemsel filmlerdeki kahverengimsi renk tonlarını öne çıkartıyor. Ama sepya gibi değil. Salona Alexander’in oyuncu karısı Adelaide (Susan Fleetwood) çiçek demetiyle geliyor. Alexander, “Bir oyuncunun egosu olmalı mı, yoksa kimliğini unutup başka biri mi olmalı” diye mırıldanıyor. Victor, Avustralya’ya gidecekmiş. Sahildeki kır evine bisikletiyle Otto da geliyor. Yanında 1600’lerden kalma çerçeveli Avrupa haritasını da getiriyor. Günümüzdeki Avrupa’ya benzemiyor bu harita. Marta’nın dediği gibi, o zamanlar da insanlar yaşıyordu burada. Otto önceleri tarih öğretmenliği yapmış. Yüzlerce trajedi görmüş. Daha da görmek için yarım gün postacılık yapıyormuş. Evde, hemşire-hizmetçi İzlandalı Maria (Gudrun Gisladottir), yerini Julia’ya (Valérie Mairesse) bırakmış. Maria’nın garip halleri de eleştiriliyor. Gossen de odasında uyuyor. Otto salonda birden yere yığılıyor. “Melekler onu yokladıu geçerken” diyor ironi yaparak.

Birdenbire dışarıda. Uzakta bir kadını, Maria’yı çevrinerek takip ediyor kamera. Evin içinde deprem gibi sarsıntılar oluyor. Savaş jetlerinin sesleri duyuluyor. Alexander, dışarıda evine benzeyen maketine bakıyor. Kamera, aşağı tilt yaparak ev maketi gösteriyor. Sepyaya benzer görüntüyle yansıyor bu anlar. Alexander, Maria’yı ağaçların arasında görüyor. Alexander, Maria’ya “Bunu kim yaptı” diye soruyor. Kadın, “Küçük adam” diye cevap veriyor. Maria, “Size doğum günü hediyesi hazırladılar. Otto’yla yaptılar” diyor. Oğlan odasında uyuyor. Salonda Otto, filmin ön jeneriğindeki Da Vinci tablosuna görüyor, tedirgin oluyor. Da Vinci, her zaman Otto’nun ödünü koparmış. Salonda, televizyonda başbakanı dinliyorlar. III. Dünya Savaşı, bir nükleer felâket mi çökecek insanlığın üstüne? Asayiş önemli ve hiç kimse bulunduğu yerden ayrılmamalı. Alexander, “Hayatım boyunca bunu bekledim. Hayatım uzun bir bekleyişti” diye mırıldanıyor. Elektrikler kesiliyor. Adelaide tedirgin oluyor. Sandalyede oturan Victor’a sığınıyor. Victor ona iğne yapıyor sakinleşmesi için. Marta’ya da iğne yapıyor. Alexander dışarıda. Sabit açıdaki kamera onun uzaklaşmasını izliyor. Divan koltukta uzanan Adelaide kendine geliyor, Otto’ya bir şeyler mırıldanıyor. Birini sevmiş. Başka biriyle evlenmiş. Tarkovski, Adelaide’ın başucuna yerleştirmiş bu anda kamerayı. “Şimdi anlıyorum. Kimseye bağlı kalmak istemiyoruz. Birbirlerini sevince, eşit sevmiyorlar. Biri daha güçlü, biri daha zayıf” diye mırıldanıyor Adelaide. İçinde başka biri varmış ve kendine bırakma, diyormuş. Victor geliyor. Adelaide ayağa kalkıp onu yanağından öpüyor. Derinlikte de Alexander yansıyor. Kıskanıyor muydu?

Alexander, Victor’un doktor çantasında bir tabanca görüyor. Ardından Tanrı’ya yalvarıyor üst kattaki salonda. Alexander, “Gökteki ulu Tanrım. İnaniyetin üstümüze olsun. Yalnız senin dediğin olur. Bizi seversin. Bizi kötülüklerden korursun. Zafer senindir. Amin” diyor. Ardından, “Bu savaş sonuncusu. En korkuncu. Her şey yok olacak” diye sesleniyor Tanrı’ya. Küçük adamdan, Oğlandan kurtulmak, evi yakmak… Bunları da diliyor Alexander. Tanrı’ya da söz veriyor: “Söylediğim her şeyi yapacağım…” Alexander bir meczup muydu?

Marta, yatak odasında çırılçıplak soyunurken, aynadan da onun çıplak vücudu yansıyor. Ardından siyah-beyaz görüntü kaplıyor. Harabeye dönüşmüş bir ev. Alexander sandalyede oturmuş. Kamera, yavaşça pencereye yöneliyor. Yağmur yağmış ve her taraf çamurlu. Alexander dışarıda yürüyor, çamurlar içinde bir şey görüyor. Bir başka ev yansıyor. Kar yağmış. Kamera, sağa doğru kaymaya başlıyor, ağacın arkasındaki Alexander fark ediliyor. Kamera öne doğru kayarken, yerdeki bozuk paralar da görünüyor. Ayakları çıplak bir çocuk görünüyor, sonra çocuk kaçıyor. Kamera kaymasını sürdürüyor. Görüntü renkleniyor. Alexander uyuyakalmış, uyanıyor. Otto da yukarıdaki salonda. Ön jenerikteki Da Vinci tablosu da camdan yansıyor. Otto, “Bir şans daha var” diyor Alexander’e. Son bir umutmuş. Bunun için Alexander’in Maria’yla yatması gerekiyormuş. Maria, kilisenin arkasında bir evde kalıyormuş. Otto ayaktayken, Alexander boy aynasından yansıyor. Kamera, sonra sandalyedeki Alexander’den ayrılıyor, sağa dönüyor boy aynasını gösteriyor. Kamera bir an dışarı çıkıyor ve camdan yansıyan ön jenerikteki tabloyu fark ettiriyor. Alexander dışarıda. Zihninden mi, yoksa gaipten mı geldiğini bilmediği bir ses duyuyor. Ses, “Anladığım kadarıyla Alexander, kişinin kendisini özgür iradesiyle bir sanat eserine dönüştürmesinin insana özgü bir şey olduğunu söylemek istedim” diyor. Şiirden, şairden de konuşuyor ses. Ardından, “Aktörün kendisi, kendi yarattığı bir sanat eseridir” diyor. Alex, evin başka bir yerinde. Oradan ayrılırken, kamera aşağı tilt yapıyor ve masanın üstündekileri gösteriyor. Kâğıtlar, bir kitap, bir yumurta ve bir içki kadehi… Alexander salonda. Victor’un çantasından tabancayı alıyor. Sessizce, duvara yaslanmış merdivenden iniyor. Kamera yana kayıyor, dışarıda masada yemek yiyor aile. Saklanan Alexander, gizlice uzaklaşıyor. Kamera sağa kayarak onu izliyor. Alexander, Otto’nun bisikletine biniyor. Patika yolda giderken, Victor’un arabasını görüyor, terk edilmiş gibi. Bisikletten düşüyor. Geri dönmek istiyor. Sonra vazgeçiyor. Kilisenin arkasındaki çiftlik evine benzer eve gidiyor. Maria münzevi bir hayatın içinde. Bu büyükçe mekân onun hem salonu hem yatak odası onun. İçeride dini simgeler de göze çarpıyor. Maria, rahibe hayatı yaşıyor sanki. Görüntüler sepya tadında. Alexander orgun başına oturuyor Alexander. Sonra geçmişinden bir olayı anlatıyor Maria’ya. Alexander yeni evlendiğinde annesi yaşıyormuş. Hasta annesi küçük bir kulübede yaşıyormuş. Bahçesi bakımsızmış. Bahçedeki otları yolmuş, bahçeyi düzeltmiş. Kulübenin penceresinden bahçeye baktığında dağınıklığın yok olduğunu fark etmiş. Her yerde şiddet izlerini görmüş. Maria ağlıyor. “Anneniz gördü mü” diyor Maria. Yatağa kapaklanan Alexander, “Beni sevebilir misin Maria” diye soruyor yalvaran bir sesle. “Hepimizi kurtar” diyor. Alexander, tabancayı çıkartıp başına dayıyor. Soyunuyorlar. Maria onu öpüyor şefkatle. Yatak yukarı doğru kalkıyor bu gerçeküstücü anda. Yatak dönmeye başlıyor sonra. Sanki bir tablo gibiydi. Ardından siyah-beyaz mahşer görüntüsü yansıyor. Filmin başında görülen mahşer mekânıydı burası. İnsanlar kaçışırken, devrilmiş arabanın etrafından kaçışırken, kamera yine aşağı doğru tilt yapıyor, camın yansımasından binalar fark ediliyor. Ön jenerikteki Da Vinci tablosu araya giriyor. Görüntü renkleniyor. Alexander, kır evinin ikinci katındaki salonda uykudan uyanıyor.

Çığlığa benzeyen flüt tınısı her yeri kaplıyor. Alexander, kadehine konyak koyuyor, içiyor. Sonra telefonla gazeteyi arıyor. Alexander’in en büyük korkusu nükleer savaş. Bu korkuyu tüm hücrelerinde yaşıyor. Gardırobundan rahip elbisesini çağrıştıran siyah elbisesini çıkarıp üzerine geçiriyor. Duvara yaslanmış merdivenden aşağı iniyor, kamera sağa doğru kaymaya başlıyor. Aile dışarıda. Adelaide, Victor’un Avustralya’ya gideceğini öğreniyor, tepki gösteriyor. Victor, buralarda kendini yorgun hissediyormuş. Kamera Victor’dan ayrılıyor, sağa çevriniyor, evin içindeki Alexander’i gösteriyor. Cinnetin ortasındaki Alexander dışarı çıkıyor, saklanıyor. Aile, Japon ağacını sulamaya gitmiş oğlanın yanına gittiklerinde, Alexander Victor’un tabancasını çantaya koyuyor. Çantayı alıyor, Victor’un arabasına bırakıyor. Sonra içerideki masanın üzerine sandalyeleri yığıyor. Sonra Victor’un arabasını evin uzağına sürüyor. Ardından beyaz arabayı uzaklaştırıyor. Kamera, sandalyelerin yığıldığı masayı gösteriyor. Alexander kibritle sandalyelerin üstündeki beyaz çarşafı tutuşturuyor. Tanrı’ya verdiği sözü gerçekleştiriyor Alexander. Çarşaf yanıyor, kamera yukarı tilt yapıyor. Cinnetinin sonucunu, alevler sardığı evinin yanışını yerde oturmuş izliyor Alexander. Ayağa kalkıyor, kamera sağa doğru kaymaya başlıyor. Adelaide, Marta, Victor ve Julia koşarak geliyorlar. Alexander, Maria’yı görüyor, karşısında diz çökmek istiyor şefaat için. Otto da orada. Çok geçmeden cankurtaran (ambulans) geliyor ve Alexander’i bindirip akıl hastanesine götürüyorlar. Cankurtaran giderken, kamera sağa doğru kayarak bisikletle giden Maria’yı izliyor.

Cankurtaran Japon ağacının oradan geçip gidiyor. Kamera, küçük oğlanın kuru ağacı sulamasını gösteriyor. Çocuk ağacın dibine uzandığında, vince takılı kamera ağaca tırmanır gibi yukarı çıkıyor ve denizi gösteriyor. Alexander’in sesi duyuluyor, “Başlangıçta söz vardı” diyen. “Neden baba”, diye soruyor oğlan. Bu son sahne, Da Vinci tablosunun ruhuna dokuyordu sanki. Tarkovski, bu son filmini oğlu Andrjusja’ya (Andryuşya’ya) adamış. Fonda da ilahi müzik duyuluyordu.

(30 Mart 2015)

Ali Erden

ailerden@hotmail.com

34. İstanbul Film Festivali’nde Kaçırılmaması Gerekenler

34. İstanbul Film Festivali heyecanı başlıyor. Kitapçıklar sinemalara dağıtıldı, Lale Kart üyelerine bilet satışları başladı bile. Sinema şöleni 04 – 19 Nisan günleri arasında bu yıl. İki salonuyla Beyoğlu Atlas ve Kadıköy Rexx Sinemaları’yla birlikte Beyoğlu Beyoğlu, Ortaköy Feriye, Fransız Kültür Merkezi, İstanbul Modern ve Pera Müzesi perdelerini festival filmlerine açıyor.

Film festivallerinin önde gelen işlevlerinden biri kuşkusuz yeni sinemacıları, bilinmeyen sinemaları tanıtmak, sinemaseveri bir keşif yolculuğuna çıkartmaktır. 34. festivalin programını incelediğimizde bu seneki seçkinin bu açıdan büyük bir özenle oluşturulduğunu sevinçle görmekteyiz. Arjantin sinemasının aykırı isimlerinden Lisandro Alonso’nun ‘Liverpool’ dışında bizde pek bilinmeyen filmlerinden oluşan toplu gösteri bu açıdan önemli.

Uzun kuyruklar öncesinde seçimlerinize katkıda bulunmak için hazırlanmış 15 filmlik geleneksel kişisel öneri listemi oluşturan yapımlar şöyle sıralanıyor :

1- Evvelden / Lav Diaz
2- Küçük Serseri / Bruno Dumont
3- Hayal Ülkesi (Jauja) / Lisandro Alonso
4- Gizli Kusur / Paul Thomas Anderson
5- Eisenstein Meksika’da / Peter Greenaway
6- Postacının Beyaz Geceleri / Andrey Konchalovsky
7- Taksi / Cafer Panahi
8- Özgürlük Tepesi / Hong Sang-Soo
9- Victoria / Sebastian Schipper
10- Mahkeme / Chaitanya Tamhane
11- Sonsuz Hüzün / Jorge Perez Solano
12- Aç Kalpler / Saverio Costanzo
13- Beden / Malgorzata Szumowska
14- Ders / Kristina Grozeva – Petar Valchanov
15- Kızıl Amnezi / Wang Xiaoshuai

Festival birbirinden ilginç belgeseller sunuyor bu yıl yine. Bunlar arasından özellikle üç tanesini kaçırmamanızı öneriyorum.

1- Sedef Düğme / Patricio Guzman:
Bizde gösterilmemiş bir önceki muhteşem filmi ‘Işığa Özlem’de Atamaca çölünde yok edilenlerin hikâyesini belgeleyen Şili’li sinemacı bu kez yaşamın temel kaynağı suyun hafızasına kulak verirken ülkesinin karanlık geçmişini eşelemeye devam ediyor.

2- Caligari’den Hitler’e / Rüdiger Suchsland:
Geçen yılki festivale ‘Caligari: Korku Sinemaya Geldiğinde’ belgeseliyle konuk olan Alman sinema yazarı ve yönetmen bu kez Siegfried Kraucauer’in aynı adlı ünlü eserinden yola çıkarak Weimar dönemi Alman sinemasını mercek altına alıyor.

3- Ulusal Müze / Frederick Wiseman:
Dünyanın en büyük müzelerinden biri olan Londra’daki ‘National Gallery’ usta sinemacı Wiseman’ın yeni belgeseline konu olmuş. Müzenin farklı odalarındaki tablolar aracılığıyla resim ve hikâye anlatma sanatları arasındaki ilişki inceleniyor.

Türk Sinematek Derneği’nin kuruluşunun 50. yılı şerefine ve rahmetli Onat Kutlar’ın anısına programa alınmış Luchino Visconti’nin benzersiz eseri ‘Leopar’ ile iki ay önce kaybettiğimiz İtalyan usta Francesco Rosi’nin anısına gösterilecek olan ve kentsel dönüşüm yolsuzluğu üzerine 52 yıl sonra bugün hâlâ güncelliğini koruyan politik başyapıt ‘Şehrin Üzerindeki Eller’ ise festival seçkisinin önemli klasik yapımları arasında yer alıyor.

Tüm sinemaseverlere iyi seçimler, heyecan verici keşifler şimdiden.

[Festival biletlerinin genel satışı 28 Mart Cumartesi günü 10:30’dan itibaren Biletix satış kanallarından (0216 556 98 00 / biletix.com ve satış noktaları) ve saat 10:00 – 19:00 arasında, hizmet bedeli eklenmeden Atlas ve Rexx Sinemaları’nda yapılıyor.]

(27 Mart 2015)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Öldürmenin ve Aşkın Filmleri: Kieslowski

Krzysztof Kieslowski’yi, “Musa’nın On Emri”nden çektiği “Dekaloglar” serisinin beşinci ve altıncı filmleri “Öldürme Üzerine Bir Film” ve “Aşk Üzerine Bir Film” yapıtlarının içinde dolaşmak istedik. İki filmin de Türkçe dublajları iyiydi.

“Öldürme Üzerine Bir Film…”

Krzysztof Kieslowski’nin “Musa’nın On Emri”nden çektiği “Dekaloglar” serisinden 1988 yapımı “Krótki Film o Zabijaniu-Öldürme Üzerine Bir Film”, birey ve devlet üzerinden öldürmeyi yansıtıyor. “Dekaloglar”ın bu beşinci filminin şeriatı “Öldürmeyeceksin…” İsa da, Tevrat’ın indiği Yahudilerin peygamberi Musa’nın bu emrine tamamen katılıyor İncil’de. Fransız MK2’nin dünya dağıtımını yaptığı, Zespoly-Filmowe-Tor’un ortak sunduğu filmin senaryosunu yönetmenle beraber Krzysztof Piesiewicz ortak yazmışlar. Filmin insan ruhunun ortasında dolaşan müziklerini Zbigniew Preisner bestelemiş. Fotoğraf sanatına zenginlik sunan görüntülerse büyük kameramanlardan Slawomir Idziak’tan.

Kieslowski, “Dekaloglar” serisini Polonya devlet televizyonu için çekti. “Dekaloglar”ın beşinci ve altıncı filmleri sinemalarda vizyona çıkmıştı. “Dekaloglar”, 1990’larda İstanbul Film Festivali’nde iki farklı zamanda gösterilmişti. İlki 1990 yılıydı. İlkinde beşinci ve altıncı filme rastlayamadık, bilemiyoruz. 1997 yılında 16. İstanbul Film Festivali’ndeyse bu emirler tüm filmleriyle gösterilmişti. Beyoğlu Fitaş Sineması’nda da sekizini görmüştük. Özlemle andığımız TRT 2, Kieslowski ustanın ölümünün onuncu yıldönümünde “Dekaloglar”ın hepsini saygıyla sunmuştu 2006 yılında. Bu film, 1991’de “Öldürme Üzerine Bir Film” adıyla vizyona çıkmıştı ülkemizde. İstanbul Film Festivali’ndeyse “Öldürme Üzerine Küçük Bir Film” adıyla sunulmuştu. DVD’deyse “Öldürme Üzerine Kısa Bir Film” adıyla yayımlandı.

Varşova… Sabah, blok apartmanların olduğu bölgede açılıyor film. Ön jenerik yazıları sürerken, akarsuda bir domuz leşi yansıyor. Ardından iple idam edilmiş kedi görünüyor. Çocuklar oradan uzaklaşıyorlar. Fonda da korku filmini hatırlatan müzik duyuluyor. Buraları, Varşova’da apartman ormanının bulunduğu yer. Batı’daki şehir banliyölerindeki apartman bloklarını çağrıştırıyor. Sosyalist rejim vakti zamanında Polonya’nın belli başlı büyük şehirlerinde böyle banliyöler kurmuş.

Bu hayvan vahşetinin ardından bir kapı cızırtısı duyuluyor, bu orman apartmanlarının sakinlerinden taksi şoförü Waldemar Rekowski (Jan Tesarz) görünüyor. Sinirli, aksi ve itici biri Waldemar. Elindeki mavi kovalarla taksisine doğru yürüyor. Ardından Varşova caddelerinde aylak aylak dolaşan taşralı genç Jacek Lazar’ın (Miroslaw Baka) peşine takılıyor kamera. Gencin ve taksi şoförünün adları filmin derinliğinde öğreniliyor. Omuz çantalı Jacek şehirde dolaşırken derinlikte kilisenin çan sesleri de duyuluyor. Kieslowski usta, taksi şoförünü başlarda dikizliyormuş gibi yansıtırken, hayli de sevimsiz gösteriyor. Ama biraz daha ilerleyince, Jacek’in de sevimsiz ve itici halleri fark ediliyor. Kieslowski, birçok şeyi ve anı, bir kişilik özelliğinin altını çizerek değil, bir anlık ayrıntıyla yansıtıyor. Bir anlık ifadeyle geçip gidiyor. Filmin büyük bölümünde, özellikle ilk bölümlerde daha yoğun fotoğraf estetiği hissediliyor. Filtreli görüntülerde çerçevenin kenarları bulanık ve lekeli görülüyor. Bazı anlardaysa görüntünün bir tarafı sepyalı, diğer tarafı koyu renk tonlarıyla yansıyor. Elbette kasvet duygusu da yaşatıyor bu estetik alıştırmalar. Sürekli bir fotoğrafı çağrıştıran estetik görüntülerin anlamı, filmin derinliğinde fark edilebiliyor.

Waldemar ve Jacek arasında koşut kurguyla gidip gelen kamera, avukat olabilmek için mülakata giren Piotr Balicki’yi de (Krzysztof Globisz) takip etmeye başlayınca çapraz kurguyla yansıtmaya başlıyor her şeyi. Piotr, mülakatta devletin ceza yöntemlerini ve idamı eleştiriyor. Çünkü verilen cezalar caydırıcı değil ve suçları da azaltmıyor. Piotr, mülakattaki kurula, filmin ruhuna dokunan söz de ediyor. Piotr, “Kabil’den bu yana hiçbir ceza dünyayı iyileştirmedi” diyor.

Gerçekten bu filmde küçük ayrıntılar ve anlar, simgesel olarak da filme anlam ve derinlik katıyor. Kesinlikle bir defa görülünce fark edilemeyecek ayrıntılar ve anlar bunlar. Fonda duyulan müzikleri bile bir yere yerleştirebilmek için çaba göstermek gerekiyor. Müzikler, hem karakterlerin hem de atmosferin ruhunun tam ortasında savruluyor çünkü. Kieslowski, koşut kurguyla sürekli Jacek ve Waldemar’ı göstererek içlerinde yanan öfke lavlarını hissettiriyor. Kader ve rastlantı onları buluşturuyor, aynı zamanda onlara trajedilerini yaşatıyor. Genç Jacek, aylak aylak dolaşırken, peşindeki kamera da onun kişiliğinin yansımalarına tanıklık ettiriyor. Jacek, meydanda bir sigara yakıyor. Güvercin yemi satan kadından azar işitiyor. Waldemar, taksisinin sabah temizliğini hâlâ yapmaya devam ediyor. Bir çift Waldemar’ın yanına geliyor, aksi
taksi Waldemar onları taksiye almıyor. Sanki kaderin eli dokunuyor. Waldemar, blok apartmanlardaki marketin manavında çalışan genç kız Beatka’ya da (Elzbieta Helman) asılıyordu kedilerden nefret eden Waldemar. Beatka da bir kader miydi? Şans oyunlarından kazanan Waldemar, hayat oyunundan kazanabilecek miydi? Jacek üst geçitte aşağıda akan trafiğe bakıyor. Sonra aşağıya bir taş atıyor. Piotr’un da mülakatı sürüyor. Aslında Kieslowski, koşut kurguyla Jacek ve Waldemar’ı gösterirken “Cehennem”e dokunuyorsunuz. “Araf”, Piotr muydu? Ya “Cennet” neredeydi? Piotr’un bir yıl sonra doğacak bebeği miydi? Yaşamın ve her şeyin devamı… Jacek, panolarda siyah-beyaz kadın fotoğraflarına baktıktan sonra kapıya doğru yürüdüğünde kapının demirleri hapishaneyi çağrıştırıyordu bir an. Mülakattaki simgesel bir an da insanı çarpıyordu. Bardağın içinde sallanan ipe bağlı küçük paket çay idama gönderme yapıyordu. Jacek’in meydanda ressamla konuşuyor, ressam kız çocuğun resmini yaparken. Belki de kız çocuğu kendi kız kardeşini hatırlatmıştır Jacek’e. Bu anda da
Jacek’in kişiliğinden dışarı çıkanlar var. Waldemar, taksisiyle yolda giderken bir sokak köpeği görüyor ona ekmek parçası atıyor. Jacek bir fotoğrafçıya giriyor ve kız kardeşi Marysia’nın siyah-beyaz fotoğrafını büyütmek istiyor. Çantasından beyaz bir ip de çıkartıp masaya bırakıyor Jacek. Sonra yine sokaklarda dolaşmaya başlıyor. Legia Varşova taraftarlarının arasında kalıyor. Jacek erkekler tuvaletinde pisuarda çiş yaparken, bir oğlan da geliyor. Jacek işini gördükten sonra genci çekip yere düşürüyor. Mülakatı geçip avukat olan Piotr, mobiletine biniyor ve karısı Krystyna’ya (Janda Dorota) gidiyor mutluluğu paylaşmak için. Fonda da piyano tınıları duyuluyor, alttan da yaylılar yükselmeye başlıyor. Falcı kadın Jacek’in falına bakmak istiyor. Jacek ürküyor. Piotr, sarışın karısı Krystyna’yla otelin barına giriyor. Caddenin karşısında resmi giyimli polis servisi bekliyor. Jacek aynı barda yiyip içiyor. İpi çantasından çıkartıp eline dolarken, camın dışında iki kız çocuğuna gülümsüyor. Belki de kız kardeşini hatırlattıkları için.

Jacek, taksi durağına gidiyor. Sırasını acelesi olanlara veriyor. Ama sıradaki taksiye binerken sıradakileri itiyor ve taksiye biniyor. Jacek’le Waldemar’ın trajik buluşması gerçekleşiyor. Jacek, Waldemar’ı tanıyor muydu? Kader yollarını çiziyor ikisinin de. Taksi duraktan ayrılırken gökyüzü de fırça darbesi atılmış gibi solgun yansıyor. Jacek ipi eline doluyor Waldemar’ı boğmak için. Taksi trafikte duruyor. İnşaat malzemeleri olan genç adam ((Artur Barcis) taksiye, Jacek’e bakıyor kederli yüklü gözlerle. Sanki bir şeyleri sezmiş gibi. Jacek tedirgin oluyor. Final bölümünde bu genç adam yine fark ediliyor. Hapishanede çalışan genç adam, apartman ormanının sakinlerindendi. Altıncı bölümde “leit-motif”e dönüşen valizli genç adamdı o.

Taksinin arka koltuğundaki Jacek, eline sardığı ipi Waldemar’ın boynuna doluyor. Şehrin dışında gerçekleşiyor bu vaka. Araba durunca dışarı çıkan Jacek, Waldemar’ın ölmediğini görüyor. Kieslowski, ayrıntılı olarak yansıtıyor bu anları. Jacek, çantasından demir çubuk çıkartıyor ve Waldemar’ın başına şiddetle vuruyor. Tren geçerken Jacek saklanıyor. Sonra demir çubukla vurmayı sürdürüyor Jacek. Waldemar’ın takma dişi fırlıyor. Jacek, taksiyi biraz ileriye sürüyor. Waldemar’ı taksiden çıkartıp aşağı tarafa sürüklüyor. Waldemar hâlâ nefes alıyor. Jacek, yerdeki taşı alıp Waldemar’ın kafasına indiriyor. Waldemar, “Eşim” diye mırıldanıyor. Taksiye binen Jacek, torpido gözünden paraları alıyor, kalan bir parça ekmeği yiyor. Sonra taksiyle apartman ormanına gidiyor. Akşam vakti. Manavda çalışan Beatka’nın yanına gidiyor Jacek. Kız ve Jacek birbirlerini tanıyorlar. Beatka’yı taksiye bindiren Jacek’e kız taksiyi nereden bulduğunu soruyor. Beatka, taksinin kimin olduğunu biliyor, ön camda asılı erkek başı biblosundan. Sonra…

Mahkemede genç avukat Jacek’i savunuyor ama davayı kaybediyor. Mahkeme Jacek’i idama mahkûm ediyor. Zaman geçiyor. Bir yıl sonra. Jacek infaz olacağı gün Piotr’la görüşmek istiyor. Kieslowski, infaz odasının hazırlanışını da ayrıntılı yansıtıyor cellatın (Aleksander Bednarz) titizliğiyle. Kieslowski, insanı soğukluğun tam ortasında bırakıyor. Jacek, hücresinde Piotr’la görüşürken bazı şeyler de keşfediliyor. Çünkü Jacek’in içinde suçluluk duygusu ve vicdan azabı var. Köyde, traktörü olan arkadaşıyla sürekli içen Jacek, ruhunda cehennemi yaşatan o olayı anlatıyor Piotr’a. Traktörü plan arkadaşı sarhoşken kız kardeşi 12 yaşındaki Marysia’yı ezmiş ve ölümüne neden olmuş. Zaman geçmiş ve Jacek’in ruhuna çöken bu olay daha da derinleşmiş. Belki de bu yüzden, herhangi bir şey süren birini öldürerek kız kardeşinin acısını bastırabileceğini sanmış Jacek. Ama şimdi öleceğini biliyor. Ölüsünün, babasının ve kız kardeşinin yanına gömülmesini istiyor. Avukattan annesini ikna etmesini diliyor bunun için.

O an… Şimdi 21 yaşındaki Jacek, hücresinden ölüm odasına, infaz odasına götürülüyor. Rahip dua ediyor. Son sigarasını içiyor, savcı (Maciej Maciejewski), Yargıtay’ın kararını okuyor. İp boynuna geçiyor ve her şey bitiyor. Piotr da suçluluk hissediyor idamı önleyemediği için. Gözyaşları akıp gidiyor son sahnede. Artık arabası da var onun. Film bittikten sonra, devlet intikam alır mı, diye düşünüyorsunuz. Devlet, kamu adına cinayet işleyebilir miydi? Devlet, kısasa kısas yapabilir miydi? Devletin tüm tasarladığı cezalar suçu önleyebiliyor muydu? Devlet bir yerde yanlış mı yapıyordu? Hem de binlerce yıldır.

“Aşk Üzerine Bir Film…”

Krzysztof Kieslowski’nin “Dekaloglar” serisinden 1988 yapımı altıncı filmi “Krótki Film o Milosci – Aşk Üzerine Bir Film” de “Musa’nın On Emri”ndeki “Zina etmeyeceksin” şeriatından yola çıkıyor. İsa, biraz çekinceler koysa da bu emrin birçok şeyine katılıyor İncil’de. Fransız MK2’nin dünya dağıtımını yaptığı, Zespoly-Filmowe-Tor’un ortak sunduğu filmin senaryosunu yönetmenle beraber Krzysztof Piesiewicz ortak yazmışlar yine. Elbette müzikleri Zbigniew Preisner bestelemiş. Çarpıcı fotoğraflarıysa Witold Adamek yansıtmış. Bu filmde aşkın acısına dokunuyorsunuz. Genç Tomek, kendinden büyük karşı apartmandaki komşu kadına tutku ötesi âşık oluyor. İntihara sürükleniyor. İnsan, bu filmi seyrederken aşka anlam verebilmek için çaba gösteriyor. Bu film ülkemizde 1991 yılında “Aşk Üzerine Bir Film” adıyla gösterime girmişti. İstanbul Film Festivali’ndeyse “Aşk Üzerine Küçük Bir Film” adıyla sunulmuştu. DVD’deyse “Aşk Üzerine Kısa Bir Film” adıyla yayımlandı işte.

Film, bileği pansumanlı 19 yaşındaki Tomek’in (Olaf Lubaszenko) üzerine açılıyor. Kamera, buraya kadar olanları göstermek için başa dönüyor. Çocuk yuvasında büyümüş, anne-babasını hiç tanımamış Tomek, şimdi vaftiz annesiyle (Stefania Iwinska) apartman sitesinde, apartman ormanında bir dairede yaşıyor. Vaftiz annesinin oğlu Marcin uzaklarda. Tomek, onun oğlu gibi. Vaftiz anne, Tomek’in hiç bilmediği, hiç yaşamadığı anne sevgisini
veriyor. Tomek postanede çalışıyor. Çalıştığı yerden teleskop çalan Tomek, odasından karşı apartmandaki kadını dikizliyor. Fonda da piyano tınıları duyuluyor. Kieslowski, biraz olsun Hitchcock’un 1954 yapımı renkli “Rear Window-Arka Pencere” filminden fikir anlamında ilham almış sanki. Kieslowski, kadının ne iş yaptığını, hayatını göstermiyor. Tomek onu ne kadar tanıyorsa o kadarını gösteriyor. Akşamları sekiz gibi dairesine gelen kadını teleskopuyla dikizleyen Tomek, o sevişirken hayalini bile kurmuş başlarda doğal olarak. Sonra vazgeçmiş. Çünkü Tomek âşık.

Dikizlendiğinin farkında olmayan kadın, alabildiğine de özgür. Hareketleri Tomek’i büyülüyor. Onu izlemek bir zevk Tomek için. Kadın kendine kahve yapıyor, ekmeğine yağ sürüyor, televizyon izliyor. Banyodan çıktıktan sonra içinde hiçbir şey yokmuş gibi onu saran gömleği, boşta kalan düzgün bacakları, ıslak saçları… Tüm bunlar büyü saçıyor Tomek’e. Sonra telefon ediyor Tomek ona. Cevap vermiyor önce. Bir daha aradığında özür diliyor kadından. Kadının dairesine beyaz yakalılardan biri geliyor. Öpüşüyorlar. Kadın, daha sonra beyaz yakalıyla tartışıyor ve adam öfkeyle gidiyor. Çok geçmeden başka bir erkek gelmeye başlıyor daireye. Bu yeni gelen adam, daha farklı, sakallı ve rahat giyinen biriydi. Üstelik yumruğu da sağlamdı. Kadınlar, tepki gösterdiğinde tam tersini tercih ediyorlar belki de. Tomek onlara oyun da oynuyor doğalgazcıları onların dairesine yönlendiriyor onlar sevişirken. Tomek, kadını daha yakından görebilmek düzmece havale bile yapıyor. Sonra da itiraf ediyor. Öncesinde sütçülük de yapmaya başlıyor Tomek. Kadın, son günlerde sütü gelmediği için markete şikâyette bulunuyor. Tomek hemen işe başvuruyor ve sabahın köründe sitedeki apartmanlara süt dağıtmaya da başlıyor. Böylece kadını dikizlediği dairenin kapısında daha da yakından görebilecek. Hem de hayli yakından. Tomek, tüm duyularıyla âşık kadına.

Vaftiz annesi, gözlemlediği Tomek’in karşı cinsin sıcaklığına ihtiyacı olduğunu hissediyor. Suriye’de BM adına görev yapan oğlu Marcin’in de kız arkadaşı olduğunu söylüyor. Kızlar hakkında da konuşuyor Tomek’e. Şimdinin kızları özgür gibi davransa da, nazik erkeklerden hoşlandıklarını söylüyor. Belki de Tomek’in gizli bir şeyler yaptığını hissediyordu. Tomek, o kadının uğruna sabah erkenden kalkıyor, süt şişeleri dolu arabayla apartmanlar arasında dolaşıyor, dairelerin kapısına süt şişesi bırakıyor. Onun da dairesinin kapısına bırakıyor. Kadın, dürbünle Tomek’in dikizci penceresini arıyor. Adama söylüyor. Adam daireden çıkıyor, Tomek’in kaldığı apartmanın önüne geliyor ve Tomek’le hesaplaşıyor suratına bir yumruk indirerek. Sabahleyin sütleri yüzü şiş dağıtıyor Tomek. Kadının dairesinin kapısını çalıyor sütü vermek için. Kadın sabahlığıyla kapıya çıktığında büyüleniyor Tomek. İlk defa kadının yaşadığı yeri yakından görülüyor. Fonda çello tınıları duyuluyor. Kadın, gece beyaz yakalının arabasıyla geliyor. Tartışmışlar. Ayrılıyorlar. Kadın dairesine geliyor. Fonda piyano tınıları duyuluyor. Kadın süt içmek isterken şişeyi masaya düşürüyor kederler içinde. Hayatında iki erkek var ve mutsuz. Elbette platonik âşık Tomek’i de unutmayın.

Kadın Tomek’i kafeye davet ediyor. Tomek, onu ne öpmek, ne de sevişmek istiyor. Hiçbir şey istemiyor. Sadece onu görmek istiyor. Sanki surete âşık olmak gibi onun aşkı. Doğu kültüründeki gibiydi sanki. Metin Erksan ustanın 1965 yapımı siyah-beyaz “Sevmek Zamanı” filmindeki gibi. Kadını bir yıldır dikizleyen Tomek, onu sevdiğibi söylüyor. Kadın, Seni seviyorum diye bir şey yok” diyor. Tomek birçok dil öğreniyormuş. Bulgarca, İngilizce, Fransızca vs. Belleği güçlüymüş Tomek’in. Kadının mektuplarını da gizlice almış Tomek. Kadının mektuplarını iade ediyor. Kadının dairesine gidiyorlar. Kadın duş alıyor. Islak ıslak, koltukta oturan Tomek’in önünde çömeliyor aşkın somut halini göstermek için. Kalbi ve gururu incinen Tomek koşarak oradan uzaklaşıyor, daireye gidiyor, kederler içinde boşluğa düşüyor. Banyoda jiletle bileğini kesiyor, intihar ediyor Tomek. O ana kadar adı bilinmeyen kadının Magda olduğu öğreniliyor. Magda (Grazyna Szapolowska), yani Maria Magdalena… İsa’nın linççilerin elinden kurtardığı Maria Magdalena’nın adını taşıyor. İsa, “Günahı olmayan ilk taşı atsın” demişti linççi Yahudilere. Vaftiz anne, Magda’yı Tomek’ten uzak tutmak istiyor. Sonra Magda, bu derin aşkı anlamaya çabalıyor. Aşk ona uzak mıydı? Aşk sadece sevişmek miydi? Bu bölümde, beşinci bölümdeki hapishanede tadilat işinde çalışan genç adam (Artur Barcis), valizli olarak yansıyor. Tam “leit-motif” gibi. Yani aynı karakterdi.

Filmdeki en etkileyici anlardan biri, final bölümünde Magda’nın yine sütü masaya dökmesiydi. Sütü döktüğü anı hatırlıyor ve Tomek’in bunu nasıl göründüğünü hayal ediyor Magda. Hüzünlü piyano tınıları işitilirken, görüntü kararıyor. Her şey herkes için farklı yaşanacaktı belki bundan sonra.

(22 Mart 2015)

Ali Erden

ailerden@hotmail.com

Gökten İnen Prenses

‘Prenses Kaguya Masalı / Kaguyahime no Monogatari’nin büyüleyici güzelliği Japon sineması ve resminin paha biçilmez geleneğinden kaynaklanıyor. Ozu, Naruse, Mizoguchi ve diğerlerinin zengin geçmişine bu son katkı efsanevi Japon canlandırma stüdyosu Ghibli’nin kurucularından Isao Takahata’nın sekiz yıllık emeğinin ürünü.

1935 doğumlu yönetmenin son çalışması çok bilinen bir Japon halk masalından yola çıkmış. Herşey bir ormancının bambu sırığından yayılan ışığı fark etmesiyle başlıyor. Erikler bile çiçek açmamışken bitmeye başlayan bambu filizi hızla bitkiye dönüşüyor ve yaprakları açıldığında içinden avuç içi kadar küçük bir kız çocuğu beliriyor. ‘Bu küçük bebek cennetin bir bağışı olmalı’ diye düşünen yaşlı oduncu ve karısı bambu misali hızla büyüyen kızlarına asil bir prenses hayatı yaşatmak üzere bitki sırığından fışkıran altınlar ve rengarenk giysilerle büyük kentin yolunu tutuyor. Bütün bunlar küçük prensesin iyiliği içindir ancak doğadan ve arkadaşlarından koparılarak gösterişli bir malikanenin kapalı yaşamına mahkum edilen genç kız mutsuzdur. Dillere destan güzelliği ve müzik konusundaki yeteneğiyle ülkenin dört bir yanından zengin taliplerin ve sonunda imparatorun ilgisine mazhar olan mahzun prenses geleceği hakkında bir karar almak durumundadır. İşte bu aşamada dünyaya düşüşünün sırrı da ortaya çıkacaktır.

İkinci Dünya Savaşı’nın acı dolu yıllarını hayatta kalmaya çalışan iki kardeşin gözünden anlattığı 1988 yapımı ‘Ateşböceklerinin Mezarı / Hotaru no Haka’ benzeri gerçekçi öykülerdeki imzasıyla bilinen yönetmen, Ghibli’deki yakın dostu ve çalışma arkadaşı Hiyao Miyazaki denli popüler olmamış ancak onun kadar değerli bir usta. Çağımızın üç boyutlu bilgisayar destekli robot aksiyonlarına güçlü bir alternatif oluşturan ‘Prenses Kaguya Masalı’nın da bu bilge sinemacının vasiyet filmi olması muhtemel.

Uzun yılların emeğini barındıran el yapımı suluboya çizimleriyle hayranlık uyandıran filmde birçok Ghibli yapımında olduğu gibi çevreci temalar baş köşede. ‘Kuşlar, böcekler, hayvanlar / Otlar, ağaçlar, çiçekler / Nasıl hissedeceğimi öğretin bana’ diyor duygulu şarkısında küçük kız. Köylüler dağdaki ağaçları tüketmemek ve doğanın kendini yenileyebilmesine fırsat tanımak için bir süreliğine başka alanlara göç ediyor. Ataerkil bir düzen içinde erkekler tarafından yönlendirilen kentli kadının mutsuzluğunu haykıran küçük prensesin en doğal haliyle kırlara kaçışını resmeden Takahata’nın eserinde feminist damar bu kez daha belirgin.

Aksiyona prim vermeyen hikâyesiyle meditatif bir yapıya sahip bu değerli yapım özellikle iki rüya sekansıyla unutulmayacak. Siyah beyaz çizimlerle etki gücü doruğa çıkan Kaguya’nın gösterişli giysilerinden sıyrılarak kentteki malikaneden dağdaki kulübesine kaçışı ile küçük prensesin çocukluk arkadaşı Stemaru ile ‘yer gök bizi kabul et’ nidalarıyla doğaya selam çaktıkları uçarı bölümler filmin doruk noktaları.

‘Parıldayan Işık’ anlamına gelen Kaguya’nın hikâyesini mutlaka izleyin. Çocuklarınızla birlikte izleyin. Doğallığın ve sadeliğin zenginliğini keşiflerinde onlara rehber olun.

(15 Mart 2015)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Devrimin Öksüz Çocukları

Fransız sinemasının saygın ismi Laurent Cantet bizde ‘Havana’ya Dönüş’ adıyla gösterilen son çalışmasında Küba Devrimi’ne inanmış bir kuşağın geçmişle hesaplaşmasını anlatıyor. 1999 yapımı ilk uzun metrajı ‘İnsan Kaynakları / Ressources Humaines’ ve ‘İş Yok Zaman Çok / L’emploi du Temps’ gibi önceki işleriyle çağdaş Fransız toplumunda emek sermaye ilişkilerini didik didik eder Cantet. Cannes Film Festivali Altın Palmiye ödüllü ‘Sınıf / Entre Les Murs’de farklı etnik gruplardan öğrencilerin oluşturmuş olduğu sınıf ortamını çağdaş Fransız toplumunun sosyokültürel yapısını analiz ettiği laboratuvara dönüştürür. 2005 yapımı ‘Güneye Doğru / Vers Le Sud’, ‘Bebek Doc’ lakaplı Haiti diktatörü Duvalier’nin ülkeyi haraca kestiği karanlık yıllarda yerli genç erkek bedenlerinde cinsel tatmin arayan Kuzey Amerikalı varlıklı kadınların özelinde çağdaş sömürü düzenini sorgular.

Fransız sinemacının bu kez çağdaş Kübalıların yaşamlarına uzandığı son filmi ülkenin tanınmış edebiyat eleştirmeni gazeteci ve polisiye romanlarla ünlenmiş yazar Leonardo Padura ile ortaklaşa yazılmış senaryodan yola çıkmak suretiyle yıllar sonra buluşmuş beş eski arkadaşın bir gecelik birliktelikleri üzerine. Filmin Homeros referanslı özgün adı ‘Ithaca’ya Dönüş / Retour à Ithaque’ın izleyiciye işaret ettiği efsanevi Yunan kralı Odysseus uzun bir ayrılıktan sonra ülkesine dönüş yapan Amadeo’dan (Nestor Jimenez) başkası değil. 16 yıl önce arkadaşlarına haber dahi vermeden İspanya’ya kaçmış olan Amadeo’nun gönüllü sürgünden geri dönüşü üzerine düzenlenmiş mütevazi karşılama partisi için Aldo’nun (Pedro Julio Diaz Ferran) derme çatma terasında bir araya geliyor eski dostlar. Günbatımı öncesi hasret kucaklaşmaları, dans ve eğlencenin ardından hesaplaşma süreci başlıyor. Amadeo’nun kaçışına ilişkin soruları yanıtsız bırakması tartışmayı giderek alevlendiriyor, geçmişin tatlı anılarını gölgeleyen ihanet ve pişmanlıklar gecenin gündemini oluşturmaya başlıyor.

Aldo’nun okyanus kıyısındaki Malecon bulvarına bakan terası bir zamanlar dünyayı kurtaracaklarına inanmış insanların toplu hayal kırıklıklarının ifşasına tanıklık ediyor gece boyunca. Daha iyi yaşamak için yıllarca okuduğunu, deli gibi çalıştığını ifade eden ekibin tek kadın üyesi göz doktoru Tania (Isabel Santos) aldığı maaşla geçinemez haldedir. Oğlu babasıyla birlikte ülkeyi terk etmiş, Miami’ye yerleşmiştir. Mücadele yıllarının ardından daha iyi bir hayata olan inancını sürdürmeye mecbur olduğunu dile getiren ev sahibi mühendis Aldo çalıştığı fabrikanın kapanmasından sonra şimdilerde bir pil fabrikasında işçi olarak hayatını sürdürmektedir. Karısının kendisine bakacak yaşlı bir İtalyanla evi terk edişinin ardından delikanlı oğlu ilk fırsatta ülkeden kaçmanın peşindedir.

Bir zamanların yetenekli ressamı Rafa (Fernando Hechevarria) Sovyetler’in dağılışının ardından ekonomisi çökmüş ülkesinde sesi fazla çıktığı için önü kesilmiş, baskıya dayanamayan sanat adamı alkolizm batağında ruhunu kaybetmiştir. Ekibin ülkenin yaşadığı kaos ortamını fırsata çevirebilen, finans sektöründeki gizli kapaklı işlerle hayatta kalmayı başarabilen üyesi Aldo (Jorge Perrugoria) ise yazarlık hayalini satmanın, buna karşılık sistemle uzlaşmanın ve teslim olmanın pişmanlığını yaşamaktadır.

‘Havana’ya Dönüş’ geceden sabaha itirafların havada uçuştuğu çok başarılı senaryosu ve her biri mükemmel oyuncularının yorumuyla hüzünle izlenen bir hesaplaşma deneyimi. Görüntü yönetmeni Diego Dussuel alacakaranlıktan şafağa yıpranmış karakterlerin yorgun bakışlarındaki hayal kırıklığının izini sürüyor. Yönetmen Cantet bir tiyatro oyununu anımsatan anlatısını ince ayrıntılarla süslemesini biliyor. Terastaki ateşli tartışmalara avluda boğazlanan domuzun çığlıkları, komşu kavgalarının gürültüsü, Industriales’in 6-2 kazandığı beyzbol maçının aşağı caddeden yankıları, avluda ip atlayan kız, çamaşır asan annesi ya da köpek gibi yalnızlık çektiğini haykıran Amadeo’nun aşağı balkonda saçını tarayan genç kadına bakışı gibi enstantaneler eşlik ediyor.

(08 Mart 2015)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

İntihar: Ölümün Kısadevresi

Mısırlı mumyanın geri dönmesi mitiyle (ölümü bir ıslah yolu), Trelkovsky hastanedeki Simone Choule’un sargılı halini benzetiyor. Kilisede ölünün bozulacağı vaazına karşın mumyalama ölünün bozulmamasını sağlar. Temiz ölüm, hastaneye bu mumyalama şeklinin yansıması gibidir. İntiharı yani ölümün konforsuz yolunu hastane ıslah edebilir mi?

Roman Polanski’nin “Apartman” üçlemesinin son filmi olan “Kiracı”da (The Tenant) yine üçlemenin diğer filmlerinde de olan iyinin ve kötünün karşı karşıya gelişini izleriz. Simone Choule adındaki kadın dairesinin penceresinden apartman boşluğuna atlayarak intihar etmiştir. Ardından onun hakkında hep aynı yorumu duyarız: “Bir gece önce iyiydi” veya “Bir anlık bunalım yüzünden” vs. Yani her risk yok sayılır, hayatımız sanki hiçbir riskin geçerli olmadığı bir yermiş gibi…

Ardından Polonya’dan Fransa’ya yerleşmiş, bekar bir memur olan Trelkovsky daireyi tutmak için apartmana gider. Orada dairenin asıl kiracısının yani Choule’un intiharı anlatılır ve şu anda hastanede yatmakta olduğu söylenir. Choule ölürse daireyi kiralayabilecektir. Bunun için Trelkovsky hastaneyi ziyaret eder ve Choule’un ölüm haberini beklemeye başlar. Choule tüm bedeni sargılı halde bir çığlık atar, besbelli ki çok acı çekmektedir ve ölümü yaklaşmıştır. Birinin ölüm haberini beklemek kötü hissettirmiştir. O esnada Choule’un bir arkadaşı olan Stella’yla hastanede karşılaşır ve üzüntüsünü yatıştırmak için bir şeyler içmeyi teklif eder, ardından sinemada yakınlaşırlar. Bu yeni, güzel şeylerin başlangıcı gibi hissettirir Trelkovsky’e.

Trelkovsky Choule öldükten sonra evine yerleşerek kötü, hatta şeytani bir şey yaptığını düşünür. Kilisedeki cenaze töreninde Choule’un hastanede İsa gibi çok fazla acı çekerek öldüğünü düşünür ve kendini kiliseden dışarı atar.

İntihar düşüncesi Trelkovsky’nin kabul edemediği bir şeydir. Nihayet konforsuz bir ölüm tercihi olarak özgür insanlardan sizi ayırır ve o korkunç geri dönüş mitini işe katar. Özgür olmayan insanlar, canlanarak değil bizzat ölü halde geri dönerek bize öfkelenirler. Yani ölümün ait olmadığı bir diyara modern dünyanın içine geleneksel bir biçimde dönüşü…

Bizler yerlilerin geleneklerinin yerine bir inkar şekli olan “televizyon”u yerleştirerek (çünkü TV.de ölen biri ertesi gün ölmekten cayarak işine gidebilir) ölümü ve hayaletleri uzaklaştırmaya çalışırız, buna tahammül edebiliriz hayatımızda.

Trelkovsky’nin yaşadığı apartman bu hayaletlerin geri döndüğü ve yerleştiği bir yer. Arkadaşının apartmanı ise böyle değil. Trelkovsky’nin apartmanında ondan sürekli iyilikler beklenir, kurallara uyması şart koşulur. Karşısına bir komşusu sakat kızını çıkartarak ondan iyilik bekler. Ancak modern hayatta iyiliğin mutlak kötülük (sefalet, açlık, ölüm, sakatlık vs,) getireceği söylenerek kötülük en azından çekici kılınır ve yeryüzü cenneti böyle kurulur. Trelkovsky’nin hayatı giderek sefil ve fakirleşir ancak diğer arkadaşlarının evleri cennettir. Kapı sürekli çalınıyor, konfor neredeyse yok, hatta evde bir tuvalet bile yok! (Tuvalet koridorun öbür ucundaki ortak yer).

Filmde tuvaletin modern hayatımıza hayaletlerin geri dönüş yaptıkları bir yer olması fikri tuvalet deliğinden geri dönen “bok”a benziyor. Modernliğin sorunu “bok”tur.

Ama biri bizim için iyilik ettiyse (Choule’un hastanede acı çekerek ölmesi) bizim de “iyi” olmamız gerekebilir mi? Yani konfordan ve özgürlükten vazgeçmemiz? Ya evimizi bok basarsa? Etraftaki tüm özgür insanlar bizden bunu mu beklemektedir yoksa?

Mesela komşularımız… Bet suratlı komşular yerine Trelkovsky’nin komşusu güzel Stella olsaydı… Burada Trelkovsky şu soruyu sorar: “Bir kişi hangi noktada olduğunu bildiğini kişi olmayı bırakır?” İyi ben ve kötü ben. Geceleri Choule’un elbiselerini giyerek kadın olan ve gündüzleri kötü bir insan gibi tepkiler veren Trelkovsky. Bu esnada bir gece dişini sökerek acı çekmeyi ve kanlı ölümü simgeleştirir.

Bir insan tuvalete her daim bu kadar uzak olabilir mi, bu en başta Trelkovsky’nin sorusuydu ev sahibine. Fakat “Bir insan ölüme bu kadar uzak olabilir mi” şeklinde değişir bu soru. (İntihar düşüncesine iyice kapılan Trelkovsky tuvaletten tam karşıdaki evinin penceresine baktığında kendini görür.) Tuvaleti bir şekilde ıslah ederek evimize soktuk, ya ölümü nasıl ıslah ederiz ve evimize sokarız?

Filmin sonunda Trelkovsky penceresinden kendini iki defa atarak intihar eder ve şöyle der: “Siz temiz ölüm istemiştiniz ama ben size kanlı ölüm göstereceğim”.

Kiracı (La Locataire)
Yönetmen: Roman Polanski
Yazar: Roland Topor (roman), Gérard Brach.
Cast: Roman Polanski (Trelkovsky), Isabelle Adjani (Stella)
1976, Fransa.

(07 Mart 2015)

Oğulcan Bakiler