İsrail’in Beyazperde Korkusu

Gördüklerimizi unutmamız için bize eğlenceli şeyler önerdiler, dünyada olup bitenden uzak durmamız için bizi devasa alış veriş merkezleriyle oyaladılar. Devamlılığın bir süre sonra normalleşme sağladığını bilerek sürekli öldürdüler. Babasının kucağında ölen çocukları artık yemek sofralarımızda izlemeye başladığımızda ise çoktan istediklerini almışlardı.

Çocuğunuzu ekmek almaya yolladığınız zaman bir kurşunla öldürüleceğini bilerek yaşamak zorunda olsaydınız, hayatınız nasıl olurdu? Evinize her an bir buldozerin girip sizi ve ailenizi katledeceğini bilerek sabaha gözlerinizi açsanız… Ölmek bir kaderdir. Peki ya insanın insana yaptığı zulüm? Mavi Marmara gemisindeki onlarca kameranın kayıtları bize ulaşmamış olsaydı, yankısı bu kadar büyük olur muydu? Görüntünün gücü yine devredeydi ve biz -akıllıca yapılan bir sistem sayesinde- saniye saniye yaşananları görebildik. Bütün dünya da işte bu görüntüler sayesinde ayağa kalktı. İsrail ilk defa yaptığı insanlık dışı katliamın “görüntü”lenmesini kontrol altına alamadı. Ve o yüzdendir ki; elinde fotoğraf makinesi olan İHH görevlisini tam alnından tek kurşunla vurarak öldürdü. 19 yaşında genç şehidimiz Furkan’a ise ölüm elinde kamerayla çekim yaptığı sırada geldi.

Bu kurgusuz, montajsız film kanlı ellerin gerçekliğini evlerimize ulaştırdı. İsrail’in “görünür olma korkusunu” tüm dünya görmüş oldu!

Filistin soykırımını anlatan kaç film var?

“Geçen yıl kısa bir kurmaca film çekip Ben Gurion Havaalanı’ndan yola çıkmadan önce, İsrail Havaalanı güvenliği yetkilileri çantamdaki ham filmlere el koymuşlar ve ülkeden çıkarmama izin vermemişlerdi. Özel bir odada uzun bir sorgulamaya maruz kalıp üç defa bütün vücudumun tepeden tırnağa aranmasının ardından, yetkililerin bu tutumlarının sadece güvenlik kaygılarına bağlı olmadığını açık bir şekilde anladım. Güvenlik memurları başka şeylerin yanı sıra benden, filmin çekim senaryosunu, benimle birlikte çalışmış olan oyuncuların ve çekim ekibinin isimlerini, hatta nerelerde oturduklarına dair doğrudan bilgileri istediler. Birkaç saat sonra (uçağım çoktan hareket etmişti) beni serbest bırakmaya karar verdiler, fakat filmin kopyasını, güvenlik tehdidi bulunup bulunmadığını araştırmak üzere bir gün daha kendilerinde alıkoydular. Durum besbelli ortadaydı ki, havaalanı güvenliği açısından birincil kaygı uçağın güvenliği falan değildi, bir Filistinlinin basitçe bir film çekmiş olmasını yarattığı derin huzursuzluktu.” diye anlatıyor Filistinli yönetmen Annemarie Jacir. İsrail’in müdahaleci ve engelleyici tavrı, burada yaşananları dünyaya duyurmama telaşından başka bir şey değil. Oysa görselliğin gücünü çok iyi bilen Yahudiler, Hitler tarafından yaşadıkları soykırımı zihinlerimize çok iyi kazıdılar. “Hayat Güzeldir” filmindeki Nazi kampında, çocuğunu korumak için mücadele içindeki babayı izleyip de ağlamayan var mı?

Hollywood sayesinde Yahudi soykırımını anlatan onlarca “hüzünlü” film var. Peki, Filistin’deki Müslümanların soykırımını anlatan filmlerin sayısı kaç?

Bir toplumu tarih üzerinden silmek için yapılan en büyük felâaket onun kültür yapısına zarar vermektir. İsrail anlamsız ve vahşi hayvanlar gibi hareket ettiği bu dünyevi savaşın içerisinde, en çokta Filistin’in kültür dokusunu hedef almıştır. Ariel Şaron’un Nisan 2002’de Ramallah’taki Sakakini Kültür Merkezi’ni yağmalatıp, bütün eserleri yok etmesi bu amacın en hatırlanır göstergesidir. Verilen zarara rağmen hâlâ cesaretli birçok Filistinli aydının, kültürel dokuyu gelecek nesillere aktarabilmek için yaptıklarını Joseph Massad şöyle ifade ediyor: “Filistinliler şarkıları, müzikleri, dansları, resimleri, oyunları, şiirleri, romanları ve filmleriyle, İsrail’in aralıksız saldırılarına ve cinayetlerine rağmen kendilerini topraklarına ve yurtlarına bağlayan bağı koparmaya itiraz eden bir kültürel direniş sergilemişlerdir.”

Bir Halkın Kurtuluş Hayali

Edward Said’in 24 Ocak 2003’te New York, Columbia Üniversitesi’nde düzenlenen “Bir Ulusun Hayalleri: Filistin Film Festivali”nin açılış gecesinde Filistin sinemasının önemini şöyle vurgular: “Filistin sineması, Filistin’in 1948’i (Filistin’in tarumar edildiği, Filistinlilerin dağıldığı ve mülklerinden oldukları yılı) izleyen yıllardaki varlığı adına görsel bir alternatif. Görsel bir ifade ediş, görsel bir enkarnasyonu sağladığı gibi, ayrıca, bir karşı -anlatı ve bir karşı- kimlik oluşturmaya çalışarak, Filistinlilere dayatılan ‘terörist’ kimliğine, ‘şiddete meyilli halk’ yaftasına karşı koymanın bir yolunu sunar.” (Bu konuşmanın tam metnini ve Filistin Sineması üzerine daha fazla bilgiyi Agora Kitaplığı’ndan çıkan Filistin Sineması: Bir Ulusun Hayalleri / Hamid Dabaşi kitabından edinebilirsiniz.)

İsrail’in kanlı silâhları altında sokağa çıkmaları bile kısıtlanmış olan Filistin halkı, yokluk içerisinde bir sinema dili oluşturmaya çalışır. Yetmişler Filistinli sinemacılar açısından -çekilen film sayısına bakıldığında- bereketli yıllardır. Seksenli yıllara gelindiğinde ise -İsrail’in 82’de Beyrut’u işgâl etmesi üzerine- sinemada bir duraklama olur. Filmlerini seyredebilecekleri bir sinema salonunu bile bulunmayan Filistinliler, Lübnan’a yapılan işgâlin ardından sinema arşivinde çok ciddi kayba uğrar. Özellikle 1940’dan 1970 sonlarına kadar çekilen filmlerin arşivini muhafaza eden Lübnan, İsrail’in zorbalıkla yaptığı işgâlden sonra bu arşivin çoğunluğunu kaybeder.

70’lerde yapılan filmlerin çoğunluğunun belgesel türünde olması dikkat çekicidir. Uzun metrajlı filmlerin maliyetinin yüksek olması gibi sebeplerin dışında çekilen belgeseller, Filistin tarihini görsel olarak arşivleme kaygısı taşır. İsrail bu çalışmaların çoğuna zarar vererek günümüze ulaşmasına engel olmuştur. Belgesel türü dışında ilk önemli çalışma ise Avrupa’da yaşayan Filistinli bir yönetmenin kadrajından beyazperdeye yansır. Michel Khleifi’nin 1980 tarihli Fertile Memory ve 1988’de Wedding in Galilee (Celile’de Düğün) filmleri uzun metraj alanında yapılan ilk çalışmalardır. Filistin sinemasının bir uçta Michel Khleifi, Raşid Maşaravi ve Mai Masri’den, öteki uçta Elia Süleyman, Hany Ebu Esad ve Annemarie Jacir’e kadar güce / iktidara karşı koyma iradesi sergilemesi, bu sinemanın travmatik gerçekçiliğini taçlandıran bir başarıdır.

Filistin Sineması, esaret altındaki bir ulusun barış için ümitlerini ve inadına yapılan zulme boyun eğmeyeceklerini gösteren yapıtlarla dolu. Engellerin, yasakların, İsrail’in dur durak bilmeyen şiddetinin altında Filistinli yönetmenler korkusuzca film çekmeye devam ediyor. Sinemanın görsel dilinin her türlü silâhtan daha kuvvetli olduğunu bilen İsrail ise bunu engellemek için her yolu mubah görüyor. Avrupa’nın çeşitli ülkelerine -mecburi olarak- dağılmış olan Filistinli yönetmenleri ya öldürüyor ya da bir daha film çekemeyecek hale getiriyor. Fakat son olaylarda gösterdi ki, dünya artık İsrail’in beyazperde de uyutacağı bir halden çıktı.

(12 Temmuz 2010)

Ayşe Şahinboy Doğan

Genç Dergi’de yayınlanmıştır. (Temmuz 2010)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir