Herkes Av Peşinde / Primetime

Geçtiğimiz ay düzenlenen 83. Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan için yarışan Lance Oppenheim imzalı ‘Primetime’, cinsel tacizcilerin kamera önünde suçüstü yakalanarak adalete teslim edildiği efsanevi ‘To Catch A Predator’ adlı ‘reality show’ programını hazırlayıp sunan muhabir Chris Hansen’ın hikâyesini anlatıyor. 2000’li yılların ortalarında ‘Dateline NBC’de yayınlanan programı, yalnızca sert içeriğiyle değil, tuzak evlere yerleştirilmiş gizli kameralar vasıtasıyla pedofillere tavizsiz yaklaşan tutumuyla büyük ses getirmiş, gazeteciliğin etik kuralları ve suç – ceza – adalet kavramları ile şov dünyası arasındaki sınırların muğlaklaştığı gri alanda tartışmaları tetiklemiştir.

Robert Pattinson’ın ustalıkla hayat verdiği Hansen, 1996’da Güney Hindistan’da kayıp çocuklar hakkında yaptığı belgesel ile ödüller almış ancak hiçbir zaman göz önünde bir şöhret olamamıştır. Hırslı gazeteci, ‘Seinfeld’ ve ‘Friends’ fırtınalarının dindiği televizyon arenasında öne çıkacak bir projenin peşindedir. Hansen’ın ‘Network’ten Faye Dunaway esini taşıyan yapımcı Andie Bender (Merritt Wever) ve yirmili yaşlarında olduğu halde çocuksu haliyle 13 yaşın fiziğine bürünebilen tuzak oyuncu (decoy) Dan Plum (Skyler Gisondo) ile birlikte çalışmaya başlar. İnternet üzerinden çocuk yaştakilerle cinsel içerikli mesajlar paylaşan ve onlarla tuzak evlerde buluşmaya giden yetişkinleri gizli kameralar ve polis işbirliğiyle suçüstü yakaladığı program kısa sürede çok izlenen sansasyonel bir olay haline gelmiştir.

Tuzak evin gizli odasından çıkarak yetişkin avları ile yüzleşen Hansen, kazanmış olduğu popülarite ile sarhoş bir halde dozu artan bir gösteri saplantısına sürüklenir ve giderek ‘Hithcock’un ünlü ‘To Catch A Thief’inden esinle ‘avcıyı yakalamak üzere tuzaklar kuran bir avcı’ya dönüşür. Başlangıçta telaffuz edilen ‘ahlâki haçlı seferi’ hareketi ve toplumu koruma misyonu gibi sunulan süreç, ağır reyting baskısı ve rakip kanalın gözdesi ünlü ‘Lost’u haklayabilme kaygısı ile karanlık bir medya sömürüsüne evrilmekte gecikmez. Çok daha ses getirecek bir tacizciyi bulma, hırslı sunucunun deyimiyle ‘balinayı’ avlama tutkusu ise, ekibi muhafazakâr Texas’ın bölge savcısı Bill Conradt’ın (Alex Winter) lüks malikânesine kadar taşıyacaktır.

Filmin Ajon Singh imzalı senaryosu esinini, araştırmacı gazeteci yazar Luke Dittrich’in 2007 yılında ‘Esquire’ dergisinde yayınlanan ‘Bu Gece Dateline’da Bir Adam Ölecek / Tonight on Dateline This Man Will Die’ isimli meşhur makalesinden almış. Belgesel sinemadan gelen Oppenheim bu ilk uzun metraj kurmacasında klasik bir biyografi filmi çekmek yerine, televizyon dünyasının reyting ihtirasını, kameralar önünde insanların hayatını karartmanın getirdiği ‘gösteri’ gücünü ve bir medya operasyonunun etik olarak nasıl raydan çıktığını belgeselvari bir psikolojik bir gerilim olarak beyazperdeye taşıyor. Hansen’ın pek de yolunda gitmeyen evliliği, ihmal ettiği oğulları, ‘The National Inquirer’ın peşinde olduğu Fort Myers’taki gizli ilişkisi ve özel hayatındaki sanrılara şöyle bir uğruyor. Daha çok, Hansen’ın gözü dönmüş hırsı, ayna önündeki güç provaları, Özel Tim’in (SWAT) tüfeklerine kamera taktırmaya kadar gidecek gözü dönmüşlüğüne odaklanıyor.

Oppenheim ve belgesellerinde de iş birliği yaptığı görüntü yönetmeni David Bolken izleyiciye temiz ve estetik bir görsellik sunmak yerine, televizyon aleminin manipülatif, kışkırtıcı, sansasyonel yapısını hissettirmek üzere, bilerek bozuma uğratılmış ‘retro televizyon’ renk paletini kullanıyor. 20 yıl önceki televizyonculuğun sansasyonel ve çiğ dünyasını yansıtan grenli pikselli doku, rahatsız edici yeşiller, yoğun kırmızılar ve tekinsiz maviler yalnızca tuzak evlerdeki çekimlerde değil, karakterlerin gündelik hayatlarını anlatan bölümlere de yayılıyor. Öykünün tekinsiz atmosferini güçlendiren bu tercihler doğrultusunda, ‘zoom’lar derinlerdeki karanlığın izini sürer gibi sağlıksız, soluk suratlarda patlıyor, karakterlerin ahlaki yozlaşması sorgulanıyor.

(22 Ekim 2026)

Ferhan Baran

ferhan@ferhanbaran.com

Bir yanıt yazın