Kent Meydanı AVM 4. Kısa Film Günleri Sona Erdi, En Etkili Kısa: Unutma Beni

Reha Erdem’in Kosmos filminin galasıyla başlayan ve üç gün süren Kent Meydanı AVM 4. Kısa Film Günleri sona erdi. Etkinlik sonunda organizasyon komitesi, tüm filmleri aksatmadan takip eden üç izleyicinin değerlendirmesini dikkate alarak, Pelin Aytemiz’in Unutma Beni (Forget Me Not), adlı çalışmasını en etkili film plâketiyle ödüllendirmeye kara verdi. Geçen yıl 4. Uluslararası Bursa İpek Yolu Film Festivali’nin en iyi kısası da seçilen Aytemiz’in çalışmasına böylece Bursa’dan ikinci ödül verilmiş oldu. Etkinlikte yurdun değişik bölgelerinde çekilmiş 41 kısa film Bursalı sinemaseverlerin beğenisine sunuldu.

  • Basın Bülteni
  • Pelin Aytemiz fotoğrafları için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Kent Meydanı AVM 4. Kısa Film Günleri Sona Erdi, En Etkili Kısa: Unutma Beni yazısına devam et
  • Metin Avdaç Röportajı

    Alanya’da, Zeynep Banu Özbek’in başkanlığını yaptığı Sinematek Derneği’nin yönetiminde tam 9 yıldır düzenlenen bir Belgesel Film Festivali var. Şu anda gönüllülük esasına dayanarak yürüttükleri bu işi uluslararası alana taşımak için kaynak aramakta olan festivalin 9. yılında birbirinden değerli yönetmenlerin belgeselleri 10 – 15 Mayıs tarihleri arasında ücretsiz olarak gösterildi. Bizde sadibey.com okuyucuları için değerleri yönetmenlerimiz Metin Avdaç ve Yasin Ali Türkeri ile belgesel üzerine söyleşiler yaptık. Keyifle okumanız dileğiyle…

    Metin Avdaç Röportajı

    Fotoğrafçılıkla başlayıp belgeselciliğe doğru yol alan bir yönetmen Metin Avdaç. 1998 yılında çocukluk yıllarından beri elinden düşürmediği fotoğraf makinesini yanına alıp disiplinli bir fotoğraf eğitimi için İFSAK’ın kapısını çalıyor. Haftasonları aldığı fotoğraf eğitimi kendisine yetmemeye başlayınca da hafta içleri de gider oluyor İFSAK’a. Bu durum kursta edindiği dostlarıyla olan bağını kuvvetlendiriyor ve aradan geçen 4 yıl sonunda “Işığımızın Emekçileri” (2002) adındaki ilk belgesel fotoğraf çalışmasını gerçekleştiriyor. İlk yapıtının ardından kısa aralıklarla 3 belgesel film daha çekiyor yönetmen.

    “Kara Altından Altın Mikrofona” adlı son eseriyle 9. Alanya Belgesel Film Festivali’ne katılan Metin Avdaç’la konuştuk…

    Doğa fotoğrafçısı ve aynı zamanda belgesel film yönetmenisiniz Metin Bey, fotoğrafa ve belgeselciliğe olan ilginiz nasıl başladı, bizimle paylaşır mısınız?

    1962 yılında Batman’da doğdum. Babam Batman’da Türk Petrol Ofisi’nde işçi olarak çalışıyordu. O sıralar Türk Petrol Ofisi’nin çalışanları için açtığı sosyal tesislerdeki yazlık ve kışlık sinemalardan bizde yararlanıyorduk. Bu yüzden sinemayla tanışmam çocukluk yıllarıma rastlar, daha 9 – 10 yaşlarındayken Yılmaz Güney filmlerinin sıkı bir takipçisiydim. O tarihlerde sinema gösterimleri sırasında filmler bazen kopardı. Bende makinistlerin çöpe attıkları o filmleri toplar, kendi kurduğum bir düzenekle arkadaşlarıma film gösterimleri yapardım. İnsanlara film kareleriyle bir şeyler anlatmak içimde ta o yıllardan beri vardı.

    Daha sonra hayatınızın akışı içerisinde fotoğrafı ve belgeseli nasıl buldunuz?

    İlk ve orta öğrenimimi TPO’da (Türk Petrol Ofisi) yaptım. Liseyi bitirdikten sonra yüksek gerilim hatlarında çalışmak üzere elektrik teknisyeni olarak işe başladım ve emekli olana kadar bu mesleğe devam ettim. 1998 yılına kadar kendimi fotoğraf konusunda geliştirmeye çalıştım ve sonrasında İFSAK’dan ilk profesyonel fotoğraf eğitimimi aldım. Ben o tarihlerde görev dolayısıyla Tekirdağ Çorlu’da yaşıyordum, bu yüzden haftasonları fotoğrafçılık eğitimi için İstanbul’a gitmem gerekiyordu. Bir süre sonra haftasonları aldığım eğitim bana yetersiz gelince İFSAK’a hafta içlerinde de gitmeye başladım ve bu durum onlarla olan bağımı kuvvetlendirdi. Bu süreçten sonra fotoğrafla birlikte belgesel de hayatıma girdi.

    İlk belgeselinizi ne zaman çektiniz ve ardından hangi eserleriniz geldi?

    Yüksek gerilim hatlarında çalışan elektrik teknisyenlerinin hayatlarını anlatan “Işığımızın Emekçileri” (2002) ilk belgesel – fotoğraf çalışmamdır. Hemen sonrasında 2003 yılında “Torakçılar”ı, 2004 yılında ise “Beyaz Saray” adlı belgeselimi çektim ve şu an 9. Alanya Belgesel Film Festivali’nde gösterimde olan “Kara Altından Altın Mikrofona” adlı eserimi 2009 yılında tamamladım.

    Metin Bey belgesellerinize baktığımızda genellikle emekçilerin hayatını konu edinen filmler çektiğinizi görüyoruz, bunun özel bir sebebi var mı?

    Ben işçi emeklisiyim; ağabeylerim, dayılarım, babamda öyle. Hepsi işçilik yaparak hayatlarını kazanmış insanlar. Çocukluğumdan beri işçi sınıfının içinde yaşadığım için emekçi insanların yaşadıkları sıkıntıları birebir gözlemleme imkânım oldu ve ister istemez bu durumdan etkilendim.

    Son Belgeseliniz “Kara Altından Altın Mikrofona”nın diğer filmlerinizden daha farklı olduğunu düşünüyorum, bu sefer kameranızı emekçilerin yaşamına değil Batman’ın geçmişine çevirmişsiniz, bu konuda neler söylemek istersiniz?

    Aslında çekmeyi düşündüğüm başka bir belgesel projesi için araştırmalarıma devam ederken, Batman’ın yerel gazetesinin küçücük bir köşesinde, 1968 yılında Hürriyet Gazetesi’nin açtığı Altın Mikrofon Yarışması Ödülü’nü Batman’a kazandıran orkestranın haberini gördüm ve hemen plânlarımı değiştirip bu konuda belgesel çekmeye karar verdim.

    Bu konuda belgesel yapmak sizin için neden önemliydi?

    Çünkü Batman 1960’lı yıllarda orkestrası olan TPO (Türk Petrol Ofisi) açtığı sosyal tesislerde, yüzme havuzlarına, tenis kortlarına, bale okullarına sahip bir şehirken şimdi kadınların intihar etme oranın yüksek olduğu bir şehir haline geldi. Oysa Batman geçmişte böyle bir şehir değildi. Belgeselimde bu kötüye doğru gidişten öncesini anlatmak, Batman’ın tarihine ışık tutmak benim için önemliydi.

    Bundan 40 yıl önceki orkestra çalışanlarına nasıl ulaştınız?

    Orkestra elemanlarından Ahmet Sayman ve Tomris Özışık zaten ulaşabileceğim kişilerdi. Araştırmalarımın sonucunda bütün orkestra elemanlarını buldum, fakat grupta çalışanlardan ikisi vefat etmişti. Bir diğer elemanınsa sağlık durumu iyi değildi.

    Filmi tamamlamanız ne kadar zaman aldı?

    Hazırlıklara hemen başladık, müthiş bir telefon trafiği yaşandı. O döneme ait insanlarla birden fazla röportaj yaptık ve dayanışma halinde bu filmi bir yıl içinde tamamladık.

    Filmin galasına orkestra elemanlarından katılanlar oldu mu?

    Galayı İstanbul Pera Müzesi’nde yaptık. Yaptığımız galaya Altın Mikrofon Yarışması’nı düzenleyen Hürriyet Gazetesi’nin o dönemki Genel Yayın Müdürü, aynı zamanda da yarışmanın fikir babası olan Necati Zincirkıran ve Türk Petrol Ofisi Orkestrası’nın üyeleri katıldılar. Çok duygusal anlar yaşandı, gülündü, ağlandı.

    “Kara Altından Altın Mikrofona” Batman’ın tarihine ışık tutması açısından önemli bir eser, filminiz için kaynak bulmakta zorlandınız mı?

    “Kara Altından Altın Mikrofona” tamamen dayanışma içinde çekilmiş bir belgesel film oldu, tabi yinede belli bir maliyete katlanmak durumunda kaldım. Aldığım kredilerle gereken parayı karşılamaya çalıştım, daha sonra emekli olunca da aldığım ikramiye ile borçlarımı kapattım. Ne yazık ki belgesel film için kaynak bulmak kolay olmuyor, hâlbuki geçmişteki değerlerimizi geleceğe taşımanın bir yolu da belgesellerdir, bu yüzden desteklenmelerinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Alanya’dan döndükten sonra elektrik teknisyenleriyle ilgili bir belgesel çalışmasına daha girişeceğim fakat artık emekli maaşıyla geçiniyorum kaynak bulamadığım takdirde bir daha belgesel çekmeyi düşünmüyorum.

    Bu konudaki sıkıntılarınızı çözmeniz dileğiyle röportajı burada sonlandırıyoruz. Zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

    Ben teşekkür ederim.

    (17 Mayıs 2010)

    İlayda Vurdum

    32 Yıl Sonra “Selvi Boylum Al Yazmalım” 14 Mayıs 2010’da Yeniden Sinemalarda

    Türkan Şoray, Kadir İnanır ve Ahmet Mekin’in başrollerinde oynadığı, Türk sinemasının gelmiş geçmiş en güzel aşk filmi Selvi Boylum Al Yazmalım, yeniden izleyicilerle buluşuyor. Atıf Yılmaz’ın yönettiği film bir köylü kızıyla, yöredeki baraj yapımında kum taşıyan bir kamyon şoförü arasındaki bir sevda öyküsünü anlatıyor. Filmin restorasyonu, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğiyle, Çiçek Film, Groupama Gan Sinema Vakfı ve Technicolor Sinema Mirası Vakfı tarafından, fotokimyasal yöntemlerin yanı sıra dijital araçlardan da faydalanılarak Türkiye’de, Fono Film ve VİPSAŞ bünyesinde gerçekleştirildi.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Robin Hood, sinemalife.com Dergisi’nin Kapağında

    sinemalife.com Dergisi bu ay gösterime girecek Ridley Scott’un Robin Hood’unu kapağına taşıyor ve beyazperdeye gelen Robin Hood’lara ayrı bir parantez açıyor. Dergide, Yeşim Ceren Bozoğlu ile doğaçlama olarak rol aldığı Bahtı Kara: Adnan Geliyorum Demez filmi üzerine keyifli bir söyleşi de yer alıyor. Vizyondakiler, sanal kadraj, beyazperdeden haberler, pek yakında gösterime girecek filmlerin de yer aldığı Mayıs sayısında gösterimdeki filmlerin eleştirilerini de bulabileceksiniz. DVD ödüllü yarışma sayfasında okuyucuyu sürprizlerin beklediği sinemalife.com Dergisi bir tık uzağınızda.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü kapak fotoğrafına haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Robin Hood, sinemalife.com Dergisi’nin Kapağında yazısına devam et
  • Bana Old and Wise’ı Çal

    Çağan Irmak’ın kendi senaryosundan çektiği ilk kısa filmi Bana Old and Wise’ı Çal, İFSAK’ın arşivinden benimsinemalarım.com arşivine aktarıldı. Derya Alabora, Erkan Can, Tomris İnceer ve Nedim Doğan’ın oynadığı filmin konusu şöyle: Oğuz, gece saatlerinde program yapan bir radyo programcısıdır. Bir gece, Onur adında bir adam, kendisinden Eda adında bir kadın için Old and Wise adlı şarkıyı çalmasını ister. Ertesi gün programı dinleyen arkadaşı Zuhal bunu kendisine anlattığında, Eda çok şaşıracaktır. Çünkü, bu kendisiyle Onur için özel bir parçadır fakat Onur bir süre önce ölmüştür.

  • Basın Bülteni
  • Filmi izlemek için tıklayınız.
  • Bana Kahramanını Söyle

    En son hangi film size kendinizi iyi hissettirdi? Şahsen ben bu tadı en son Ferzan Özpetek’in son filmi Mine Vaganti’den (Serseri Mayınlar) almıştım. Şimdi ise -bence kendisi yaşayan en saygıdeğer, en has yönetmen- Kean Loach’ın yeni filmi Looking For Eric / Hayata Çalım At ile aşk tazeledim. Çünkü her ne kadar ortalığa bol keseden film saçılsa da böyle filmler her zaman karşımıza çıkmıyor. “Nasıl yani” dediğinizi duyar gibiyim. Çünkü Loach “kendini iyi hisset” filmi yapmaz ki! Onun filmlerini izlerken bozuk düzenin, kokuşmuş sistemin tüm ağırlığını omuzlarınızda hissedersiniz. Çünkü onun filmleri hayat kadar gerçektir. Ama hangimiz hayatı biraz askıya alıp çılgınlık yapmıyoruz ki? Bence “Looking For Eric” de tam bir çılgınlık denemesi…

    Hikâyeyi biliyorsunuz, Eric orta yaş bunalımında ve hızla dibe vurmakta olan bir adam… İki arsız velediyle postacılık yaparak hayatını sürdürmeye çalışıyor. Tam bir Loach kahramanı yani… Tüm bunlardan dolayı filmin hemen başındaki kazayı -daha doğrusu bir nevi intihar denemesini- bu tabloya yoruyorsunuz. Ama öyle değil, Eric’in sorunu; ilk görüşte aşık olduğu ve aynı hızla terk ettiği aşkı Lily’yi yıllar sonra yeniden görmenin yaşattığı duvara çarpma etkisi… Evliliğe, özellikle bir de çocuğa hazır olmayan bu genç adam evine bir daha asla geri dönmüyor ya da -kendi deyişiyle- dönemiyor… Ama şimdi geçmişle yüzleşme zamanı!

    Eric’in, Lily’nin karşısına yeniden çıkabilmek için kendisine çeki düzen vermeye, en önemlisi de cesarete ihtiyacı var… Tıpkı kahramanı Eric Cantona gibi cesur, kendine güvenli ve güçlü olmayı diliyor. Cantona ile bütünleşmiş “yakalar yukarı” tekniği yeterli olmuyor elbette. Daha güçlü bir şeye ihtiyacı var onun, zihnini okuyabilmesi için… Bu noktada imdadına oğlunun şekerlemeleri yetişiyor. Akabinde bildiğimiz Loach gerçekliğinden çıkıp yükselmeye başlıyoruz. İşte en yukarda bizi dünyanın en acayip futbolcusu, -maça giderken otobüste klâsik müzik dinleyip roman okuyan garip adam- Eric Cantona bekliyor.

    Kırılma noktası bu, sonrasında işçi Eric ile yıldız Eric’in nefis diyalogları ve sıfırdan başlanan bir hayatın inşasına tanık oluyoruz. Filmden keyif almak için futbol tutkunu olmanıza gerek yok, her ne kadar futbol mevzusu filmin merkezi gibi görünse de bence sadece bir sembol. Filmde Eric’in de söylediği gibi “başka nerede avazınızın çıktığı kadar bağırıp kendinizden geçebiliyorsunuz ki?” Bu deşarj olmanın en önemli yollarından bir tanesi… Bunun en başında da futbol geliyor elbette. Ama siz yine de yerine başka bir şeyi koyun, öyle izleyin yine de bozmaz. Ama önce gözlerinizi kapatın ve yıldızınızı düşleyin… Sizin kahramanınız kim?

    Vizyonun iki popüler filmi Iron Man 2 ve Robin Hood ile ilgili iki çift lâf etmeden geçemeyeceğim. Çünkü Iron Man 2’nin bu kadar kötü, Robin Hood’un ise bu kadar iyi olabileceğini beklemiyordum. Bir kere Iron Man 2 tam bir taş bebek… Dışı süs – püs, içi bomboş bir iş… Boş lâf, kuru gürültü gırla gidiyor vallahi… AC / DC şarkıları bile kurtarmaya yetmiyor filmi… Iron Man 2’nin AC / DC imzalı soundtrack albümü çıktı, yerinizde olsam filme hiç bulaşmaz albümü alırdım.

    Robin Hood’a gelince, taytlı ve kukuletalı Robin’i tamamen unutun, Ridley Scoot ve Russel Crowe gerçek bir özgürlük savaşçısı yaratmışlar. Üstelik sırtını yalnızca kahramana yaslamadan, dönemin siyasi, ekonomik mevzularını da göz ardı etmeden, eleştirmekten korkmadan… Aksiyonu, dramı, belgeseli, romantizmi ve politikayı bir güzel harmanlayan yeni Robin Hood’u sevmemek elde değil…

    (17 Mayıs 2010)

    Gizem Ertürk

    Arzu Çevikalp

    1982 yılında İstanbul’da doğmakla başlayan hayatım, 10 yaşında yazı yazmakla ve her yazdığını kodlamakla anlam kazanır. Sadece şiir, deneme ve öykü gibi türlerde yazı yazmak yetmez, ilgi alanlarımın genişlemesiyle yepyeni türlere doğru yelken açarım. Film eleştrileri, kısa haberler ve diğer muhtelif sinema yazıları bunların en yerinde örnekleridir. Sanırım adımın “Arzu” olmasından ötürü yazı yazmayı arzuluyorum. Çünkü yazmak sonradan edinilegelmiş bir mecburiyet değil, doğuştan gelen bir reflekstir. Yazmak farklı duygularla ve farklı şekillerde ortaya çıkar. Belli bir tarzı, şekli, kalıpları cümleleri yoktur benim için… Sigara tiryakileri için sigara içmek nasıl bir alışkanlıksa, benim için de yazı yazmak “sigara” içmekten farksızdır.

    Yazı yazmak diğer bir deyişle sigaranın ucundan çıkan dumandır. Öyle bir dumandır ki, adeta kör eder beni…

    Yasin Ali Türkeri Röportajı

    Alanya’da, Zeynep Banu Özbek’in başkanlığını yaptığı Sinematek Derneği’nin yönetiminde tam 9 yıldır düzenlenen bir Belgesel Film Festivali var. Şu anda gönüllülük esasına dayanarak yürüttükleri bu işi uluslararası alana taşımak için kaynak aramakta olan festivalin 9. yılında birbirinden değerli yönetmenlerin belgeselleri 10 – 15 Mayıs tarihleri arasında ücretsiz olarak gösterildi. Bizde sadibey.com okuyucuları için değerleri yönetmenlerimiz Metin Avdaç ve Yasin Ali Türkeri ile belgesel üzerine söyleşiler yaptık. Keyifle okumanız dileğiyle…

    Yasin Ali Türkeri Röportajı

    1976 doğumlu genç bir yönetmen Yasin Ali Türkeri. Yıldız Teknik Üniversitesi Bilgisayar Programcılığı Bölümü mezunu olmasına rağmen okuduğu bölümle, kamera arasında bağlantı kurmasını sağlamış belgesele olan sevgisi. Türkiye’de o sıralar çok yeni olan Dijital Kurgu Sistemi üzerinde uzmanlaşmış ve bir sürü filmin kurgusunu yaptıktan sonra “Edward’ın Armonisi” adındaki ilk belgesel filmini çekmiş. 2009 yılında çektiği son belgeseli “Kalemi Kırmasaydık”la 9. Alanya Belgesel Film Festivali’ne katılan Yasin Ali Türkeri ile sizin için konuştuk.

    Yasin Bey bize biraz kendinizden bahseder misiniz, belgesel hayatınıza nasıl girdi?

    1976 Aydın doğumluyum, Yıldız Teknik Üniversitesi Bilgisayar Programcılığı Bölümü’nü bitirdim fakat öğrencilik yıllarımdan beri belgesele ilgim vardı; hatta mezuniyet projem okulu tanıtan 5 dakikalık bir belgeseldi. Üniversitenin 5 dakikalık tanıtım filmini dijital kurgu sistemiyle hazırlamıştım. Okuldan sonraki stajımı ise film yapım şirketinde yine dijital kurgu sistemleri üzerine yaptım. O sıralar dijital kurgu çok yeniydi. Film yapım şirketinde olunca staj süresince bir sürü belgesel film izleme imkânım oldu. İzlediğim o belgeseller daha çok bu işin meraklısı haline getirdi beni ve bir şekilde belgeselcilikteki yolculuğuma çıkmış oldum.

    İlk belgesel filminizi ne zaman çektiniz?

    Daha önce kurgucu olarak birçok belgesel film çalışmasında yer aldım fakat yönetmenliğini yaptığım ilk belgesel filmim 2006 yılında çektiğim “Edward’ın Armonisi”dir. Aslında filmin çalışmalarına 2002 yılında başlamıştım fakat aynı zamanda başka bir işte daha çalıştığım için belgeseli bitirmem 4 yıl sürdü.

    Belgeselcilik dışında hangi işle uğraşıyorsunuz?

    Bir reklâm şirketinde reklâm ve tasarım üzerine çalışıyorum. Sonuçta belgesel para kazandıran bir alan değil, hayatımı devam ettirmek adına başka bir iş daha yapmak zorundayım. Üstelik bu durum sadece Türkiye için geçerli değil dünyanın pek çok yerinde belgeselciler para kazanmak için başka bir iş daha yapıyorlar ama tabi olması gerekenin bu olduğunu iddia etmiyorum. Belgeselciler kesinlikle daha çok desteklenmeli.

    Tekrar belgesellerinize dönecek olursak “Edward’ın Armonisi”nden sonra hangi filmleriniz geldi?

    “Edward’ın Armonisi”nden sonra destek bulma konusunda daha şanslıydım, 2007 yılında Kültür Bakanlığı ve BSB (Belgesel Sinemacılar Birliği) destekli “Ayağımıza Sağlık” adlı belgeseli çektim. Çarıktan postala giden süreçte Türkiye’deki toplumsal değişimi ayakkabıların gözünden anlatmaya çalıştık.

    2008 yılında yine Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle Ermeni asıllı bir kanto sanatçısı olan Ankine’nin hayatını anlatan “Hayatın Ritmi: Aksak” adlı belgeseli çektim. Altın Portakal Film Festivali de dahil olmak üzere bir çok festivalde gösterimi oldu belgeselin.

    2009 yılına geldiğimizde ise 9. Alanya Belgesel Film Festivali’nde ilk gösterimi yapılan “Kalemi Kırmasaydık” adlı yapıtımı tamamladım. “Kalemi Kırmasaydık” aynı zamanda TRT Uluslararası Belgesel Film Yarışması’nda profesyonel dalda yarışıyor.

    Son belgeselinizden bize biraz bahseder misiniz?

    Bu da bir şekilde tarih öyküsü aslında. Türkiye’deki tarihsel değişime kırtasiye malzemelerinin gözünden baktık bu sefer. Kırtasiye ile ilişkileri daha yoğun olduğu için de karikatüristleri anlatımın başına yerleştirerek “Dünden bugüne kırtasiye malzemeleriyle olan ilişkilerimiz nasıl değişti?” sorusuna cevap aradık. Sonuçta gördük ki bizim küçük kırtasiyelerimizin yerini büyük alışveriş merkezlerindeki tedarikçiler almış. Çizim yaptığımız kâğıtların yeriniyse bilgisayar programları.

    Üretken bir yönetmensiniz son belgeselinizi yeni çekmenize rağmen kurgu aşamasında olan bir filminiz daha var, üretirken nelerden etkileniyorsunuz?

    Belgesel benim kendimi ifade etme şeklim. Somut verilere dayanarak bir şeyler anlatmayı seviyorum. Yaşadıkça ve bir şeylerden etkilendikçe yeni filmler üretme isteği duymaya devam edeceğime inanıyorum.

    Kurgu aşamasındaki son çalışmanızın içeriğini ve hayatınızın hangi döneminden etkilenerek bu belgeseli çektiğinizi bizimle paylaşır mısınız?

    İnsan kendinden yola çıkarak bir şeyler anlatıyor. Her zaman müziğe ilgi duymuş biri olarak kurgu aşamasındaki son çalışmam “Manastır Doğum Yerim”de Makedonyalı müzisyen Hayri Demirovski’nin hayat hikâyesini anlatıyorum. Daha yaşarken Makedonya halkı için anonimleşen biri haline gelmiş kendisi. Demirovski’nin gençlik yıllarında iş bulmak amacıyla Manastır’dan ayrılışı sırasında bestelediği “Bitola, Moj Roden Kraj” (Manastır Doğum Yerim) parçası, Manastır Radyosu’nun 50. yıl kutlamaları çerçevesinde yapılan bir oylamada yüzyılın şarkısı olarak seçilmiş. Böyle önemli bir sanatçıya duyarsız kalamadım ve belgeselini çekmek istedim.

    Yasin Bey çalışmalarınızın devamını diliyor ve bize zaman ayırdığınız için teşekkür ediyoruz.

    Ben teşekkür ederim.

    (17 Mayıs 2010)

    İlayda Vurdum

    Can Dündar, Boğazici Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi’nde

    Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi, 11 Mayıs 2010 Salı günü saat 14:00’de yazar, araştırmacı, gazeteci ve yönetmen Can Dündar’ı ağırlıyor. Dündar’ın yönettiği Mustafa adlı uzun metraj belgesel film büyük ilgi görmüş ve tartışma yaratmıştı. Film sinemalarda gösterime giren nadir belgesellerden biri olmuş ve oldukça önemli bir izleyici kitlesine ulaşmıştı. Söyleşi öncesinde 10 Mayıs Pazartesi günü saat 18:00’de bu önemli belgesel de Mithat Alam Film Merkezi’nde gösterilecek. Can Dündar buluşması, merkezin bahar aylarındaki en önemli etkinliklerinden biri olacak.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü afişe ve diğer bilgilere haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Can Dündar, Boğazici Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi’nde yazısına devam et