12. İstanbul Japon Filmleri Festivali

12. İstanbul Japon Filmleri Festivali, Japonya İstanbul Başkonsolosluğu, Japan Foundation ve Akbank Sanat’ın işbirliği ile 04 – 06 / 11 –  13 Şubat 2016 tarihleri arasında düzenleniyor. Festival boyunca Naomi Kawase’nin başyapıtlarından An ve Hayao Miyazaki’nin 37. Japonya Akademi Ödülleri Animasyon Ödülü, 41. Annual Annie Awards En İyi Senaryo Ödülü başta olmak üzere çok sayıda ödül kazanan Rüzgar Yükseliyor (Kazetachinu) ile birlikte Japonya’yı tanıtan Çiçeklerin Ardından (Hana no Ato), Benim Küçük Çiçeğim (Mugiko San To), Hayatın Anahtarı (Kagidorobo no Method) ve Marnie Oradayken (Omoide no Marnie) adlı filmler gösterilecek.

12. İstanbul Japon Filmleri Festivali yazısına devam et

Rüya Tabirleri

* Hollywood, o meşhur “Amerikan Rüyası”nın değirmenine su taşımaya devam ediyor; Cumhuriyetçilerin mitinglerinde çalınan “Eye of the Tiger”, Stallone’nin aslında ne kadar büyük bir oyuncu olduğundan dem vuran kalemlere motivasyon sağlamayı sürdürüyor. İlginçtir; 70’lerin kültürel savaşımından zaferle çıkan Rocky’nin önce siyahilere, ardından da Ruslara savurduğu yumruk, kendi mitolojisiyle çelişme pahasına yeni bir rotaya giriyor. Tek derdi, öncülü gibi “sınıf atlamak” olan Mr. T’yi bir canavar olarak resmeden; hatta ilk iki filmde Apollo Creed’i dahi antipatik bir yaklaşımla ele alan serinin imdadına, eski şampiyonun oğlu yetişiyor. Bütün bunlar, ırk ayrımcılığının açık bir biçimde yeniden hortladığı 2016’da, hemen her gün yeni bir polis şiddetine maruz kalan, gelir adaletsizliği konusunda “dibe vurmuş” siyahilerin gözü önünde yaşanıyor. O insanların “rüya fabrikasındaki” temsilcileri ise Oscar’lardaki temsiliyet sorunundan yakınıyorlar.

İşte “Amerikan Rüyası” tam da budur! Açıkça ırkçılık yapan bir filmde, “Rüzgar Gibi Geçti”de hizmetçi olarak resmedilen “zenci” kadını Oscar’la kandırmak, ödülünü alırken gözyaşı dökmesini sağlamak ya da 80’lerin Yeni Sağ’ına meşruiyet kazandıran, sektördeki marjinal sayılabilecek yaklaşımları doruğa taşıyan bir figürü, tam da ırkçılık tartışmalarının gölgesinde ödüle boğmak!

Michael B. Jordan biraz daha bekleyebilir, sırada Stallone var!

* Bu bağlamda, Rüya’nın farklı bir sokağında karşımıza çıkan iki filme; “Joy” ve “Büyük Açık”a da değinmekte yarar var. İlk film, başlangıçta bize tanıttığı enteresan tiplerin üzerine gitmekte aciz kalıyor; ana karakterin başarı merdivenlerini ne kadar hızlı çıktığına odaklandığı anda, her yıl izlediğimiz onlarca filmden hiç de farklı olmadığını gösteriyor. Sırtını sadece Lawrence’a dayamak, sıradan bir seyirlikten uzakta olduğumuz anlamına gelmiyor kuşkusuz. Bradley Cooper ve De Niro başa olmak üzere, bütün bir ev ahalisi samimiyet testinde sınıfta kalıyor; her ne kadar Joy, sınıf atlamayı başarsa da!

“Büyük Açık” ise oyunu “kafası karışmış” karakterlerden yana kullandığı anda dikkat çekici hale geliyor. Evet, ortada bir kez daha “Amerikan Rüyası” var; ama film, sadece sistemin zaaflarını lehine çeviren, çoğunluğu asosyal figürlerin önlenemez yükselişlerine odaklanmamakla “ahlaki” bir tercihte bulunuyor, “sırat köprüsünden” geçmeyi başarıyor. Tipik bir başarı öyküsünü izlemediğimizi bize sürekli hatırlatan anları, “eğlenceli” bir dili olmasına karşın, kendisiyle çelişkiye düşme pahasına finalde takındığı karamsar tavır, “Büyük Açık”ı gerçek kılıyor. Rüya’nın yüzeyini bir parça kazıdığınızda karşınıza çıkan manzaranın anlamını sorgulamaya başlıyorsunuz ve bu, rahatlama ve aydınlanmadan çok, midenize yumruk yeme hissi uyandırıyor. Alkış!

* Yazı boyunca peşimizi bırakmayan rüya söyleminin yaşayan bir örneği olan Tarantino’nun son filminden en çok aklımda kalan Samuel L. Jackson’ın taşıdığını iddia ettiği Lincoln mektubu idi. Gerçek ya da sahte, o mektupta yazılanlar, Batı’nın önemli bir kesimi için “gerçek olma” isteği yaratıyordu; ama Lincoln’un gerçekliği, siyahi bir subayla öylesi bir diyaloga kapı aralamaktan çok uzak görünüyordu. İç Savaş’ın gerekçeleri ve sonuçlarını bize çok iyi anlatan Howard Zinn’e göre ABD’nin önderlik kurumunun neredeyse tüm üyeleri, sıradan birer ırkçıdan farklı değillerdi. Tarantino, iki zıt kutba, filmin finalinde görece bir zafer kazandırsa da, bu da bir rüyadan farksızdı anlayacağımız!

Son olarak, sahne dünyasının tozunu solumamızı sağlayan Inarritu’nun “Diriliş”ini ileri doğru atılmış bir adım olarak tanımlamak zor. Buna karşın estetik yönelimiyle 70’leri aklımıza düşüren film, bu yönüyle de olsa irdelenmeyi hak ediyor. Girişte sözünü ettiğimiz kültürel çatışmanın kıyısında doğayı keşfeden, Sam Peckinpah ve John Boorman’ın da aralarında bulunduğu bir grup yönetmen, “şiddetin kaçınılmaz olduğu” söylemine kırlardan destek vermişlerdi. “Diriliş”in Vahşi Batı fonu, bu muhafazakar bakışı bir adım daha ileriye taşımış görünüyor. Yerli temsilinde “objektif” davrandığı ileri sürülen yönetmen, madalyonun diğer tarafında mistisizm sosuna bulanmış dini bir söyleme sarılıyor. Kötülüğünün arka planı tamamen havada bırakılmış olan Tom Hardy’nin, “inanç” konusunda DiCaprio’nun antitezi olarak sunulması bu kanıyı güçlendiriyor. Ayrıca doğayla verilen çetin savaştan galip ayrılan ana karakterin bir başka rüya kahramanı olduğunu ve bu başarısıyla Oscar heykelciğine emin adımlarla yürüdüğünü hatırlatalım.

* Referansını tarihten alan “Diren!”, Hollywood’un kahramanlaştırma eğiliminin peşine takıldığı andan itibaren gerçekçi dokusunu zedeliyor. Mulligan’ın bilinçlenme sürecini es geçen ve örgütlü mücadeleler tarihinde önemli yeri olan bir olayı, bilinçli bir tavırla hafifleten filmin, yan karakterleri işlemede de çıtayı aşamadığını söyleyebiliriz.

Sinemanın pembe yalanlar (rüyalar) dışında kâbuslara da tanıklık etmemizi sağlayan bir sanat olduğunu savunan “Yalan Labirenti”nin ise, Hollywood’un düş fabrikasının yıkıntıları arasından doğduğunu söylemek yanlış olmaz. Film, Kramer’ın “Nuremberg Mahkemesi” ile Gavras’ın “Müzik Kutusu” arasında bir yerlerde, unutulan bir dönemi perdeye taşıyor. Almanya’ya için yeni bir rüya öngören müttefiklerin, şimdiki düşmanın komünistler olduğunu söylemesi tarihsel bir gerçekliğe de işaret ediyor ve unutmamak gerekiyor ki, Soğuk Savaş’ın bir adım ötesi, McCarthy’nin Cadı Avı idi. Film, “kötülüğün sıradanlığına” yaptığı vurguyla, Eichmann duruşmasını enine boyuna irdeleyen Arendt’i de akla getirmiyor değil.

Yazımızı, gerçek bir rüya tabirleri kitabı olan, Tricia Jenkins’in “CIA ve Hollywood”unu (Matbuat, 2015, Çev: Ertan Yılmaz) önererek noktalayalım.

(03 Şubat 2016)

Tuncer Çetinkaya
ModernZamanlar Sinema Dergisi Editörü
m_zamanlar@hotmail.com

Haluk Levent’ten Çok Özel Bir Şarkı: Günah Diyarı

26 Şubat’ta Chantier Films dağıtımıyla vizyona girecek olan Senarist filmi için ünlü müzisyen Haluk Levent’ten çok özel bir şarkı geldi. Şarkının klibi için kamera karşısına geçen Haluk Levent “Günah Diyarı”nın özel bir şarkı olduğunu belirtirken film için de “Son zamanlarda izlediğim en iyi filmlerden biri” diyor. Filmin soundtrack albümünün ana hit parçası olan “Günah Diyarı”nın klibinde filmden de sahnelere yer veriliyor.

  • Basın Bülteni
  • Klibi izlemek için tıklayınız.
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.

Ip Man 3

Bir varmış, bir yokmuş… Dünyada aklar ile karalar varmış. Aklar ile karalar hep olduğu gibi iyilerle kötüleri simgelermiş ve aralarında bitmez tükenmez bir savaş varmış… Yenseler de yenilseler de aklardan yana olurmuş insanlar. Ama bir de aklı karalar varmış. Asıl önemli olan onlarmış. Çünkü kara olanı bilebilirmişsiniz de aklı kara olanı ayırt etmek zormuş. İşte, akla kara savaşına dahil olan aklı karanın öyküsü Ip Man 3.

Devamı da var mı?

Ip Man 1, 2008’de, Ip Man 2, 2014’te girmiş vizyona. Bruce Lee’nin hocası olarak lanse edilmiş ve izleyici, “biz Bruce Lee’yi tanırdık, bu ustasıymış, çok daha iyi (kuşkusuz dövüşmesi), acaba onun hocası kim bilir nasıldır” yorumunda bulunmuş. Bütün Uzakdoğu filmlerinde olduğu gibi hep ve mutlaka aksiyon önde. Herkes iyi dövüşüyor ve o dövüş içerisinde her şeyi unutturuyor. Öyle hareketli ve öyle gürültülü ki zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorsunuz bile.

Ip Man 3, (Ben, çok beğenildiğini bildiğim ama izlemediğim ilk iki filmi için pek bir şey diyemeyeceğim) kadrosuna kattığı ünlü boksör Mike Tyson ile güçlenmiş, aksiyonlarına bir de boksu katmış. Uçan, kaçan, kırılan, dökülen çok hep olduğu gibi, neyse ki kan revan değil diğer dövüş filmleri gibi. Gerek Uzakdoğu dövüşünde gerekse Tyson’ın hızlı ve sert yumruklarında, müziğin de etkisiyle belli bir ritmi yakalıyor ve görselliğin renkliliğiyle kendinizi filme kaptırıyorsunuz.

1950’li yıllarda geçen filmde Ip Man, Wing Chun ustasıdır. Oğlunun gittiği okul, bize 2000’li yıllarda ulaşan kentsel dönüşüm ve rant kaygısı nedeniyle satın alınmak istenir. Polisi de “yemlediği” için dilediği gibi at koşturan “yabancı” bu kez çetin cevize çarpmıştır. Ip Man’ın oğlunun en yakın arkadaşının babası da Wing Chun ustasıdır ve ikisi kimi zaman karşı karşıya, kimi zaman birlikte “yabancı” kötüleri yenmek için dövüşürler.

Genç ve dinamik bir gazetecinin (bazen paraya yenilse de) kamuoyu oluşturması belirleyici. Tabii, iyi polisi unutmamak gerekir; yetkisiz, güçsüz ama çalışkan polis, hep olduğu gibi iyilerle birlikte kazanandır…

Belirleyici olan aile…

Bunca kavga gürültü arasında Ip Man, karısına gereken zamanı ayıramamıştır. O, iyi bir aile babasıdır ve o görevini de yerine getirmesi gerekir. Bir dövüşçünün karısı da en az kendisi kadar yenmek/yenilmek üzerine kurar dünyasını. Kanser olmasına, ayakta zor durmasına karşın kocasının en büyük olmasını ister. Çocuklarının gözleri önünde son dövüşe çıkarlar. Ne kadar doğru, ne kadar anlamlı bilemem ama neyse ki iki arkadaş birbirlerine zarar vermeden bitirirler dövüşü. Mutlu son.

(03 Şubat 2016)

Korkut Akın

1. Kısa Film Kolektifi Sona Erdi

Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi’nde düzenlenen 1. Kısa Film Kolektifi, 16 – 17 Ocak 2016 tarihlerinde sinemaseverlere sinema dolu bir hafta sonu yaşattı. İki gün süren organizasyon 16 Ocak Cumartesi sabahı Akbank Seçkisi ile başladı. Programda iki de söyleşi gerçekleşti. Cumartesi günü Rıza Kıraç moderatörlüğünde kısa film ve görüntü yönetmenleriyle, pazar günü ise Canlandıranlar Derneği moderatörlüğünde canlandırma yönetmenleriyle söyleşi yapıldı.

1. Kısa Film Kolektifi Sona Erdi yazısına devam et

Altın Koza Ödülleri İstanbul’da Sahiplerine Teslim Edilecek

Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından gerçekleştirilen ve talihsiz olaylar nedeniyle ertelenen 22. Uluslararası Altın Koza Film Festivali’nin ödül heykelleri takdimi; 29 Ocak 2016 Cuma günü İstanbul’da yapılacak törenle sahiplerine verilecek. Ödül kazanan filmler 19 Eylül 2015 tarihinde basın toplantısıyla kamuoyuyla paylaşılmıştı. Ancak yakın dönemde ülke genelinde meydana gelen terör saldırıları ve yürek dağlayıcı şehit haberleri Adana’yla bütünleşen festival için duyulan coşku ve heyecandan geriye tarifsiz bir burukluk bıraktı. Bu nedenle jürilerin ve sinemasever izleyicilerin gösterimine sunulan filmlerle sade bir festival yapıldı.

Altın Koza Ödülleri İstanbul’da Sahiplerine Teslim Edilecek yazısına devam et

3. Kamera Elinde Geleceğin Cebinde Kısa Film Yarışması

Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği (TSPB) tarafından geleneksel hale getirilen Kamera Elinde Geleceğin Cebinde Kısa Film Yarışması, “Bugünü Yaşa, Yarını Hesapla” mottosuyla birikimin ve yatırımın önemini vurgulayan filmleri ödüllendirecek. Yarışmaya katılacak yarışmacılar, bugünü yaşamanın ancak yarını bugünden hesaplamanın; birikim yapmanın ve birikimi yatırıma dönüştürmenin, tasarrufla geleceği güvence altına almanın önemini özgün bir bakış açısıyla işledikleri, .avi veya .mov formatında hazırladıkları maksimum 3 dakikalık filmlerini 01 Şubat – 29 Nisan 2016 tarihleri arasında yarışmaya gönderebilecekler.

3. Kamera Elinde Geleceğin Cebinde Kısa Film Yarışması yazısına devam et

İftarlık Gazoz’dan Sürpriz Yeni Görüntüler

Başrolünde Cem Yılmaz ve çocuk oyuncu Berat Efe Parlar’ın rol aldığı Yüksel Aksu’nun son filmi İftarlık Gazoz’un yeni görüntüleri yayınlandı.Usta oyuncu Macit Koper başta olmak üzere Yılmaz Bayraktar, Ümmü Putgül gibi güçlü oyunculardan oluşan zengin bir oyuncu kadrosuyla birlikte Muğla – Ula halkının da rol aldığı İftarlık Gazoz, Ege’den yola çıkıp, bir dönem filmi olarak Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşmesine kapı aralıyor ve 29 Ocak’ta vizyona giriyor.

  • Basın Bülteni
  • Yeni görüntüleri izlemek için tıklayınız.
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.

Gömülü Hazineler, İstanbul Film Festivali’nde Parlayacak

35. İstanbul Film Festivali’nin bu yıl çok ses getirecek yeni bölümlerinden biri “Gömülü Hazineler” başlığını taşıyor. Bölüm, sinema tarihinin varlığı az bilinen, yıllar boyu izleyici karşısına çıkmamış veya literatürde adından hak ettiği kadar bahsedilmemiş filmleri gün ışığına çıkartacak. Restore edilen kopyasıyla izleyici karşısına çıkmaya başlayan bu filmleri festival kapsamında beyazperdede izlemek sinemaseverler için unutulmayacak bir deneyim olacak.

Gömülü Hazineler, İstanbul Film Festivali’nde Parlayacak yazısına devam et

If İstanbul’un Kapanış Filmi: Demolition

15. If İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin kapanış filmi belli oldu. Yönetmen Jean Marc Vallee’nin son filmi Yeniden Başla (Demolition), Türkiye’de ilk kez If İstanbul’da gösterilecek. Variety’nin 2017 Oscar’ları için adı kulislerde anılan Jake Gyllenhaal’ın başrolünde olduğu Yeniden Başla, eşini bir trafik kazasında kaybeden yatırım uzmanı Davis’in bir otomat makinesine sinirlenip yapımcı şirkete mektup yazması sonrasında gelişen olayları perdeye getiriyor.

If İstanbul’un Kapanış Filmi: Demolition yazısına devam et