Kurşun Her İki Tarafı da Deler Geçer / Kefaret

Geçtiğimiz Mayıs ayında Cannes’da dünya prömiyerini yapan ‘Kefaret / Atonement’ yazar – yönetmen Rick Van Dyk imzasını taşıyor. Film, başrollerini Keira Knightley ile James McAvoy’un paylaştığı, Joe Wright’ın 2007 yapımı ikonik yapıtı ile aynı ismi taşıyor olsa da, iki yapım birbirinden tamamen bağımsız hikâyeler anlatıyor. Ancak öykülerini bambaşka olay örgüleri ile farklı dönemlerde kurmuş olsalar da her iki filmin odağında yer alan suçluluk duygusu ve vicdan azabını dindirme dürtüsü ortak temaları ile benzeşiyorlar.

Ian McEvan’ın kült romanından uyarlanmış olan ilk yapım, II. Dünya Savaş’nın dehşet ikliminde, çocukça bir iftira sonucu mahvolan iki hayatın öyküsüdür. Trajedinin müsebbibi olan Briony Tallis vicdani sorumluluğunu ve kendini affettirme çabasını, yıllar sonra ölüme çok yakın olduğu bir dönemde kaleme aldığı ve tüm gerçeği ifşa ettiği otobiyografik romanında dile getirir. Van Dyk ise Dexter Filkins’in 2012 yılında yayına giren ve gerçek bir olayı anlatan makalesinden yola çıkmış, senaryoyu New York Times yazarı gazeteci ile birlikte kaleme almışlar.

2026 yapımı ‘Kefaret’ bir ilkbahar sabahı Bağdat’ta açılıyor. Hristiyan – Ermeni Khachaturian ailesinin üç kuşaktan bireyleri, ABD’nin nükleer silah ürettiği gerekçesiyle Irak’ı işgal ettiği günlerde, şehir merkezindeki evlerini güvencesiz buldukları için kırsaldaki akraba meskenine yerleşmiştir. Lanet bir bomba evin bahçesine düştüğünde, kimsenin herhangi bir yara almadığına şükreden aile, 8 Nisan 2003 günü üç arabalık bir konvoyla Baladiyat’taki evlerine doğru yola çıkar. Silahlı ABD birliklerinin kol gezdiği merkezde sessiz bir tedirginlik hakimdir, lakin Iraklı milislerin saldırı ateşiyle ortalık bir anda savaş alanına dönüverir. Bu kargaşa anında çatışma alanına giren ailenin konvoyu, savunma hattına giren her araç için ‘vur emri’ almış ABD askerlerinin yaylım ateşi altında kalır. Toz duman dağılmadan yaşanan büyük trajediye tanık oluruz: anne Mariam’ın (Hiram Abbass) iki oğlu ve kocası olay yerinde delik deşik edilmiş, kızı Nora (Gheed) omzundan ağır yaralı olarak kurtulmuştur.

Bu dehşet yüklü giriş bölümünün ardından 10 yıl sonrasına, çatıdan yaylım ateşine katılan askerlerden Lou D’Alessandro’nun (Boyd Holbrook) hikâyesine odaklanırız. Liseyi bitirdiği günlerde orduya yazılan ve 8 yıllık süreçte savaşın korkunç yüzüne tanıklık etmiş ola genç adam Baladiyat’ta sivilleri katletmenin vicdan azabıyla yönünü kaybetmiş haldedir. Hayatını düzene koyamamış, sevişme anında bile elleri titreyen Lou’nun çareyi toplu terapi seanslarında bulmaya çalışması da boşunadır. Birlikte savaştığı

asker arkadaşlarının durumu da ondan farklı değildir. Kimi huzurlu bir aile hayatı kuramamış, içlerinden hayatına son verenler olmuştur. Lou, savaş mahallerini gezmiş, röportajlar yapmış, makaleler yazmış Michael Reid (Kenneth Branagh) ile irtibat kurarak California’da bir kasabaya yerleşmiş olan Ermeni ailenin hayattaki fertleriyle temasa geçmeyi dener. Ancak kapanmamış yaraların yeniden deşileceği böyle bir süreçte, Khachaturian ailesinden geriye kalanlar onu affedebilecek midir.

Lou’nun sevgilisi Anna’nın sözleriyle ‘kurşun her iki tarafı da delip geçmiştir’. Bu yorumun izini süren Van Dyk, alt üst edici hikâyesini duygusal tuzaklara düşmeden anlatmış. Hikâyenin dönüm noktasında, bir oturma odasının sessiz sakinliğine müthiş bir gerilim katmayı becermiş. Filistinli usta oyuncu Abbass ile genç Holbrook’tan melodrama meyletmeyen incelikli ve etkileyici performanslar almış. Savaşın yarattığı yıkımı ve vicdan muhasebesini sembolik bir metaforla verdiği finaldeki anahtar sahne ile son vuruşunu yapmış.

(16 Ekim 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bir yanıt yazın