Tek Bir Fotoğraf Karesi Üzerinden Türk Sinemasının 95 Yıllık Tarihi

Yanımda yöremde sıkça bulunan meslektaş ve dostlarımın pek iyi bildiği üzere, benim sinema sevdamın önemli bir bölümünü “sinema arkeolojisi” ve bu alandaki koleksiyonculuk tutkusu kaplıyor. Söz konusu tutkunun doğal bir sonucu olarak da yaşadığım ve çalıştığım mekânlar artık oraya buraya sığdırmakta güçlük çektiğim geniş bir görsel arşivle kaplanmış durumda…

Bayramın hemen öncesinde, elime yine bu türden ilginç bir arşiv malzemesi geçti. Türk sinemasına ilişkin hatıra eşyalarının satıldığı bir internet sitesinde, diğer yüzlerce ıvır zıvırla birlikte, küçük bir bedel karşılığında satışa sunulmuştu bu siyah-beyaz fotoğraf karesi… Ancak, onun diğerlerinden farkı, film tanıtan bir lobi kart değil, doğrudan doğruya kamera arkasından nadir bir kare olmasıydı.

Üzerinde doğru düzgün açıklayıcı metinler bulunmayan böylesi belgeleri ele geçirdiğinizde, fotoğraftaki tanıdık simâlardan hareketle titiz bir arşiv taraması yapmanız gerekiyor. Ben de aynen öyle yaptım ve arkasında yalnızca “Filme başlanması vesilesiyle adak kesiyorlar” yazan bu fotoğrafta ilk anda gözüme çarpan iki efsanevî yıldız, Tamer Yiğit ve Belgin Doruk’tan hareketle, söz konusu karenin 1964 yapımı Metin Erksan filmi “Suçlular Aramızda”nın setinde çekilmiş olduğu sonucuna ulaştım. Nitekim, kamera ekibine mensup diğer iki kişinin, dönemin ünlü görüntü yönetmeni Mengü Yeğin ve asistanı Tosun Bayrı olduğunu benden daha kıdemli sinema kurtlarına teyit ettirince, bulmacanın eksik kalan parçaları da tamamlanmış oldu.

gittigidiyor.com sitesinde satışa sunulan, Türk sinema tarihine ait binlerce siyah-beyaz ve renkli fotoğraftan yalnızca biriydi bu… Yani, en yüzeysel tanımıyla ticarî bir “mal”dan söz ediyoruz. Ancak bakınız, aynı kare, onu biraz daha yakından inceleyince bizlere neler neler anlatıyor:

Yıl 1964… Türk sinemasının hem sayısal açıdan, hem de kalite olarak büyük bir patlama yaptığı, birbiri ardına pek çok önemli filmin çekildiği hareketli bir dönem…

Filmin yönetmeni Metin Erksan… Ki kendisi -bırakın şimdileri- daha o günlerde bile, henüz bir-iki yıl öncesinde çektiği “Yılanların Öcü”, “Acı Hayat” ve “Susuz Yaz” gibi başyapıtlarla ortalığı birbirine katmış, özellikle sonuncusuyla Berlin’den “Altın Ayı” alarak dönmüş, sektördeki herkesin önünde ceketini iliklediği karizmatik bir isim…

Çekilen film, burjuvazinin ikiyüzlülüğünü, kendi içindeki kokuşmuşluğunu son derece başarılı bir Erksan senaryosu eşliğinde anlatan ve sonradan yönetmenin de en saygın çalışmaları arasına girecek olan “Suçlular Aramızda”…

Filmin başrollerinde Ekrem Bora, Belgin Doruk, Tamer Yiğit, Leyla Sayar ve Atıf Kaptan gibi, o tarihlerde şöhretinin zirvesinde yıldızlar yer alıyor.

Yapımcı deseniz, yine o dönemin en baba şirketlerinden Birsel Film; Özdemir Birsel, Nüzhet Birsel ve Saltuk Kaplangı üçlüsü…

Yani, görünüşte her şey dört dörtlük… “Merdivenaltı bir prodüksiyon”la değil, o yılların koşullarında “en ağır ağabey ve ablalar”ın imzasını taşıyan çok önemli bir setten yansımalar içeriyor bu siyah-beyaz, soluk kare…

Şimdi biraz daha “zoom” yapalım aynı fotoğrafa…

Türk sinemasının gelmiş geçmiş en popüler yıldızlarından biri olan, zarafet timsali “küçük hanımefendi” Belgin Doruk, güneşin altında, ne kendine ait bir oyuncu sandalyesi, ne de basit bir kafeterya şemsiyesi olmaksızın, toz toprak içindeki bir ortamda duvarın üzerine oturtulmuş, çekimin başlamasını bekliyor. Üstelik, filmde giydiği kostüm üzerinde olduğu bir hâlde… Onun bir bahçe duvarının üzerinde öylece sırasını beklediği yıllarda, Hollywood’da topu topu dört cümlelik bir rolü olan yaşlı bir karakter aktristi bile kendisine tahsis edilmiş özel bir karavan olmazsa asla sete gelmezdi. Ki aynı yıldız oyuncu kuralları günümüzün batı sinemasında eskisinden çok daha katı bir biçimde geçerli…

Ön plânda ise yakışıklı aktör Tamer Yiğit, filmin görüntü yönetmeni Mengü Yeğin ile birlikte -çekimlerin başlaması şerefine- “horoz” kesiyor. Parmağını hayvana doğru uzattığına bakılırsa, biraz sonra da kanını alnına sürecek. Dikkat ediniz; yapımcısı, yönetmeni ve oyuncularıyla “yıldızlar geçidi” görünümündeki bir filme başlanırken kesilen adak, bir adet “horoz”… Muhtemelen bu “adağın” parası da prodüksiyon âmirinden değil, ya Yiğit’in kendisinden ya da set ekibindeki diğer bir sanatçıdan çıkmıştır.

Aynı şekilde, onun da bu horozun kanını alnına sürdüğü günlerde Hollywood’da en sıradan filmin çekimleri bile görkemli partiler eşliğinde başlardı.

Son olarak “kamera cephesi”ne odaklandığımızda, orada da ahşap tripotlu ve küçük magazinli alelâde bir cihaz görüyoruz. Ortada ne ekstra bir objektif koruyucusu, ne de görüntü yönetmeninin üstüne çıkıp rahatça çalışabileceği özel bir zemin var. Ortamın yegâne aksesuarı, kamerayı tozdan uzak tutmak için üzerine atılmış siyah bir bez… Batılı meslektaşlarının dev magazinli, bir defada 12 dakikalık film çekebilen, ön kısmı boru gibi özel lenslerle donatılmış “Panavision”larla, “Mitchell”lerle çalıştıkları bir zaman diliminde, Erksan ve ekibi en iyi filmlerini işte bu portatif kameralarla, televizyon haberciliği gibi günübirlik işlerde kullanılan düşük modelli “Arri”lerle çekiyorlardı.

Sonuç olarak, sette, o setin yönetmeni, oyuncuları ve teknik ekibini yüceltecek, kendilerini “özel ve ayrıcalıklı” hissetmelerini sağlayacak hiç bir şey bulunmuyor. Ne bir karavan, ne bir güneşlik, ne adlarının yazılı olduğu sandalyeler, ne de ekibin iştahını açacak türden yüksek bir teknoloji gösterisi…

Bırakın bunları, ortada -iddialı bir filme başlamanın şerefine getirilmiş- şöyle en cılızından bir “adak koyunu” bile yok! 1960’larda toplumun üzerinde fırtına gibi estirilen “muasır medeniyetler seviyesine ulaşma” yönündeki o güçlü propagandaya karşın, kültürel kökleriyle bağlarını bütün bütün de koparmak istemeyen bir grup inançlı sinemacı yeni bir projeye başlamadan önce Yaratıcı’larına küçük bir “şükran gösterisi”nde bulunmak istiyorlar; ancak o an ceplerinde bulunan para muhtemelen yalnızca horoz kesmeye yetiyor. Onlar da “Gerçi caiz değil, ama hiç yoktan iyidir” diyerek kameranın yanıbaşında alelacele kurban ediyorlar horozu…

Koleksiyonculuk işte bu yüzden güzel bir merak… Bazen elinize geçen bir afiş, bir lobi kartı, bir kamera arkası fotoğrafı size yüzlerce sayfalık kitaplardan çok daha fazla şey anlatıyor. Tıpkı Yeşilçam’ın 95 yıllık çileli tarihinin özetini sunan bu fotoğrafta olduğu gibi…

(07 Aralık 2009)

Ali Murat Güven
Yeni Şafak Gazetesi Sinema Editörü

alimuratg@yahoo.com

Karanlık Dehlizlerde “Gizemli Yolculuk”

Yönetmenliğini Roberto Ando’nun yaptığı ve Türkiye’de gecikmeli olarak gösterime giren İtalyan filmi ‘Gizemli Yolculuk’ iki kardeş arasındaki beyinleri zorlayan ilişki biçimini ve bu ilişkinin yıllar sonra evlilik nedeniyle kopma noktasına gelmesini beyazperdeye aktarırken, kardeşlerin geçmişleriyle yüzleşmek zorunda olmaları ise seyircinin kafasını iyice karıştırıyor.

Sicilya gibi suç oranının hayli yüksek olduğu bir bölgede varlıklı bir ailenin çocukları olan Leo ve kızkardeşi Ale, yargıç babaları ile annelerinin anlaşılması güç ilişki şekline başından sonuna tanıklık eder. İki kardeşin bir kopya gibi gelişen yaşam öyküsü ileriki safhalarda ise kırılgan ve yorgunluk verici bir hal alıyor.

Yönetmenliğini Roberto Ando’nun yaptığı ve suç deryasındaki kapalı bir aile prototipinin çeşitli yönlerini seyirciyle buluşturan ‘Gizemli Yolculuk’ yapısı gereği gizli kalmış ve hangi kategoriye gireceği bile karmaşık olan ilişkileri ve sonucunda kişinin kendisiyle yüzleşmesine ışık tutuyor.

Baba ve annelerinden gizlice gördükleriyle aralarında tuhaf bir ilişki başlayan Ale ve Leo, zamanla bir suça dönüşen ve bir türlü sonlanmak bilmeyen bu ilişki nedeniyle kaderlerinin karanlık dehlizlerinde yol almaya başlarlar. Başlangıçta normal seyirle geçen filmin sonlara doğru karmaşıklaşması ise seyirciye tuhaf bir tat yaşatıyor.

Trajikomik bir melodram olan ancak mesajın seyirciyi tam anlamıyla içine almayı başaramadığı filmde Emir Kusturica da rol alıyor. Filmde Ale’nin ansızın evleneceğini duyurması, iki kardeş arasında parçalanmaya sebep olur. İkisinin arasında her zaman oldukça hararetli bir bağ olmuştur, birer yetişkin olduktan sonra bile, tamamen onlara özgü ve mahrem bir bağ. Beklenmedik bir olasılıkla, gerçekte zihinleri daha önce hiç kesişmemişti.

Gizemli bir şekilde, kaderin inanılmaz, hatta zalim bir oyunu sonucunda, Leo, Ale’nin Sırp ressam nişanlısının, Sicilya’da kızkardeşine bir ev almayı plânladığını öğrenir. Ancak bu evin kızkardeşinin bilmediği bir sırrı vardır; iki kardeş henüz çocukken daha sonra hiç konuşulmayan bir aile trajedisi sonucunda bu evden kaçmaya mecbur kalmışlardır.

Ev ikisinin çocukluklarının geçtiği ve annesinin burada hayatını karmaşık şekilde kaybettiği evdir. Annenin cinayetinde her ne kadar yargıç baba cezaevinde olsa ve suçu kabûl etse de aslında katil başkadır. Dışarıdakilerden sadece Leo’nun bildiği bir gerçek vardır ancak buna rağmen Ale ile aralarındaki ilişki sürmekte ve giderek bir suç ortaklığına bir işkenceye dönüşmektedir. Kız kardeşini korumak isteyen Leo, söz konusu evi önceden almak için Sicilya’ya, köklerine doğru gizemli bir yolculuk yapmak zorunda kalır. Burası nefes kesici bir doğa, şehvet, insafsız bir hayatiyet, korkunç yıkım ve her şeyin ötesinde hayatını küllerinden yeniden kurmak için karşı konulmaz bir arzu uyandıran bir kara parçasıdır. Leo’nun bu gizemli yolculuğu, O’nu ailesinin hikâyesindeki karmaşayı derinlemesine araştırmak ve bir cinayetle, bu eve, bu kara parçasına gömülmüş çözülmeyen bir gizemle yüzleşmek zorunda bırakır.

Eve girer girmez gerçeklerle yüzleşen ve üzerindeki lânetten kurtulmaya çalışan Leo, çocukluğunu mahveden bu gizli yaradan kurtulmaya çalışırken aynı zamanda sıradışı bir aydınlanmaya da ulaşır. Leo, bu çok güzel ve zorlu hedefe giden tek gerçek yolun, hayatın kendisinin sınırsız topraklarında olduğunu keşfeder.

Doğu toplumlarında feodal aile ilişkileri çerçevesinde ensest olarak tanımlanan, batının Sicilya gibi varlıklı bölgelerinde ise, varlıklı ve aydın aile ortamında gelişen bu ilişki biçimini tanımlamakta güçlük çekilirken, film seyirciyi ağır bir karamsarlık havasına sürüklüyor.

Ortak suçtan kurtulmaya çalışan Leo’nun kendi içindeki karanlık tünelden kaçamayışı ve “Bizim ülkemizde insanlar anıları unutarak mutlu olur” şeklindeki cümlesi ise aynı zamanda coğrafyaya özgü insan ilişkilerini de masaya yatırıyor.

Leo’nun uğraşısına rağmen Ale’nin nişanlısı söz konusu evi alarak bir anılar müzesine dönüştürür. Leo için bir ızdırapa dönüşen durum Ale için de benzer bir rota izler. Kendilerinden ve birbirlerinden kaçmaya çalışsalar da, buluştukları nokta yine ruhlar alemindeki suç ortaklığı olmaktan öteye gitmez.

Filmin Künyesi

Yönetmen: Roberto Ando
Oyuncular: Alessio Boni, Donatella Finocchiaro, Valeria Solarino, Emir Kusturica ve Claudia Gerini.
Tür: Melodram
Yapım: 2006

(07 Aralık 2009)

İsmail Yıldız

ismailsterk@gmail.com

Dönüşüm

Marina de Van’ın yönettiği ve Sophie Marceau, Monica Bellucci, Andrea Di Stefano ile Thierry Neuvic’in oynadığı Dönüşüm (Ne Te Retourne Pas – Don’t Look Back), 04 Aralık 2009’da Tiglon Film dağıtımıyla Mars Prodüksiyon tarafından vizyona çıkarıldı.
Evli ve iki çocuklu bir yazar olan Jeanne’ın bedeni değişmeye başlamıştır ama etrafındaki hiç kimse bunun farkında değildir. Ailesi onun korkularını, yeni kitabını yazmakla ilgili stresine bağlasa da, Jeanne daha derinlerde başka bir şeyler olduğunu bilmektedir. Annesinin evinde bulduğu bir fotoğraf onu İtalya’da bir arayışa sürükler.

  • Basın Bülteni
  • Fotoğraflar
  • Web Sitesi
  • Fragman
  • IMDb
  • Ali Ulvi Uyanık Yazıyor
  • Diğer basın bültenlerine haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Dönüşüm yazısına devam et
  • Ahmet Uluçay’ı Kaybettik

    Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmiyle tanınan yönetmen Ahmet Uluçay’ı 30 Kasım Pazartesi günü 16:00’da kaybettik. Ahmet Uluçay, Optik Düşler ve Koltuk Değneklerinden Kanat Yapmak adlı filmleri ile 6. Ankara Uluslararası Film Festivali’ne katılarak sinema dünyasına adım attı. Son olarak Bozkırda Deniz Kabuğu adlı filmi gerçekleştiren Uluçay için yarın Beyoğlu Sineması’nda anma töreni yapılacak. Merhuma tanrıdan rahmet, kederli ailesine sabırlar dileriz. (Haber: Ali Murat Güven.)