Kategori arşivi: Yazılar

Şövalyeler Hâlâ Yaşıyor mu?

Gerçi Cuma’dan bu yana ihmalde bulunduk ama, Tolga Karaçelik’in Altın Portakal’lı ilk uzun metraj kurmaca filmi “Gişe Memuru”ndan söz etmek istiyorum. Genç yönetmen, filminde zengin hayal dünyası ile tatsız gerçekler arasında kalmış bir adamın hikâyesini anlatıyor. Kenan’ın, yani. Kenan (Serkan Ercan), kendi halinde bir memur. O işteyken babasıyla (Zafer Diper), komşu kızı Özgül (Nergis Öztürk) ilgileniyor. Bir servis arabasıyla evden işe, işten eve gidip geliyor. Bazen tek arkadaşı olan berber Artun’la (Sermet Yeşil) dertleşiyor. Geceleri gizli gizli, arasının hiç iyi olmadığı babasının arabasını tamir etmeye çalışıyor.

Kenan, Tavşancık gişeler bölgesinde gişe memuru. Aslında, ideal bir memur, şimşek gibi hızlı, hatta robottan farksız. Kimse sürat açısından onunla aşık atamaz. Ne var ki, bazen hayal dünyasına kapılıp kendi kendine konuşuyor. Böyle bir kontrol kaybı olayının ardından, yeni atanan gişe müdürü onu psikolojik rahatsızlığı yüzünden, günde üç-dört arabanın geçtiği Afar gişesine sürüyor (Serkan Ercan’ın bir basın toplantısında söylediğine göre, burası esasen ‘Araf’). Yakınlarda çalıştığı için her gün onun önünden arabayla geçen Kadın’a da (Nur Aysan) orada rastlıyor işte.

Önünden geçen kamyon şoförleriyle (hepsi eşsiz Nadir Sarıbacak) ilgilenirken, hep Kadın’ı hayal ediyor, bazen onunla konuşmadığı halde konuştuğunu sanıyor. Kendisi için en çok değer taşıyan anısını da (hayalinde) bir tek ona naklediyor. Küçükken, şövalyelerin varolduğuna inanırmış. Bodrum Kalesi’ne gittiklerinde de bu hayalle en yukarı çıkmak istemiş. Annesi onu böyle bir şey olmadığına inandırmaya çalışmış ama Kenan dinlememiş, babasıyla yukarı çıkmışlar. Şimşek çakışları arasında, onları gözleriyle gördüğüne inanmış. İşin tuhafı, babası da onları gördüğünü söylemiş. Kenan o gün bugün, bir daha hayali gerçekten ayırt edememiş.

“Gişe Memuru”, 47. Uluslararası Altın Portakal Film Festivali’nde aldığı üç ödülle dikkati üstüne çekmişti. En İyi İlk Film Altın Portakal’ına, En İyi Görüntü Yönetmeni (Ercan Özkan) ve En İyi Erkek Oyuncu (Serkan Ercan) ödülleri eşlik ediyordu. Filmin senaryosunu da yazan Tolga Karaçelik, daha önce yurt içinde ve yurtdışında ödüller almış olan beş kısa film çekmiş, hatta bir Mehmet Güreli belgeselinde görüntü yönetmenliği yapmış. Ona, bir gişe memurunun ilham kaynağı olduğunu söylüyor.

Bu da, tıpkı Kenan gibi, büyük bir hızla çalışan, para alıp, para üstü verip fiş kesen bir memurmuş. Karaçelik “Sıra bana geldi,” diyor. “Paramı verdim, para üstünü verdi, fişi kesti, makine gibiydi. Paralara bakmıyordu bile para üstünü verirken. ‘Teşekkür ederim, iyi günler, kolay gelsin’ dedim. Bir anda kafasını kaldırdı ve bana sanki küfür etmişim gibi baktı, cevap vermedi. Yoluma devam ettim. Çok garip bakmıştı bana, bütün gün düşündüm bana neden öyle baktığını. Sonra anladım. Bir makineydi o işini yaparken; bense onu o makinelikten çıkarmıştım, tekrardan konsantre olup o ruh haline girmeye çalışacaktı.”

Daha önce bilgisayar başında çalışan, arabayla evden işe, işten eve gidip gelen biri olarak, gişenin, kendi hayatının altı biraz kalın çizilmiş bir metaforu olduğunu fark etmiş.

Kenan’ın tek sorunu işi değil, ama. Esas sorunu, babası denebilir. Hakkı, geçinmesi zor bir adam, oğlunun hiçbir şeyi beceremediğini düşünüyor, boyuna onu azarlıyor. Anne öldükten sonra aralarındaki bağ büsbütün zayıflamış. Buna karşılık babası, hayatındaki bir avuç insandan biri: işyerinde ona hep takılan Cengiz (Ruhi Sarı), çocukluk arkadaşı Artun ve komşu kızı Nurgül ile birlikte. Ama zaten sessiz bir insan, konuşmayı sevmiyor. Otuz beş yaşında bir bekâr. Babası onun Nurgül’le evlenmesini istiyor, kızın da Kenan’a zaafı ver ama onun niyeti yok hiç. Afar gişesinden geçen Kadın ise, geceleri tamir ettiği baba arabası gibi, onun için bir özgürlük timsali.

Gişe memuru, ailesizlik duygusuna kapılmış, birinin çocuğu olmakla babası gibi olmak arasında kalmış bir karakter. Bunca etkili bir kurmaca karakter yaratan yönetmenin başarısında, yaptığı araştırmaların da payı var. Yapı-Yol Sendikası’na başvurmuş, Kadıköy’deki merkezlerine gitmiş. Yaşadıklarını anlatınca, sendika temsilcisi ona başından geçen benzer bir olayı nakletmiş: Bir akşam kapısı çalınmış, kapısında yeğeni var. “Ne oldu dayı, kavgalı mıyız?” diye sormuş aniden. “Nerden çıkarttın?” diye sormuş dayısı. “Üç gündür gişenden geçiyorum, selâm veriyorum, hiçbir şey söylemiyorsun.”

Tolga Karaçelik, “Benim o bakışın nedenini anlamam sayesinde beni aralarına kabûl ettiler, hep yardımcı oldular,” diyor. Çamlıca gişelerine gitmiş, gişe memurlarıyla tanışmış, bir ay o gişelerde mesai yapmış. “27 yaşında kendi ayakları üzerinde duran bir erkek olmak ile başkasının oğlu olmak arasındaki o noktada olduğumu ve etrafımdaki birçok kişinin bu yolculukta uzun bir sure takılı kaldığını farkettim.”

Kenan’ın hayatında Bodrum Kalesi olayının, orada gördüğüne inandığı şövalyelerin büyük rolü var. Onun gerçeklik duygusunu zıvanadan çıkaran bir olay bu. Özellikle gişede tek başınayken, başka dünyalara kayıyor. Çocukluğundan beri hep gerçeklik konusunda sorunu olmuş. Tabii, bunun ille de kötü bir şey olması gerekmiyor ama, kelimenin tam anlamıyla bir “gişe memuru”nun sıradan hayatıyla harmanlamak zor.

Karaçelik, oyuncularıyla, özellikle Serkan Ercan ile uzun uzun konuşmuş, prova yapmış. Zaten filmdeki yüksek oyunculuk düzeyinden belli oluyor. Mehmet Güreli’nin “Gölge”sinde görüp çok beğendiğim Ercan, mükemmel bir oyun çıkarmış. Kenan rolüyle 47. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü “Çoğunluk”un başrolündeki Bartu Küçükçağlayan ile paylaşan aktör, Peyami Safa uyarlaması “Gölge”nin Halim’iyle de 15. Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülü almıştı. Tiyatro sevgisine hep hayran olduğum Zafer Diper ile “Kıskanmak”ın ödüllü oyuncusu Nergis Öztürk, Yeşil, Sarı, herkesin performansı iyi. Nadir Sarıbacak’ı da unutmuyorum elbette. “Uzak İhtimal”in çok başarılı oyuncusu, gişenin önünden geçen bütün arabaların şoförlerini oynuyor. Kadın hariç… Mehmet Güreli ise, filmin sürprizi. Finale doğru, eski oyuncusuyla karşı karşıya geliyor ve düpedüz ‘rol çalıyor’.

(09 Mayıs 2011)

Sevin Okyay

Hollywood’dan Paradigmanın İflasına Bir Ayna: Kimliksiz

Abartılı Amerikan rüyası safsatalarının bilindik patikalarında seyirciyi aptal yerine koyan filmleriyle dünya sinema piyasasını elinde tutan Hollywood’dan yeni çıkan Kimliksiz – Unknown, hem şaşırtıcı konusuyla bu imajı sorguluyor, hem de emperyal paradigmanın ‘gerçek’ karşısındaki durumunu gözler önüne seren bir film.

Bol bayraklı, Amerikan rüyasını dünyanın her tarafına yaymayı konu alan Hollywood yapımlarından bıkkınlık geçiren sinema izleyicisinin bu algısını biraz olsun tamir edecek Kimliksiz gösterime kısa bir süre önce girdi. Filmin, Ortadoğu’daki gelişmeler ve Wikileaks’ın yarattığı tartışmalara denk gelmesi dikkat çekici.

Yönetmenliğini Jaume Collet-Serra’nın yaptığı, Liam Neeson, Diane Kruger, January Jones, Bruno Ganz, Sebastian Koch gibi isimlerin oyuncu kadrosunda yer aldığı Gerilim – Dram türündeki film, bir yandan gizli servis elemanlarının maruz kalacağı olası kimlik karmaşasına işaret ederken, öbür yandan da Amerikan siyasetin dünyaya biçmeye çalıştığı kimliğin gerçekle yüzleşmesi aşamasındaki tutarsızlık zincirlerine ışık tutuyor.

Baştan sona yüksek bir çıtayla seyreden, senaryonun sürekli gizem sarmalıyla örülmesi, hatta bulmaca gibi bir konuya sahip olması ile izleyiciyi sürükleyen yapım, ‘bilinmezlik ve inandırıcılık çabası’ zeminiyle ve bu zemini destekleyen görsel doyuruculuğuyla da dikkat çekiyor.

The Bourne Identity, Filghtplan gibi benzeri filmlerle paralel hatlarda ilerleyen film kadrosunun oyunculuk desteği ise dikkate değer.

Dünyanın sayılı bilim insanları ve devlet liderlerinin katılacağı ve Berlin’de organize edilen bir konferans için görevlendirilen bir grup ajanın dünyanın kaderine oynayan vazifeleri sırasında işlerin yolundan çıkmasıyla başlayan film, yüklenen bir belleğin bütün veritabanını yitirmesi gibi, kimlik ve kişilik karmaşasına giren Martin’in gerçeğin peşine düşmesini konu alıyor.

Sağ gösterip sol vuran emperyal politikalar

Sözkonusu bilim kongresinde önemli bir bilim adamının dünyanın tamamını, özellikle de kapitalizmi ilgilendiren bir açıklama yapması plânlanmaktadır. Tamamen doğal yollarla ürettiği ve her mevsime uyumlu, birkaç kez ürün veren ve her türlü hava koşullarında yetişebilen bir mısır türünü (simgesel olarak) Suudi Kral’ın finansmanıyla dünyaya armağan etmeye hazırlanan bilim insanının bu çabası, özellikle de dünya siyasetine yön veren kapitalist güçlerin işine gelmemektedir. Zira milyarlarca dolar anlamına gelen hormonlu, doğal dengeyi alt üst eden kendi pazarlarını tehdit eden bu girişimi, kongre misafirlerinin kaldığı oteli havaya uçurarak engellemeye çalışan CIA, aylar öncesinden hazırladığı ekibini görevlendirir. Ekiple birlikte Martin Harris de doktor sıfatıyla, üstelik kongre davetlilerinden biriymiş gibi içeri sızacaktır. Yine kadın ajanlardan biri de eşi olarak söz konusu kongreye gidecektir. Ne var ki Berlin’de geçirdiği bir araba kazasından sonra kendine geldiğinde eşinin kendisini tanımadığı ve başka bir adamın da kendisinin yerine geçtiğini fark eder. Yani Harris’in kontrolden çıktığını tespit eden servis, yeni bir elemanını aynı isimle, üstelik koca bir geçmişi de anında değiştirerek ve başka bir adamın geçmişi haline getirerek durumu yeniden kontrole almaya çalışır.

Kimseyi inandıramayan Harris, bir yandan yaşadığı kaza sonucu bir bilinç kaybı yaşamış olabileceğini düşünürken, öbür taraftan asıl kimliğinin giderek ağır basmasıyla bu oyunu aksiyon ve gerilim dolu bir eforla bozmaya koyulur.

Başlangıç kısmı kısmen sönük, gri bulutlarla süslü, soğuk bir atmosferde geçen filmin ikinci yarısı ise bol aksiyonlu ve oyunculukların da tırmanışa geçtiği bir seyir izliyor.

Huma bitkisine yandan bir selâm

”Geçmişi Olmayan Adam” türevlerini anımsatsa da çok daha başka bir yoldan konuyu ele alan filmin enteresan bir yanı da, pek bilinmeyen bir Dersim söylencesine yandan atıfta bulunması. Elbette ki bilinçli yapılmamış olsa da, Huma bitkisinin öyküsünü hatırlatır bir yanı var filmin. Derler ki tarihin birinde sadece Dersim’de yetişen ve bir çok hastalığa deva olan Huma bitkisi (Ki Huma kelime etimolojisi olarak Huda, Allah’a kadar uzanan bir kavramdır) Amerikalılarca tespit edilir ve Dersim’e gelen kalabalık bir ekip dağlarda bu bitkinin tamamını kökleriyle birlikte söktükten sonra dağlar ilâçlanır ve o bitki bir daha yeşeremez. Yanlarında götürdükleri Huma, söylem odur ki bu gün kanser ve birçok hastalıkta ilâç olarak kullanılır.

Oldukça yüksek bir bütçeyle çekilen, ABD, Almanya, Fransa, İngiltere, Japonya ve Kanada ortak yapımı filmin bazı aksiyon sahneleri abartıya kaçsa da, özellikle Wikileaks belgeleriyle ortalığa saçılan kirli ilişkilerin hangi mekanizmalar devreye sokularak sonuçlara dönüştürüldüğünü projeksiyondan geçiriyor. Öyle ki Suudi Kral’a radikal gruplarca suikast düzenleniyormuş süsü verilen bir eylemle, bilim insanı ve bitkisini ele geçirip kontrolü ele geçirmeye çalışan finans – kapital, bu yolda hiçbir sınır tanımamaktadır. Üstelik de dünyanın en büyük üniversiteleri ve bilim akademileri, akademisyen ve bilim çevreleri de dahil edilerek.

Ancak işler her zaman onların istediği şekilde gitmemektedir ve kontrolden çıkan küçük parçaların birleşmesiyle gezegeni ilgilendiren büyük bir oyun bozulmuş olur.

(08 Mayıs 2011)

Rawin Sterk

Hüseyin Zan

Muammer Özer’in Bir Avuç Cennet filminin açılışında, Anadolu’dan İstanbul’a göç eden aileyi taşıyan traktörün şoförü idi Hüseyin Zan. Yıllarca kötü adamın yardakçısı olarak esas oğlandan dayak yiyen Zan’ı, uzun bir zamandan sonra traktör şoförü olarak görmek, ilginç bir izlenimdi.

Sinemamızın kötü adamlığı dizi rol haline dönüştüren, Ahmet Tarık Tekçe’den başlayarak Öztürk Serengil, Erol Taş, Kenan Pars, Turgut Özatay, Bilal İnci ve diğerleri yanında, filmin kahramanına, sevgilisine, ailesine, iyi tarafta olanlara her türlü fenalığı yapan grup içinde yer alırdı, genellikle Zan. Farklı roller oynadığı da oldu, hatta Çetin İnanç’ın Bombala Oski Bombala * (1972) filminde başrol oynadı. Sinemamız bunu zaman zaman yapmıştır, yıllar boyu figürasyon üstü yan rollerde oynayan kimi oyuncuları (Salih Tozan, Sami Hazises, Nusret Özkaya, Suzan Avcı, Ayşen Gruda, Özcan Özgür…) sırası gelmiş başrolde oynatmıştır.

Hüseyin Zan, Yeşilçam’ın üretimi filmlerin vazgeçilmez oyuncularındandı ve o devirde afişlerde, jeneriklerde adı küçük harflerle yazılan kimi kaderdaşları gibi 80’lerin başında başlayan çözülüm ile piyasadan çekildiler, televizyonlara kayan oldu ama kimileri İstanbul’u da terk ederek kendilerine yeni yaşamlar kurdular. 1960’da İçimizden Biri (Türker İnanoğlu) ile sinemaya giren Zan, Yeşilçam’ın kendisine giydirdiği rollerde, kavgacılıkla yıllarca perdede yerini aldı, sonraları, arada değindiğimiz gibi farklı rollerde oynamasına rağmen, yıllarca yaptığı işi -kavgacılığı- sinemaya yeni girecek olanlara öğretmeye çalıştı ama filmlerde giderek değişiyordu, rollerde. Şimdiki nesil seyirci, eğer eski filmlere ilgi duyar, televizyonda veya sair yollarla izleme olanağına kavuşursa, filmlerden birinde mutlaka Hüseyin Zan’a rastlayacaktır, tanıyamayabilir de ancak o filmlerinde kabûl gördüğü bir dönem vardı, o rollerinde.

İyi veya kötü karakterde rol alan ve bu özellikleri -genellikle- her görüldüğünde doğru değerlendirilen rollerinin benimsendiği oyuncular vardı. O filmlerden kimisi kalıcı idiler, kitaplara girdiler sinemamızın anıldığı günlerde -kopyasına ulaşılıyorsa- hâlâ gösteriliyorlar. Kimileri ise -seyredilip geçilenler- hiç beklemediğimiz zamanlarda karşımıza çıkıyorlar. İşte bunların herbirinde Hüseyin Zan’a şu veya bu rolde rastlamak olası.

Yıllardır sinemadan uzaklaşmış olsa da hâlâ Yeşilçam’ın bir parçası olarak kalan Hüseyin Zan’ın kaybı, şimdilerde kapatılmış kapılarına demir kepenkler konulmuş Emek Sineması ile bir döneme, bir sinema anlayışına ad veren Yeşilçam çınarından bir yaprağın daha düşüşüdür, acaba kimlerin umurunda… ama o kadar yitiğe rağmen yine kalan, şu veya bu nedenle izlenebilen kimi filmler hep olacak, o zaman adı bilinmese de, görüntüsü tanınmasa da Hüseyin Zan (ve daha bir çokları) hep yaşayacaklar …

Sinema yönetmenleri ile ilgili bir derleme yapmaya çalışıyorum ama sadece uzun metraj ve kurmaca filmlerde. Yoksa sinemada kısa film ve belgesel film alanlarına girmek istemiyorum ve de televizyon filmleri alanına, şimdi burada bir an durmak istiyorum. Evet, Hüseyin Zan’ın yönetmenliği de var. Sinemada prodüksiyon işlerindeki çalışmaları dışında 1997 yılında bir televizyon filmi yönetmiş: Sevimli Dostlar. Çetin Büyükarkın’ın senaryosunu yazdığı, Yunus Bülbül, Yılmaz Köksal, Sezer Güvenirgil, Yusuf Sezgin, Şehnaz Dilan, Kâzım Kartal, Hüseyin Zan, Kartal Tibet ve Enis Fosforoğlu’nun oynadığı film ile televizyon filmi alanında da olsa, görsel gösteri sanatları alanında yönetmenlik yapmıştır, bir özelliği daha…

* Bombala Oski Bombala’daki Oski, Hüseyin Zan’ın lâkabı idi.

(07 Mayıs 2011)

Orhan Ünser

Çöken Karanlık Bedenleri Çalarken

Kıyamet Gecesi (Vanishing on 7th Street)
Yönetmen: Brad Anderson
Senaryo: Anthony Jaswinski
Müzik: Lucas Vidal
Kurgu: Jeffrey Wolf
Görüntü: Uta Briesewitz
Oyuncular: Hayden Christensen (Luke), John Leguizamo (Paul), Thandie Newton (Rosemary), Jacob Latimore (James), Taylor Groothuis (Briana)
Yapım: Herrick-Mandalay (2010)

Gerilim sinemasının iyi yönetmenlerinden Brad Anderson’ın “Kıyamet Gecesi”, karanlık üzerine bir korku-gerilim filmi. Sonu umutlu bu filmde iki çocuk umudu simgeliyor.

ABD’inin en küçük eyaletlerinden kuzeydoğudaki Connecticut’ta 1964 yılında doğan Brad Anderson, sinemaseverler için, Barcelona’da çektiği şaşırtıcı ve gerilim yüklü 2004 yapımı “The Machinist – Makinist” filmiyle hatırlanıyor. Hollywood’un büyük stüdyolarıyla film çekmeyen ve bağımsız kalan yönetmen Anderson, 2008 yapımı “Transsiberian – Sibirya Ekspresi” filmiyle 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali’ne de konuk olmuştu. Beyoğlu Emek Sineması’nda filmi gördüğümüz seansa kendisi de gelmişti. Orijinal anlamı “7. Cadde Üzerinde Ufuk” olan 2010 yapımı “Vanishing on 7th Street – Kıyamet Gecesi”, gezegeni mahveden insanlığın endişelerini yansıtan bir korku filmi gibi algılanıyor başlarda. Sonra mistik bir halin kuşkusu sarıyor zihinleri. Filmin hikâyesi, Michigan eyaletinin Detroit şehrinde geçiyor. Michigan, Kanada sınırında gölleriyle ünlü ortabatıdaki soğuk bir eyalet. İnsanın ölmeden önce görmesi gereken yerlerden. Elbette oltayla balık avlamayı seviyorsanız.

Karanlık çökünce…

Film, bir sinema salonunda başlıyor. Sinema makinisti Paul, film oynarken bir hikâye okuyor. Amerika’ya yerleşen ilk İngiliz kolonisinin başına tuhaf bir olay gelmiş. Bilinmeyen gölgeler, ilk önce bir adaya çıkmış İngilizlerin çoğunu yok etmiş ve geride sadece giysileri kalmış. Bu olay, Detroit şehrinde de gerçekleşmeye başlıyor. Aslında bu filmde sadece bilebildiğimiz hikâye bu. Gerisini ve nedenlerini bilemiyoruz. Yönetmen, seyirciye neyin neden olduğu hakkında pek bir şey söylemiyor. Filmi belki bir “Twilight Zone – Alacakaranlık Kuşağı” türü gibi de izleyebilirsiniz. Anderson’ın bu filmini, atmosfer anlamında biraz olsun etkileyici bulsak da, genel anlamda insanı çarpmıyor. İnsan, “Makinist”in yönetmeninden daha yaratıcı ve şaşırtıcı film beklentisine giriyor. Filmin senaryosunu yazan Anthony Jaswinski, ülkemizde bilinen bir sanatçı değil. 2002’de “Killing Time” filmini yazıp yönetti. Daha çok televizyon dizilerine senaryolar yazıyor Jaswinski. Caz müziği çalan şehrin heyecan veren barlarından Sonny’s Bar, belki de filmin atmosfer anlamında en etkileyici mekânı. Evet, gölgeler insanları yutuyor ve geriye sadece giysileri kalıyor. Hayatta kalmanın tek yoluysa gerçek ışık. Bir televizyon kanalında haber muhabiri olan Luke, sabah uyandığında bir şeylerin yolunda gitmediğini hemen anlamıyor. Çalıştığı kanala giden Luke, orada sadece elbiseler görüyor. Film üç gün sonrasına gidiyor ve geride sadece birkaç kişi kalmış. Onların da yolu Sonny’s Bar’da buluşuyor. Çünkü, bu karanlıklar içindeki şehirde tek ışığı olan mekân burası. Luke, bara girer ve orada James’le tanışır. Sonra oraya Rosemary gelir. Dışardaki pikabı barın önüne getirmeye çalıştıklarında otobüs durağında yaralı yatan makinist Paul’ü görürler ve ekip tamamlanır. Jeneratörle aydınlanan bar, hepsi için şimdilik güvenlidir. Yönetmen, kurgu anlamında seyircisini görsel anlamda zenginleştirememiş, ama tüm karakterlerin bir şeyleri hatırlamalarını geriye dönüşle yansıtmış. Herkesin yakın geçmişte hatırladıkları var. Küçük James, kiliseye giden annesini bekliyor barda. Rosemary de henüz bir yaşına basmamış bebebeğini arıyor. Paul, filmleri ve müzikleri özlüyor. Luke da bu şehirden hemen uzaklaşmak istiyor. 1972 Londra doğumlu Thandie Newton, Bernardo Bertolucci’nin 1998 yapımı “Bessieged – Teslimiyet” filmiyle adını duyurdu. 1981 doğumlu Kanadalı Hayden Christensen, yoğunluklu olarak televizyon dizilerinde göründü. Irwin Winkler’in 2001 yapımı “Life as a House – Yeni Bir Yaşam” filmiyle sinemada öne çıkmaya başladı. Bu film, sinemada küçük rollerde görünen bu oyuncunun ilk başrolüydü. Elbette George Lucas’ın 2000’lerdeki “Star Wars -Yıldız Savaşları” seri bilimkurgusunda Anakin Skywalker’ın gençliğini canlandırdı. Filmde, arada bir görünen küçük kız Briana, insana umut veriyor. Kilisede hayatta kalmayı başaran Briana’nın yolu James’le kesişiyor ve ikisi, bir atın üzerinde güneşli ufuklara doğru gidiyorlar. Filmdeki en güzel an buydu işte.

(06 Mayıs 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Çaresizliğimiz mi? *

Nihal, çalışma odasına gelip raflardaki kitaplara bakarak sorar: “Ender abi bu kitapların hepsini okudun mu?” (Çok sorulan ve dünyanın en anlamsız sorularından biri.) Ender’in bunu (bu anlamsızlığı) bilmesi lâzım, bir an durup cevap verir: “Bazılarını hiç okumadım, bazılarını da birden fazla okudum, meyve yiyerek okudum” ve raftan J. D. Salinger’in Gönülçelen kitabını alarak, Nihal’e verir. Nihal kitabı karıştırır ve Ender’e gösterdiği portakal lekeleri bulur. Nihal, işleri nedeni ile yurtdışında olan ve annesinin ölümü nedeniyle gelmiş bulunan bir arkadaşlarının kardeşi olarak, Ender ve Çetin’e, Ankara’da yalnız kalmasın diye emanet edilmiştir. Günlerce odasına kapanır, bir sabah kahvaltıda beyaz peynir üzerine vişne reçeli koyması ile kendisine yöneltilen samimiliği, -bundan önce ilgi girişimleri cevapsız kalmıştır- karşısında, evdeki misafirliği sona erer, evin bir kişisi olur.

Leny adı nerede geçti, ayırdında değilim ama Nihal -yine- Ender’e kimliğini sorar: “Leny kim?”. Ender raftan bu kez Steinbeck’in Of Mice and Men (Fareler ve İnsanlar) kitabını verir, Nihal’e ve hiç bir şey söylemez. Nihal, bir iki gün sonra okuduğu kitabı geri getirir ve kitaptaki Leny karakteri ile Çetin arasında kurduğu (sezinlediği) ilişkiyi Ender’e sorar gibi yapar, Ender de cevap verir gibi yaparı bile tamamlayamaz. Of Mice and Men yayınlandıktan sonra 1939’da Lewis Milestone tarafından filme alınır. Bizde de çok okunan bir kitap olan Fareler ve İnsanlar (Salinger’in Gönüçelen’i de öyledir) Nevzat Pesen tarafından İkimize Bir Dünya (1962) adı ile sinemaya (ve Yeşilçam’a) uyarlanır. Bizim Büyük Çaresizliğimiz’de bu filmden söz açılmaz ama başlarda Çetin, Yeryüzünde Bir Melek filmini, -film de Hülya Koçyiğit’i- seyreder, sadece, yani sırf kitaplardan söz edilmez filmde.

Ankara’da sokaklarda yürürler, Kuğulu Park’ta kuğuları (ördekleri) gördüklerinde Nihal hayvanları sevdiğinden söz edince Ankara’da bir kediseven sokağı olduğunu söylerler (Kızılay’dan gelip Ulus’a çıkarken -eski?- Büyük Postane’nin sağa dönüş aralığı) ve yürüyüşün sonunda -yılların- İstasyonu önüne gelirler. Nihal okula (üniversite?) gider, arkadaşlar edinir. Yine bir gün konuşurlarken, Nihal ilk aşkı’nı anlatır. Ortaokulda okurken okul bahçesinde açılan kitap sergisindeki, uzun saçlarını arkasında bağlamış delikanlıdan söz eder, tekrar tenefüste koşarak bahçeye iner ama kitap sergileri ve kitaplar ve de kitap satanlar yokturlar, bir daha gelmeleri uzak bile olmayan bir ihtimaldir, aranıp da bulunmayacak bir kitap gibidir.

Nihal eve arkadaşlarının geleceğini söyler. Ender ile Çetin ağırlamak isterler ama gelenler içinde erkeklerde olunca, dışarı çıkarlar, sonra Bora’nın şiir okuduğu bir dinletide, Ender ve Çetin diken üstünde otururken, neden olduğu berlirsiz bir mutluluk (!) içindedir ama mutludur. Ciddi bir şekilde telâşlı Çetin, Ender ile buluşmalarında Nihal’in kendisi ile hamileliği hakkında konuştuğunu ve yardım istediğini söyler, yardım etmiştir bile, Ender fasulye ayıklarkenki sessizliği ile dinler Çetin’i ama bu çaresizliğindendir. Nihal, kürtajdan sonra Bora ile gidince Çetin’in çaresizliği patlar artık, öfkelidir ve artık evlerinde yalnızdırlar. Nihal’in odası da kimsesiz, ta ki bir gün ağlayarak geri dönmesine kadar.

Barış Bıçakcı’nın romanından Seyfi Teoman’ın yaptığı filmde -artık evlerinde yalnız kalan- Ender ile Çetin masa kurup langırt oynamaya başlamadan, Nihal’i, ağabeyi ve arkadaşları ile Almanya’ya yolcu ederler. Nihal giderken her ikisine de sarılır, bir daha görüşmeyeceklerini bilerek. Sonradan yazdığı mektupta dünyanın en iyi iki insanı olarak seslendiği ikiliden elbette Ender’in kalemi ile cevabını alacaktır. Beyaz peynir üzerine konulan vişne reçelini, kediseven sokağını, Çetin’i değil ama Leny’yi hatırlamayacaktır. Ender -her ne yazıyorsa- belki bir gün bitirecektir ama daha bir süre daracık mutfaklarında yemek yapmaya devam edeceklerdir.

Eskiden önce romanlar okunurdu, filmlere de -sonuçta başka şeyler çıksa da- ne olduğu bilinerek gidilirdi. Şimdi Teoman’ın filmi beni tahrik ederek Bıçakcı’nın kitabını okumaya zorluyor, kitabın başına birinci kısmı (başlangıç) alınmayarak sadece son (final) kısmı konan, her türlü yazılı metin, roman, öykü, oyun hatta şiir, sinema (film) konusu yapılabilir > hiçbir yazılı metin, roman, öykü, oyun hatta şiir sinema (film) konusu yapılamaz, (Okursam Bıçakcı’nın romanını bu bakış açısından okuyacağım ama bu okuyuş bu yazıya geri dönüşü gerekli kılmamalı.) Bizim Büyük Çaresizliğimiz için de geçerli, Bıçakçı’nınki (roman) başka, Teoman’nın ki (film) başka ama birbirlerinden nasıl ayıracağız!

Bizim Büyük Çaresizliğimiz hakkında bir şeyler yazıp geçebilirdim ama film beni zorladı. Yazdıklarımı yukarıya yazdım ama Birgit Gudjonsdottir’den söz etmeden bitirmek olmazdı. Ülkemizde son yıllarda giderek artan yabancı görüntü yönetmenlerine yeni bir örnek ama unutulacak gibi değil. Başka bir filmde çalışmasa da bir çok övgüyü (ödülde aldı) hak ediyor. Ve Gudjonsdottir’in görüntüledikleri, İlker Aksum, Fatih Al, Güneş Sayın, sinemamızda üçlü aşk üçgeninin hiç denenmemiş bir biçimi. Üçgen tek düzlemli bir geometrik şekildir, ama Bıçakcı / Teoman’ın üçgeni tek düzlemli değil.

* Bizim Büyük Çaresizliğimiz / Barış Bıçakcı > Seyfi Teoman

(07 Mayıs 2011)

Orhan Ünser

Bu Ülkedeki Acılarla Yaşamak

Küçük Günahlar
Yönetmen – Senaryo: Rıza Kıraç
Müzik: Alp Erkin Çakmak
Kurgu: Uğur Aydedim
Görüntü: Türksoy Gölebeyi-Aydın Sarıoğlu
Oyuncular: Macit Koper (İsmet), Berke Üzrek (Melik), Esra Ruşan (Şilan), Tülay Günal (Patron), Rıza Akın (Abi), Gizem Kutsoy (Seçil)
Yapım B Film (2010)

Yazar – yönetmen Rıza Kıraç, süren savaştaki acılara baktığı bu filminde, İsmet’in iç dünyasıyla vicdan denilen şeyler üzerinde de duruyor.

Reklâm şirketinde grafiker olarak çalışan Melik’in, evlerinin yakınlarından gelip geçen bir kız ilgisini çekiyor. Bu ilgi, onun bilmediği dünyalara ve gerçekliklere götürüyor. Kürtlerin gazetesinde çalışan Şilan’ın, Kuzey Irak’taki abisi yanına gelmesini istiyor. Polisin sürekli takibindeki Şilan, işkencelerden de geçiyor. Şilan’ı takip eden Melik, Şilan’la Şilan’ın beraber yaşadığı yaşlı ve gizemli İsmet’in ortak dünyalarına da giriyor. Herkesin bir hikâyesi var. Kimilerinki acılarla yüklü. İsmet, Melik’in Şilan’la ilgilendiğini anlıyor, ama öfkeyle yaklaşmıyor Melik’e. Aralarında dostluk da

gelişiyor. Sonra zihinlerin en dibindeki bilinmeyenler de vicdan dökümüyle dışarı çıkıyor. İsmet, abisiyle farklı dünya görüşündeymişler yıllar önce. Abisi ihbar edince solcu arkadaşlarıyla hapse düşüyor, işkenceler görüyor. Bir hafta sonra da 12 Eylül darbesi gerçekleşiyor ve İsmet’in hapsi sekiz yıl sürüyor. Zihinsel gelgitler yaşayan İsmet, absini affetmese de, abisinin vicdan azabını hissediyor yıllar sonra. Şilan, şair de olan İsmet’in dizelerine aşık belki de. Ama, şimdi onu terk etmek zorunda. Melik, tam reklâm dünyasında çalışan insanların ruh halinde. Başlarda para sıkıntısı çekse de kadınsız kalmıyor.

Ustalara selâm…

Yazar Rıza Kıraç’ın birçok kitabı Altın Kitaplar’dan çıkmıştı. “Dolphin Video”, “Annemin Bahçesi”, “Düşmüş Erkekler Masalı” gibi romanları yayımlandı. Yönetmen Rıza Kıraç’ın “Son Bakışta Aşk” ve “Meleğin Selamı” kısa filmleri, “Alim Hoca”, “Ömer Kavur’la Yola Çıkmak” ve “Peki Ya Londra” belgeselleri var. “Küçük Günahlar”, 1970 doğumlu yazar – yönetmenin ilk uzun konulu filmi. “Küçük Günahlar” filminde yönetmen, Jean-Luc Godard ve François Truffaut’ya da selâm göndermiş estetik denemeleriyle. İsmet’in evindeki ilk kahvaltı sahnesindeki hiç kesme yapmadan kaydırmalı çekimde Truffaut ruhuna dokunuluyordu. Truffaut’nun 1962 yapımı siyah-beyaz ve sinemaskop “Jules et Jim – Unutulmayan Sevgili” filmini

çağrıştırıyordu bu anlar. Sadece estetik anlamda değil, içerik anlamda da “Unutulmayan Sevgili”yi hatırlatıyor “Küçük Günahlar” filmi. Her iki filmde de “aşk üçgeni” var çünkü. Yönetmen bazı anlarda, kamera açısını değiştirmeden “sıçramalı kurgu”yu denemiş. Tıpkı Godard’ın 1960 yapımı siyah-beyaz ve sinemaskop “A Bout de Souffle – Serseri Aşıklar” filmindeki gibi. Bu filmin sevmediğimiz tek yönü, insanı ağlatmak için büyük çaba göstermesiydi. Bazen melodramdan kurtulamıyor insan. Filmin dışavurumcu ışık düzenlemelerini ve mekânların yansıyışlarını beğendik. Filme estetik anlamda değer katıyor bunlar. Şilan, “yaban çiçeği” anlamına geliyormuş Kürtçede. Bu filmde, Türkçe ve Kürtçe kelimeler de duyuluyor. Bu filmin, finalde dağı kutsayan tarafları insanı umutsuzluğa düşürüyor, belirtmeliyiz.

(06 Mayıs 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Bohem Anneyle Kırgın Kızı

Copacabana: Düğün Hediyesi (Copacabana)
Yönetmen-Senaryo: Marc Fitoussi
Müzik: Tim Gane-Sean O’Hagan
Görüntü: Helene Louvart
Oyuncular: Isabelle Huppert (Babou), Aure Atika (Lydie), Lolita Chammah (Esmeralda), Jurgen Delnaet (Bart), Joachim Lombard (Justin), Noemie Lvovsky (Suzanne), Luis Rego (Patrice)
Yapım: Avenue B (2010)

Isabelle Huppert’in çarpıcı performans gösterdiği “Düğün Hediyesi”, gerçekçi ve coşkulu. Bu film özgür ruhlu kadınlara adanmış gibi.

Babou, alışveriş merkezlerinde bedava makyaj yapılan kozmetik ürünler satan yerde makyajını yaptırdıktan sonra, garsonluk yapan kızı Esmeralda’nın yanında alıyor soluğu. Kendisine soğuk davranan kızına yemek sipariş verdikten sonra oradan uzaklaşıyor. İşsiz bu özgür ruhlu kadın, kızının kendisine sormadan Justin’le evleneceğini öğreniyor. Babou, resmi ve dini nikâha karşı, sıradışı ve belki de anarşist bir kadın. Kızı, düğününde olmamasını istiyor annesinden. Esmeralda, annesinin bohemliğinden utandığı için nişanlısının ailesine Babou’nun Brezilya’da olduğunu söylemiş. Babou’nun en büyük düşü Rio’ya gidip Copacabana’yı görmek. Babou’nun dertleştiği ve karşılıklı içtiği tek dostu Patrice. O da Babou’ya aşık. Babou, Patrice’in Ostende şehrinde iş için başvurduğunu öğreniyor. Patrice arabası olmadığı için dairelerin devre mülk satışı işine girememiş. Arabası bozulan Babou, eskiden iyi arkadaşı olan Suzanne’ın arabasını ödünç alıp işe başvuruyor. Hiçbir işte dikiş tutturamamış Babou, bu devre mülk işine sıkı sıkıya sarılıyor. Çünkü kızına bir düğün hediyesi vermek istiyor. İşinde hemen yükselen Babou, oradaki patronu Lydie’nin gözdesi oluyor. Ama, Babou’nun yüreği iyi olduğu için yine işsiz kalıyor. Çünkü o, evsiz iki sevgiliye dairelerden birini ödünç olarak veriyor soğuk gecelerde. Yine kaybeden Babou, tazminatını oradaki bir “casino”ya yatırıp kızına sürpriz yapıyor finalde. Filmde çarpıcı bir sahne var. Babou, Ostende şehrinde balıkçı Bart’la tanışıyor. Bu tanışmanın en ilgi çekici yönü, genelde kadınlardan duyulmaya alışılmış serzenişleri Bart’dan duyulması. Bart, Babou’nun cinsel yönden kendisini kullandığını söylüyor. Dünya tersine dönmeye başladı sanki. Babou’nun özgür ruhu sarsıcı fırtınalar savurduğu için, erkekleri de ona mağlûp olmuş geçmişte. Oradan oraya dolaşan Babou’nun dolaşmaktan boğulan kızı Esmeralda’nın babası da, geride kalmış erkeklerden birisidir herhalde. Esmeralda da dolaşmaktan yorulduğu için, annesinin burjuva değerleri olarak gördüğü evliliğe sığınıyor sonunda.

Kuzeyin soğuk görüntüleri…

Kendisine Babou diyen Elizabeth’in çalışmak için gittiği Ostende şehrinin mimarisi genellikle 19. yüzyıl tarzında. Gotik ve Romanesk tarzında sinagog ve kiliseleri olan bu şehrin limanı ve balıkçılığı da ünlü. Belçika’nın Flanders bölgesindeki Ostende, Fransa’nın Normandiya bölgesiyle sınırda olan soğuk bir şehir. Bir an kendinizi Normandiya’daymış gibi hissediyorsunuz. Ama, Babou ve kızının yaşadığı şehir, Fransa’nın kuzeyinde Belçika sınırındaki Lille ve Roubaix şehirleri arasında kalmış Tourcoing şehri. 1974 doğumlu Fransız yönetmen Marc Fitoussi’nin filmleri büyük İngiliz yönetmen Ken Loach’la karşılaştırılıyor Fransa’da. Kadın kameraman Helene Louvart’ın çerçevelerinde bunu fark edebilirsiniz. Louvart’ı, Wim Wenders’in üç boyutlu “Pina” belgeselinden de hatırlayabilirsiniz. Hatta, Fitoussi’nin bu ikinci uzun filmi “Copacabana: Düğün Hediyesi”nde Chabrolyen taraflar da hissediliyor. Belki de, Isabelle Huppert’in Claude Chabrol’ün birçok filminin önemli bir parçası olmasından dolayı. Filmi görünce, bu iki yaklaşımı da fark ediyorsunuz. Fitossi’nin bu filmi, 30. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin açılışını yapmıştı.

(06 Mayıs 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Şarkı Söyleyen Kadının İkizleri

İçimdeki Yangın (Incendies)
Yönetmen-Senaryo: Denis Villeneuve
Oyun: Wajdi Mouawad
Müzik: Gregoire Hetzel
Kurgu: Monique Dartonne
Görüntü: Andre Turpin
Oyuncular: Lubna Azabal (Nawal), Mélissa Désormeaux-Poulin (Jeanne), Maxime Gaudette (Simon), Remy Girard (Noter Lebel), Abdelghafour Elaaziz (Abu Tarık), Allen Altman (Noter Maddad), Mohamed Majd (Şemsettin)
Yapım: TS Productions-MicroScope (2010)

Anne öldüğünde, ikiz çocuklarına bıraktığı vasiyetle derin bir yolculuk başlıyor ve final bölümünde tarif edilemez bir keder çöküyor insanların üzerine “İçimdeki Yangın” filminde.

Kanada’nın Fransızca konuşanların yoğunlukta yaşadıkları Quebec bölgesinde 1967 yılında doğan Denis Villeneuve’ün “Incendies – İçimdeki Yangın”ı, gerçek anlamda insanın yüreğini dağlayan bir film. Ön jenerikte, Lübnan’da yetimhanede çocukların saçları tıraş edilirken, fonda da Radio Head’in solisti Thom Yorke’un sesiyle “You and Whose Army?” rock parçası duyuluyor. Kamera, bir çocuğa doğru kayıyor ve Nihat’ın öfkeli bakışını gösteriyor seyirciye. Çocuklar, askerliğe ilk adımı atıyorlar bu giriş sahnesinde. Noter Lebel, ikizlerin, Jeanne ve Simon’un ölen yaşlı annelerinin vasiyetini okuyor. Kız, babayı ararken, oğlan da kayıp abiyi bulmaya çalışacak. Simon buna karşı çıksa da, Jeanne, Ortadoğu’ya, Lübnan’a doğru yola çıkıyor ve kayıp babasını aramak. Film, günümüzden 1970’li yıllara gidiyor önce. Daha sonra ikizlerin annesi olacak genç Nawal Marwan, bir mülteciye aşık olmuş. Beraberce kaçarken, yakalanıyorlar. Nawal hamile. Bebeği doğuruyor, ama bebeği ondan kaçırıyorlar. Günümüzle geçmişi iç içe yansıtıyor yönetmen. Yani koşut kurguyla. Jeanne’nın babasını, Nawal’ın oğlunu arayışları, bu yapıtı bir an sonra yol filmine dönüştürüyor. Yönetmen filminin anlatım kurgusunu matematik gibi oluşturmuş. Jeanne bir matematikçi. Nawal’la Jeanne’ın yolculuklarını yatay kurguyla yansıtan yönetmen, filmin final bölümüne doğru, Simon’un abisini aramaya başladığında kurgu da dikeyleşiyor. Yatay ve dikey kurgu bir noktada kesişiyor, sarsıcı gerçekliğe ulaşılıyor. Bu anlatımı ve yakıcı gerçeği filmi seyredince daha iyi anlıyorsunuz.

Bu gerçek yakıyor…

Nawal, sağcı Hıristiyan Falanjistlerle Müslüman gerillaların yerle bir ettiği Lübnan’da oğlunu arıyor. Hıristiyan Nawal, o bölge kimin elindeyse öyle davranıyor. Hıristiyanların bulunduğu yerlerde haçlı kolyesini takıyor, diğerlerinin olduğu yerlerde eşarpını giyiniyor. Yolda Müslümanların otobüsüne binen Nawal, az sonra büyük bir trajediye tanıklık ediyor. Otobüsü durduran Falanjistler, otobüsü kurşun yağmuruna tutuyorlar ve herkesi acımasızca katlediyorlar. Nawal, boynundaki kolyeyle ölümden kurtuluyor. Nawal, oğlunu bulmak için bir cinayetin faili bile oluyor. Müslüman ailenin oğluna Fransızca ders veren Nawal, orada bir suikast gerçekleştiriyor ve Müslümanların hapishanesine atılıyor. İşkenceler görüyor. Nawal, acılara dayanmak için hep şarkı söylüyor ve Müslümanları çıldırtıyor. Sonra onu, acımasız işkencecinin eline bırakıyorlar. İşkenceci Müslüman genç, sürekli tecavüz ediyor Nawal’a. Yıllar sonra, annesinin yattığı harabeye dönüşmüş hapishaneyi geziyor Jeanne. Yönetmen hiçbir taraftan değil. Hıristiyan Falanjistlerin ve Müslüman gerillaların insanlık dışı taraflarını gösteriyor. Hamile kalan Nawal, ikizleri doğuruyor. Bebeklerini ondan alıyorlar. Sonra da serbest bırakıyorlar Nawal’ı. Jeanne’da babasının izini sürüyor Lübnan’da. Annesine karşı bir öfkeyle karşılaşıyor Jeanne. Noter Lebel’le yola çıkan Simon da, abisini arıyor. Ulaştığı insanlar, onu bir insanın dayanması güç gerçekle yüzleşiyor. Gerçekten bu film insanın yüreğine oturacak ve sarsacak. Filmde, “Oedipus Kompleksi” var.

Enkaza dönmüş mekânlar…

Yönetmen, savaşın ortasındaki Lübnan’ın enkazını gerçekçi görüntülerle yansıtıyor. Öncelikle Lübnan bölümlerinde sarı tonlar perdeyi kuşatıyor ve mekânlara yoğunlukla doğal ışıklar düşüyor. Dış mekânlar, etkileyici bir görsellikle yansıyor perdeye. Bombalanmış binalar, yıkıntılar insanı o atmosferin içine alıyor 1970’lerdeki bölümlerde. Andre Turpin iyi kameraman. 1966 Quebec doğumlu Turpin, filmler de yönetti. Filmin senaryosu da iyi yazılmış. Kurgu da çarpıcı. Hem görüntülerle hem de kurguyla bir yolculuk var filmde. Yönetmen, filmin çoğu sahnesinde hareketli ve akıcı bir kamera kullanmış. Bu trajik filmin sonu Quebec’te. O anları yaşayan insan ne yapacağını şaşırıyor o anlarda. Filmdeki oyunculuk performanslarının da iyi olduğunu belirtmeli. Öncelikle Lubna Azabal muhteşem. Villeneuve’ün “İçimdeki Yangın”ı belleklere yerleşecek ve unutulmayacak filmlerden. Şemsettin’i, Mohamed Majd canlandırmış. Filmin, Mohamad Majd’in oyunundan uyarlandığını belirtmeli. Sinemaseverler, 30. Uluslararası Film Festivali’nde de gösterilen “İçimdeki Yangın”ı perdede görmeli.

(01 Mayıs 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Meltemli Hikâyede Trajedi

Zefir
Yönetmen-Senaryo: Belma Baş
Görüntü. Mehmet Zengin
Oyuncular: Şeyma Uzunlar (Zefir), Sevinç Baş (Anneanne), O. Rüştü Baş (Dede), Vahide Gördüm (Anne)
Yapım: Filmik-FC İstanbul (2010)

Karadeniz’in sisli ve puslu yaylalarında sakin tatilini geçiren Zefir’in günlerini yansıtan film, yönetmenin kendi çocukluğunun geçtiği sisli dağlara bir selâmı gibi.

İlk uzun filmini çeken Belma Baş, yönetmen Nuri Bilge Ceylan’ın yolundan giderek, atalarını ve yakınlarını yanına alarak etkileyici bir filmi ortaya çıkarmış. Hikâye, Karadeniz’in muhteşem şehri Ordu’nun cennet gibi yaylalarında geçiyor. 2010 yapımı “Zefir”, 30. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde “En İyi Senaryo” ödülü kazandı. Annesi uzaklarda olan kız çocuğu Zefir, anneanne ve dedesiyle yaylada yaz tailini geçirmeye çalışıyor. Gözü de yollarda. Annesi ansızın gelir diye. Dağlarda çocuklarla çilek toplayan, oynayan Zefir, günlerin hep aynı geçtiği bu muhteşem havalı yerde can sıkıntısı bile çekiyor. Yönetmen, dingin anlatımlı bu filminde, çevreyi bir bilim insanı gibi gözlüyor. Bu doğa gözlemlerinin filme gerçek anlamda derinlik kattığını belirtmeli. Bazı anlar ve kelimeler, final bölümünde karşılığını buluyor. Hayvan leşleri, Zefir’in ölüm üzerine soruları, kayıp inek vb. şeylerin hikâyede karşılığı var. Doğa gözlemleri sadece bunlar değil. Sümüklüböceklerin yansıyışı da etkileyici.

Meltem acı estiğinde…

Beyaz sakallı, beyaz saçlı dedeyi görünce, insan bir an “Heidi” çizgi filminin içindeymiş gibi hissediyor kendini. Ama, bu dede aksi dede değil. Doğayı yakından tanıyan bir entelektüel. Anneanne, hayallerdeki müşfik nineler gibi. Anneanne ve dedenin sevgi halesinin içinde Zefir, bir meltem gibi. Anne, hep uzaklarda. Fotoğraflardan çıkarmaya çalıştığınızda, annenin mülteci kamplarında yardım gönüllüsü olduğunu düşünmeye çalışıyorsunuz. Babadansa hiç haber yok. Uzaklarda mıydı, yoksa ölmüş müydü? Zefir, meltem anlamına geliyor. Batıdan esen ılık ve tatlı rüzgâr o. Yunan mitolojisinden “Zephyros”u bildiğinizde finaldeki trajedi anlamlaşıyor. Zephyros da trajedi yaşattı. Zefir’le Zephyros, çok tepkili, öfkeli ve “itme”ye de meyilliler. “Zefir” filminin Zefir’i, bir kız çocuğu. Belki de bu kadar derin düşünmemeli. Film, doğanın yardımıyla gerçekten etkileyici yansıyor perdeye. Sisli ve puslu görüntüler çarpıcı. Karadeniz dağları, Anadolu’nun Amazonları gibi. Bu güzelliklerin kıymetini bilmek gerek herhalde. Mehmet Zengin’in sakin kamerası da filme estetik değer katmış. Müzikler de destek vermiş bu filme. Plâklardan duyulan şarkılar da iyi. “Mamy Blue” ve Yeliz’in söylediği “Yalan” şarkıları birer armağan. Nicoletta, Hubert Giraud’nun “Mamy Blue” bestesini 1970 yılında ilk yorumlayan şarkıcıydı. Ardından, 1971’de Dalida da bu şarkıyı yorumlamıştı. Şeyma Uzunlar, yaşı küçük olmasına rağmen, yönetmenin yardımıyla zor olanı başarıyor ve küçücük omuzlarında Zefir karakterinin ağırlığını taşıyabiliyor. Yönetmenin anne-babası, anneannede Sevinç Baş ve dedede O. Rüştü Baş kamera karşısında hiç yabancılık çekmiyorlar. Filmdeki tek profesyonel oyuncu, Zefir’in annesi Ay’ı oynayan Vahide Gördüm. Yönetmen, çocukluğunun geçtiği o yaylalarda ilk uzun filmini çekerek çocukluğuna ve eski 45’lik plâklara da selâm göndermiş.

(Bu yazı 29 Nisan 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.)

(29 Nisan 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Başkalarının Hayatı İçin

Beni Asla Bırakma (Never Let Me Go)
Yönetmen: Mark Romanek
Roman: Kazuo Ishiguro
Senaryo: Alex Garland
Müzik: Rachel Portman
Görüntü: Adam Kimmel
Oyuncular: Carey Mulligan (Kathy H), Andrew Garfield (Tommy), Keira Knightley (Ruth), Izzy Meikle-Small (Genç Kathy H), Charlie Rowe (Genç Tommy), Ella Purnell (Genç Ruth), Charlotte Rampling (Emily), Sally Hawkins (Lucy),
Yapım: Fox Searchlight-Film4 (2010)

Japon yazar Kazuo Ishiguro’nun, insanı zihinsel anlamda zorlayan ve sorgulatan “Beni Asla Bırakma”sı, Amerikalı yönetmen Mark Romanek tarafından sinemaya başarılı bir sinema diliyle uyarlanmış.

Bu film sizleri, hayal edemediğiniz yerlere götürüyor. Hiç düşünmediğiniz, hep insani olarak sıcak baktığınız organ bağışı bu roman/filmdeki gibi olsaydı, rahatlar mıydınız, yoksa dehşete mi kapılırdınız? “Never Let Me Go – Beni Asla Bırakma” filmi, İngiliz yurttaşlığına geçmiş 1954 doğumlu Japon yazar Kazuo Ishiguro’nun aynı adlı romanından uyarlanmış. Roman, ülkemizde 2007’de YKY’den çıktı ve beşinci basımına ulaştı. Kazuo, ülkemizde birçok kitabı yayınlanmış bir yazar. Kazuo’nun kelimeleri ve betimlemeleri de çok güçlü. Romanı sinemaya uyarlayan, ünlü şarkıcılara çektiği kliplerle tanınan 1959 Şikago doğumlu yönetmen Mark Romenek, yazarın betimleme gücünden epey yardım almış. Dışarıdan bakınca normal yatılı okul gibi görünen Hailsham’da çocuklar klonlanmış gibi. Filmdeki bağışçı olacak insanlar sanki tarlada yetiştirilmiş mısırlar gibi. Toprağı iyi sürülmüş, gübrelenmiş, sulanmış mısır tarlası gibi Hailsham adındaki bu yatılı okul. Bu romana/filme bilimkurgu diyebilir miyiz? Bu romanı/filmi fütüristik olarak görüyoruz. Gerçekleşme ihtimali var. Filmin senaryosu, 1970 Londra doğumlu yazar Alex Garland’a ait. Yazarın, “Kumsal” ve “Dördüncü Boyut” romanları Epsilon’dan çıkmıştı. Yazar, Danny Boyle’un 2002 yapımı “28 Days Later – 28 Gün Sonra” ve 2007 yapımı “Sunshine – Gün Işığı” bilimkurgu filmlerinin de senaryolarını yazmıştı.

Kafkaesk dünya gibi…

İngiltere’nin güneydoğusundaki Doğu Sussex’teki Hailsham Yatılı Okulu’nda öğretmenler yok, gözetmenler var. Ama önce, hikâyeyi anlatacak bakıcı Kathy H’nın hayatının sevgilisi genç Tommy’ye son bakışını gördükten sonra Hailsham’da neler olduğunu yavaş yavaş keşfediyorsunuz. Kathy H, Tommy’ye bakarken seyirciye iç sesiyle geçmişten şimdiye kadar olan şeyleri anlatıyor iç burucu bir sesle. Film, 1978 yılına gidiyor. Yatılı okulda çocuklar, neden orada olduklarını bilmeden kalıyorlar. Kafkaesk dünyanın bu okuluna yeni gelen gözetmen Lucy, çocuklara neden burada bulunduklarını anlatıyor ve ardından istifa ediyor. Çocuklar iyi besleniyor ve sağlıklarına dikkat ediliyor. Çocuklar, okulun müdiresi Emily’nin talimatlarının dışına çıkamıyorlar. Okulun dışına da. Çocukların yazdığı şiirler ve yaptıkları resimler “galeri” denilen bir yerde saklanıyor. Çocuklar dış dünyayı da bilmiyor. Tek alışverişleri, biriktirdikleri markalarla okula gelmiş eşyaları almak. Kathy H, kırılgan Tommy’ye ilgi duyuyor. Tommy’ye Ruth da ilgi gösteriyor. Dişiliğini kullanan Ruth, Tommy’yi etkiliyor, ama en önemli armağanı Kathy H’ya veriyor Tommy. Biriktirdiği markalarla, içinde Jane Monheit’in “Never Let Me Go” şarkısının olduğu kaseti Kathy H’ya armağan ediyor. Jane Monheit’in söylediği “Never Let Me Go” şarkısı, Kathy H’nın kısacık hayatının ve aşkının şarkısı oluyor. Bu şarkı, Jane Monheit’in 2000 yılında yayımlanan “Never Never Land” adlı ilk caz albümünde yer almıştı. Film, 1985 yılına gidiyor. Çocuklar birer genç olmuşlar ve yeni yerleri de “Kulübeler” denilen çiftliğe benzer bir yer. Burada komünal bir hayat yaşıyorlar ve bağışçılık zamanlarını bekliyorlar. Tommy, Ruth’la aşk yaşasa da kalbi Kathy H’dan tarafta atıyor. Kathy H, bu aşk karşısında mağlup olduğunu düşünerek, bakıcılık için başvuruyor. Bakıcılar, organ bağışı sırası gelenlere refakatçilik yapıyorlar. Sonra film, 1994 yılına gidiyor ve dram daha da çoğalıyor. Kathy H’nın, finalde sonsuz tarlayı hüzünle seyredişi insanın yüreğini sızlatıyor. Romanda da öyle.

Renklerin ve müziğin büyüsü…

Daha çok Bennett Miller’ın 2005 yapımı “Capote” filminden hatırlanan New Yorklu kameraman Adam Kimmel’in çarpıcı ve sakin sinemaskop görüntüleri, öncelikle yatılı okul bölümlerinde etkileyici. Aslında bu görüntüler en başından beri seyircileri etkiliyor. Yatılı okulun içinde mekânlar biraz daha karanlık yansıyor ve gölgeler daha fark ediliyor. “Kulübeler” bölümünde renk kontrastları daha bir öne çıkıyor. Son sahnede renkler biraz daha pastel tonlarda yansıyor perdeye. Fonda duyulan müzikler de etkileyici. İngiliz besteci Rachel Portman’ın bu müzikleri insanın ruhunda dolaşıyor. Müzisyen, yönetmenin filminde çello, keman ve piyano tınılarına ağırlık vermiş. Portman, Akademi tarihinde, Douglas McGrath’ın Jane Austen’ın romanından uyarladığı 1996 yapımı “Emma” filmiyle 1997’de “En İyi Özgün Müzik” dalında Oscar kazanan ilk kadın besteci de olmuştu. Filmin bütün genç oyuncuları, performanslarıyla övgüyü hak ediyorlar. Kathy H’yı canlandıran, 1985 Londra doğumlu Carey Mulligan son keşiflerden. Onun perdeyi kuşatan ışığı insanı etkiliyor. Önemli yönetmenleri de etkiliyor tabii ki. Bu güzel oyuncuyu, Lone Schefrig’in 2009 yapımı “An Education – Aşk Dersi” filminde Jenny karakteriyle hatırlayabilirsiniz. Bu film ilk defa 30. Uluslararası Film Festivali’nde seyirciyle buluşmuştu.

(30 Nisan 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Belgeselcilik Zor Zanaat, Şimdi de Hetherington Gitti

Oxford mezunu yakışıklı genç İngiliz, Oscar adayı, savaş fotoğrafçısı, savaş alanlarına girmekten çekinmeyen belgeselci Tim Hetherington, meslektaşı fotoğrafçı Chris Hondros ile Libya’da, Muammer Kaddafi’nin adamları ile asiler arasındaki çatışmada canverdi. Sundance büyük ödüllü, Oscar adayı “Restrepo” ile Afganistan’da onca tehlike atlatmıştı, demek randevu buraya imiş.

Theo van Gogh

Yakın tarihin ilk öldürülen yönetmeni, 2 Kasım 2004 sabahı erken saatlerde bisikletle işine giderken katledilen Hollandalı yönetmen, yapımcı, köşe yazarı, yazar ve aktör Theodoor “Theo” van Gogh’tu. Kırk yedi yaşındaydı. Somali doğumlu yazar Ayaan Hirsi Ali ile İslâm’da kadınlara edilen muameleyi eleştiren “Submission” diye bir film yapmanın cezasını, Hollandalı / Faslı Müslüman Mohammed Bouyeri tarafından öldürülerek çekti. Bir süre saklanan Hirsi Ali, sanıyorum şimdi A. B. D.’de. Van Gogh, tehditlere rağmen, “Kimse köyün delisini öldürmez,” gerekçesiyle koruma istememişti. Bouyeri ona tabancayla sekiz kez ateş etti. Sonra da gırtlağını kesmeye çalıştı, beceremedi. İkinci bir bıçakla göğsünden bıçakladı, iki bıçağı da üzerinde bıraktı. Biriyle Batı ülkelerini, Yahudileri ve Ayaan Hirsi Ali’yi tehdit eden beş sayfalık bir not tutturmuştu. Von Gogh’un ölmeden önce yaptığı son film, politikacı Pim Fortuyn’un suikastinin kurmaca bir versiyonu olan 06/05’ti.

Christian Poveda

Beş yıl sonra, El Salvador’un vahşi çeteleri hakkında bir belgesel yapan Christian Poveda bir arabanın ön koltuğunda kafasından vurulmuş olarak bulundu. Başı direksiyonun üzerindeydi, arkadan kurşun yemişti. Arabanın camları parçalanmış, her yere kan bulaşmıştı. Polis, kurbanı 52 yaşındaki Christian Poveda olarak belirlerken, herkesin şüphelendiği şeyi de doğruladı: Bu, bir çete infazıydı.

Elli dört yaşındaki Fransız belgeselci ve foto muhabiri Poveda, 2009 yılının 2 Eylül Çarşamba sabahı erken saatlerde, San Salvador’un 15 km. kadar dışında yarı kırsal bir yer olan Tonacatepeque’den arabasıyla geçiyordu. Cezayir’e sürgün edilmiş İspanyol ana – babanın oğluydu. 1961’de ailesiyle Fransa’ya göçmüştü. Ölümünün nedeni, Eylül 2008’de Uluslararası San Sebastian Film Festivali’nde gösterilen, El Salvador’daki çetelerin hayatı hakkındaki, “La Vida Loca” adlı belgeseldi. Poveda, 16 ay boyunca, her türlü tehlikeyi göze alarak, iki rakip çeteye bölünmüş 50 kadar marjinal El Salvadorlu gencin (16 – 18 yaş arası) hayatlarını filme çekmişti. El Salvador, beş buçuk milyonluk nüfusunun yaklaşık 30 binini oluşturan çetelerle, Batı yarıküresinin savaş alanları dışındaki en tehlikeli yerlerinden biri. Poveda’yı öldüren kişinin Mara Salvatrucha çetesinden olduğu sanılıyor.

Juliano Mer-Khamis

Arabasında vurulan bir başka yönetmen ise, İsrailli aktör, yönetmen ve siyasi eylemci Juliano Mer-Khamis’ti. Yahudi ve Hıristiyan Arap anne babanın oğlu Mer-Khamis, Filistin’deki Jenin şehrinde, kendi kurduğu “Freedom / Özgürlük” Tiyatrosu’nun yakınlarında, arabasındayken öldürüldü. Aktör olarak yeraldığı “Wedding in Galilee”, “It is not Jerusalem, Berlin and Jerusalem” gibi filmlerle tanınan sanatçı, çeşitli ölüm tehdidi mesajları almıştı. Ülkesinde ve ülkesi dışında birkaç tiyatro yapımı da gerçekleştirmişti. 1984’te oyunculuğa başladı, onu belki ilk filmi “Little Drummer Girl”den hatırlarsınız. Kamera arkasına geçtiği ilk filmi “Arna’s Children”ı 2003’te Danniel Danniel ile yönetmişti. Jenin Mülteci Kampı’ndaki çocuklarla gençlerin yeteneklerini geliştirmeyi hedefleyen Özgürlük Tiyatrosu’nu kurdu. Ancak ölümüne tutucu İslâmi değerlere karşı çıkan oyunlarının yolaçtığı söyleniyor. Ölümünün ardından Jenin’de yayınlanan fetva nitelikli bir broşürde, sanatçı eleştiriliyor ve yeniyetme cinselliğini araştıran tartışmalı bir Alman oyununu sahneye hazırlamasının ölümüne yol açtığı belirtiliyordu. Polis onu aynı kamptan Mujahed Qaniri’nin öldürdüğünü düşünüyor. Qaniri’nin Hamas’la ilgisi olduğu söylendi ama Hamas bunu reddetti. “Yüzde yüz Filistinli, yüzde yüz Yahudiyim” diyen, 52 yaşındaki Mer-Khamis öldüğünde, oğlu Jay’in annesi olan Finli eylemci eşi, ikizler çocuklarına hamileydi.

Tim Hetherington

Sadece belgeselcilik değil, tiyatroculuk ve foto muhabirliği de zor zanaat öyleyse. “Restrepo” ile Oscar adayı olan, Sundance’de Büyük Ödül alan 41 yaşındaki Tim Hetherington, ödüllü foto muhabiri arkadaşı Chris Hondros ile Libya’da, Misrata’da Muammer Kaddafi’nin askerleri ile Libyalı asiler arasındaki çarpışmada öldü. Hetherington, ödüllü belgeseli “Restrepo”yu Afrika’da Sebastian Junger’le ve gerçekten de askerler ile aynı şartlar altında bulunarak çekmişti. Savaş muhabirliği yaparsan topun ağzındasındır, tamam, ama onun ve Hondros’un arkadaşları dünyanın her yanındaki savaş bölgelerinde mesleklerini icra ederek tecrübe kazandıklarını ve çok dikkatli olduklarını söylüyor. Demek ki tecrübe de, sezgi de, ihtiyat da bir yere kadar.

Önce fotoğrafçı Andre Liohn Facebook sayfasında Tim’in öldüğünü yazdı. Hastaneye gidip durumu görmüş. Sonra BBC, havan saldırısı sırasında batılı bir gazetecinin öldürüldüğünü, üç kişinin yaralandığını bildirdi. Derken Hondros’un ağır yaralı olduğu haberi geldi. Nihayet, Hetherington’ın çalıştığı Vanity Fair Dergisi, ‘Tim’imiz’ ve arkadaşı Chris’in öldüklerini üzüntüyle doğruladı. Tim Hetherington’ın Twitter’daki son mesajı şöyleydi: “İşgâl altındaki Libya şehri Misrata’dayız. Kaddafi’nin kuvvetleri hedef gözetmeden topçu ateşine tuttu. NATO’dan eser yok.” İkisinin de sitelerinde fotoğraflarına bakabilir (gerçekten dünyanın sorunlu pek çok ülkesinde çekilmişler), alıştığımız belgesellere hiç benzemeyen “Restrepo”ya da Internet’te bulabilirsiniz. Görsel iletişimin farklı biçimlerini yaratmakla ilgilenen edebiyat ve foto muhabirliği eğitimli Tim’in hayli sıradışı çalışması var.

Bu sonuncu ölüm(ler), ötekilerle aynı değil, elbette. Sonuçta Hetherington, gözünü budaktan esirgemeyen bir savaş muhabiri olarak, her an tehlike altındaydı. Ama diğer üç olayın tehlikesi, inandığı şeyi yapmaktan çekinmeyen, korkup vazgeçmeyen, tehditleri de ciddiye almayan kişilerin kurban olmasından kaynaklanıyor. Sanatçıların, sinemacıların… Belki de bugünün dünyasında duyarlı, namuslu, cesur bir sanatçı olmak ölümle cezalandırılan bir seçimdir.

(25 Nisan 2011)

Sevin Okyay

Genç ve Masum

Kocaman, hüzünle bakan gözleri, narin yüzüyle 1960’larda sinemanın yakışıklı ve duyarlı aktörleri arasındaydı. 1970’lerde de etkinliğini sürdürdü. Esas olarak 1969 yapımı “They Shoot Horses, Don’t They? / Son Gerçek: Atları da Vururlar”da Jane Fonda ile hiç durmamacasına, ölümüne dans eden genç adam olarak hatırladığımız Kanadalı Michael Sarazzin, 70 yaşında Montreal’de kanserden öldü.

Siyah şeritli bir “Kaybettiklerimiz” köşesi için yeterince kayıp yazısı yazmadık burada. Gene de, eski aşinaların teker teker öldüğünü düşünmeden edemiyorum. Oscar adayı genç sinemacı Tim Hetherington ile aynı haftada ölen (onun yazısı tumblr’da) Sarazzin, çok filmde oynamış ama hafızalarımıza Sydney Pollack’ın filmindeki umarsız Robert Syverton karakteriyle kazınmıştı. Dokuz dalda Oscar adayı olan film, bunlardan sadece birinde ödülü aldı. Yarışmanın yöneticisi acımasız ve gıcık Rocky’yi oynayan Gig Young, En iyi Yardımcı Erkek Oyuncu oldu.

Sarazzin 1967’deki “The Flim – Flam Man / Üç Kağıtçı”da ise üçkâğıtçı Mordecai’ın (George C. Scott) asker kaçağı gönülsüz çırağı Curley’le de hatırlanır.

Frankenstin’ın canavarından, yankesicilik stajyerine, Barbra Streisand’in taksi şoförü kocasına kadar pek çok rolde izledik onu ama sinema tarihine adı, bir dans maratonuna tanımadığı bir kızla katılan umarsız genç olarak yazıldı. Amaçsız, işsiz bir sinema figüranı… Jane Fonda’nın oynadığı Gloria’nın kavalyesi tıbbi testi geçemeyince, Rocky’nin müdahalesiyle onun yerine yarışmaya girer. Katılımcıların hepsi gibi onlar da umutsuzdur, müsabakanın ödülü olan 1500 dolara şiddetle ihtiyaçları vardır. Aradan çeyrek yüzyıl geçtikten sonra bir gazeteyle “They Shoot Horses, Don’t They?” üzerine yaptığı bir söyleşide, filmi izleyince hâlâ çok etkilendiğini söylüyordu. “Haftada bir dolara bile çalışırdım o filmde.”

Jacques Michel André Sarrazin 22 Mayıs, 1940’ta Kanada’da, Montreal’de doğdu. Liseyi bıraktıktan sonra orada ve Toronto’da sahneye çıktı, televizyonda çalıştı. Hatta Kanada televizyonunda Geneviève Bujold ile ikisi Romeo ile Juliet’u oynadılar. 1965’te Universal Studios ile anlaşma imzalayıp önce televizyona devam etti, iki yıl sonra da “Gunfight in Abilene / Abilene’de Çatışma” ile ilk sinema filmini çevirdi. Onu şöhret yoluna çıkaran film, “The Flim – Flam Man / Üç Kağıtçı” oldu. Barbara Hershey ile oynadığı, Robert Mulligan’ın yönettiği, yeterince takdir görmemiş “The Pursuit Happiness”teki (1971), bir kadını kazayla öldüren adam rolüyle dikkati büsbütün üstüne çekti.

Bu arada, 1968’de Jacqueline Bisset ile birlikte oynadıkları “The Sweet Ride”ı da unutmamak gerek. Sarazin filmde, avare bir Malibu sörfçüsü olmuştu. Hatta onu belki de “Sometimes a Great Notion”dan, Paul Newman’ın yanlış anlaşılmış üvey kardeşi olarak hatırlarsınız. Filmi Newman yönetmiş, Jane’in babası Henry de oynamıştı. Ertesi yıl Sarazzin, Newman ve Bisset ile yeniden bir araya geldi. “The Life And Times Of Judge Roy Bean”de Bisset ile karı-koca oldular. Gerçek hayattaki durumları da pek farklı değildi. Beatnik dramı “The Sweetest Ride”la başlayan (hakiki) ilişkileri 14 yıl sürdü.

Bu dönemde, “Midnight Cowboy”de Joe Buck’ı oynama teklifi, eline geçen en büyük fırsattı. Ama Universal aktöre izin vermedi, rol de Jon Voight’a gitti ve ona Oscar adaylığı getirdi. Ne var ki, stüdyo oyuncusunu Pollack’ın filminde oynatarak bir telâfi mekanizması çalıştırdı. Üç-dört gece hiç uyumadan çalıştıklarını söylüyor. Yönetmenleri hakiki yorgunluk belirtileri göstermelerini istiyormuş. Bu durum oyuncuları olumsuz yönde etkilemiş. Bruce Dern ile birbirlerine girip, boyuna kavga ediyorlarmış. Yıldızı 1970’lerin ortasından sonra sönmeye yüz tuttu. Ama 1993’te, Hollywood, Florida’da külüstür bir moteli işletmeye çalışan Quebecli bir aile üzerine kurulu bir Kanada komedisinde oynaması yeniden hatırlanmasına sebep oldu. Fransızca filmde, parlak dönemini geride bırakmış Kanadalı çapkın şarkıcı Romeo Laflamme, onu ülkesinde kült haline getirdi.

Daha yakın geçtimşte TV dizilerinde oynayan Sarazzin, son olarak 2008’de televizyon filmi “The Christmas Choir / Noel Korosu”nda rol almıştı. “Star Trek / Jazy Yolu” hayranları da onu dizinin “Deep Space Nine”ından hatırlar belki. Hiçbir zaman star olmadı. Uzunca bir parlak dönem yaşasa da, yavaş yavaş geri plâna çekildi. Genellikle kendinden meşhur aktörlerle oynadı. Ama o yılların yakışıklı, güzel gözlü, Altın Küre ve BAFTA adayı, sevilen bir oyuncusuydu işte. Masum gençliğin timsali… Geriye filmleri ve bir başka ilişkiden olma, ikisi de Montreal Gazette’te çalışan kızları kaldı. Bir selâm göndereyim dedim.

“They Shoot Horses, Don’t They?”in veda yılı olsa gerek. Yarışmacılardan birini, Alice’i oynayan çok yetenekli İngiliz aktris Susannah York da 15 Ocak’ta bu dünyayı terk etmişti. Ona da selâm olsun!

(24 Nisan 2011)

Sevin Okyay

Oğulun Ölümünden Sonra Kalanlar

Mutluluğun Peşinde (Rabbit Hole)
Yönetmen: John Cameron Mitchell
Oyun-Senaryo: David Lindsay-Abaire
Müzik: Anton Sanko
Görüntü: Frank G. DeMarco
Oyuncular: Nicole Kidman (Becca), Aaron Eckhart (Howie), Dianne Wiest (Nat), Tammy Blanchard (Izzy), Sandra Oh (Gabby), Giancarlo Esposito (Auggie), Miles Teller (Jason), Phoenix List (Danny)
Yapım: Olympus-Blossom-Odd Lot (2010)

Üzerine hüzün çökmüş Corbett ailesinin hikâyesi New York’ta geçiyor. John Cameron Mitchell’in “Mutluluğun Peşinde” filmi bir tiyatro oyunundan başarılı bir sinema diliyle beyazperdeye uyarlanmış.

New Yorklu Corbett ailesinin kederli trajedisini anlatan “Mutluluğun Peşinde”, çok acıtıcı olsa bile o acının üzerine gitmeli diyor. Yönetmen, ailenin kederli anlarını gerçekçi bir sinema diliyle perdeye yansıtıyor. Film, 1969 doğumlu Amerikalı yazar David Lindsay-Abaire’in Amerika’da büyük ilgi görmüş tiyatro oyunundan uyarlanmış. Senaryoyu da, kendi oyununundan Lindsay-Abaire yazmış. Filmin hikâyesi az mekânda geçiyor ve beklenmeyecek kadar da sinematografik. Tüm karakterler derinlikli yansıyor perdeye. Oğulun ölümünden sonra her şeyleri paramparça Corbettlerin. Becca, oğlundan kalan ve hatırlatan her şeyi evin dışına taşıyor, sonunda da evin her yerinde hatıraları olan bu evden kurtulmak istiyor. Kocası Howie, oğlunun video görüntülerini cep telefonuna yüklemiş ve oğuldan kalan anları unutmak istemiyor. Hikâyeye başka insanlar da giriyor. Becca’nın deli dolu kız kardeşi Izzy de bu hikâyede önemli yer tutuyor. Becca, hapisten kurtardığı kız kardeşinin hamile olduğunu da öğreniyor. Izzy, anneleri Nat’in evine taşınıyor siyahi sevgilisi Auggie’yle beraber. Becca ve Howie, kendileri gibi evlât acısı çekenlerin terapilerine katılmaya başlıyorlar. Becca, Tanrı kelimesinin çok geçtiği bu bu yere bir daha uğramak istemiyor. Çünkü, acı çektirmekten haz duyan Tanrı ona sıkıntı veriyor. Günler geçip giderken, Becca gücünü toplayıp, oğullarını kendilerinden alan Jason’ın peşine takılıyor bir süre. Sonra Jason’la konuşmaya başlıyor Becca. Corbett ailesinin dört yaşındaki oğulları Danny’ye sekiz ay önce çarpıp ölümüne neden olan Jason, Connecticut Üniversitesi’ni kazanmış. Jason, “paralel evrenleri” anlatan bir çizgi roman bile yapmış. Belki de farkında olmadan içindeki suçluluk duygusunu yenebilmek için. Becca, kendisini çürüten korkusunun üzerine giderek, hayatlarını mahveden Jason’ın da bir insan olduğunu görüyor. Becca’nın on bir yıl önce abisi de ölmüş. Annesi oğlunun acısını hep yüreğinde hissetmiş. Becca, belki de bunlarla başkalarının çektiği acıları görüyordur.

Renkler ve müzikler…

Filmdeki oyuncular övgüyü hak ediyorlar. Dar mekânlarda gerçeğe yakın inandırıcı, dramatik yönü çoğaltıcı performans verebilmişler. Becca ve Howie’nin tartıştıkları sahnede, aslında hayata ve insana dair birçok şey yansıyordu. Howie’nin, terapide tanıştığı ve arada bir afyon çektiği Gabby’yi cinsel yönden istemesi, kendini bastırmaya çabalaması erkek dünyasını çok iyi yansıtıyor. Yönetmenin renk tonları da filmin kederli atmosferine katkı sağlamış. Becca’nın, Jason’ı üniversiteye uğurlayan arkadaşlarıyla izlediği sahneyle başlayan sekans belki filmdeki kederin ve yenilenmenin en derinine inişi gibiydi. Sarı tonlar, yavaşça dağılıyor ve belli belirsiz canlı tonlar fark ediliyor. Bu anda zamanın bir an yavaşladığını hissediyorsunuz. Bu film, yavaşlığa ve sakinliğe bir övgü olabilir. Kameraman Frank G. DeMarco’ya da bir övgü göndermeli. Fonda da Anton Sanko’nun keman, çello ve piyano tınılarını iç içe geçirdiği müziği de bu sekansa çok şey katmış. Bu filmdeki müzikler gerçekten etkileyici. Anton Sanko, şarkıcı Suzanne Vega’nın gitaristliğini de yapmıştı. Yönetmen genel olarak, sarı yumuşak renk tonları kullanmış. Bu film insana pitoresk bir his de veriyor. “Mutluluğun Peşinde”de, 1970’lerin ruhunda dolaşıyormuş gibi de hissediyor insan nedense. Havai’de doğmuş Avustralyalı oyuncu Nicole Kidman, “Mutluluğun Peşinde”deki performansıyla bu yılki 83. Akademi Ödülleri’nde “En İyi Kadın Oyuncu” dalında Oscar’a aday olmuştu. Kidman, Stephen Daldry’nin 2002 yapımı “The Hours – Saatler” filminde, İngiliz modernist yazar Virginia Woolf’un hayatını canlandırmış ve 2003 yılında Akademi’den “En İyi Kadın Oyuncu” dalında Oscar kazanmıştı.

(22 Nisan 2011)

Ali Erden

sinerden@hotmail.com

Hangi Belgesel?

Son yıllarda festivaller ve etkinliklerde belgesel sinemanın tanımları için bazı sorunlar yaşanmaya başlandı. Belgesel filmler için kurulan jüriler karşılarına gelen filmlerin çeşitliliği karşısında şaşırıyorlar. Yarışma sonunda jüriler, akademisyenler, seyirci ve yaratıcılar arasında çok farklı, uzlaşmaz ve sonucu tartışmalı anlayışlar ortaya çıkıyor. Seyircinin ayakta alkışladığı bir “belgesel” jüri tarafından belgesel kabûl edilmiyor, vs. Hatta çıkan tartışmalar sonunda yaratıcıya belgeselin ne olduğu üstüne formüller önerenler, nutuk atanlar bile oluyor. Fakat bazı değişimi sezen bazı anlayışlar da var. Çünkü yarışma sonunda bazı rahatsız jüri üyeleri veya akademisyenler tek tek gelip yaratıcıdan “sana haksızlık ettik galiba!” dercesine özür diliyor ve davranışlarının nedeni sorulduğunda da cevaplayamasalar bile “içimden öyle geldi” davranışları gösteriyorlar. Bunlar neden oluyor diye sormak gerek?

Çünkü dünya çok değişti ve her geçen gün de hızla değişiyor. Televizyon kameraları artık her yerde… Kameralar artık neredeyse savaşları canlı yayına aktarıyor. Belgeselin ilkçağının klâsik örneği “Kuzeyli Nanook” vb. bir insan / doğa olayını keşfetmek ve onunla ilgili bir belgesel yapmak artık çok gerilerde kaldı. Öyle bir şey / birisi bulunsa bile televizyon kameraları onu haber programlarında iki dakikada içinde tüketip bir kenara bırakmış oluyor!

Belgeselin ilkçağını, zamanında TRT’de de oynayan “Leonardo da Vinci” zaten kapatmıştı. Anlatıcının görüntü akışına girip çıktığı, düzenlenmiş sahnelerle birlikte (yarı – yapıntı / restore edilmiş kalede Leonardo Da Vinci’nin yaşamıyla ilgili canlandırılmış sahneler!) bu dizi ile belgesel başka bir çağa girmişti.

Ön belirtilerini, yine TRT’de izlediğimiz “İpek Yolu”ndan sonra belgesel sinema “Baraka” ile de yeni bir çağa girdi. Baraka, her gün dünya üzerinde yayın yapan binlerce televizyon ekranında görülen görüntülere karşı verilen en güzel bir cevaptı. Üzerinde 20 yıl geçse de belgeselin çıtası artık Baraka’nın koyduğu gerçeğin lirik anlatım çıtasıdır.

Film üretim tarzı pelikül filmden elektroniğe doğru değiştikçe, üretim tarzı da artık yaratıcının kişisel tasarrufu altına girdi / giriyor. Belgeselci artık çekeceği konu için sermayeden izin almak zorunda değil. Belgeselci artık televizyonun kendisine dayattığı içerik ve formatları da kullanmak zorunda değil. Belgesel (ve kısafilm) şimdi altın çağını yaşıyor. Belgeselin artık bir ucunda Kuzeyli Nanook diğer ucunda da Baraka var. Bu çizginin yan kutuplarında da görsel antropoloji ve etno-kurmaca var.

Belgesel bu geniş skalada yeni keşifler yaparken, ağdalı ve şiirsel bir metinle görüntülere zorla başka anlamlar yüklemeye çalışan TRT belgeselleri bir yana, acaba biz bu gelişimin neresindeyiz? Üniversiteler hâlâ kitaplardaki tanımlarla eğitime devam ederken, festivaller / etkinlikler de hâlâ eski yarışma veya gösterim başlıklarını korumaya devam ediyorlar. Yeni anlatımlı belgeseller eski biçim, içerik ve formatlardan izin almak zorunda değil. Atı alan Üsküdar’ı zaten geçmiş durumda. Jüriler ve akademisyenler bu yeni eğilimleri görseler iyi olacak. Yoksa daha çok özür dilemek zorunda kalacaklar.

(Bu yazı, yazarı ve alındığı yayın yeri belirtilerek, dileyen herkes tarafında izinsiz olarak yayınlanabilir veya bir kısmı alıntılanabilir.)

(20 Nisan 2011)

Hüseyin Kuzu
Senarist / Öğr. Gör.
Sine – Sen Eğitim ve Araş. Dai. Bşk.

Sinema ve NY, Lumet’siz kaldı

Film Festivali’nin heyecanına kapılıp savrulduk ama Sidney Lumet’yi kaybettiğimizi elbette unutmadık. Nereden baksanız, dört yıl öncesine kadar film çekiyordu. Philip Seymour Hoffman ile Ethan Hawke’un oynadıkları “Before the Devil Knows You’re Dead”, 2007 yapımı. Televizyon filmleriyle dizilerini ve kısa filmi de ihmal etmemiştir. Ama modern dünya onu hiç heyecanlandırmıyordu. Son filmini çektiği sıralarda, “Twelve Angry Man / On İki Öfkeli Adam”ı yaptığından bu yana işlerin kötüye gittiğini söylüyordu.

Lumet’nin ilk sinema filmi olan bu klâsikte (o zamanlar Melek Sineması adını taşıyan ‘kapalı Emek’te izlemiştim herhalde), oniki kişilik jüriden onbir kişi zanlıyı suçlu bulur. Bir tanesi ise, onları yanıldıklarına, delillerin yeterli olmadığına inandırmaya çalışır. Sonunda bunu becerir de. Lumet, şimdi çekse filmin hiç de böyle iyimser olmayacağı görüşünde. “İlginç, değil mi? Öylesine umut dolu bir filmmiş ki. Dünyanın bugünkü haline bakarsak, umutludan çok saf demek gerekir. Yani bugün onbir kişi, sırf bir kişi karşı diye vakit harcamaz. O sıralar zaten ülkenin kendisi daha saftı. Aynı şekilde berbat davranıyorlardı ama, hiç değilse bazı şeyler dile getirilmiyordu.” Lumet’ye göre bugün, insanlar televizyon yüzünden kendilerini daha yalnız, daha tecrit edilmiş hissediyor. “Başkalarına nasıl davranacaklarını bilmiyorlar, çünkü insan görmüyorlar. Hepimiz oturmuş gündüz gece kahrolası bir kutuyu seyrediyoruz.”

Oysa kendisi de yönetmen olarak o kutuyu erken tanımış, son dönemlerine kadar da ihmâl etmemişti. Televizyonda yönetmenlik yapmaya 1950 yılında başladı. CBS’in en önemli yönetmenlerinden biriydi. İkisi de uzun soluklu olan “Danger / Tehlike” ile “You Are There / Oradasın” (1953) dizilerini yönetmişti. 1955’te de tiyatro yönetmeni olarak ilk oyununu sahneledi. Ama tiyatroyla ilk tanışıklığı aktör olarak, daha eskiye uzanır. Oyunculuğu ise, çok daha eskilere.

İkisi de Eskenazi Tyatrosu’nun saygın oyuncuları olan Baruch Lumet ile Eugenia Wermus’un oğlu olarak 1924’te Philadelphia’da doğan Sidney Lumet de onların izinden gitti. New York’taki Eskenazi Sanat Tiyatrosu’nda sahneye çıktığında dört yaşındaydı. 1930’lu yıllarda Broadway’de birçok oyunda oynadı. Sidney Kingsley’in, New York’un yoksul mahallelerindeki hayattan vinyetler sunan ve sonra da beyazperdeye uyarlanan oyunu “Dead End”de de rol aldı. Yani o meşhur ‘çıkmaz sokak çocukları’ndan biri de oydu. Bir filmde oynamasının ardından, 1947’de aralarında Yul Brynner ve Eli Wallach’ın da bulunduğu bir grup oyuncuyla Broadway dışı bir grup kurdular. Bu grup, Lee Strasberg’in Actor’s Studio’da uyguladığı yöntemlerden şikâyetçi olup ayrılan oyunculardan oluşuyordu. Lumet sık sık, oyunculuğun çok acı veren bir şey olduğunu söylerdi.

Ne var ki, bu grubu kurduktan on yıl sonra tümüyle bir jüri odasında geçen On İki Öfkeli Adam ile adım attığı sinema onun gerçek yuvası oldu. Daha ilk filminde Berlin’de Altın Ayı kazanıp üç dalda (Film, Yönetmen, Senaryo Uyarlaması) Oscar’a aday olan kaç yönetmen var? O filmden sonra da sinema dünyasının önde gelen yönetmenlerinden biri olmayı sürdürdü. Belki istikrarlı değil ama, daima tahlilci, deşici bir sinemacı oldu. Güldürdüğü zaman bile iğnelemekten, hatta cepheden saldırmaktan geri kalmazdı. Adaletle, hukuk dünyasıyla çok ilgiliydi, başından beri bu tür filmler yapmaktan vazgeçmedi. Sol eğilimliydi, filmlerinde de toplumsal bir anlamı olan konuları ele almayı tercih ederdi ama ille de siyasi film yapmak gibi bir arzusu yoktu.

Bir de, filmlerinin çoğunu New York’ta çekmiştir. Bu konuda adının Woody Allen ve Martin Scorcese ile aynı solukta anılması gerekir. Sidney Lumet, Jean-Luc Godard ile birlikte, New York Film Eleştirmenlerinin 76 yıllık tarihinde Yaşam Boyu Başarı ödülü verilen iki yönetmenden biridir. Godard’ın, modern sinemanın en büyük ustalarından biri olduğu inkâr edilemez. Lumet ise onları, sokakla ilişkisini kesmemiş sinemanın havarisi olması, gerçekçiliğin meşalesini taşımasının yanısıra, yarım yüzyıl boyunca New York şehrinin ‘vakanüvis’i oluşuyla da etkilemişti. Evet, gerçi Boston, Chicago, Toronto, Londra, Paris, Texas, New Mexico ve Louisiana’da filmler çekmişti ama (Hollywood’da asla) esas olarak doğup büyüdüğü, yaşlandığı şehrin acı gerçeklerini araştırmıştı: “12 Öfkeli Adam”dan başlayarak “The Pawnbroker / Tefeci”, “Serpico”, “Dog Day Afternoon / Köpeklerin Günü”, “Network / Şebeke”, “Prince of the City / Şehrin Prensi” ve yukarıda bahsi geçen “Before the Devil Knows You’re Dead”, bu filmlerden sadece birkaçıdır.

Filmlerindeki karakterler kadar hırslı ve atak olan, neyi istediğini bilen Lumet, 1957’deki ilk Filmi “12 Öfkeli Adam”dan 2007 yapımı “Before the Devil Knows You’re Dead”e kadar 43 uzun metrajlı sinema filmi çekti. Dört kez En İyi Yönetmen dalında Oscar adayı oldu, 2005’te Onursal bir Akademi ödülü aldı. Sonunda hikâyeleri bitti, hatta belki o engin yaratıcılığı da tükenmiştir. New York filmlerinin yanısıra tiyatro uyarlamalarıyla, Eugene O’Neill’in “Long Day’s Journey into Night”ı ve Çehov’un “Seagull / Martı”sı ile de hatırlanacak. Bir de, Agatha Christie uyarlaması, sırf birlikte olmanın keyfi için üç kuruşa oynayan starlarla dolu “Murder on the Orient Express / Şark Ekspresinde Cinayet”iyle. İyi oyuncularla çalıştı demiştik. Mevcut en iyi yazarlarla çalışmak da başka bir sırrıydı. Hepsi birbirine bağlandı, o yazarlar, kendisi de aktörlükten gelme Lumet’nin oyuncularına fırsat verdi. Filmografisi onun hayatını doğruluyor.

(17 Nisan 2011)

Sevin Okyay