Suçlar ve Pişmanlıklar / Vahşi At Dokuz

Martin McDonagh’nın Eylül ayında Venedik’te dünya prömiyerini yapan son şaheseri ‘Vahşi At Dokuz / Wild Horse Nine’, Şili’den arşiv görüntülerle açılıyor. 1970 yılında demokratik seçimle iş başına gelen Salvador Allende’nin zaferini kutlayan kalabalığa, ülkenin efsanevi protest müzisyeni Violeta Perra tarafından yazılıp bestelenen ve evrensel bir marş haline gelmiş ünlü şarkısı ‘Gracias a la Vida’ eşlik etmektedir. ‘Hayata Teşekkür’ eden Şilililerin coşkusu bilindiği üzere fazla uzun sürmeyecek, Güney Amerika’nın demokratik yollarla seçilen ilk Marksist başkanı 1973 Eylül’ünde askeri darbe ile devrilirken, ülke tam 17 yıl sürecek koyu bir karanlığa sürüklenecektir.

Film, CIA’in Allende hükümetini devirmek için yürüttüğü gizli operasyonlar sürerken, darbe öncesinde başkent Santiago’dan uzaklaştırılarak, Pasifik Okyanusu’nda Şili’ye bağlı, mistik doğası ve yerel olarak ‘Moai’ adıyla bilinen gizemli kutsal heykelleriyle ünlü Paskalya adasına (Rapa Nui) gönderilen iki deneyimli ajanın hikâyesini anlatıyor. ‘Örgütün yürüyen tarihi’ de denilen 72 yaşındaki ajan Chris Carlisle (John Malkovich) ölümcül hastalığının son evresindedir. Yaşlı adam, belleği parça parça silinir, bedeni adım adım çökerken, ömrü boyunca yaptıkları için vicdan muhasebesi içindedir. 1954’te Guatemala, 1960’da Kongo’daki darbeleri yönetmiş, 1961’de Küba’ya ‘Domuzlar Körfezi’ çıkarmasını başarısızlık olarak kabûl etse de 1963 yılında John F. Kennedy’nin katledildiği Dallas suikastının arkasını yine O toplamıştır.

Kendi tümörüyle alay ederek onunla diyaloğa giren Chris ölüme hazırlanırken, bildiklerini kayıt altına alarak anılarını yazmayı kafasına koymuştur. Kurt casusun bir süredir birlikte çalıştığı kendinden genç deneyimli ajan Lee Chesterfield (Sam Rockwell) ile gözlerden uzak adaya yollanmasının esas nedeni budur. Kendi karanlık geçmişi ile yüzleşmekte olan Chris oyunu açık oynamaktadır. Havaalanında karşılaştıkları üniversite öğrencisi Monica (Mariana di Girolamo) ile Alicia’ya (Ailín Salas) ‘buraya demokrasinizi çökertmeye geldik’ dediğinde onu susturmaya kalkan partneri, ‘bizi afişe edecek ne bir şey yapalım, ne de konuşalım’ yanıtını verir. ‘Lee’ye güvenme’ yazılı not Chris’in gömleğinin cebindedir ama onca yalnız yıldan sonra bir baba-oğul ilişkisi içinde olduğu genç adamın yakınlığını kaybetmek istemez. Tek arzusu ona güvendiğini bilerek ölmektir.

Bizde ‘Leenane’in Güzellik Kraliçesi’ ve ‘Inishmore’lu Yüzbaşı’ gibi oyunlarıyla tanınan İrlanda asıllı yönetmenin bu son çalışması, ‘tiyatro suya yazılan yazıdır’ deyişinden hareketle sinema dünyasına adım attığı 2008 yapımı ‘In Bruges’ filmiyle yapısal olarak önemli benzerlikler taşıyor. Söz konusu filmde dramatik bir hatayla bir çocuğun ölümüne neden olan kiralık katil, ortağıyla birlikte patronları tarafından Belçika’nın masalsı gotik kentine ‘gözlerden uzak kalmaları ve beklemeleri’ için gönderilir. ‘Vahşi At Dokuz’da ajan çiftin Şili’deki gergin darbe ortamından uzaklaştırılarak beklemeye alındığı Paskalya Adası bir kez daha karakterlerin geçmişleriyle hesaplaştıkları izole bir tiyatro sahnesi gibidir. Keza, 2022 yapımı ‘The Banshees of Inisherin’de iki kadim dost olan Colm ile Pádraic’in birbirlerinden kopuşunun ardından, İrlanda’nın muazzam doğa manzaraları ihtiva eden gözlerden uzak adası bu ayrılık kararını besleyen bir ‘açıkhava hapishanesine’ dönüşür. Her üç filmde de mekânların güzelliği, çatışan karakterlerin vicdan azabı, öfke ve nefret patlamaları ile tezat oluşturmaktadır.

Coğrafi güzelliği ahlâki yozlaşmayı, kopuşu ve suçu örtbas eden tezat bir örtü gibi kullanan McDonagh bu kez politik damardan giriyor. Emperyalist dünyanın çıkarları doğrultusunda dünyanın dört bir ikliminde ortalığı karıştıran ölümcül operasyonlar üzerinden ABD’nin dış politikasına çok sert ve net eleştiriler getiriyor. Chris adada sohbet ettikleri ve Santiago’ya dönmemelerini öğütlediği protestolara katılmış iki genç kıza, 11 Eylül 1973’te yaşanacakları önceden haberliyor: ‘ordunun yönetime geleceğini, yakalanacaklarını, Santiago’daki stadyuma kapatılacaklarını, çoğu gencin orada öleceğini bir bir anlatıyor’. Gabriel Garcia Marquez’in bizde ‘Kırmızı Pazartesi’ olarak bilinen ünlü romanındaki gibi ‘önceden ilan edilmiş bir felâketi’ tüm ayrıntılarıyla ifşa ediyor, onlara ‘asla bir arabaya zorla binmeyi kabul etmemelerini, gerekirse çarpışarak sokakta can vermelerini’ öğütlüyor.

McDonagh siyasi açıdan oldukça kasvetli hikâyesini yine kendine özgü absürt bir kara güldürüyle dengeliyor. CIA ajanları küresel cinayetleri ya da kapıdaki ölüm gerçeğini düşünmüyor sürekli olarak. Aralarında ‘peynirler ve ülkelerin eşcinsel eğilimleri’ benzeri anlamsız geyikler de dönüyor. Bu diyaloglar, 1973 yılındaki maço, her şeyi kendinden menkul gören ve dünyayı ‘Amerikalılar ve diğerleri’ olarak gören ajanların entelektüel cehaletini alaya alıyor. Kanlı müdahaleleri adeta bir CV maddesi gibi sıralayan Chris’in şahsında, ABD dış politikasını ve kendi başkanını dahi kolaylıkla gözden çıkarabilen emperyalist düzeni şeytani bir mizahla yeriyor. Üstadın oyunlarında seyirciyi şoke eden ahlâki gri alanlar, çiğ şiddet, rahatsız edici tabular benzeri ‘Suratına Tiyatro / In-Yer-Face’ esintileri, iki kafadar ajanın geçmişte işledikleri küresel cinayetleri birer ‘ofis dedikodusu’ gibi rahatça konuşmalarında kendini gösteriyor.

McDonagh’un harika senaryosu, önceki filmlerinde olduğu gibi, muhteşem bir oyuncu topluluğu ile beyazperdeye taşınıyor. Venedik’ten en iyi erkek oyuncu ödülü ile dönen, Chris karakteriyle yaşıt Malkovich, kanseriyle konuşurken aslında Tanrı’yla, vicdanıyla ve yaklaşmakta olan cehennem azabıyla pazarlık eden yorumuyla şimdiden Oscar’a göz kırpıyor. Lee’de yazar yönetmenle biri tiyatroda (The Pillowman) olmak üzere üç kez çalışmış bağımsızların bağımsızı Rockwell, ikilinin acımasız patronunda görmüş geçirmiş Steve Buscemi, Lee’nin karısı Marge’da bağımsızlar kraliçesi Parker Posey çok iyiler. 2012 tarihli ‘Yedi Psikopat’ta seri katilleri hedef almış, tavşanıyla takılan gizemli ve melankolik Zachary Rigby rolünde izlediğimiz, yönetmenin olmazsa olmazlarından efsanevi müzisyen ve oyuncu Tom Waits ise Chris’in erkek kardeşi Jim olarak kısacık bir sahnede rol çalmayı başarıyor.

Filmin adına gelince, McDonagh bu konuyu kasıtlı olarak biraz gizemli bırakmış. ‘Üç Billboard’ gibi filmlerindeki sayıların kariyeri boyunca birbiriyle bağlanan ve bir gün bir araya geldiğinde anlam ifade edecek gizli bir bütünün parçaları olduğunu çıtlatmış, ancak detay vermekten kaçınmış. Rapa Nui’de başıboş dolaşan atlar, artık sistemin dışına çıkmış, emir almayı bırakmış, kendi bildiğini okuyan Chris’in ehlileştirilemezliğiyle ilgili olmalı. Dikkatli izleyiciler Chris’in adada 9 no’lu motel odasında kaldığını da fark etmiştir. Yönetmenin tercihiyle ince detayları zamana bırakalım.

(05 Kasım 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bir yanıt yazın