Cinedergi 32 Yayında

Sanal dünyanın en kapsamlı sinema dergisi Cinedergi’nin 32. sayısının öne çıkan başlıkları, İlker Ayrık, Gülçin Santırcıoğlu, Nilüfer Açıkalın ve Orhan Oğuz. İran sinemasının yönetmenleri ve tango filmleri, derginin diğer konuları arasında yer alıyor. Memleket Meselesi’nde rol alan üç erkek oyucu Ahmet Uğurlu, Tuna Orhan, Bora Akkaş ise bu sayının röportaj konukları. Görsele dayanan İşte O An, Türk sinemasının nabzını tutan Sindrella, DVD köşesi, eleştiri, vizyon, pek yakında, albümler, kitaplar, festivaller, hepsi ücretsiz sinema dergisi Cinedergi’nin yeni sayısında.

  • Basın Bülteni
  • Web Sitesi
  • Yüksek çözünürlüklü kapak fotoğraflarına haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Cinedergi 32 Yayında yazısına devam et
  • Yavuz Turgul Sinemasında Mevsim Değişikliği

    Alıcı gözüyle çok film seyretmeyi, gözün bakan kısmının kabuğunu soyup gören kısmı aydınlığa kavuşturma egzersizi olarak kabûl edersek, sinemanın ve edebiyatın en şanssız türü polisiye olacaktır. Külliyatından hallice faydalanmış olmak analiz kabiliyetini kuvvetlendireceğinden, polisiye eser klişelerden arındırılmış, meselesine ekstrem bir orijinallikle bakan bir iş de olsa vakanın çözümü çok erken vakitte kapımızı çalabilir dolayısıyla bu durum bulmacanın doğası gereği alınacak keyfi minimize edebilir.

    Bana kalırsa son dönem polisiye filmlerin ve romanların en önemli farklılığı da, bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için gittikleri taktik değişikliği. Bu işler, serim ve düğümü aşina olduğumuz şekilde (ilk akla gelecek örnekler envai çeşit Chandler ve Agatha Christie işi olabilir) sunuyorlar. Ortada bir vaka oluyor, görevi onu araştırmak ve nihayete kavuşturmak olan bir kahramanımız ve vakanın çember içine aldığı çeşitli cemiyetlerden tipler var ve kahraman çizilmiş çemberin içini muhatap alarak karineleri takip ediyor.

    Değişiklik çözümde kendini belli ediyor. Eski işlerde kahraman yalnızca elinde olanlarla kıvrak zekâsını ve açıkgözlülüğünü aynı potada eritip noktayı koyardı, fakat “yeni” çemberin dışını da muhatap alıyor ve elde olanların hiçbir işe yaramayacağı hissini okuyucuya / izleyiciye aşılıyor. Başlarda bir ipucu bulunuyor, üzerine şüphe gölgesi düşmüş birileri ele geçiriliyor. Fakat biz biliyoruz ki esas kahramanları heyecana sevk eden bu durum hiç de dişe dokunur bir sonuç doğurmayacak. Çünkü asıl infilâk finalde. Çünkü biliyoruz ki finalde -bir kelime bir kavram bu kadar kısa bir sürede ancak bu kadar eskitilebilir- bizi bir sürpriz bekliyor.

    Evet, sürpriz kavramı bilinen ilk polisiye işlerde de türün gereği olarak karşımıza çıkardı ama “yeni”nin sürprize bakışı, bilinen görünen her şeyin deforme edilmesi. Elinizdekilerle çözümün en ufak parçasına kani olamazsınız çünkü meğerse hiçbir şey bilmiyorsunuzdur. Kahramanın sizin (belki de kendinin) bilmediği bir özelliği ortaya çıkar, hatırlamadığı / hatırlamak istemediği bir anı peyda olur, zannedilmeyen tanışıklıklar, alışverişler bazı fitilleri ateşler, iyi aslında kötü, kötü aslında iyidir. Ve olayların nedenleri, kaynak arz eden bir kavramla temasallaştırılır.

    Maxime Chattam, Jean-Christophe Grange, Tess Gerritsen gibi yazarlar bahsettiğimiz nedeni saf kötülükten beslenen bir ruh haliyle temasallaştırır, bizim edebiyatımızdan Ahmet Ümit ise kötülük kavramını temasına, ruh haliyle özdeşleştirmeden vuku bulan çok katmanlı bir dokunaklılıkla yerleştirir.

    Av Mevsimi’ne bu girizgâhın ışığında bakarsak, Yavuz Turgul’un tercihleri “yeni”den ve dokunaklılıktan yana oluyor. Fakat Av Mevsimi’nin zayıf bir film olmasının sebebinin temeli bu tercihlerde değil, Yavuz Turgul’un bu tercihlerini kendi sinema görüşünden bağımsız bir şekilde servis etmesinde gizli. Nedir bu farklılıklar?

    İlk olarak, Av Mevsimi’nde Turgul’un gözde teması yok. Yani düzenin eskittiği / istemediği adam yok, düzeni istemeyen adam var. Eski – yeni çatışması yok, tam tersine iki eski toprağın mücadelesi var. Bu olumsuz bir durum mu? Tabii ki değil ama bu değişikliğin ibresini olumsuz tarafa yatıran ikinci bir farklılık var: Turgul’un bir işinde ilk kez “karakter” yok. Sembolik isimleri dışında Avcı’nın hüviyetindeki basiret ve taraf olduğu cevval karşıtlığı, Deli’nin fütursuzluğu, Battal’ın nefse itimadı, Asiye’nin kesin kararlılığı, Çömez’in geçmek bilmeyen obsesyonu, bu karakterleri çevreleyen çemberin dışındaki karakterlerin birbirleriyle olan tahmin edilmez bağlantıları… Beklenen eksantrik sonda hepsi bir yere oturtuluyor, evet ama tüm bunlar bilâkis suni ve yalnızca oturtma telâşına hizmet eden bir resim çizmeye mahkûm. Turgul’un fıtri meziyetlerinden biri olarak kabûl görecek diyalog yazımı da bu karakter yoksunluğundan kaynaklanan yavanlıkta. Bu eksiklik en çok, Turgul’un en nefes alıp vermeyen antagonisti Battal’ın Avcı’yı izaz ettiği sahnelerde ve Avcı – Deli – Çömez’in çeşitli evveliyatlardan günümüze hareketle içlerini döktükleri anlarda kendini belli ediyor.

    Üçüncü ve bence en önemli farklılık / eksiklik ise filmin tam olarak ne bir tema, ne bir cümlenin peşinde olması. Filmin tanıtımlarında kullanılan ve filmi açan, estetiği fetişizm boyutundaki sahnenin akla getirdiği tek şey var, o da gizem. Fakat filmin hareket ettiği cümle “Bir cinayetin hayatınızı sonsuza dek değiştireceğini bilseniz yine de peşinden gider misiniz?” muallâkı ve bu cümle gizem hissiyatıyla kesinlikle koşut değil ve cinayet hikâyesi tek katmanlı olup, değişen hayatlar da salt dramatiklik ve sinir harplerine yüklenince bu ikilinin geçimi zorlaşıyor, istikbâlleri parlak görünmemeye başlıyor.

    Bu elzem eksikliklerin dışında popüler sinema gramerini çok iyi bilen bir adamın filminde tahmin edilemez poplukta sahnelerin yer alması (Deli’nin Ete Kurttekin parçasıyla özdeşimi), hareketli kamera kullanımındaki yapaylığın plân kesim ve plân bağlamalardaki uyumsuzlukla birleşmesi, bazı sahnelerin dekupajında ciddi sıkıntıların olması, Av Mevsimi’ni zayıf hazırlandığından ötürü çeşitli kutuların boş kaldığı, bazı durumlarda dolu kutuları da hesaba katmamızın gerektiği, bu yanlışlıkların çeşitli harflerin üzerinden başka harflerle geçmemiz zorunluluğunu ortaya çıkardığı, hevesle elimize aldığımız ama tüm bu aksaklıklardan ötürü zihnimize beklediğimiz jimnastiği yaptırmadan elimizden bıraktığımız keyifsiz bir bulmacaya dönüştürüyor.

    Av Mevsimi’nden önceki Yavuz Turgul sinemasına getirilebilecek tek eleştiri “Bu adam farklı hikâyelerle hep aynı filmi yazıyor / çekiyor” olabilirdi.

    Ama bu eleştiri onun o filmleri çok iyi kotarmasına engel teşkil etmiyor, çeşitli zorlukların altından en zor zamanda alnının akıyla çıktığı gerçeğini de değiştirmiyor.

    Bir düşünün, Eşkıya’yı başarma olasılığı, o zamanlarda milyonlarca kişinin değerini bilmediği bir şeyin hayranlık uyandıran bir olaya dönüşmesiydi ve yaşananları hatırlıyorsunuz.

    Tüm bunlardan hareketle Turgul’un önceki altı filmlik filmografisinde en iyi filmi olarak Muhsin Bey’i başa koyup, en alt sıraya da Gölge Oyunu’nu yerleştirdiğimde, Av Mevsimi’nin en zayıf işi olmasına karşılık Gölge Oyunu’nun altında yer almayıp yeni bir filmografinin en alt basamağına namzet olması gerektiğini düşünüyorum.

    Bu durum Yavuz Turgul sinemasında yeni bir yolu işaret ediyor mu bilinmez fakat şayet öyleyse o yol Ridley Scott’ın Thelma & Louise, Christopher Nolan’ın Memento ve Shyamalan’ın Signs sonrası girdiği tarzda yollarla kesişmez umarım.

    (07 Aralık 2010)

    Ahmet Can Yıldız

    ahmetcanyldz@yahoo.com

    Belgesel Film Oğlunuz Erdal, Ücretsiz Gösterimlerle Türkiye’yi Dolaşıyor

    SAV (Sosyal Araştırmalar Vakfı) 1974 – 1983 Dönemi Çalışma Grubu’nun uzun soluklu bir çalışma ile gerçekleştirdiği Oğlunuz Erdal adlı belgeselin ilk gösterimini 18 Ekim 2010 Pazartesi günü Beyoğlu Sineması’nda yapılmıştı. Bu defa vakıf ücretsiz gösterimler ile Türkiye’yi dolaştırıyor. Erdal ,sadece bir devrimci değil halkın belleği idi. Tunç Erenkuş tarafından yönetilen, röportajların Tevfik Taş’ın yaptığı belgesel, Erdal Eren’in doğduğu Şebinkarahisar’da başlıyor ve bütün benzer yaşamları, kişilikleri, bir dönemin gençliğini baştanbaşa etkileyen olaylarla birlikte ele alıyor.

  • Basın Bülteni
  • Film hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Filmleriyle Dünyayı Güldüren Leslie Nielsen Yaşamını Yitirdi

    Bir süredir Florida yakınlarındaki bir klinikte zatürre tedavisi gören, Çıplak Silâh filmleriyle tanınan Kanada doğumlu Amerikalı aktör Leslie Nielsen, 28 Kasım’da 84 yaşında hayatını kaybetti. 1950’lerde Hollywood ile tanışan Nielson gişe rekorları kıran komedi filmleri ile izleyicilerin hafızasına kazınmıştı. 11 Şubat 1926’da dünyaya gelen Leslie Nielsen, Uçak fimindeki Dr. Rumack, Çıplak Silâh serisindeki Frank Drebin ve Korkunç Bir Film serisindeki Başkan Harris rolleriyle tanınan bir aktördü.
    Uçak’ta oynadığı doktor rolü sayesinde “Parodilerin Laurence Olivier’i” sıfatıyla ödüllendirildi. (Haber: Serpil Boydak.)

  • Basın Bülteni
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Filmleriyle Dünyayı Güldüren Leslie Nielsen Yaşamını Yitirdi yazısına devam et
  • Alman (Ruhr 2010 – KRV) – Türk Yapımcılar Buluşması, Goethe Institut İstanbul’da Yapıldı

    İstanbul 2010 Ajansı tarafından desteklenen İstanbul / Pecs / Essen Sinemasal Buluşma Projesi’nin son etabı olan Alman Filmleri Haftası etkinliği içerisinde 27 Kasım Cumartesi günü Goethe Institut İstanbul’da düzenlenen Türk – Alman (Ruhr – Krv) Yapımcılar Buluşması toplantısı büyük ilgi gördü. Toplantıya Almanya’dan Claudius Lohmann, Jan Verbeek, Marjorie Bendeck, Jutta Müller, Kadir Sözen, Wolf Dietrich Brücker ve Avrupa Kültür Başkenti Ruhr Bölgesi adına Essen sanat direktörlerinden Aslı Sevindim katıldı. Türkiye’den katılanlar arasında ise Biket İlhan, Yılmaz Atadeniz, Aydın Sayman gibi isimler vardı.

  • Basın Bülteni
  • Hafta hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Fotoğraflara haberin devamından üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    Alman (Ruhr 2010 – KRV) – Türk Yapımcılar Buluşması, Goethe Institut İstanbul’da Yapıldı yazısına devam et
  • İşe Yaramaz (Chantrapas) Filminin Yönetmeni Otar Iosseliani’nin Basın Toplantısı Malatya’da Gerçekleştirildi

    Malatya Uluslararası Film Festivali’nin ilk Yaşam Boyu Başarı Ödülü’nün sahibi, 27 Kasım tarihinde galası gerçekleştirilen Chantrapas – İşe Yaramaz filminin Gürcü yönetmeni Otar Iosseliani’nin katılımı ile 28 Kasım tarihinde, saat 10:30’da Malatya Anemon Otel’de basın toplantısı gerçekleştirildi. Bir basın mensubunun Chantrapas – İşe Yaramaz filminde kimleri anlattığını sorması üzerine, filmde anlatılanların başta Nazım Hikmet, Charli Chaplin ve Tarkovski gibi, istediği şeyleri yapabilmek için ülkesinden göç eden, göç etmek zorunda kalan sanatçılar olduğunu söyledi.

  • Basın Bülteni
  • Festival hakkında geniş bilgi için tıklayınız.
  • Yüksek çözünürlüklü fotoğraflara haberin devamından üzerlerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.
    İşe Yaramaz (Chantrapas) Filminin Yönetmeni Otar Iosseliani’nin Basın Toplantısı Malatya’da Gerçekleştirildi yazısına devam et
  • Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu