Meryem

Öncelikle şunu yazayım ki, “Meryem” isimli bu film, aynı adı taşıyan -benim tesbit edebildiğim- 4. film. Aynı isimli filmler daha önce, 1960 (A. Baki Çallıoğlu) ve 1973’de (Fikret Tınaz ve Yavuz Yalınkılıç) yapılmış. Bu üç filmi de görmedim. (*) Bu filmler konuları itibariyle, tipik Yeşilçam filmleridir. Yeşilçam bitmiştir ama ülkemizde film çekimleri devam etmektedir. Bazı Yeşilçam yönetmenleri, hâlâ sinema çevresindedirler ama yeni bir yönetmen kuşağı gelmiştir ve film-ler (bir kısım direnen kişilerce eski tarz filmler yapılmakta ise de) eski tarz filmler değildir. Bir defa yapım ilişkileri değişmiştir ve yeni gelen kuşak eskilerin (çoğunlukla) kendilerini sıkı sıkıya bağlı saydıkları konulara itibar etmemektedirler; ya tamamen değişik, şimdiye kadar ele alınmamış konularda veya (başlangıçta eski gibi görünse de) eski konuları yepyeni gelişmeler içinde ve biçimlerle ele almaktadırlar.

Bunlardan sonra şunu söylemek isterim ki; Atalay Taşdiken’in “Meryem”i bir Yeşilçam filmi değildir. (İyi ki de değildir…) Taşdiken ilk filmi “Mommo”da da bir Yeşilçam yönetmeni olmadığını ortaya koymuştu; “Meryem”de bu işi daha ileriye götürüyor. Ne filmin konusundan, ne de oyunculardan söz edeceğim ama Taşdiken’in sinemasından söz etmemek olmaz.

Öykü bir Anadolu kasabasında geçer, çevre ve mekân-lar konunun içinde ve işlevsel şekilde gösterilirler -sinema da görsel bir sanattır. Oyuncular, özellikle Meryem’i canlandıran kadın oyuncunun (Zeynep Çamcı) sessiz, durgun (durağan) bazen baş, bazen boy plân çekimlerinde, işlevsizlik söz konusu değildir. Filmi anlatmaya kaldığınız zaman bu sahneler için hiç bir şey söyleyemezsiniz ama bu sahnelerin hiçbirini de filmden çıkaramazsınız. O zaman bu sahnelere “işlevsiz” diyemezsiniz. Hiç bir şey olmaması (ne demek?) bu sahneleri -birçok Yeşilçam filminde bol bol olan ve rahatlıkla kullanılan- boş sahne haline getirmez, bilâkis işlevli kılmaktadır ki, bu Taşdiken’in sinemasına önem kazandırmaktadır.

Benzeri sahnelerin Taşdiken’in sonraki filmlerinde olması gerekli değildir, ola ki o filmler (daha hiç biri yapılmadı) böyle bir sahneyi gerektirsin. Söz ettiğim sahneler “Meryem” için gerektir -veya Taşdiken tarafından gerekli görülmüştür. Bu yönetmenin film yapma hakkı ve biçimidir. Bu haklarını (ve biçimi) kullanan Taşdiken, “Meryem” ile iyi bir sinema örneği vermiş, iyi bir film yapmıştır. (Yeni bir senaryo -bu yazılış aşamasından başlar- kendi biçimini belirler.)

Oyunculardan söz etmeyeceğim dedim ama yukarıda Zeynep Çamcı’nın adından söz ettim. “Meryem”de, kocasının evinde -tek başına- bırakılmış “gelin”i hakkı ile canlandırıyor. Kocasının babası ise O’nu gelin’den farklı, “insan” olarak görüyor ve bu rolde Mustafa Uzunyılmaz rol yapmıyor, adeta yaşıyor -ve canlandırdığı kişi, sırf gelini için değil işi nedeniyle- karşılaştığı kişiler için de canlı bir kişi, insan. Burada bir soru: İsmail Hacıoğlu’nun canlandırdığı kişiyi (Murat) Yeşilçam dönemi oyuncularından, kaç başrol (?) oyuncusu oynar DI?

Yılmaz Güney’in senaryosunu yazdığı Zeki Ökten’in yönettiği Sürü filminin finalinde (aşiret reisi?) Tuncel Kurtiz her şeyini kaybetmiş olarak Ankara’nın kalabalığında yalnız kalır, ne olup bittiğini de anlamamıştır. Meryemde ise Meryem, her şeyini kaybetmiş, aradığını bulamayacak bir şekilde, annesinin kendisine verdiği erzakı da “benim değil” diyerek otogarda terk ederek, elinde yalnızca valizi ile (içinde ne vardır ki?) İstanbul’a giriş yapar. Nereye gidecektir, ne yapacaktır, bilenmez ama bu bilmemezlik ani bir bilmemezlik değildir; taaa yola çıkarken, “baba” dediği kayınpederinin -ki gerçek yol eden odur- , kayınvalidesinin, annesinin elini öperken -avucuna bir miktar para sıkıştırılır- itiraz edemez, askıntısı Murat ile ilişkisinin mutlaka olduğu düşüncesini her zaman taşıyacak olan görümcesi ile vedalaşırken, bütün bunları bilmektedir fakat yine de İstanbul’a gidecektir. Çünkü, kayınvalidesinin olmadığı bir akşam, yemekten sonra, babasının çocukluk arkadaşı da olan kayınpederinin ilk defa anlattığı ve babasından söz ettiği gibi, “inandığını yapan” ve doğru, dürüst, namuslu bir adamın kızıdır.

İstanbul, birçok Yeşilçam filminin başlangıcında gelinen -umut dolu- bir şehir değildir bu kez, filmin sonunda gelinen, hem de ne yapacağını -belki bilmeden ama- ne yapmayacağını bilerek gelinen -meçhullerle dolu- bir şehirdir.

* Özgüç, konuları şöyle veriyor: 1960 (Çallıoğlu) “Birbirlerine aşık olan bir balıkçı kızıyla bir gencin acı öyküsü” (s. 160); 1973 (Tınaz) “Öldürülen kocasının intikamını alan hamile bir kadının öyküsü” (s. 506); 1973 (Yalınkılıç) “Kan davalı iki ailenin çocuklarının aşk öyküsü” (s. 506) (Özgüç – Türk Filmleri Sözlüğü 1914 – 1973 / c.1 – 2. basım)

(01 Ekim 2013)

Orhan Ünser

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir