Deha Şiddeti Meşrulaştırır mı? / En Sevdiğim

2022’de izlediğimiz ‘Hayvanlar / As Bestas’ ile radarımıza giren yönetmen Rodrigo Sorogoyen’in 79. Cannes Film Festivali’nin ana yarışma seçkisinde yer almış olan yeni filmi ‘En Sevdiğim / El Ser Querido’ baba – kız öyküsünden açılarak sinema aracılığıyla kurulan bir güç imparatorluğunun metaforik anlatısına dönüşüyor.

Film, yönetmen Esteban Martinez (Javier Bardem) ile küçük yaşta terkettiği kızı Emilia Vera’nın (Victoria Luengo) tam 13 yıl sonra bir araya geldiği sahne ile açılıyor. Ailesini terkederek New York’a yerleşmiş olan auteur sanatçı Madrid’e dönüş yaptığında uzun yıllar ayrı kaldığı, oyunculuk kariyerinde yol almaya çalışan kızına yeni filminde rol vererek onunla yeniden bağ kurmak isteğindedir. Babanın girişimi, kızına duyduğu sevgi, geçmiş hataların telafisi ve ‘en sevdiği varlığa’ ulaşma çabası gibi görünür, ancak Esteban’ın için ‘en sevdiği’ şey sanatıdır. Sinema onun için sadece bir meslek değil, alkol ve şiddetle savrulmuş geçmişini kamufle eden bir kalkan, ona dokunulmazlık sağlayan bir güç alanı, en büyük aşkıdır. ‘Evet, kızıma yardım ediyorum ama bu onun oyuncu profiline uygun olmayan bir tercih değil’ açıklamasıyla savunur kendisini. Kızını sete çağırıp yönetmeye başladığında ise, ona bir evlat gibi değil, sinema vizyonunun aracı olabilecek bir enstrüman olarak yaklaştığını anlarız. Esteban kızını sinemasının bir parçası haline getirdiğinde sevebilmekte, herşeyin önüne koyduğu sinema tutkusu, onun narsisizmini güçlendiren bir silaha dönüşmektedir.

Esteban’ın çektiği ‘Çöl’ adlı film, İspanyol sömürgesi yıllarındaki Büyük Sahra’da geçmektedir. Bu doğrultuda ‘çöl’ yalnızca bir fiziksel mekân veya çekimlerin yapıldığı İspanya’nın Kanarya Adaları’na bağlı ‘Fuerteventura’daki çekim alanı değil, baba ile kızın iç dünyasını, aralarındaki duygusal ıssızlığı ve kuraklığı simgeler. Esteban kızını bu çorak arazide tamamen savunmasız bıkarak türlü manipülasyonla geçmiş travmaların üzerini örtmeye, yaptıklarına bahane üretmeye kalkar.

Çölün ıssızını mekân alan film, İspanya’nın Sahra’daki kolonyal geçmişi ile Esteban’ın kendi kızının duygularını, travmalarını ve yeteneğini sömürmek suretiyle ‘insan sömürgeciliği’ yapma eğilimi arasında paralellik kurar. Filmdeki gerilimin doruk noktasını oluşturan açık havadaki yemek sahnesinde ise, yönetmenin ‘sanatsal yaratım’ adı altında kızı dahil tüm oyunculara ve set ekibine uyguladığı psikolojik ve metodolojik şiddet en çıplak haliyle ortaya çıkar. Sahne defalarca tekrarlanırken Esteban oyuncuların önlerindeki yemeği yeterince tutkuyla yemediklerini söyler. Set üzerindeki baskı o kadar büyür ki, küfürlü şiddetten ürken çocuk oyuncular ağlamaya; devam eden tekrarlarda sinirleri bozulan oyuncular kendilerini kontrol edemeyerek histerik bir şekilde gülmeye başlar.

Ne var ki, Esteban’ın baş asistanı Marina’nın (Marina Foïs) zikrettiği gibi ‘devir değişmiş’, burnu havada narsist yönetmenlerin bencil ve saldırgan günleri geride kalmıştır. Esteban’ın maskesinin tam olarak düştüğü bu sahneyi, 1972 yapımı ‘Paris’te Son Tango’nun ‘tereyağ detaylı’ çekiminde Marlon Brando ile söz birliği yapmak suretiyle Maria Schneider’i bir kadın olarak aşağılayarak travmatik bir yok oluşa sürüklenmesine neden olan Bernardo Bertolucci örneğinden yola çıkarak, eril auteur yönetmenler çağının acı bir eleştirisi olarak yorumlayabiliriz.

Emilia’ya gelince, babasının bir yönetmen olarak uyguladığı mobbing, onun için geçmişteki zorba baba figürünün ve şiddet ve alkolle dolu geçmişin film setinde canlı olarak hortlamasıdır adeta. O, kızının hayatını yola sokmak isteyen şefkatli bir baba değil, kendi sanatsal vizyonu ve kibri uğruna çevresindeki herkesi sonuna kadar sömürmekten çekinmeyen, öfkeyi bir çalışma yöntemi haline getirmiş, uyguladığı şiddeti bir başyapıt çıkarma bahanesiyle meşrulaştırmaya çalışan bencil bir ruhtan başka bir şey değildir.

Baba – kız öyküsü ile tarihi kolonyal hikâyeyi iç içe, paralellikler kurarak anlatan Sorogoyen, bu yoğun psikolojik güç mücadelesini değişmez görüntü yönetmeni Álex de Pablo ile birlikte klasik sinema dilinin sınırlarını zorlayarak tam bir görsel deney olarak tasarlamış. Çekimlerde kullanılan 65mm, 35mm 16mm, Super 8 film şeritleri, hatta eski Mini DV gibi farklı kamera formatlarını bir arada harmanlayarak kurgu masasında birer ritm unsuruna dönüştürmüş. Geniş ekran format ile kare ekran formatlar arasında sık geçişler yapılarak karakterlerin sıkışmışlık duygusu sinematografik olarak verilmek istenmiş. Renk değişimleri bir zaman atlamasını değil, duygusal duraklama noktalarını işaret etmek üzere devreye sokulmuş. İki ana karakterin Madrid’deki restoranda çekilmiş yaklaşık 18 dakika süren açılış sekansı, kesintisiz tek plan olarak çekilmiş. İşin çarpıcı kısmı, Bardem ve Luengo bu sahneden önce hiç yüz yüze gelmemiş ve sahne ilk çekim günü kaydedilmiş. Bu doğrultuda, iki insanın birbirlerine karşı hissettiği gerçek yabancılık ve bundan doğan gerilimin en doğal haliyle yakalanması amaçlanmış.

Geçtiğimiz yılın öne çıkan yapımlarından ‘Manevi Değer / Sentimental Value’ ile kardeşlik bağları bulunan, ancak çok daha sert, öfkeli ve sinematografik açıdan yaratıcı sürprizler içeren bu yeni Sorogoyen filmini tüm sinefillere öğütlüyor ve ısrarla geniş perdede izlenmesini öneriyorum.

(30 Ekim 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bir yanıt yazın