30. Uluslararası Sinema Okulları Festivali

Fransa – 30. Uluslararası Sinema Okulları Festivali, 07 – 14 Aralık 2007 tarihleri arasında düzenleniyor. Son başvuru tarihi 15 Ağustos 2007 olan festivalin iletişim bilgileri: Rencontres Internationales Henri Langlois, Le Théâtre – Scène Nationale, 1, Place du Maréchal Leclerc, 86000, Poitiers, France. Tel: +33 (0)5 49 03 18 90, Faks: +33 (0)5 49 03 18 99. Daha geniş bilgi için tıklayınız.

Monterrey International Film Festivali

Meksika – Monterrey’de 11 – 18 Ağustos 2007 tarihleri arasında düzenlenecek Monterrey International Film Festivali uzun metraj (kurmaca ve belgesel), kısa metraj (kurmaca, belgesel ve animasyon) ve Social Vision Showcase adlı bölüm (yarışma dışı bölümde sosyal içerikli kısa belgesel, uzun metraj ve orta metrajlı filmler) için son başvuru tarihi 18 Mayıs 2007 olarak açıklandı. Geniş bilgi için tıklayınız.

2. Kara Kare Film Günleri

Türk Musevi Cemaati Sinema Grubu tarafından düzenlenen Kara Kare Film Günleri, 15 – 21 Nisan 2007 tarihleri arasında Maçka Cinebonus G-Mall’da yapılacak. Film günlerinde, Karanlığa Işık Tutan Filmler teması ile II. Dünya Savaşı ve Nazi Soykırımı hakkındaki filmler gösterime girecek. Kara Kare Film Günleri çerçevesinde, aralarında Kara Kitap (Black Book), İyi Akşamlar Bay Wallenberg (Good Evening Mr. Wallenberg), Yenilmez Adam (Invincible), Hatıra (Memoria), Annemin Cesareti (My Mother’s Courage), Ataşlar (Paperclips), Gün Işığı (Sunshine)’in de bulunduğu filmler gösterilecek.

2. Kara Kare Film Günleri yazısına devam et

Nilüfer Açıkalın’dan Kamera Oyunculuğu Eğitimi

Nilüfer Açıkalın, Digital Film Academy bünyesinde oyunculuk eğitimi verecek. Atölye çalışmasında öğrencilerin ilk derslerden itibaren kamera önünde değişik karakterleri canlandırarak yeni deneyimler kazanmaları hedeflendi. Tecrübeli oyuncu Nilüfer Açıkalın’ın liderliğinde öğrenciler, hem kendi seçtikleri veya yazdıkları karakterleri yorumlayacaklar hem de eğitmenlerinin belirlediği sahneleri canlandıracaklar. Nilüfer Açıkalın liderliğindeki ilk dersler 24 Nisan’da başlıyor.

  • Web Sitesi
  • Ah Şu Erk Meselesi!

    Apokalipto için ilk söyleyebileceğim, düşündürücü bir film olduğu. Üstelik, düşünmeye filme gitmeye karar vermeden önce başlamanız gerekiyor, zira epey kanlı bir film bekliyor sizi. Örnek mi? Ateşi kullanan bir uygarlık Mayalar, ama yemeklerini pişirmek için değil! Hâl böyle olunca da avladıkları hayvanları parçalayıp anında yemeye başlıyorlar. Bu da çok iç açıcı bir görüntü değil, takdir ederseniz. İşin içine bir de Tanrılara adanan -ki canlı canlı sökülen kalpler, bedenden ayrılan kafalar söz konusu olan- insanlar girince dayanma sınırınız epey zorlanıyor. Ama bunlara dayanacak kadar güçlüyüm diyorsanız, kendinizi, filmin sunduğu güçlü görselliğe ve sürekli hareketliliğe bırakmaya hazırsınız demektir!

    Filmin açılışında W. Durant’ın bir cümlesi karşılıyor sizi: “Büyük uygarlıklar fethedilemez, ancak kendilerini yok eder.” Arkasında kocaman bir anlam taşıyan bu cümleyi, filmin bitiminde düşünmek üzre belleğinizin “yakın zamanda hatırlanacaklar” bölümüne kaydedip, arkanıza yaslanıyorsunuz. Bunu yapar yapmaz da, film, Amerika’da bin yıldan fazla bir süre hüküm sürmüş olan Maya uygarlığının ortasına bırakıveriyor sizi.

    İlk başta sıradan bir insanken, sonradan, duruşuyla, değişimiyle ve savaşıyla devleşen bir kahramanımız var: Jaguar Paw. Küçük ve sakin bir köyde ailesi ve dostlarıyla mutlu bir hayat süren genç bir adam. Ta ki, gücü elinde tutan birileri, dünyasını paramparça edene kadar. Bundan sonrası, genç adamın hayatta değer verdiği her şeyi korumak adına verdiği mücadele… Öyle ki, filmin neredeyse yarısı boyunca koşuyor. Jaguar Paw’ı canlandıran oyuncunun profesyonel bir atlet olduğu gerçeği bu performansın arkasındaki gizemi bir parça aydınlatıyor elbette. Yeri gelmişken, Apokalipto’nun tüm oyuncu kadrosunun yerlilerden oluştuğunu belirtelim. İzole edilmiş Kızılderili halklarından gelen genç oyunculardan bazıları prodüksiyondan önce hayatında otel odası bile görmemiş.

    Tüm bunları öğrenmek ve filmde gördüklerim, yıllardır aklımı kurcalayan bir konuyu düşünmeye sürükledi yine beni. İlk insanları merak ederim çocukluğumdan beri. Büyüdükçe, merakım da benimle birlikte gelişip derinleşti. Avlanan adamları canlandırıyorum hayalimde. Bir şekilde hayvanları yakalayıp etin tadına bakmışlar. Bunun karınlarını doyuran, üstelik lezzetli bir yiyecek olduğunun farkına varmışlar. Avlanmaya devam etmişler. Buraya kadar tamam. Peki sonrasında? Yani hepsi ava gitmiyordu. Kimileri hayvanı avlıyor, kimileri taşıyor, daha ileri dönemlerde, kimileri temizliyor, ateşle ilişkilerinin ilerlediği dönemlerde de kimileri pişiriyordu. Merak ettiğim, bu dağılımın nasıl olduğuydu? Yeteneklerine göre aralarında işbölümü mü yapmışlardı? Sen hızlı koşuyorsun, hayvanı takip et! Sen iyi atıcısın, sen mızrağı fırlat. Sen iri yarısın, sen taşı. Sen iyi aşçısın, sen pişir. Böyle mi olmuştu? Yoksa birileri diğerinin avlanmayı başaracak kadar güçlü, ama kendisinden daha aptal ya da korkak, ne bileyim silik olduğunu fark edip, bundan yararlanmaya mı başlamıştı? Ne acı ki, ne kadar kabûl etmek istemesem de, gerçek, ikinci teoriye daha yakın duruyor. İşte Apokalipto’yu izlerken gördüğümüz de tam anlamıyla buydu. Kurnaz ve acımasız olan, daha hırslı oluyor. Daha fazlasını istiyor. Ve istediklerini elde etmek için maalesef sınır tanımıyor.

    Filmdeki iki babayı düşünmeye başladım sonra. İkisi de oğullarına “korkusuz” olmayı öğretiyordu. Ama Jaguar’ın babası için korkusuz olmanın yolu, korkuyu hayatına sokmamaktan geçiyordu. Bir defa aklına girdi mi, her yeri saran bulaşıcı bir hastalık gibiydi korku. Acımasız kabile şefinin oğluna miras bıraktığı korkusuzluğun yolu ise şiddetten, acımasızlıktan, yakıp yıkmaktan geçiyordu. “Korkma, korkut” politikasıydı yani. Oğullardan biri korkmadığı için hayatını kaybederken, diğeri, korkuyu keşfettiği için yaşamda kalıyor, hatta küllerinden yeniden doğuyordu.

    Evet, film, belki Maya uygarlığı hakkında aydınlatmıyor bizi. Ama yine de oralarda konuşulan beş dil olduğunu, en yaygınının Yutacan dili olduğunu öğreniyoruz. Mayaların göksel bir tanrıya inandığını, ona insanları kurban olarak sunduklarını da. Hem zaten filmin bize Maya uygarlığını tanıtmak gibi bir kaygısı da yok. Çok daha başka iki şey var anlattığı. Birincisi, erk duygusunun, en güçlü uygarlığı bile içeriden yıkabileceği. İkincisi ise, korkunun yaşamımıza bulaştığı anda bizi yıkabileceği. Bu yüzden öykünün, eleştirildiği gibi herhangi bir zamanda ve mekânda, meselâ 2007 yılında Kaliforniya’da geçmesi asıl mesajını vermesine engel. Çünkü korkunun ve erk duygusunun yıkıcılığının gücünü ancak o kirlenmemişlik anlatabilirdi. Ve yaşadığımız kirlenmiş dünyanın, o iki duygunun eseri olduğunu. Maalesef.

    (13 Nisan 2007)

    Gülay Oktar Ural