Fatih Doğulu

Sinema, Tiyatro, Drama, Birisinin Aklına Soru İşareti Düşürmek İçin Bile Büyük Mucizedir

Televizyon dizisi, tiyatro ve sinema filmlerinde her seferinde farklı rollerde gördük kendisini. Sadece sahnede, film karesinde ya da beyaz camda değil, 18 yıl devlet tiyatrolarında çeşitli görevler üstlenerek hizmetine devam etti Ahmet Mümtaz Taylan. Kendisiyle neredeyse bir günümüzü alan bir söyleşi gerçekleştirdik. Doğrusunu söylemek gerekirse, belki de bir söyleşi değil, çok keyif aldığımız sohbete mazhar olduk. Sinemalife okuyucularına o sohbetin bir bölümünü paylaşıyoruz. Eminiz siz de okurken en az bizim kadar keyif alacaksınız!..

Sizi izleyince ‘Mahalle’den çıkan Bilge’ ama fazla tevazu sahibi ve kendisini çok fazla göstermediği için aslında çok rahat görünen bir mahalleli diyebiliyor insan. Bununla ilgili neler söyleyeceksiniz?

Evet!.. Öyle bir resim görünüyorsa eğer, o resim eninde sonunda realitedir. Ben öyle bir şey kovalamadım. Bir oyuncu olarak, kendinizi belli bir kategoriye hapsedecek şeyden, uzak durmaya bakarsınız. Genel olarak oyuncu refleksi, belli bir çekmeceye kapatılmaktan kaçmak üstüne kuruludur. Onu da oyunculuğunuzun kalitesiyle ve her defasında rol ve senaryo anlamında birbirinden farklı tercihler yaparak, tesis etmeye çalışırsınız. Bizim ülkemizde çok mümkün değildir bu.

Neden mümkün değil?

Çünkü dönemsel izleme alışkanlıkları vardır. Bir kere seyirci ile ilişkinizin motoru televizyon. Sinema ve tiyatro değil. Tiyatroda yıllık seyirci bir milyon civarındadır. Sinema da da yerli filmler için 18 – 20 milyon bilet satılıyor. Her sene çok iyi filmler çekilmeyebiliyor. Geçen yıl 80 civarında film çekildi. Onlardan bir kaçında oynadığınızı varsayın. Ama televizyon öyle değil. Popüler bir diziyi bir gecede 4 ile 6 milyon civarında seyirci kitlesi izleyebiliyor. Hal böyle olunca da seyircinin sizin üzerinizdeki fikri, televizyonda oynadığınız karakterler üzerinden oluşuyor. Tiyatro ve sinema maceranızı bilmeyip televizyon üstünden karar veriyor seyirci.

Bir röportajınızda şöyle diyorsunuz: “Bir arkadaşım benden çok kazanacağı zaman ben kendime onu barem almam” sizin dünyaya bakış açınızda çok etkili mi bu şekilde düşünmeniz?

Kıyas kafasıyla yaşamamak gerekir. Kim ne kazandı mukayesesiyle bakmamaya gayret ediyorum hayatımda. İnsan neticede zaaflarıyla maluldür!.. O da bir zaaftır ve zaman zaman kıyaslarız. Hakkaniyet peşindeyseniz kıyas; doğru bir ölçüt değil. Sizin kendi bilgi birikim ve donanımızla ilgilidir daha çok. Ben payıma düşeni, başkalarının payına düşenlerle kıyaslayarak belirlemiyorum. Daha pragmatik bir ölçütüm var. O süreçte maddi ve manevi olarak ihtiyacıma bakarım. Beni hayatta mutlu eden tek şey işim değil çünkü.

Mutlu olmayı keşfedebilmiş ve manevi anlamda tatmin olmak mıdır bu anlamda düşünceniz?

Maddiyattan önce maneviyat gelir gibi kabadayı lâflar edemem. Ama sadece para için de tatsız bir işi yapmam. Yapabilmem için de o süreçte çok katı şartların oluşması lâzım. Meselâ, kızımı okula gönderemeyeceksem, çok da beğenmediğim bir filmde, hoşlanmadığım bir karakteri yine en iyisini yaparak oynarım.

Ama size bir gölge düşürmez mi bu durum?

Asla da gölge düşürmez!.. Onlar Hollywood kafası. Onu da ne küçümserim, ne de eleştiririm. Bir şeyi oynayıp oynayamama konusunda vereceğim karardaki ölçüt, benim oraya bir şey katıp katmamamdır. Yoksa oynayamayacağım herhangi bir rol yok. Ben profesyonel bir oyuncuyum. Bir önceki işimin aksine bambaşka bir karakteri oynarım ve daha da heyecan vericidir. Aslında bir kategorinin oyuncusu olmaktan ya da öyle anılmaktan hoşlanmam doğrusu. Sadece iyi, kötü, ironi karakterleri oynamak gibi özel bir tercihim yok. Zaten bütün karakterlerin söyledikleri, yaptıkları belli bir neden sonuç ilişkisine dayalıdır. Dolayısıyla iyi ve kötü demekte, belli bir kıyas kafasıyla onu değerlendirmektir. Benim hayatımda böyle bir bakış açısı yok. Bana teklif edilen karakterler kötü adam ya da iyi adam ise bu beni tek başına etkilemez. Bunların nedenlerine bakarım.

Bir anlamda senaristin de işini kolaylaştırmış oluyorsunuz!..

Evet, yani senarist bakar, bu karakter bu biçimde iyi işliyor der ve zaten oradan karakteri yürütmeye başlar. Başta çok sıktır meselâ benim oynadığım kötü adamlar sevilir. Evet kötü adamdır!.. Ama sevilir, seyirci onu sever fakat yine de kötü adam der. Çünkü ben doğru bulunmayan onaylanmayan davranışlar gösteren bir karakterin neden onu öyle yaptığı ile de ilgili oynamaya gayret ederim. Bir hikâyeye kendimi koyarım. Benim katkım genelde bu yolda olur. Yazılanın ötesinde ardında duran, daha sonra yazılacakları etkileyecek katkılarda bulunmaya çalışırım. Oyunculuğa öyle bakıyorum. Ben ne katabilirim?

Sokaktan geldiğiniz fikri doğru mu?

Doğru yani ben sokakta büyüdüm.

Nasıl bir büyümeydi o?

Doğrusu çok tekin bir hayatım olmadı. Korunaklı bir hayat sürdüğümü ya da korunaklı bir biçimde büyüdüğümü geliştiğimi yetiştiğimi söyleyemem. Genelde tekinsiz, sıkıntılı ortamlardaydım. Orta sınıf burjuvaya göre bayağı sıkıntılı ortamlarda bulundum. Çok küçük yaşta evden ayrıldım. Farklı işlerde çalıştım, konservatuarda öğrenci olana kadar. Çiçekçilik, inşaat asfalt işçiliği yaptım, madenlerde çalıştım.

Anadolu’nun farklı şekli!..

Tabi tabi!.. Güneydoğu’da asfalt döktüm. Kantarcılık yaptım. Ankara’da İzmir’de çiçekçilik yaptım küçüklüğümde.

O dönem, meselâ hayata dair bakışınız neydi? Sorguluyor muydunuz hani kendinize yönelik bir gelecek öngörünüz var mıydı meselâ?

Her gençte olduğu gibi bir yırtma psikolojisiyle yaşıyordum. Tabi kendim için öngördüğüm hayal vardı, çok da mütevazi şeyler değildi. Şimdi bakıyorum da o şartlara bakıldığı zaman çok genç yaşta bir insanın kuracağı hayaller değilmiş!..

Ne gibi hayaller?

Yani bir devlet memuriyeti hayal etmedim hiçbir zaman. İşte bir küçük evim, tatlı bir karım, kavun kafalı çocuklarım olsun türünden hayallerim olmadı. Biraz gözü yukarda bir çocuktum. Yaptığım işin en iyisini yapmayı hep istedim. Çiçek yaparken de son derece iyi çiçek, barit madeninde tavana tabanca vururken de onu iyi yapmaya çalışırdım. Asfalt şantiyesinde de iyi olmaya çalışırdım. İktisat Fakültesi’ni okuduğum zaman da ülkeyi değiştirmeyi hayal ediyordum. Donanımımla falan, formasyonumla. Sonra yönetmenliğe, oyunculuğa karar verdiğim zaman da en iyisini yapmaya çalıştım. Genel olarak yani herkes tarafından sevilmeyi, beğenilmeyi, göze değmeyi isteyen bir yapım vardı. Genelde oyunculuk için iyi bir şeydir bu. Bir insan için ne kadar iyidir onu zaman gösterir. İnsanı berbat edebilecek, rezil ya da vezir edebilecek bir şey ve benim için kötü sonuçları olmadı. Genelde eğilimlerimden, insani zaaflarımdan, isteklerimden, arzularımdan, derli toplu bir insan çıkardığımı düşünüyorum. Çok da şikâyet edilmeyecek bir insana dönüştüğümü düşünüyorum.

İktisat fakültesinde okurken o zaman Türkiye’yi değiştirme dönüştürme düşüncem vardı dediniz. O nasıl bir değiştirme düşüncesiydi?

Biz 80 kuşağıyız. Ben 65 doğumluyum. Cunta döneminde 15 yaşındaydım. Ve şimdiki 15 ile 1980 yılındaki 15 yaş birbirinden çok farklı şeylerdir. Şimdi, 15 yaşında dolaşan genç arkadaşlar, bizim dönemimizde yetişkindi.

Yani büyümek zorundaydınız.

Büyümek zorundaydık. Çünkü genç yaşta, çok genç yaşta kolay da kaldırılamayacak, insanı hiç de tahmin etmediği yerlere savurabilecek pratikler yaşadık.

Meselâ?

Yani işte 79’u 80’e bağlayan dönemi düşünün. Çok zor yıllardı. 15 yaşında belinizde silâhla gezebiliyordunuz. Ben belimde silâhla gezdiğimi söylemiyorum tabi. Belinde silâhla gezen arkadaşlarım vardı, belli bir fraksiyonun üyesi değilseniz, aidiyet konusunda büyük bir eksiklik yaşardınız. Ben sol görüşlü bir gençtim, sol görüş sempatizanıydım.

Sosyalist?

15 yaşında birisini 80 yılında kategorik olarak sıkı tanımlamak çok zordur. Genelde her şeysinizdir. O ara bir tanesini çok seviyorsunuzdur. Çünkü en güzel ağabeyler ablalar o fraksiyondadır ve orada hissedersiniz kendinizi. Yoksa benim şimdi şucuydum, bucuydum demem biraz komik kaçar. Neci olabilirsin ki 15 yaşında? İşte İzmir’deydim, Karataş Lisesi’nde okuyordum. Darbe bağıra bağıra geliyordu, bir tek gününü bilmiyorduk. Bugün yarın olacak diye biliyorduk. Zor bir dönemdi. Her şey o kadar para kazanma, kapma, götürme üstüne kurulu sosyal, siyasal ve ekonomik bir hayat yoktu o zaman. Başka zorluklar vardı. Çünkü daha hikâyeye açık bir dönemdi 80’ler. 68’lerin anlatacağı şeyler var, 78’lerin anlatacağı şeyler var. Bir de 80 kuşağı diye bir kuşak var. 80 kuşağı, aslında 80’de doğanlar değil. Onlar çocuk yaşta… Şimdi biraz onların hikâyesi üstüne bugün konuşabiliriz. Ama 60’lar 65’lerde doğanlar kayıp ve kabahatlı bir kuşaktır. Zor bir kuşaktı ve kimlik bunalımı vardı.

Iskalanmış bir hayat dönemi miydi 80?

Benim açımdan öyle bir şey yok. Bir kuşak, karinesini bulmakta çok zorlandı. Düşünün şimdi okuyan, seyreden tartışan iyi müzik dinleyen bir üst kuşağınız var, ağabeyler. Çok sertler çok romantikler, çok tatlılar, çok çekiciler, bir de bir takım statükocu, militarist insanlar var yani. Bu iki modelin arasında sıkışıp kalmış ve ben ne olayım, ben ne olacağım, ben ne olsam iyi olur diyen bir adölesan topluluğu var. Çok tatsız bir yere de savrulabilirsiniz, çok kimliksiz, bulanık, amorf, flu bir figüre de dönüşebilirsiniz. O dönemde işte heder edilmiş bir kuşağı da kendinize örnek alarak, onların birikimini taşımayı, döküp saçtığını toplayıp, kullanmak, yapmak, etmek üzere cebinize koyup bir kenarda o kargaşanın bitmesini beklersiniz. Ben o işte sağdan soldan dökülenleri toplayıp bir kenarda tozun dumanın dağılmasını bekleyen bir genç topluluğunun içindeydim. Öyle çok arkadaşım var.

Ne kadar beklediniz? Bekleyiş ne zaman bitti?

İşte 80’de ben 15 yaşındaydım. Hemen erken okudum biraz. Hemen İktisat Fakültesi’ni, sonra konservatuarı bitirdim. 89 yılında ikinci üniversiteyi bitirmiş olarak konservatuardan mezun oldum ve Diyarbakır’a gittim. Diyarbakır Devlet Tiyatrosu sınavını kazandım o sene ilk defa Devlet Tiyatrosu sınavla alıyordu. 89 ile 93 arasında Diyarbakır’daydım. Bölgenin en karışık olduğu, sokaklarda bombaların patladığı dönemdi. İşte Vedat Aydın, Musa Anter falan hepsi bütün o şeylerin…

Hayatın o kadar gerçek olduğu bir şehirde, gerçeği yansıtmayı misyon edinen bir tiyatro yapmak nasıl bir duygu?

Bir kere onu yapıp yapmadığımızdan tam da emin değilim. Çünkü neticede devlet tiyatrosuydu. Şunu herhalde yüksek sesle söylemek lâzım. Devlet Malzeme Ofisi niye Diyarbakır’da varsa, Toprak Mahsülleri Ofisi niye varsa, Devlet Tiyatrosu da onun için açılmıştı oraya. Devletin oradaki varlığını pekiştirmek, hissettirmek için. Devlet Tiyatrosu hissettiremez belki, ordu falan var ama en azından pekiştirme, burada da her şey diğer batıdaki gibi hissi yaratmak üzere kurulmuş bir tiyatroydu. Biz o bağlamdan koparmayı, onun üstüne çıkarmayı beceren bir kuşak olabildik Diyabakır’da!..

Repertuar seçimlerine karışılıyor muydu ya da konjonktüre uygun seçimler dayatılıyor muydu size?

Tabi ki yani Devlet Tiyatrosu’ndan bahsediyoruz neticede. Dayatılıyordu elbette!.. Bunu bir oto sansür olarak düşünün. Özellikle yöneticilerin eline bu sene oynatılacaklar listesi gidiyor muydu bilmiyorum ama o şekilde olmasa bile bunun farklı farklı yöntemleri vardır. 60 senedir öyle işliyor.

Peki o dönemde seyirci kitlesi ve seyirciyle aranızdaki ilişki nasıldı?

Ben 89 da Diyarbakır’a gittiğimde, Diyarbakır Devlet Tiyatrosu 1 yıldır çalışıyordu, 88’de açılmıştı ve kendi içine kapalı, Diyarbakır’daki memurların, devlet memurlarının, dışarıdan, şehrin dışından gelen devlet memurlarının rağbet ettiği tiyatroydu. Batıdan gelmiş, doğudan gelen askerler de dahil, her türlü devlet memurunun ve ailelerinin çok severek doldurdukları bir tiyatroydu. Çünkü onların için de tutunacak bir daldı tiyatro. Ancak bu devlet tiyatrosunu Diyarbakır’da kurumsallaştırmak için yeterli bir manzara değildi. 92’de Yücel’in genel müdür oluşuyla, benim Diyarbakır’ı idare etmeye başlamamla birlikte, sur içinden seyirci almaya odakladık kendimizi. Ben hatırladığım kadarıyla 92’de, Nazım’ın Ferhat’la Şirin’ini, Vaclav Havel’in Görüşme Kutlama Çağrısı’nı, Shakespeare’den Macbeth’i filan repertuara almıştım. % 100 doluluk oranıyla ve çocuk oyunlarından tutun da, her türlü temsilimizde haftalar öncesinde biletlerin tükeneceğini ve şehir halkının salona geldiği bir biçimi bir yıl içinde tiyatroya soktuk. Biz iyi çalışıyorduk, bizden önce giden oyuncular da bu eğilimdeydiler ama idari anlayış, seçimler ve tercihler o yönde değildi. % 100 seyirci oranının altına düşmedi genelde ve Diyarbakır halkı, Kürtler, devlet tiyatrosunu düzenli olarak doldurdu.

Nasıl algılıyorlardı öyle bir ortamda tiyatroyu ve oyunları?

Genel olarak Kızılderililerden bahsetmiyoruz. Kürtler ülke sorununu batılılardan daha iyi bilir!..

Ama o an çektikleri bir acı var. Yaşadıkları bir acı var.

Sadece Kürtler değil, Türkler, Arap kökenli Türk vatandaşları için de genel olarak o baskı altında yaşamak, esasen bir yaşam biçimine dönüştüğü için buradan göründüğü gibi değil. Meselenin özü de ordadır. Kürt bir arkadaşım bunu çok güzel dile getiriyor. “İstanbul’dan Hakkâri’ye baktığın zaman gördüğün şey ile Hakkâri’den Türkiye’ye doğru dönüp baktığın zaman görünen şey aynı şey değildir.” Gerçekliği bölünmüş Kürt halkının. Gerçeklik algısı da bölünmüş. Yılmaz Erdoğan söylüyor bunu, “Türkiye bölünmez ama gerçekliği bölünmüş” diyor. Doğrusu tam da bunun içinde bulunuyorduk. Biz o kargaşanın içinde iki üç günde bir Diyarbakırlı arkadaşlarımızla halı sahada futbol oynardık. Haftada 4 – 5 gün oyunumuzu oynardık.

Doğudan sonra Almanya’ya gidiyorsunuz. Nasıl bir deneyim oldu, yani nasıl bir korku ile gittiniz? Şöyle bir algı da var, ben batıdan doğuya gidip orda gerçekten çok iyi işler çıkaran öğretmen arkadaşları tanıyorum. Meselâ 10 yıldır adam Van’da. Öyle bir idealizmi benimsemiş ki hiçbir güç onu buraya getiremez tekrar. Böyle bir idealizm de oluşuyor mu gerçekten?

Ben belli bir idealin peşinde koştuğum için gitmedim Diyarbakır’a. Sadece benim sürdürdüğüm yaşam biçimini algılama, kavramaya yardımcı olabilecek onu geliştirebilecek birçok sınavdan geçebileceğim bir yere gittiğimin bilinciyle gittim. Seçmedim, gönderildim!.. Diyarbakır’ın benim birey olarak gelişimimde de, profesyonel kimliğimde de pratik olarak çok büyük katkıları vardır. Doğrusu orda yaşanan trajediye tanıklık etmek, bir dönem onun parçası olmak eğer buradan belli sonuçlar çıkarmayı becerebiliyorsanız ve böyle bir donanımınız niyetiniz varsa iyidir. Niyetiniz varsa size çok şey katar. Çok şey götürür bezen götürdüğü şeyler de bir katkıdır. Genç heyecanlı çok iyi niyetli yanlarım öldü Diyarbakır’da. Ama yerine beni öldürmeyecek şeyler de koymayı başardım o süreç de.

O hem 80 dönemi hem bölgenin en sıcak olduğu yıllarda orda görev yapmak, Nietzsche’nin dediği gibi “öldürmeyen acı güçlendirir” durumu mu söz konusuydu?

Evet!.. Bir yerde bu kadar acının bu kadar yüksek olduğu coğrafya, geçenlerde birkaç ay önce boğaz köprüsünde arabasını bırakıp ölmeyi seçen bir üniversite hocası bir hanımefendinin bıraktığı notu gördüm. Kağıda şöyle yazmış sadece: “Çok fazla acı var.” O kadar çok şey anlatıyor ki bu cümle. Bu ülkede çok fazla acı var. 200 – 300 sene sonra bu ülkede yaşanan bu sert tartışmaların koca ülke tarihinde, koca dünya tarihinde ne kadar objektif bir değeri olacak bilemiyorum. Muhtemelen hiç konuşulmayacak bunlar. Bunu biliyor olmak, bunu düşünüyor olmak çok acı verici. “Kürt kökenli yurttaş” tatsız bir lâf. Kürt kardeşlerimizin yaşadığı sıkıntılar, yoksulluktan yoksunluktan kaynaklanan bu kadar fazla acı ve şiddet, bu kadar çok insan hayat ziyanı. Bütün bunların gelecekte 200 sene sonra dönüp, Türkiye’de ne yaşanmış diye bakacak bir yurttaşımıza anlatacağı çok fazla şey olmayacak. Bunu biliyor olmak çok acı, çünkü o dönemin o çağın problemleri bunlar olmayacak. Düşünün şimdi başörtüsü yüzünden üniversiteye giremeyen, alınmayan öğrencilerle ilgili bir şey tartıştığımızı zannediyoruz. Konunun başörtüsü ya da bir kamusal alan ihlâli olup olmadığı ile ilgili bir tartışma olduğunu düşünüyoruz. Oysa bütün bunlar toplumun hafızasında, benliğinde yaralar, erozyonlar yaratan şeyler. Kötü tatsız tartışmalar. Ülkenin geleceğine bunların ne denli katkısı var. Bunlardan çok emin değilim. Başörtüsünü tartışmamız lâzım, etnik kökenlerle ilgili, insanların etnik kökenleriyle tarif edilmeleri, değerlendirilmeleri, belli bir yaşam standardında belli bir kökene sahip olduğu için baştan burada hüküm giymek gibi şeylerin ilerde objektif bir değeri olamayacağını bilmek, hayatın içinden bunların gerçekten de en önemli şeyler olmadığını biliyor olmak, tiyatronun sinemanın, sanatın aslında bu kadar önemli olmadığını, hayatın karşısında hiçbir şeyin o kadar önemli olmadığını biliyor olmak insanı bazen öldüren de donduran bilgilerdir. Bazen çalışmaktan, yaşamaktan soğuyorsunuz…

Bir tarafta sinema tiyatro yapılıyor ama orda da hayat ziyan oluyor yani değil mi?

Bizim burada dünyanın en iyi filmini çekiyor olmamız, en iyi oyununu oynuyor olmamız, benim Hamlet’i, National Tiyatro’da bile görünemeyeceğim bir başarıyla oynuyor olmamın Gazze’deki bir çocuğa ne katkısı var? Hayatın devamına ilişkin bir çaba içerisindesiniz. Hayata bağlanmak, başkalarının hayata bağlanmasını sağlamak için, birisinin aklına bir soru işareti düşürmek için bile büyük bir mucizedir sinema, tiyatro, drama, komedi!.. Bunlar öğretmenlik, öğrenmek, bilgi, iletişim, siyaset, ekonomi falan çok önemli şeylerdir. Ama insanın hayatına değerler katmasıyla ölçülür varlığı. Bu tartışmalar bize ne katıyor diye düşündüğüm zaman bazen çok üzülüyorum. Çünkü biz yaşarken Avrupa Topluluğu’na girdiğimizi ya da girmediğimizi biliyor olacağız ama torunumun bunu hiç bileceğini zannetmiyorum.

Sinema gerçekliğin dilini konuşmaya başladı. Ama tiyatro Türkiye’nin toplumsal gerçeğini konuşuyor gibi gelmiyor. Tiyatroda oyunlara baktığınızda bile daha psikolojik ağırlıklı bir zeminde gittiğinde ve bu zeminin kendi içinde bir statüko yarattığını o statüko da Türkiye’nin toplumsal gerçekliği ile örtüşmüyor. Türkiye’de böyle bir tiyatronun ne zaman oynanabilir sizce.

Şimdi bu eleştiriye ve tespite katılmamak mümkün değil, tamamıyla katılıyorum. Çok büyük oranda katılıyorum ama bir yandan da ödenekli tiyatrolarda da, özel tiyatrolarda da çok özel işler yapan yönetmen ve oyuncuları, kreatörleri yok saymayalım.

Meselâ Kürtlerle ilgili bir oyun yapıldı mı?

Yapılmadı. Ödenekli tiyatrolar tarafından yapılmadı. Özel tiyatroların da o tarafta olup yangının içinde olanları, bunları yapmaya çalıştı yapabildiği kadar. Tiyatro, sinema, o ülkenin gündemini bire bir takip etmek zorunda mıdır, ondan emin değilim. Ben sanatçının her gelişmeyi takip edip, neredeyse gündeme yanıt veren ya da soru soran bir vazifesi olduğunu düşünmüyorum. Öyle bir vazife yüklemek haksızlık olur. Durumdan vazife çıkarmak başka bir şeydir. Bunun için çaba sarf eden ödenekli ödeneksiz tiyatrolarda bazı girişimler, ürünler var. Genele ilişki saptamalar doğrudur. Bunun da bir tane nedeni var. O işleri yapabilecek oyuncu ve yönetmenlerin olmadığı için değil, bu tiyatrolar öyle yönetiliyor. Türkiye’de ödenekli tiyatrocuların ağır, yapısal sorunları vardır. Statükocu, eski, merkeziyetçi bir anlayış ile devlet tiyatroları, şehir tiyatroları da genel olarak idare edile gelmiştir. Buna itirazı olanlar vardır ama onların sesi statükocular kadar çok çıkmamaktadır. İçinde çalışan insanların da sorumluluğu vardır ama yönetimler statükocudur. Mümkün olduğu kadar suya sabuna dokunmadan, bir tür seçkin bir sanat kategorisi olarak da tiyatroyu sürdürme eğilimi hep öne çıkmıştır. Türkiye’de ve gerçekten de bu ülkenin sorunlarını yakıcı bir şekilde takip etmez tiyatro. Genel olarak bana dersen ki Devlet Tiyatrosu, Şehir Tiyatrosu bu ülkenin sorunlarıyla meseleleriyle gündemiyle yeterince ilgili midir? Bununla ilgili tespit yapmak yol göstermek soru sormak anlamında bir işlev üstlenmiş midir? Hayır, üstlenmemiştir. Buna katılıyorum. Ama bu da daha katılımcı daha demokratik işleyişlerle kazanılabilecek bir pratiktir. Galiba bu konuda yeterince güçlü olamıyor ödenekli sanat kurumlarımız. 2006 yılında istifa etme nedenim sadece ve sadece budur. Yani ben Devlet Tiyatrosu içerisinde yapılan tiyatroyu biçim olarak da içerik olarak da sindiremediğim için ayrıldım.

Nuri Bilge Ceylan’ın son filminde Yılmaz Erdoğan ile birlikte rol aldınız. Büyük ihtimalle de Cannes’de gösterime girecek değil mi?

Evet büyük ihtimalle öyle olur.

Oradan ödülle döner mi?

Büyük ihtimalle öyle olur. (Gülüyor!…)

Tiyatroda az önce toplumu okuma noktasındaki beceriye vurgu yaptık fakat Türk sineması o değişimi toplumsal okumayı çok daha iyi beceriyor. Sanatsal anlamda da iyi gösteriyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çünkü statüko kırıldı. Hayat kendi içine kapalı güdük topluluklar hariç hiçbir yerde bir durulacak bir bent bırakmadı. Yıkıp geçiyor teknoloji, iletişim bireyin gücüne kuvvetine iradesine olan inancın tekrar kazanıldığını düşünüyorum. Toplumculuk evet. Toplumcu sanat evet. Ama bireyi göz ardı etmemek lâzım. Biz duygusu iyidir. Ben hayatım boyunca biz duygusunu kovaladım. Ben olmayı çok istedim. Bazı benlerin olmadığı bizatihi mümkün olmuyor. Biz ile sürü arasındaki farktır o. Yalçın Hoca’nın da zaman zaman söylediği gibi, sürülerde aşık olmaz. Sinema gelişecek çünkü eskiden film çekebilmek için çok yüksek bir ilişki ağı, iyi bir bütçe teknolojik donanım, ekipman meselesi daha zor bir meseleydi. Şimdi neredeyse elinizdeki cep telefonu biraz daha geliştiği zaman HD kalitesinde görüntü çeker hale geldiğinde iphone içinde olacak. Devlete inat, Kültür Bakanlığı’na inat o sinemanın kendi içindeki devletine inat bütün bunları aşar üstünden uçar gidersiniz kimse de tutamaz sizi. Sinema, müzik, edebiyat çünkü artık kitap basmak zorunda değilsiniz insanlara yazdıklarınızı iletmek için. Bir köşe kadısı olmak zorunda da değilsiniz bir gazetede. Bir bloğunuzun olması yeterli.

Peki, Türk sineması’ndaki sorunumuz nedir size göre?

Senaryo sorunumuz var. Neden sinemamız daha iyiye gidiyor. Bizim sinemayı ilk çekmek konusunda bir sıkıntımız yoktu ki. İmkanlar daha sınırlıydı, şimdi daha geniş, enstrümanlar daha yaygın, daha ucuz, daha kolay ama her zamanki sorunumuz bugünde devam ediyor. İyi senaryolar üretilemiyor çünkü yazmayı bilmiyoruz. Bir şeyi yapabilmenin şehvetine kapılıp, nasıl yapılacağı hakkında yeterince düşünmüyoruz. Hep yapmakla ilgili olup, nasıl yapılacağı ile ilgili değiliz. Yapmak önemlidir, hayat yapmak üstüne kuruludur doğrudur. Düşün ve yap.

Yönetmen bazında, birçok ödülle döndük, uluslararası festivallerden ama oyuncu anlamında henüz elle tutulur bir başarımız olmadı bunu neye bağlıyorsunuz?

Kafalar özgürleştikçe, teknoloji o özgürlüğe servis yaptıkça, teknoloji ucuzladıkça, imkânlar genişledikçe zaten var olan özgür kafalar o işleri yapabilir hale gelecekler. Şunu da unutmayalım; dünyanın Hollywood’da da, Bollywood’da da, Avrupa sinemasında çıkan her ürün bir inci tanesi değildir ve öyle bir mecburiyet de yoktur. Eğlence sektörümüzün bir parçası olduğumuzu, daha büyük bir oranda olduğumuzu da unutmayalım.

(07 Eylül 2010)

Fatih Doğulu – Köksal Aras

http://www.sinemalife.com

    DİĞER YAZILARI

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sinemacılık ve Filmcilik Yararına Bağımsız İletişim Platformu